5.Bölüm

Vaveyla Yazarı: Aurora Oylesineyazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 5.Bölüm

Başımdaki keskin ağrı nedeniyle gözlerimi açmak zorunda kaldım.

İsterdim ki gözlerimi hiç açmamak, sonsuz bir şekilde uyumaktı.

Velakin dünya hiç birimizin etrafında dönmüyordu. Hayatın gerçekleri, acıları vardı.

Benimde elimden gelen pes etmek değil, istediğimi alana kadar mücadele etmekti.

Bakıştığım beyaz tavanla o pisliğin beni odama getirdiğini anlamıştım. Biraz bile olsun sakinleşmem lazımdı, kimin evinde, sınırlarında olduğumu bile bile hareket etmeliydim. Kuzey Soykan zeki biriydi, ve kendi anne ve babasını öldürecek kadar acımasızdı.

Ve tacizciydi!

Ben istemeden bana dokunmuş ve odaya getirmişti, bu kabul edilemez bir şeydi, ve bunun aksi yoktu. Kimse bana dokunamazdı!

Sinirle nefes verdim. Kesinlikle o kurşunu tam alnının ortasına doğru hedef alıp, sıkmalıydım. Dünya bir pislikten kurtulurdu. Bende kutulurdum, belki adamları beni öldürebilirdi ama dünya rahatlardı, kimse onu çekmek zorunda değildi.

Ama çok sevdiğim hayat, benim karşıma kimseyi çıkarmamış, yıllarca Kuzey'i hayatıma ne denli sokmayı planlamıştı.

Allah senin de belanı versin, hayat.

Sakin, huzurlu hayatıma bir bomba misali düşmüş, üç gündür o bombayı nasıl imha edebilirim diye düşünüyordum. Tamamen bir pislikti!

"Tamam, Buse, sakin ol."

Derin nefes verdim ve olduğum yataktan doğrularak kalktım.

Etrafıma baktım bir iki saniye her şey yerli yerindeydi. Oda, eski evimdeki odanın tıpatıp aynısı ama daha büyük bir orandaydı.

Genellikle beyaz ve gri renginden oluşuyordu. Yatağımın hemen sol tarafının on adım ötesinde boydan boya bir cam, ve balkonu vardı. Sağ tarafın baya ilerisinde ise kapı, makyaj masası, çalışma masası falan buluyordu. Camın olduğu tarafta pek minik olmayan bir kitaplık, rahat iki sandalye ve sehpa vardı.

Banyo ve giyinme odasının olduğunu tahmin ettiğim kapılar ise hemen yatağın ilerisindeydi. Ama oda büyüktü. Eşyalar bile sıkış tepiş yapmamıştı.

Yorganı kaldırarak yataktan indim ve direkt olarak banyo olduğunu düşündüğüm kapıya ilerledim. Kapıyı açıp banyoya göz gezdirdim. Burası da büyüktü. Beyaz mermerlerden oluşuyordu. Kapının iki üç adım ötesinde lavabo, sağında duşakabin ve duşakabinin bir tarafında küvet vardı. Diğer tarafta ise klozet falan bulunuyordu.

Bu adamda harbi harbi kara para vardı. Banyosu bile evimin değerinden yüksekti, buna adım kadar eminim.

Her tarafı iyice gezdim, lavabo dolabının alt kısımlarına, duşakabinin her kısmına, küvete, kapının arkalarına, hatta yerlere bile eğilip baktım kamera var mı yok mu diye.

Kimseye güvenmiyordum sonuçta, her yerden kamera çıkabilirdi, şuan ki Türkiye insanlarına bakarsak kamera bile masum kalacak bir derecedeydi. Allah bunu yapanların belasını her iki dünyada da versindi.

Kamera olmadığına emin olduktan sonra işlerimi halledip ellerimi ve yüzümü soğuk suyla ve bol sabunla yıkadım. Eğer bir gün kaçarsam sabunu kendimle birlikte kesinlikle götürmeliydim. Dove sabunuydu, yumuşaktı. Eğer olurda sivilce falan çıkarsa bayağı işe yarardı, hem pahalıydı da.

Havlu ile cildimi narin bir şekilde kuruladım. Kaçırılsam bile kıyameti koparmadan önce cildimin mükemmel olması lazımdı. Bu hayattaki en masumumdu cildim. Cildime bir şey yaparlarsa Allah hepsinin belasını versin, kafalarını kırardım.

Kıyafetlerim kötü kokuyordu, ayrıca çok kirlenmişti. Mecburen değiştirecektim. Gönül isterdi ki duş da almak ama asla asla burada duş alamazdım, her tarafım çamur olsa bile.

Banyodan çıkıp giyinme odasının olduğunu düşündüğüm kapıya yöneldim ve odanın içine girdim.

Yanılmamıştım. Burası giyinme odasıydı.

Duvarların neredeyse her tarafını kaplayan bir odaydı. Bir dolapta renk renk ya da daha doğrusu benim tarzımdaki renk ve modellerin bulunduğu tişörtler bulunuyordu. Bir tarafta topuklu ayakkabı, spor ayakkabılar vardı. Bir tarafta çantalar, elbiseler, kazak, pantolon, eşofman,etek, parfüm, makyaj malzemeleri, cilt bakım ürünleri vardı.

Bu adam gerçekten piskopattı!

Ağzım açık kaldı neredeyse. "Seni değil ama paranı sevebilirim, bunlar ne?!"diye mırıldandım.

Şaka.

Ben bunun parasını bile sevmezdim, haram para kazanıyordur şimdi. Rizedeki babaannem duysa 'Ula haram yiyen kiz!' diye kovardı beni.

Babaanne... Seni özleyeceğimi hiç düşünmezdim, öyle bir yokluktayım, sen düşün.

Nefes verdim.

Yine etrafı didik didik aradıktan sonra kamera olmadığının farkına varınca kıyafet seçmek için dolaplara yaklaştım.

Siyah bol bir eşofman, beyaz bir crop ve siyah bir hırka alıp üzerime en hızlısından geçirdim. Hafif yüksek tabanlı bir siyah beyaz olan spor ayakkabını alıp bağcıklarını sıkı sıkı bağlayarak sonunda giyinme merasimi bitince odadan çıktım.

Odanın ortasında durup etrafa bakmaya başladım. "İlk nereden başlasak?"

Banyodan.

Hızlı adımlarla banyoya ilerledim. Ama ilerlemeden önce içinde toprak olan bir vazoyu da kendimle birlikte banyoya götürmeyi de unutmadım.

Banyoya girdikten sonra duşakabin ile uzun uzun bakıştım.

"Umarım kırılırsın, kırılmazsan da Allah belanı versin."

Vazoyu yukarı kaldırıp biraz geriledim. "Haydi bismillah."

Vazoyu tüm gücümle duşakabine doğru fırlattım. Duşakabinin camları ve vazo gür bir ses çıkarıp paramparça olurken camlar yüzüme gelmesin diye bir kolum ile de yüzümü kapatmaya çalıştım.

Vazodaki topraklar her yere dağılmıştı, ama umurumda dahi değildi.

Lavabonun bir tarafında olan sabunluğu alıp sertçe lavabo aynasına geçirdim. Yine sert bir ses çıktı, ve camlar tuzla buz oldu.

İşimi garantiye alayım diye camların bir kısmını daha doğrusu büyük bir parça olanı eşofmanımın cebine atıp banyodan çıktım.

Kitaplığın yanındaki sehpaya yöneldim. Camdı. Kaldırmayı denedim ama harbi ağırdı.

Küçük bir biblo gördüm, elime aldım ve makyaj masasının aynasına doğru savurdm, yine gür bür sesle camlar etrafa dağıldı.

Yatağa ilerledim bu sefer bütün yorganları etrafa dağıttım. Ardından komodinlerle ilerledim. Sertçe yere savurdum, bunlar çokta ağır değilmiş.

Onu boşverip makyaj masasının yanında olan sandalyeyi aldım ve bir duvarı tamamen kaplayan camlara ilerledim.

"Allah'ım sen yardım et."

İçimden bildiğim tüm duaları okuyup camdan bayağı bir uzaklaşarak, tüm gücümle çığlık atıp, sandalyeyi duvara savurdum.

Çığlık mı?

Ben neden çığlık atmıştım?!

Cam tuzla buz oldu. Bazı kırıntılar yüzüme çarpıp hafif kesikler bıraktı ama o kadar da canım acımıyordu. Ama yüzümün kanadığından eminim.

Cam kalmadığı için gayet rahatça balkona çıktım. Hava akşam üstüydü ama aydınlıktı. Dışarıdaki tüm korumalar şaşkınlıkla bana ve odaya bakıyorken güldüm.

"Patronunuzun aldığı sabunu beğenmedim! Sivilcelere iyi gelmiyor. Söyleyin ona yenisini alsın... Bir oda ile birlikte!"

Adamlar ağzı açık bir şekilde bakarken birden kapının sert bir sesle açıldığını görünce hemen önüme döndüm.

"Buse!"diyen tabii ki Allah'ın belası Kuzey'di.

Yanında yine sırıtan akyaz olan adam vardı. Ama şimdi sırıtmıyordu.

Dudak büktüm. "Odayı pek beğenmedim, senin gibi vizyon yoksunu bir oda."

Kuzey'in çenesi hafifçe kasıldı.

Bakışları önce bana, sonra arkamdaki paramparça odaya kaydı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden öylece baktı.

Arkasındaki adam ise gözlerini odadan ayıramıyordu.
"Ne?" dedim kaşlarımı kaldırarak. "Beğenmedin mi?"

Kuzey sonunda bakışlarını tekrar bana çevirdi.

"Oradan çık, cam dolu. Yüzünün halini anlatmıyorum bile!"

Ofladım. "Bana bak Soykan, senin karşında oyuncak bebek yok tamam mı? Siktir git kendine başka bir kukla bul. Beni rahat bırak!"

"Oradan çık Buse!"

"Çıkmıyorum!"

Sinirle nefes verdi, gözlerini kapattı ve kendini dizginleştirmeye çalıştı.

"Gideceğim buradan anladın mı? Asla seninle kamayacağım. Seni asla sevmeyeceğim!"dedim nefretle.

Gözlerini açtı. Koyu yeşil gözleri kararmıştı sanki. Ama umursamadım.

Bana doğru yürümeye başladı.

"Yaklaşma bana!"

Durmadı, devam etti.

Elimi cebime atıp camı çıkardım ve camı şah damarıma doğru yasladım.

"Yaklaşma, öldürürüm kendimi."

Gözleri kocaman açıldı, adımları olduğu yerde durdu.

"Sakın!"diyerek yükseldi. "Sakın böyle bir şeyi aklından geçirme!"

Kuzey ve akyaz olan adamın arkasında başkaları da vardı. Hatta kadın korumalar.

Hani derlerdi; Kadın Kadının yurdudur diye.

Neden bana yardım etmiyorlardı? Neden biri bile silahını çıkarıp Soykan'ın kafasına sıkmıyordu?

Galiba kadın kadının yurdu değilmiş.

Kadın, kadının kurdudur.

Bu söz şu ortama bakınca daha mantıklı geliyordu. Bana benden başka kimse yardım edemezdi.

Ama ben kendimi hiç korumak zorunda kalmadım.

Daha fazla yasladım camı, ama kesmedim.
"Bana yaklaşma!"

Çenesi kasıldı, hatta gözü seğirdi. "Yaklaşmıyorum, şimdi onu bırak."dedi manipüle etmeye çalışarak.

"Eğer beni bırakmazsan saplarım bunu şah damarıma!"

Kuzey'in yüzündeki bütün öfke bir anda kayboldu.
Yerine, daha önce hiç görmediğim kadar ciddi bir ifade yerleşti.

"Buse."

"Yaklaşma!"

"Yaklaşmıyorum."

"Kimse yaklaşmayacak!"

Arkasındaki adamlara baktı. "Kimse kıpırdamasın."

Bahçedeki herkes olduğu yerde kaldı. Bir anlığına mutlak bir sessizlik çöktü. Az önce odanın camlarını kırarken beni izleyen onlarca insan vardı. Şimdi ise hepsinin gözleri üzerimdeydi.

Kuzey tekrar bana döndü. "Tamam. Sen ne diyorsan o."

"Kapıyı aç."

"Konuşacağız."

"Kapıyı aç!"

"Buse, önce elindekini bırak."

Başımı iki yana salladım. "Hayır."dedim. "Bunu normalleştiremezsin sen tamam mı?!"

Tek kaşı havaya kalktı. "Neyi normalleştirmişim?"

Sinirle nefretimi kusmaya çalıştım. "Bana, ben istemeden dokunup buna sevda diyemezsin! Beni burada zorla tutamazsın, beni korkutamazsın, sevdanı bana taciz gibi göstermemek için oturup konuşalım diyemezsin!"

Gözleri ilk defa hiç görmediğim kadar kararmıştı. Bir iki adım geri gitme isiteğime engel olmaya çalıştım.

Haberlerde Soykan'ın bu tür olaylarda hiç çekinmeden tacizcileri ve tecavüzcüleri öldürdüğünü çok belli, ve netçe söylüyordu. Hatta bir sürü avukat ordusu vardı. Ama yine de başkalarına bu denli yardımlar etmesi, benim gözümü boyayabileceği anlamına gelmezdi.

Evet, o tür pislikleri öldürdüğü için bir kadın olarak hep ona minnet duyacaktım ama bana bunu yaşattığı için de ona hep kin ve nefret besleyecektim.

Kuzey birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Bakışları elimdeki cam parçasından yüzüme çıktı.

"Tamam."

Kaşlarım çatıldı. "Ne?"

"Tamam, Buse."

Sesindeki sakinlik bu kez sinirimi daha da bozmuştu.
"Ne tamam?"

"İstediğin gibi olacak."

Şüpheyle baktım. "Yalan söyleme."

"Yalan söylemiyorum."

"Kapıyı açacak mısın?"

"Evet."

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Bu kadar kolay mıydı?
İki gündür beni burada tutan adam, şimdi tek bir cümleyle gitmeme izin mi verecekti?

Kuzey arkasındaki adamlara döndü. "Aracı hazırlayın."

Adamlar birbirlerine baktı. "Abi..." Kuzey'in bakışları sertleşti. "Şimdi."

Adam hemen başını sallayıp uzaklaştı. Ben hâlâ yerimde duruyordum. Kuzey tekrar bana döndü.

"Şimdi onu bırak."

Elimdeki cam parçasına baktım. Sonra ona. "Önce herkes uzaklaşsın."

"Zaten uzaklar."

"Biraz daha."

Kuzey hiç düşünmeden başını çevirdi. "Herkes içeri."
Bahçedeki korumalar tek tek geri çekilmeye başladı.

Kadınlar da dahil.

Birkaç saniye içerisinde balkonun karşısında yalnızca Kuzey ve yanındaki adam kaldı. Kuzey ona baktı.

"Sen de.

Adam önce Kuzey'e, sonra bana baktı. "Abi..."

"Git."

Adam başını eğip uzaklaştı. Artık yalnızdık. Kuzey birkaç metre geride duruyordu. "Şimdi?"
Derin bir nefes aldım.

"Gideceğim,"

Başını salladı. Hafifçe geri çekildi ve eli ile kapıyı gösterdi. "Buyur."

Şüphem git gide artmaya başladı. "Eğer bir yanlış yaparsan saplarım."

Sinirli olduğu her halinden belliydi. "Eğer sen elindeki camı biraz daha sıkıp, kesiği daha fazla derinleştirirsen benim ne yapacağımı söylememe gerek yok."dedi ilkel karanlık bir sesle.

Ne?

Bakışlarımı elime, yani camı tuttuğum avucuma çevirdim.

Elimden kanlar süzülüyordu.

Sertçe yutkundum. Ben ne ara elimi kesmiştim? Acısını bile hissetmiyordum, ama fark edince ince bir sızı kuşanmıştı.

Takmamaya çalıştım. Gitmem lazımdı, kurtulmalıydım.

"Biraz daha geri çekil."

Dediğimi yaptı.

Bir iki adım ilerledim. O olduğu yerde bana bakıyordu pürdikkat, tek bür adım bile atmamıştı bana doğru.

Ona baka baka ve elimdeki camı biraz daha sıkarak kapıya doğru yürümeye başladım. Ama hamlesini yapmasını bekliyordum.

Kapının yanındayken son kez ona baktım, yine aynı yer ve uzaklıkta bana bakıyordu. Nefes alıp veriyordum, derin derin.

Bakışlarımı ondan koparıp, tam koşa koşa odadan çıkacakken, hatta tam bir adım atmışken onun ani bir hamle ile bir kolu ile belimi kavrayıp, sert göğsüne yapıştırması ve camı tutan elimin, şahdamarımdan uzaklaştırması bir oldu.

Dudaklarımdan minik bir çığlık koparken onun camı tutan avcumu sıkı sıkı tutup, camı alması ve yere atması nedeniyle elimdeki acı büyüdü.

Nefesini ensemde, saçlarımın tepesinde hissediyordum. Kokusu burnuma ilişmişti. Keskin ve ferah, soğuk misali bir kokusu vardı. Bir o kadar keskin, korku salıcı ama bir o kadar da ferah ve güven vericiydi. Bu kokunun ismi neydi?

Ne saçmalıyorsun sen, Buse?!

"Dokunma bana!"

Belimdeki eli sıkılaşmış, acvuna hapsettiği elimi incitmemek için çok nazik tutuyordu.

"Elini ve yüzünü mahvetmişsin."diyerek kulağıma doğru fısıldadı.

Titrediğimi hissettim bir kuş misali. Yutkundum. Gözlerimden yine o kanlar geldi, geçti. Çığlık sesleri, kulaklarımda yankılandı, on yaşlarındaki çocuğun ellerindeki silahtan çıkan iki kurşun, gözlerimin önünde iki hayat aldı.

"Küçük kızın ölmesini ister misin?"

"Anne!"

"O daha çok küçük, çok masum. Ona da yazık değil mi?"

"Baba!"

Silah patladı, anne öldü, silah patladı, baba öldü. Silah patlamadı, çocuk öldü. Silah patladı, küçük kız korktu. Silah patladı, küçük kızın ve çocuğun elleri kana bulandı.

Çocuk ağladı, küçük kız korktu. Çocuk ağladı, kız anlamadı. Çocuğun elleri kanlı, çocuğun gözleri yaşlı.

Küçük kız anlamadı, oyun istedi, arkadaş istedi. Çocuk onu kurtardı, ona söz verdi.

Küçük kız 'Gitme' dedi, çocuk ona kolye verdi.

Küçük kız, ellerindeki kolye ile her daim bekledi, çocuk, kuzey yönüne koşup, bir daha hiç gelmedi.

"Dokunma bana!"

"Ekrana bak."

Afalladım kollarının arasında. "Ne?"

Derken bir adam önümde belirdi, akyaz olandı. Ellerinde bir tablet vardı.

Tabletteki görüntüde ise beni her daim yalnız bırakan, anne ve baba.

Gözlerm şaşkınlık ve korku dolu bir şekilde açıldı. Bu ne yapmaya çalışıyordu?

"Annen, ikinci bir evlilik yaptı senden sonra. Bir oğlu, bir de kızı oldu. Antalya'da mutlu mesut, ve huzurla yaşıyorlar,"

Sertçe yutkundum.

"Baban yine işleri ile ilgileniyor, küçük şirketini büyütmeye çalışıyor. Her gece farklı bir kadınla olup, ayyaş ayyaş etrafta geziniyor. Seni sevmemesine rağmen her ay hesabına para yatırıyor, okulunu en yakından o takip ediyor."

Dudaklarım aralandı. Ama kelimeler dökülmedi. Ne zaman olmuştu onları görmeyeli? Kaç ay? Kaç yıl? Kaç hafta?

Her ikisininde başında kırmızı bir nokta vardı. Tam alınlarının ortasında.

Midemin bulandığını hissettim. Ne yani şimdi beni anne ve baba ile mi tehdit edecekti? Bunu da mı yapacaktı? Ben bunu da mı hak etmiştim?

"İkisini de sevmediğini söylersin, ama içindeki minik kız çocuğu, onların fotoğraflarını görünce bile deli gibi heyecanlanıp, umut ederdi. Şimdi sen söyle bana Buse, ister misin onlara zarar gelmesini?"

Nefesim kesildi. Elimdeki yara sızladı, bacaklarım titredi.

"İster misin hiç suçu olmayan o iki masum çocukların annesiz kalmasını?"

Boğazım düğümlendi. Gözlerim tekrar tablete kaydı.

Anne. Baba.

Ve onların yanında, hayatım boyunca görmediğim iki çocuk. Birinin yüzünde anneme benzeyen bir gülümseme vardı. Dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Onlara dokunamazsın."

Sesim bu kez çok daha kısıktı. Kuzey cevap vermedi.

"Dokunamazsın dedim."

Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. "Onlar benim meselem. Senin değil."

"Artık senin meselelerinin benim de meselem."

"Hayır."

Hiç düşünmeden söyledim. "Değil."

Kuzey'in yüzündeki ifade değişmedi.

"Sen benim hayatıma zorla girdin. Bu, hayatımdaki herkese dokunma hakkını sana vermez."

Bir an sessizlik oldu. Sonra tablete baktım.

Annenin yüzünü gördükçe içimde yıllardır gömdüğüm o küçük kız çocuğu yeniden ortaya çıkıyordu.

İstemiyordum. Onu görmek istemiyordum. Çünkü o kız hâlâ annesinin bir gün geri geleceğine inanıyordu.
Hâlâ babasının bir gün kapıyı çalıp "Kızım," diyeceğini düşünüyordu.

Ben ise yıllardır o ihtimali öldürmeye çalışıyordum.

Kuzey bunu biliyordu. Ve tam da oraya dokunuyordu.

Onların vurulmasına gerçekten izin veremezdim, ama ya Kuzey gözümü korkutuyorsa? Ya burada kalmam için yalan söylüyorsa.

"Yalan söylüyorsun... Onlara dokunamazsın."

"Emin misin?"dedi fısıltılı sesi.

Şeytan gibi vesvese veriyordu ama! Nasıl emin olabilirdim?!

"Yalan söylüyorsun."diyerek tekrarladım.

"Peki,"dedi.

Dehşetle gözlerimi ona çevirmeye çalıştım ama eş değer duyduğum acı dolu bir çığlıkla neredeyse kalbimin durduğunu hissettim.

Babadan gelmişti bu ses.

Kuzey'in bakışları kahvelerime ilişti. Çaresizce gözlerine baktım. "Hayır,"diye mırıldandım.

Gözünü kırpmadan gözlerime bakıyordu.

"Hayır,"diye direttim yeniden.

Bakışlarımı dehşetle tablete çevirdiğimde babanın her iki bacağından vurulduğunu gördüm. Nefesim kesilmişti sanki.

"Bacaklarından vuruldu, emin misin Buse?"dedi Kuzey.

Acı dolu çığlıklar atıyordu ama tabletin sesini kıstıkları için duyamıyordum. Akyaz olan adam ise ilk defa ciddi manada eğlenmiyor, en ciddi ifadesi ile bana bakıyordu.

Gözlerimi ondan ayırıp tekrar tablete çevirdim.

Hayır...

Hayır, hayır, hayır.

Babanın yüzündeki acıyı görmek bile midemi altüst etmişti. Yıllardır konuşmadığım, yüzünü görmek istemediğimi söylediğim adamın başına gerçekten bir şey geliyordu.

Ve bunun sebebi bendim.

Hayır.

Bunun sebebi ben değildim.

Kuzey'di.

Ben hiçbir şey yapmamıştım.

"Annenin yanında iki çocuk var, istemezsin değil mi bir şey olmalarını? Onlar bu dünyanın en masumları."

"Yapma."diye direttim ilk defa.

"Kaçmaya çalışmayı bırakırsan neden olmasın?"

Gözlerim dolu doluydu, ama ağlayamazdım. 'Ah' edemezdim. Tırnaklarımı etime batırmak, göz yaşlarımın kendimin görmesine bile izin veremezdim.

"Dokunma onlara."

"Uslu duracak mısın?"

Titreye titreye başımı salladım. "Sö... Söz."

"Kendine zarar verecek misin? Ah, baksana, kardeşlerin ne tatlı."

Gözlerimi sıkı sıkı kapattım. Mide bulantım artıyordu, başım dönüyordu. "Asla."diyerek mırıldandım.

"Tableti kapat, siktir olup git, Kaan."dedi akyaz olan adama.

"Bir şey derdim ne neyse."dedi adını Kaan olduğunu öğrendiğim adam.

Daha fazla tutamadım. Bacaklarımdaki güç çekilirken yere düşmeyi bekledim ama Kuzey'in beni tek hamlede kucağına alması bir oldu.

Bilincim var mıydı, yok muydu bilmiyordum. Gözlerimi açamıyor, ama etraftaki sesleri işitiyordum.

"Gerçekten vuracak mıydın çocukları lan?"dedi Kaan.

"Sik sik konuşma. Çocukları neden vurayım lan ben? Şerefsiz."

"Babasını niye vurdun o zaman? İki bacağından yaralattın ya, beyinsiz herif."

Nefes verdiğini hissettim, Kuzey'in. Tam saçlarımda hissettim burnunu. Derin bir nefes çekiyordu sanki.

"O piç önüne gelen her kediyi tekmeliyor... Buse kedileri çok sever. Ondan vurdum..."

"Ne?"dedi Kaan.

"Buse'nin sevdiklerine zarar veremez. Dua etsin o bacaklarını götüne sokmadım. Ama bu ceza almayacağının anlamına gelmez."

"Sadece yenge seviyor diye mi?"

"Pezevenk misin oğlum? Bir kediye vurmak ne? Onunda canı yok mu? Sik sik konuşup başıma ağrı sokma. Git usta falan ne bok çağırıyorsan çağır, düzeltsinler bu odayı."

"Tamam, ama yenge sana çok fena kuruldu, bir gece ansızın, Kuzey Soykan. Yenge senden daha adam. Haberin olsun."

Kuzey'in güldüğünü hissettim. "Korkmuyorum, değil. Fena çekeceğim ama çekerim onun için."

"Altı yıl çekmişsin zaten, ne ki bu?"

Altı yıl mı?

"Çok konuşuyorsun, Kaan. Uza."

Kuzey'in yürüdüğünü hissettim. Daha fazlasını duyamadım, bilincim kayıp gitti...

《~~~~~》

Selamlaarr

Baya uzun bir bölümdü

Oy verip yorum yapmayı unutmayıınn