Bölümler 18Şu an: 16.Bölüm
- 1 Giriş53 kelime
- 2 1.Bölüm505 kelime
- 3 2.Bölüm2.023 kelime
- 4 3.Bölüm1.135 kelime
- 5 4.Bölüm2.247 kelime
- 6 5.Bölüm2.669 kelime
- 7 6.Bölüm2.492 kelime
- 8 7.Bölüm2.671 kelime
- 9 8.Bölüm1.815 kelime
- 10 9.Bölüm2.146 kelime
- 11 10.Bölüm2.738 kelime
- 12 11.Bölüm2.652 kelime
- 13 12.Bölüm2.856 kelime
- 14 13.Bölüm2.909 kelime
- 15 ÖNEMLİ81 kelime
- 16 14.Bölüm2.570 kelime
- 17 15.Bölüm3.994 kelime
- 18 16.Bölüm2.948 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kuzey'in eli hâlâ yanağımdaydı. Nefes nefeseydik ikimizde.
Duygu değişimleri yaşıyordum, kesin regl olacaktım. Sabaha kadar öpüşmek derken ciddi değildim!
Ve evet, az önce rahatsız olmadım dedim ama iğrençti, beni zorla öpmüştü!
"Dokunma bana." diyebildim zorla.
Konuştuğumda bile dudaklarımız bir birine değiyordu. Ama öyle sıkı tutmuştu ki ellerimi, kurtulamıyordum.
"Bekle," dedi sadece. Zorlandığı çok belliydi. Nefes nefese kalmıştı o da.
Dişlerimi sıktım sinirden. Bileklerimi büyük avcundan kurtarmaya çalıştım. "Bırak!"
Hemen bıraktı beni yasladığı kapının üzerinde birleştirdiği bileklerimi.
Ellerimle göğsünden ittim onu sertçe. İstese kımıldamazdı ama bir iki adım geriledi. O gerilediği anda ise tokat attım.
Başı omzuna doğru düştü. Dişlerini sıktı. Damarları yine kendini çok açıkça belli ediyordu. Ademelmasının kavislenmesinden anladım yutkunduğunu.
Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Bedenim bir kor alev misali yanıyordu.
Kuzey yavaşça başını kaldırdı.
Yanağı kızarmıştı. Gözleri ise üzerimdeydi. Öyle bir bakıyordu ki sanki biraz önce yüzüne inen tokadı değil de benim ondan korkarak geriye çekilmemi hissetmişti.
"Bir daha dokunma bana!" dedim, sesim beklediğimden daha yüksek çıktı.
Çenesi kasıldı.
"Buse..."
"Adımı söyleme!"
Sustu.
İlk defa, ne söyleyeceğini bilemiyormuş gibi görünüyordu. Normalde tek bir bakışıyla insanları susturan, her şeyi kontrolü altında tutmaya alışmış o adam, şimdi karşısında ne yapacağını bilmediği bir kadın varmış gibi bakıyordu bana.
Ama umurumda değildi.
Olmamalıydı.
Çünkü birkaç dakika önce beni öpmüştü. Ben istemediğim hâlde. Beni dinlememiş, söylediklerimi duymamış, kendince karar vermişti.
Şimdi de karşıma geçmiş, susuyordu.
Sanki susması yaptığını değiştirebilirmiş gibi.
"Senin sorunun ne?" diye sordum. "Gerçekten senin sorunun ne, Kuzey?"
Bakışları dudaklarıma kaydı. Bunu fark ettiğim an yüzümdeki öfke daha da arttı.
"Bakma!"
Gözlerini hemen gözlerime kaldırdı.
"Tamam."
"Tamam mı?" İstemsizce güldüm. "Senin için her şey ne kadar kolay, değil mi? Bir şeyi istiyorsun, alıyorsun. Ben istemiyorum, yine alıyorsun. Sonra da tamam diyorsun!"
"Buse, ben..."
"Hayır! Konuşma!" Elimi kaldırıp susturdum onu. "Bir kere de beni dinle. Bir kere de kendi istediğin şeyi düşünmeden önce benim ne istediğimi düşün!"
Nefesim boğazıma takıldı.
Sinirden mi, korkudan mı, yoksa az önce yaşananların üzerimde bıraktığı o berbat histen mi bilmiyordum.
Yalnızca ağlamak istemiyordum.
Onun karşısında değil.
Kuzey ellerini iki yanına indirdi. Bana yaklaşmıyordu artık ama bu, kendimi güvende hissetmeme yetmiyordu.
"Özür dilerim," dedi.
Olduğum yerde kaldım. İki kelime. Ondan duymayı beklemediğim iki kelime. Fakat içimde hiçbir şey düzelmedi. Kalbim hâlâ göğsüme vuruyor, parmaklarım hâlâ titriyordu.
"Özrün benim yaşadığımı değiştirmiyor."
"Biliyorum."
"Hayır, bilmiyorsun!" dedim hemen. "Bilseydin yapmazdın!"
Bakışları karardı. Bir an çenesini sıktı, sonra başını eğerek derin bir nefes aldı. Belki de ilk defa ona ne söyleyeceğimi düşünmüyordum.
"Madem öyle bakıyorsun, neden kırıyorsun?! Seviyorsan rahat bırak beni! İstemiyorum!"
Gözlerimdeki yaşları tutamdım. Akmaya başladı.
Ve hayır, Kuzey'in yüzünden değildi bu yaşlar, annem yüzündendi.
Anneme olan kinim yüzünden ağlıyordum. Ama Kuzey bunu bilmiyordu.
Bilmesindi.
Göz bebekleri titredi. "Ağlıyorsun." diye mırıldandı.
Başımı belli belirsiz salladım. Duygu değişimleri yaşıyordum. Kesinlikle regl olacaktım.
"Ben bilmiyorum, kendiliğinden akıyorlar, istemiyorum." Saçmalamaya başladım.
Dudaklarımdan bir kaç hıçkırık kaçtı. Başım döndü. Midem bulandı. Tam yere düşecekken Kuzey tuttu yine.
Tek hamlede hiç zorlanmadan kucağına aldı beni. Bir kolu sıkı sıkı kavradı belimi. Başım omzuna düştü. Hıçkırıklarım arttı.
"Özür dilerim," diye fısıldadı. "Çok özür dilerim."
Bir elim gömleğine ulaştı. Sıkı sıkı tuttum, avcumun içinde sıktım.
Yüzümü boynuna gömdüm. Kokusuna sığındım. Nedensizce bana en zarar veren kişi o iken, en güven verici ise kokusuydu. Deniz kokusuydu. Yine oydu.
Korktuğum kişi, yine korkudan sığındığım kişiydi.
Bunun ne kadar saçma olduğunun farkındaydım.
Bana bunu yapan adamın kollarında ağlıyordum.
Beni öpen, üstelik istemediğimi bildiği hâlde öpen adamın gömleğini avuçlarımın içinde buruşturuyordum.
Sanki biraz daha sıkı tutarsam içimdeki her şey susacaktı.
Susmuyordu.
Annemin sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Söylediği her kelime, yıllardır içimde biriktirdiğim ne varsa hepsini yeniden uyandırmıştı.
Fazlalıksın bize.
Hatasın, Buse.
Zavallısın.
Don Buse, umurumda değilsin.
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Hayır. Şimdi değil.
Lütfen, şimdi değil. Dudaklarımdan birkaç hıçkırık daha kaçtı. Yıllardır alışıktım bu denli konuşmalarına. Ama ilk defa böyle açık konuşmuştu.
Belki abartıyordum, belki sevgi taneleri istiyordum.
"Şşşt..." diye fısıldadı Kuzey.
Bir eli sırtımda, diğeri dizlerimin altındaydı. Beni kucağında tutarken başını hafifçe eğmişti.
Dudaklarının saçlarıma değdiğini hissettim ama bu kez geri çekilmediğim için bile isteye hareketini sürdürmedi. Yalnızca yüzünü saçlarıma yaslayıp sustu.
Anlamıştı neden ağladığımı. Kesin anlamıştı. Bende biraz bile olsun tanıyordum onu. Eğer onun yüzünden ağladığımı düşünseydi elini dahi sürmezdi bana.
"Tamam," diye mırıldandı. "Ağlama."
"Ama üzülüyorum..." dedim hıçkırıklarımın arasından. "Kalbim kırılıyor, sanki... Sanki..." diyerek bir çocuğa dönüştüm adeta.
"Sanki göğsümde bir diken var da, nefes aldıkça batıyor. Sanki sevdiklerim o dikenin canımı yakması için beni yoruyor, her şeyi yapıyor... Canımı yakıyor."
Cevap vermedi. Susmayı seçti. Zaten hep susuyordu ki.
Çok saçma bir klişe değil miydi bu?
Az önce beni zorla öpen o değilmiş gibi, sanki ona hiç tokat atmamışım gibi, sanki beni hiç kaçırmamış gibiydi.
Sanki bunlar hiç yaşanmamışta onun kollarında ağlıyordum.
Değişikti.
Asla yapmam dediğimiz şeyleri yapıyorduk.
Zaten hayatın amacı da bu değil miydi? Asla asla deme, elbet senin de başına gelir. Hayat bundan ibaret değil miydi?
Ben de asla yapmam dediğim şeyleri yapıyordum işte.
Kendime söz vermiştim.
Kuzey Soykan'a güvenmeyecektim.
Beni kaçıran, hayatımı elimden alan, benim adıma kararlar veren bir adama sığınmayacaktım.
Ama şimdi?
Şimdi gömleğini avuçlarımın arasında buruşturmuş, yüzümü boynuna gömmüş, onun deniz kokusunun içinde nefes almaya çalışıyordum.
İnsan kendiyle bu kadar çelişebilir miydi?
Ben çelişiyordum. Hem de öyle böyle değil.
Ondan uzaklaşmak istiyordum ama kollarından ayrılmayı düşündüğümde içimde anlamsız bir boşluk oluşuyordu. Bana dokunmasını istemiyordum ama beni yere bırakmasından da korkuyordum.
Bana kızmasından çekiniyordum ama bana kızmayacağını bildiğimde de ağlamaya devam ediyordum.
Ne istiyordum ben?
Birisi söylesin istiyordum.
Biri gelip içimdeki bu karmakarışık düğümü çözsün, bana ne hissettiğimi anlatsın istiyordum.
Ama bunu yapabilecek biri yoktu. Çünkü ben bile kendimi anlamıyordum.
Dişlerimi sıktım ağlamamak için. Dudaklarım tir tir titriyordu, göz yaşlarım bir sel misali ıslatıyordu yanaklarımı.
Birden sırtım yumuşak bir şeye yaslandı. Muhtemelen Kuzey beni yatağa bırakmıştı. Tek kelime edemedim.
Hani bazen olurdu ya; Konuşmak istersin ama boğazında bir düğüm vardır. Dilin mühürlenmiştir sanki. Karnın kasım kasım kasılır. İçindeki o huzursuzluk hissi, seni yerle yeksan eder.
Konuşamazsın ama konuşmadan da anlaşılmak istersin. Birinin elini tutmasını, 'buradayım' demesini istersin.
İşte böyle bir durumun içindeydim.
Konuşamıyordum, bana dokunma diyemiyordum, yutkunamıyordum.
Birden ne olmuştu bana böyle? Saçmaydı. Sırf...
Nedenim bile yoktu.
Bu zamana kadar ağlamak için bir neden bulmak isterdim. Şimdi de nedenim yoktu. Anne ve babamın beni görmemesine alışmıştım, bunu sorun etmiyordum. Küçüklüğümden beri beş kez bile olmamıştır onlar için ağlamam.
Kuzey ise... Bilmiyordum. Canım sıkılıyordu, zoruma gidiyordu beni hapsetmesi. Yoksa empati yeteneğim bile bazen beni rahatsız edecek bir hale geliyordu. Anlıyordum Kuzey'i. Beni sevmesini, kendi gözünden bile sakınmasını anlıyordum. Ve belki de ona kullandığım kelimeler bile benim de canımı yakıyordu.
Anlayamıyordum.
Beni buraya hapsetmesi zoruma gidiyordu. Tehdit etmesi...
Nasıl anlatabilirdim? Anlatabilsem bile anlarlar mıydı? Sanmıyorum.
Başımı gömdüğüm boynundan geri çekti ve baş parmakları ile sildi göz yaşlarımı.
"Söylediklerinin hiç biri doğru değil, canını yakmak istiyor sadece. Sözlerini ciddiye alma, üzülmeni istiyor. Düşünme bunları."
Yanılmamıştım.
Kuzey beni neden ağladığımı ona anlatmayacak kadar tanıyordu beni.
Yutkunarak gözlerine baktım. Koyu yeşil gözlerine.
Yanaklarımı avuçlarına hapsetmişti. Yüzümü geri çektim. Anında bıraktı.
"Dokunma bana."
Derince yutkundu. Nefes verdi. Ellerini geri çekti ve biraz uzaklaştı.
"Aç mısın?"
"İstemiyorum."
"Buse,"
"Git, Kuzey, gelme. Yüzünü görmek istemiyorum."
Diğer tarafa döndüm. Küçüldükçe küçüldüm yatağın içinde. Kuzey'in derin nefes verdiğini duydum. Ama gözlerimi kapatıp direkt uykuya dalmam hesaplamalarımda değildi.
-KUZEY SOYKAN-
"Anne ve babanı öldürmüş bir piçsin sen..."
Kendi hikayemi kendim anlatacağım size.
Yazar ağır olduğunu düşündüğü için bana bıramak istemiş, ama onu pek anlayamadım.
Sevdiğim kadın için çocuk yaşta anne ve babamı öldürmemin neresi ağırdı?
Evet, Buse için anne ve babamı çocuk yaşta öldürmüştüm. Bende istemezdim küçük yaşta katil olmayı.
Bende isterdim annemin bana güzel yemekler yapmasını, babamın 'aslan oğlum' diye beni sevmesini.
Babam karanlık işlerde uğraşırdı, bir nevi sizin dilinizde mafyaydı. Ve hali ile onlarca düşmanları vardı. Herkes babamın canını yakmak için hep suikast düzenlerdi.
Babamın en büyük zaafı, ben ve annemdik.
Babamın bizden başka kimsesi yoktu. Ailesi onu küçük yaşta yetimhaneye bırakmış, asla aile sevgisi görmemişti.
O ise sokaklarda büyüyüp bu işlere karışmıştı.
Nasıl mı öğrendim?
Babamı öldürdükten sonra ki onun sesini unutmayayım diye aldığım telefonundaki ses kayıtlarından öğrendim.
Ama hiç bir işe yaramamıştı. Çünkü ben babamın sesini unutmuştum.
Tahminen on küsür yaşlarındaydım. Anne ve babamla Aile günü yapıyorduk, o zamanlar şımarık, geveze ve vurdumduymaz bir çocuktum. Her şeye bardağın dolu tarafından bakar, neşe doluydum.
Ve evet, o zamanlar sinir hastası değildim.
Aile günü yaptığımız zaman modernleşmeyiz, sokaklarda özgürce dolaşır, korumasız gezerdik.
Ama 10. Yaş günümdeki aile günümüz pek istediğimiz gibi geçmemişti.
Ama ben bir şeye şaşırıyorum, edebiyat yapan biri değilim. Her şeyi olduğu gibi anlatırım, iki saat doğru kelimeyi aramam.
O zaman yazar neden bana bıraktı ki?
Ben söyleyince daha mı zor oluyordu, anlamış değilim. Bunlar hayatın gerçeğiydi. Bu hayatta alışmak yoktu, kaybetmek vardı.
Babamın en büyük düşmanı, kendi abisiydi. Ve evet, amcam çok kıskanç biriydi.
Babamın sesini unutmayayım diye aldığım telefondan öğrenmiştim yine.
Amcam, anneme takıntılıymış.
O zaman takıntılı ne demek pek bilmezdim. Normal bir aşk sanardım, ama bu yinede amcama hakverdiğim anlamına gelmezdi.
Amcam bizi sokak ortasında sıkıştırınca babam ne yapacağını şaşırdı. Bir kolu ile annemin bedenini sararken diğer kolu ise beni saklamaya çalışıyordu.
Bir şeyler konuştular, küçük olduğum için pek hatırlamam ama hareketler her şeyiyle aklımdaydı.
Amcam babama silah çekmişti. Babam bizi arkasına alırken adamlardan biri babamın kolunu silahla yaralayıp beni zorla kendi yanlarına çekmişti.
Sadece annemin tiz çığlığı hâlâ benimleydi.
Bu yüzden çığlıklardan çok korkardım.
Elime silah tutuşturmuşlardı hatırladığım kadarı ile. Hayatımda ilk defa sesli bir şekilde orada ağlamıştım. Ben inatla o silahı istemezken onlar başıma başka bir silah dayayıp tehdit etmişlerdi beni.
Ve evet, onlar için basit ama benim için hayatımın en acı cümlesini çok basitçe dile getirmişlerdi.
Eğer onları vurmazsan ölürsün.
Ölmek mi? Vurmak mı?
Küçük bir çocuk ölmek ile tehdit edilmenin ne olduğunu nasıl bilecekti?
Küçük bir çocuk için Ölüm kelimesi çok zor değil miydi?
Hani çocuklarda hep yaşam olurdu? Bende neden ölüm vardı?
İstememiştim, anne ve babamı nasıl öldürebilirdim?!
Annem deli gibi ağlarken babam dolu gözlerle 'O çocuk, beni öldürün, o masum, beni vurun.' dediğini de dün gibi hatırlıyordum.
Korkudan ellerim titriyordu, belki bir on dakika boyunca orada kalmış, deli gibi ağlamıştık.
Ama sonra bir şey olmuştu.
Ölüm prangasında küçük bir kız çocuğu kahkahası yankılanmıştı sokakların acımasız duvarlarında.
Ama o öyle bir sesti ki, yaşam vardı, sanki o dünyaya ait değildi. Huriydi bu çocuk yaşta. Sanki dünya yanarken o etrafa şifaydı. Herkes ölüm döşeğinde cebelleşirken, o herkese serindi. O hayattı. O yaşamdı. O güzellerin güzeli, yaşamların en renklisi, tüm mevsimlere inat, çiçekleriyle neşe saçan ilkbahardı.
Hepimizin bakışları oraya döndü.
Pembe fırfırlı elbisesi ile beş yaşlarında tatlı, siyah saçlı, kahve gözlü bir kız çocuğu vardı.
"Bir..."
Adam saymaya başlamıştı. Annem başını iki yana sallıyordu. "Hayır, hayır..."
Babam ise gözlerini benden ayırmıyordu.
"Korkma, aslan oğlum."
"İki."
Küçük kız yeniden çırpınmaya başladı. "Bırak! Bırak beni! Ben gitcem!"
Onu tutan adam kolunu sıkıca kavradı. "Üç."
Küçük kızın gözleri benimkileri buldu. "Ne olur..."
Dudakları titredi. "Ne olur beni kurtar."
İşte o an elimdeki silahın ağırlığını hissettim.
Sanki bütün dünya o küçücük metal parçasının içine sığmıştı. Parmaklarım uyuşmuştu. Dizlerim titriyordu. Ağzımı açtım ama sesim çıkmadı.
Dört.
Babam başını kaldırdı. "Ben seninle gurur duyuyorum, oğlum."
Annem ağlayarak gülümsedi. "Benim her şeyim..
Ve beş.
Sonrasını anlatmak istemiyorum.
Çünkü bazı şeyleri kelimelere döktüğünde, yeniden yaşamak zorunda kalıyorsun.
Bir ses duyuldu. Sonra bir başkası. Annemin yüzündeki gülümseme kayboldu. Babamın gözleri kapandı.
Ve benim içimdeki çocuk, o sokağın ortasında sessizce yere çöktü.
Küçük kız çığlık attı.
Öyle bir çığlıktı ki yıllar geçmesine rağmen hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Bir insanın sesi bu kadar acıyı nasıl taşıyabilirdi, bilmiyorum.
Bana bakıyordu. Gözleri büyümüş, ağzı aralanmıştı.
Elimdeki silah düştü. Şok içinde olamayacak kadar hızlı davrandım. Ne ara bunları yaptığımı bile hatırlmıyorum. Tek hatırladığım babamın telefonunu alıp, küçük kızın elinden tutarak kaçtığımdı.
Evet, o küçük kız Buse'ydi.
Belki şu an onun haberi yoktu ama, korkunca bile avcunda sıktığı kolye bile bana aitti.
Bir zamanlar.
Nereye gittiğimi bilmiyordum. Nereye gitmem gerektiğini de. Bildiğim tek şey, arkamda bıraktığım iki insanın bir daha benimle yürümeyeceğiydi.
Babamın eli bir daha saçlarımı karıştırmayacaktı. Annem bir daha yüzümü avuçlarının arasına alıp gözlerimin içine bakmayacaktı. Eve döndüğümüzde mutfaktan yemek kokusu gelmeyecekti. Kapının ardında annemin sesi, salonda babamın ayak sesleri olmayacaktı.
Ben artık eve gidemeyecektim.
Çünkü ev dediğim her şey, arkamda yerde yatıyordu.
Küçük kız yetişemiyordu bana. Bunu fark ettiğimde yavaşladım. Elini o kadar sıkı tutuyordum ki parmakları avucumun içinde kaybolmuştu.
Birkaç adım sonra durmak zorunda kaldı. Nefes nefeseydi. Küçük göğsü hızla inip kalkıyor, siyah saçları yüzüne yapışıyordu.
"Yavaş koş." dedi ağlayarak. "Ben yapamıyom."
Durup ona baktım. Ben de yapamıyordum.
Koşamıyordum. Nefes alamıyordum.
Düşünemiyordum. Ama arkamızdan geleceklerini biliyordum. O adamların bizi bulması an meselesiydi. Bunu nereden bildiğimi bilmiyordum, yalnızca kaçmam gerektiğini hissediyordum.
"Yürü." dedim.
Sesim bana ait değilmiş gibiydi.
Küçük kız burnunu çekti. Elini gözlerine götürüp yüzünü koluna sildi. Pembe elbisesinin eteği kirlenmişti. Birkaç dakika önce sokakta kahkahalar atarak yürüyen o çocuk gitmiş, yerine korkudan ne yapacağını bilemeyen küçücük biri kalmıştı.
"Annem nerede?"
Olduğum yerde kaldım.
Bana bakıyordu. Cevap vermemi bekliyordu. Beş yaşındaydı. Bir insanın neden annesini aradığını, annesinin nerede olabileceğini, neden bazı çocukların annelerinin elini tutup eve dönerken bazılarının sokaklarda tek başına kaldığını açıklayacak yaşta değildi.
Ben de on yaşındaydım. Ona ne söyleyebilirdim?
Kendi annemin yüzünü gözlerimin önünden silemiyordum. Az önce bana gülümsemişti. Ağlamasının arasında bile gülümsemişti. Benim korkmamamı istemişti. Babamın sesi hâlâ kulaklarımdaydı.
Aslan oğlum.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Bilmiyorum." diyebildim.
Küçük kızın yüzü düştü. Başını önüne eğdi.
"Benim annem yok zaten."
Bunu öyle sıradan söyledi ki bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sanki annesinin olmaması, her sabah güneşin doğması kadar normal bir şeydi onun için. Sanki dünyadaki bütün çocuklar annelerini sokaklarda arıyordu da yalnızca ben bunu bilmiyordum.
"Babam da yok." diye ekledi. "Ben tek başıma kalıyom."
Sonra gözlerini kaldırıp bana baktı.
"Senin annen var mı?" Boğazım düğümlendi.
Vardı.
Biraz önce vardı. Biraz önce elimi tutan, saçlarımı seven, benim için dünyayı karşısına alabilecek bir annem vardı. Biraz önce beni korkmamam için teselli eden bir babam vardı.
Şimdi ikisi de yoktu. Başımı çevirdim. Onun yüzüne bakamadım. "Vardı." dedim.
Küçük kız bir şey sormadı.
Belki sesimdeki tuhaflığı anlamıştı. Belki de çocukların, yetişkinlerin saklamaya çalıştığı acıları sezmek gibi bir yeteneği vardı. Bilmiyorum. Yalnızca elimi yeniden tuttuğunu hissettim.
Bu kez o tuttu. Minicik parmakları avucuma dolandı.
"Üzülme." dedi.
Dişlerimi sıktım. "Üzülmüyorum."
"Üzülüyon."
"Üzülmüyorum dedim!"
Sesimi yükselttiğimde irkildi. Elimi bırakacak sandım ama bırakmadı. Yalnızca alt dudağını ısırdı, gözlerini yere indirdi.
O an kendimden nefret ettim.
Daha birkaç dakika önce hayatını kurtarmaya çalıştığım çocuğu korkutuyordum. Onu o adamlardan uzaklaştırmıştım ama şimdi benden de korkmasına neden oluyordum.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Gözyaşlarımı silmek için elimi yüzüme götürdüğümde parmaklarımın hâlâ titrediğini fark ettim.
"Özür dilerim." dedim.
Küçük kız başını yana eğdi. "Ne için?"
Cevap veremedim. Her şey için.
Annemin elini tutamadığım için. Babamın önüne geçemediğim için. O silahı elimde tuttuğum için. Bir daha asla eskisi gibi olamayacağımı bildiğim hâlde hâlâ on yaşında olduğum için.
Ve en çok da biraz önce duyduğum o seslerden sonra dünyanın hâlâ dönüyor olmasına dayanamıyordum.
Küçük kız bir adım yaklaştı. Sonra, sanki benden izin almak istermiş gibi duraksadı.
"Ben sana sarılabilir miyim?"
Başımı kaldırdım.
Bunu neden sorduğunu anlamadım. Sarılmak için neden izin gerekiyordu? Birbirini tanımayan iki insan neden sarılamazdı? Benim annem beni her korktuğumda kucağına alırdı. Babam da başımı göğsüne yaslayıp sırtıma vururdu.
Ama bu kızın annesi yoktu. Babası da. Belki onun da sarılacak kimsesi yoktu. Başımı belli belirsiz salladım.
Bana sarıldı.
Kolları belime ancak yetişiyordu. Yüzünü karnıma bastırdı. Küçücük bedeni titriyordu. Birkaç saniye boyunca kollarımı iki yanımda tuttum.
Ne yapacağımı bilmiyordum. İnsan bir çocuğa nasıl sarılırdı? Ağlayan biri nasıl susturulurdu? Birinin korkusu nasıl geçerdi?
Sonra annemin beni teselli edişini hatırladım.
Kollarımı küçük kızın etrafına doladım. Başını okşadım. "Geçti." dedim, ne söylediğimi bilmeden.
Oysa hiçbir şey geçmemişti. "Geçti mi?" diye sordu.
Gözlerimi kapattım.
"Geçti."
Yalan söyledim. İlk defa birini teselli etmek için yalan söylemiştim. Üstelik kendimden başka kimseyi teselli edebilecek durumda değildim.
Küçük kız biraz geri çekildi. Yüzüme baktı. Sonra elbisesinin cebinden buruşturulmuş bir mendil çıkardı. Mendilin üzerinde küçük sarı çiçekler vardı. Bana uzattı.
"Al."
"Neyi?"
"Bunu. Ağlıyon ya."
Mendili aldım. Bir süre avucumda tuttum. Üzerinde onun küçük parmaklarının izi kalmış gibiydi.
"Sen de ağlıyorsun." dedim.
Burnunu çekti.
"Ben kız olduğum için ağlıyom."
Kaşlarımı çattım. "Ne alakası var?"
"Bilmiyom." dedi omuzlarını kaldırarak. "Öyle işte."
İstemeden ona baktım.
Gerisini pek hatırlamıyorum. Sadece ona babamın sadece bana özel yaptığı bir kolye vardı, onu vermiştim.
Kolye ince bir gümüş zincirden oluşuyordu. Ucunda pusula vardı, çok büyük olmayan. Pusulanın kırmızı ibresi ise kuzeyi gösteriyordu.
Yıllar sonra ise tekrar onu fark ettiğimde şaşırmıştım, evet, bazen aklıma gelirdi. Fakat ona bu denli aşık olacağımı ben bile düşünemezdim.
Şuan ise sırtını bana dönmüş uyuyordu, Buse'm.
Buse'm...
Bu kelimeyi içimden geçirdiğimde bile göğsümün ortasında bir şeyler yer değiştiriyordu. İnsan birine bu kadar bağlanabilir miydi? Birinin nefes alışını dinlemek, yalnızca aynı odada olduğunu bilmek bile yetebilir miydi insana?
Bana yetiyordu.
Ama ona yetmiyordum.
Belki de hiçbir zaman yetmeyecektim.
Yatağın kenarında oturmuş, sırtını bana dönmüş hâlini izliyordum. Üzerini örtmüştüm. Ağlamaktan yorulmuştu. Gözlerinin çevresi kızarmış, kirpikleri birbirine yapışmıştı. Yüzünde hâlâ biraz önceki acının izleri vardı.
Elimi uzatıp saçlarını düzeltmek istedim. Uzatmadım.
"Dokunma bana."
Sesi hâlâ kulaklarımdaydı.
Bana daha önce de bağırmıştı. Hakaret etmişti. Tokat atmıştı. Kaçmaya çalışmıştı. Benden nefret ettiğini defalarca söylemişti.
Ama ilk defa, dokunmamdan bu kadar rahatsız olduğunu yüzüme karşı söylemişti.
Ve ben ilk defa, bir kadının benden uzaklaşmak istemesinin nedenini anlamama rağmen onu durdurmak istemiştim.
Ne büyük bir piçtim.
Kendi kendime güldüm. Ses çıkarmadan, yüzümde en ufak bir tebessüm bile oluşturmadan.
Babam yaşasaydı ne derdi acaba?
Bir de öpmüştüm üstelik, harbiden benden şerefsizi yoktu. Neden kendime hakim olamamıştım, neden rahatsız olacağını bile bile bunu yapmıştım?
Kaan'dan daha pezevenk oldum galiba.
Ama buradaki tek suçlu ben değildim. O da çok güzel olmasaymış. Bu kadar temiz kalpli olması benim suçum mu?
Hayır.
O dudakları bu kadar kırmızı olmayacaktı bir kere. Beni derinden etkilemesi onun suçu. Ben sadece ağa takılandım.
Yavaşça ayağa kalktım. Derin nefes verip odadan çıktım. Saat bayağı bşr geç olmuştu. 3, 4 falan.
Duş alıp kendimi yatağa attım.
Ve bu gece de dünyalar güzeli, sevdiğim kadını düşünerek uyudum...
《~~~~》
Selamlaar
Duygusal yazmaya çalışmadım gelişigüzel valla çok üşendim duygusal yazmaya.
Bu bölüm için 25 oy ve 25 yorum yapabilir misinizz
Takip plsss
Bölüm etkileşimi
