Bölümler 18Şu an: 14.Bölüm
- 1 Giriş53 kelime
- 2 1.Bölüm505 kelime
- 3 2.Bölüm2.023 kelime
- 4 3.Bölüm1.135 kelime
- 5 4.Bölüm2.247 kelime
- 6 5.Bölüm2.669 kelime
- 7 6.Bölüm2.492 kelime
- 8 7.Bölüm2.671 kelime
- 9 8.Bölüm1.815 kelime
- 10 9.Bölüm2.146 kelime
- 11 10.Bölüm2.738 kelime
- 12 11.Bölüm2.652 kelime
- 13 12.Bölüm2.856 kelime
- 14 13.Bölüm2.909 kelime
- 15 ÖNEMLİ81 kelime
- 16 14.Bölüm2.570 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 15.Bölüm3.994 kelime
- 18 16.Bölüm2.948 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Lütfen yorumlarınızı satır arası biçiminde yapar mısınızz
İyi okumalaarr
🍷✨️
Ekrandaki yazıyı okurken ciddi anlamda zamanın durduruğunu hissettim.
"Kaçtığını sanabilir, saklanacak binlerce yer bulabilirdi. Ama bazı adamların sabrı, karanlıktan bile daha ürkütücüydü. O adam, er ya da geç onu bulacaktı; çünkü karanlık ne kadar derinleşirse derinleşsin, avcının gözü bir kez hedefine kilitlendi mi, kaçış yalnızca zaman meselesiydi."
-KUZEY SOYKAN
Bu... Bu ne demekti...?
Gözlerimi ekrandaki harflerden ayıramıyordum. Her bir kelime zihnime ayrı ayrı kazınıyor, okuduğum cümleler beynimin içinde yankılanıp duruyordu.
Kaçtığını sanabilir.
Adam er ya da geç onu bulacaktı.
Kaçış yalnızca zaman meselesiydi.
Bazı adamların sabrı, karanlıktan bile daha ürkütücüydü.
Gözlerim doldu. Bana diyordu. Kaçtığımı biliyordu. Çıldırmıştı! Televizyon...
Benim burada olduğumu biliyor muydu yoksa?!
Sertçe yutkundum.
Hayır, hayır, hayır...
Başımı iki yana salladım. "Hayır," diye mırıldandım.
Olamazdı değil mi?
"Oha, kim bu adama bulaştı yine? Kesin leşi çıkacak." dedi yanımdaki Asel hayretle.
Acaba ona kim gerçeği söylemek ister?
Hatta Kuzey Soykan'ın kim olduğunu bilmeyen birine, adamın karşısına dikilmenin ne kadar akıllıca bir fikir olduğunu uzun uzun anlatırdım.
Ama şimdi?
Gülmek mi?
Gülmek ne kelimeydi!
Dilim damağıma yapışmıştı sanki. Ekrandaki yazı gözlerimin önünde duruyor, her okuyuşumda içimdeki korku biraz daha büyüyordu.
Kaçtığını sanabilir.
Kaçmıştım.
O adam, er ya da geç onu bulacaktı.
Beni bulacaktı.
Kaçış yalnızca zaman meselesiydi.
Ya gerçekten öyleyse?
Ya Kuzey, benim sandığımdan çok daha fazlasını biliyorsa?
Başımı yavaşça iki yana salladım. Hayır. Hayır, olamazdı. Beni bulmuş olsaydı neden böyle bir mesaj yayınlatsındı ki? Neden doğrudan karşıma çıkmak yerine televizyon ekranından konuşsun?
Belki de yalnızca blöf yapıyordu.
Evet. Kesinlikle blöf yapıyordu. Kendi kendimi ikna etmeye çalışırken bile bu düşünceye inanamadığımı fark ettim.
Çünkü Kuzey Soykan'ın blöf yapmaya ihtiyacı yoktu.
O adam, bir şey istiyorsa alabileceğine inanıyordu. İnsanlar onun karşısında seslerini alçaltıyor, adını duyduklarında bile iki kez düşünüyordu. İş dünyasında ne kadar güçlü olduğunu ben bile biliyordum. Onunla aynı masaya oturmak için insanların aylarca uğraştığını duymuştum.
Ben ise o adamın evinden kaçmıştım.
Hem de kasasından bir şey alarak.
Allah'ım, ben ne yapmıştım?
Asel'in sesiyle irkildim. "Şaka bir yana, adamın kim olduğunu merak ettim. Kuzey Soykan da az buz biri değil. İnsan televizyonda kendi adını görünce bile geriliyor."
Dudaklarımı araladım ama sesim çıkmadı.
Asel ekrana bakmaya devam ediyordu. Yazı hâlâ oradaydı. Ne bir değişiklik vardı ne de görüntüde en ufak bir hareket.
Dakikalar geçiyordu. Bir dakika. İki dakika. Üç dakika.
Televizyonun köşesindeki saat ilerliyor, ekrandaki yazıysa olduğu yerde kalıyordu.
Asel kumandaya uzandı. Birkaç tuşa bastı.
Hiçbir şey olmadı.
Kaşlarını çattı, bir daha denedi. Ekran yine değişmedi.
"Ne oluyor ya?"
Kumandayı televizyona doğru tutup tuşlara art arda bastı. Kanal değiştirmeye çalıştı, sesi kısmayı denedi.
Yok.
Televizyon sanki bizim kontrolümüzden çıkmıştı.
"Bu ne biçim iş?" diye söylendi Asel. "Kumanda mı bozuldu?"
Cevap veremedim. Çünkü benim aklım başka bir yerdeydi.
Bu adam, yalnızca bir televizyon ekranına yazı yazdıracak kadar güce sahip değildi. İstediği zaman insanları susturabilecek, koca bir şirketin kaderini değiştirebilecek biriydi. Ben onun gücünün ne kadar ileri gidebileceğini bilmiyordum ama sınırlarının nerede başladığını da göremiyordum.
Ve şimdi o adamın adı, karşımda duran ekranda kocaman harflerle yazılıydı.
Sanki dünyanın geri kalanı durmuş, yalnızca onun sözleri kalmıştı. Ya beni gerçekten bulursa?
Bir anlığına Kuzey'in evindeki günler gözümün önüne geldi. Odama kapatıldığım anlar, kapının önündeki adamlar, gitmek istediğimi söylediğimde yüzündeki o korkunç ifade...
Sonra bakışları. Beni görür görmez değişen yüzü.
Bana sanki dünyadaki bütün kötülüklerden uzak tutmak istediği tek şeymişim gibi bakışı.
Gözlerimi sıkıca kapattım. Beni seviyor. Bu düşünce bile canımı yakıyordu.
Beni sevdiğini söylüyordu ama ben onun sevgisinin içinde nefes alamıyordum. Şimdi kaçmıştım ve ilk kez kendi kararımı vermiştim.
Ya bu, onun gözünde affedilemeyecek bir şeyse?
Ya beni bulduğunda... Düşüncemi tamamlayamadım.
Boğazımdaki düğüm büyüdü. Ellerim soğumuştu. Battaniyeyi üzerime daha sıkı çektim ama içimdeki ürperti geçmedi.
Asel bir süre daha kumandayla uğraştıktan sonra vazgeçip yanıma döndü. "Buse, iyi misin sen?"
Başımı salladım. "İyiyim."
Sesim o kadar titrek çıkmıştı ki söylediğim yalana kendim bile inanmadım.
Asel gözlerini kıstı. "Kızım, bembeyaz oldun."
"Biraz başım döndü."
"Su getireyim mi?"
"Hayır."
Cevabım gereğinden hızlı çıkınca sustum. Asel de sustu.
İkimiz de yeniden televizyona baktık.
Ekrandaki yazı, sanki özellikle bizim için oradaydı. Kuzey'in imzasıysa altından hiç silinmiyordu.
Beşinci dakika geçti.
Sonra altıncı.
Yedinci dakikada Asel artık şaka yapmayı bırakmıştı. Kollarını göğsünde birleştirip ekrana baktı.
Sekizinci dakika.
Dudaklarımı ısırdım. Tırnaklarımı avuçlarıma bastırdığımı ancak parmaklarım ağrımaya başladığında fark ettim.
Dokuzuncu dakika.
Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu.
Ve onuncu dakikanın sonunda ekran bir kez titredi.
Yazı silindi.
Televizyon normal yayınına döndüğünde Asel'le birbirimize baktık. İkimiz de birkaç saniye boyunca tek kelime edemedik.
Sonra Asel, "Ben hayatımda böyle bir şey görmedim," diye mırıldandı.
Ben de görmemiştim. Ama keşke görmeseydim.
Çünkü Kuzey Soykan'ın adını ekranda görmek, onun beni bulacağından korkmama yetmişti.
Asıl korkunç olan ise artık onun ne kadar ileri gidebileceğini düşünmeden edemememdi. Başımı önüme eğdim. Üç gündür saklanıyordum. Üç gündür onun beni bulamayacağına inanmak istiyordum.
Ama şimdi, on dakika boyunca bütün dünyaya meydan okur gibi duran o yazının ardından, kendime aynı şeyi söyleyemiyordum.
Kuzey Soykan beni arıyordu.
Ve ben, onun beni bulmasından korktuğum kadar, bulunduğumda gözlerinde ne göreceğimden de korkuyordum.
Birden kapının delicesine çalmaya başlaması nedeniyle ikimizde irkildik.
"Yine ne oldu ya?!" Diye sitem etti bu sefer.
Sertçe yutkundum.
Yazı... Kuzey... Televizyon... Kapı...
Kuzey buraya mı gelmişti?!
"Hayır!" Hızla oturduğum yerden ayaklandım. Kapı ise sertçe çalınmaya devam ediyordu.
"Ben bir kapıya bakacağım," dedi Asel.
Hızla kolundan tuttum. "Benim acilen saklanmam lazım! Bir yer bul bana!"
"Buse, ne oluyor sana?!" diye sordu Asel, kolunu tutan elime bakarak.
"Ne olur, Asel! Sonra anlatırım, tamam mı? Şimdi sadece saklanmam gerekiyor!"
Sesimin titremesine engel olamıyordum. Kapı bir kez daha sertçe çalındı. Neredeyse yerimden sıçrayacaktım.
Asel şaşkınlıkla yüzüme baktı. "Kızım, kimden saklanıyorsun sen?"
"Bilmiyorum!" dedim aceleyle. "Ne olur, sonra konuşalım!"
Yalan söylemekten nefret ediyordum. Hele Asel'e... Ama şu an ona açıklama yapacak ne zamanım ne de cesaretim vardı. Kapı yeniden çalındı. Bu kez ses o kadar sertti ki Asel de irkildi.
"Tamam, tamam! Saklanacaksan saklan da şu kapıyı kıracaklar!" diye söylendi.
Beni kolumdan tutup odasına doğru çekti. Ardından kapıyı açmadan önce bir kez daha yüzüme baktı.
"Yerinden kıpırdama."
Başımı hızla salladım.
Asel'in odasına girer girmez gözlerim etrafta dolaştı. Yatağın altına saklanamazdım. Dolap da çok riskliydi. Üstelik odanın içinde öylece dikilmek için vaktim yoktu.
Sonunda pencerenin iki yanından yere kadar uzanan kalın perdeleri gördüm.
Hiç düşünmeden aralarına girdim.
Perdenin arkasında duvarla kumaş arasına sıkışmış, nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Dışarıdan gelen sesleri duyabilmek için kulak kesildim.
Asel'in koridorda yürüyen ayak sesleri... Kapının kilidinin açılması... Ve ardından yabancı bir erkek sesi.
"İyi akşamlar. Polis."
Polis mi?
Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Bir an için duyduklarımı yanlış anladığımı düşündüm. Belki de korkudan beynim bana oyun oynuyordu. Ama ardından Asel'in sesi geldi.
"Buyurun, bir sorun mu var?"
"Mahallede bir kavga yaşandı hanımefendi. Olayla ilgili inceleme kapsamında, bu adreste de arama yapmamız gerekiyor. Arama kararımız var."
Mahallede kavga mı çıkmıştı? Yutkundum. Demek ki Kuzey değildi. Yani... Büyük ihtimalle değildi.
Ama insanın korkusu, mantığından çok daha inatçı olabiliyordu. Üç gündür peşinde olduğunu düşündüğüm adamın adı zihnime bir kez yerleşmişti. Şimdi karşıma kim çıkarsa çıksın, onu Kuzey'in gönderdiği biri sanmaya hazırdım.
"Tabii, buyurun," dedi Asel. "Benim saklayacak bir şeyim yok zaten."
Ayak sesleri evin içine yayıldı.
◇
Polislerden biri salonu aramaya başladı. Biri mutfağa yöneldi, diğeri ise başka odalara girip aramaya başladılar.
Buse Efil ise düzene sokmaya çalıştığı nefesiyle perdelerin arkasında öylece duruyordu. Polis bile olsa şimdi çıkmayacaktı. Korkuyordu Kuzey'in onu bulmasından. Çıldırdığına emindi. Hemde çok emindi. Televizyona böyle bir yazı bıraktığından belli oluyordu.
Tabii, Buse Efil bilmiyordu ki Türkiye'de ki tüm televizyon, telefon, bilgisayar, tablet, reklam panolarına ve daha nicelerinde yayılan bu yazıyı.
Kuzey, fark edilsin diye tüm elektronik aletleri on dakikalık durdurup, bu yazıyı eklemişti.
Herkes bu yazıyı üstüne alınmıştı belki, kim bilir. Ama en çok alınması gereken alınmıştı. Öyle ki, Kuzey ile ortak olanlar bile Kuzey ile iş dosyalarını tekrar tekrar gözden geçirip bir hata arıyordu.
Çünkü Kuzey Soykan ona yapılan hataları dile getirmezdi, sessizce imalarını yapıp, en beklenmedik anda saldırırdı.
Kuzey Soykan'ın dünyasında tesadüflere yer yoktu.
Bir adamın karşısına çıkıp açıkça tehditler savurmasına gerek duymazdı.
Bazen tek bir bakışı, bazen masanın üzerine bıraktığı imzası, bazen de sessizliği yeterliydi. Karşısındaki insan, yaptığı hatayı anlamak için günlerce düşünür; Kuzey ise çoktan bir sonraki hamlesini hazırlardı.
Şimdiyse bütün ülke, on dakika boyunca aynı adamın imzasını izlemişti.
Kimileri bunun bir iş anlaşmazlığıyla ilgili olduğunu düşünmüş, kimileri Kuzey Soykan'ın düşmanlarından birine gözdağı verdiğine inanmıştı. Hatta birkaç televizyon kanalının yöneticisi, yayın sistemlerinde yaşanan bu kesintinin nasıl gerçekleştiğini öğrenmek için çoktan telefonlara sarılmıştı.
Ancak hiç kimse, bu mesajın arkasındaki asıl sebebi bilmiyordu.
Kuzey'in tek bir amacı vardı. Buse Efil Yıldırım'a ulaşmak.
Ve genç kadın, şu anda İstanbul'un bir mahallesinde, bir evin perdeleri arkasında nefesini tutmuş bekliyordu.
Elindeki sigaradan derin bir nefes çekti ciğerlerine. Üzerinde her zaman ki gibi siyah gömleği ve siyah kot pantolonu vardı. Gümüş kemer detayı ise ona daha farklı bir hava katıyordu. Saç yapmayı sevmediği için düzenli bir dağınıklık içinde bırakmıştı. Neden herkes gibi saç yapmak gerekiyordu ki?
Boşa zaman kaybı diye düşündü. Dağınık saç severdi Kuzey.
Takım elbise giymeyi de sevmezdi. Papyon, kravat hiç haz etmezdi bunlardan. Boğuluyormuş gibi hissederdi. Gerek yoktu.
O, siyah gömleğinin ilk üç düğmesini açık bırakmayı severdi, kıravatla kendini boğmayı değil.
Koyu yeşil gözlerini kısmıştı. Sigarayı dudaklarından uzaklaştırdı ve bittiği için yere atıp ayağı ile ezdi. Dumanını ise havaya doğru üfledi.
Gördüğü manzara ile dudakları kendinden emin bir eda ile kıvrıldı.
Perdelerin arkasına saklanan bir adet sevdiği kadın.
Korkudan perdelerin arkasına saklanmıştı. Ve bu nedenle dışarıdan pencereye doğru bakılırsa kendilerini çok net bir şekilde görebilirlerdi.
Tahmini doğruydu Kuzey'in. Buse Asel'e gelmişti.
Gönderdiği adamlar polis kılığına girmiş, Buse'nin burada olduğunu doğrulamak için eve girmişlerdi.
Ve doğrulamışlardı.
Kuzey'in bakışları, sokaktan görünen pencerenin ardındaki siluete kaydı.
Birkaç metre.
Aralarında yalnızca birkaç metre vardı.
Üç gündür uğruna İstanbul'u birbirine katmaya hazır olduğu kadın, şimdi gözlerinin önündeydi. Bir adım atsa pencereye yaklaşabilir, başını hafifçe çevirse onu daha net görebilirdi.
Ama yapmadı.
Olduğu yerde kaldı.
Sırtını pencereye dönmüş, sokağın karanlığına bakıyormuş gibi duruyordu. Dışarıdan bakan biri için gecenin sessizliğinde öylece bekleyen bir adamdan farkı yoktu. Oysa koyu yeşil gözleri, başını belli belirsiz çevirdiği her an, pencerenin ardındaki perdeye kayıyordu.
Çünkü Kuzey Soykan'ın öfkesi, onu hemen Buse'nin karşısına çıkacak kadar düşüncesizleştirmemişti.
Hayır.
Bu defa acele etmeyecekti.
Üç gündür neler yaşadığını, kaç gece gözlerini tavana dikip onun nerede olduğunu düşündüğünü, telefonuna gelen her haberde nasıl bir umutla ekrana baktığını bir tek kendisi biliyordu.
Buse'nin başına bir şey gelmiş olabileceği ihtimali bile aklını başından almaya yetmişti.
Ya bir yerde hastalanmışsa?
Ya birileri ona zarar vermişse?
Ya o inatçı aklıyla yine tek başına bir şeylerin altına girmişse?
Her ihtimali düşünmüştü.
Ama hiçbirinde, onu kendi evinden kaçarken bulacağını düşünmemişti.
Dişlerini sıktı.
"Üç gün, Buse."
Sözcükler dudaklarından neredeyse duyulmayacak kadar alçak döküldü.
"Üç gün boyunca seni aradım. Bir tek haberini almak için kaç kişiyi ayağa kaldırdım, haberin var mı senin?"
Perdenin ardındaki siluet hafifçe kıpırdadı.
Kuzey'in gözleri anında o noktaya kilitlendi.
Bir an için yüzündeki bütün sertlik dağıldı. Buse'nin orada olduğunu bilmek, onu gerçekten gördüğünden emin olmak, göğsünün ortasında günlerdir hissettiği o ağır baskıyı hafifletmişti.
Yaşıyordu.
İyiydi.
En azından şimdilik.
Dudaklarını birbirine bastırdı.
Sonra gözleri yeniden sertleşti.
"Bir de kasayı açmışsın."
Bu kez sesinde belli belirsiz, inanamaz bir öfke vardı.
"Kasayı, güzelim."
Bunu başka biri yapsaydı çoktan karşısına dikilmişti. Kuzey Soykan'ın özel alanına girmenin, hele ki kasasını açmanın ne anlama geldiğini çevresindeki herkes bilirdi.
Ama Buse...
Buse onun karşısına geçip dünyayı ateşe verse, Kuzey önce ellerine bakar, yanıp yanmadıklarından emin olurdu.
Sorun da buydu zaten.
Buse, onun gözünde herkesten ayrı bir yerdeydi.
Bu yüzden ona duyduğu öfke bile başkasına duyduğuna benzemiyordu. Başkasını hayatından çıkarır, arkasına bile bakmazdı. Buse'ye kızıyor, onun yaptıklarını aklı almıyor, bir an önce karşısına çıkıp bütün bunların hesabını sormak istiyordu.
Ama bir yandan da gidip onu kendisine çekmek, saçlarını okşamak ve üç gündür nerede olduğunu sormak istiyordu.
Bu iki istek birbirine çarpıp duruyordu içinde.
Ve şu an ağır basan, öfkesiydi.
Telefonunu çıkardı.
"Dinle beni."
Karşı taraftaki adamın sesi duyulmayacak kadar uzaktı. Kuzey'in sesi ise soğuk ve kesin çıktı.
"Buse'nin bulunduğu evin çevresine iki adam yerleştirin. Biri ön tarafta, diğeri sokağın çıkışında olacak."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Hayır, içeri girmeyeceksiniz. Yanına yaklaşmayacaksınız. Onu korkutacak tek bir hareket istemiyorum."
Bakışları yeniden perdeye kaydı.
"Evden çıkarsa peşinden gidin. Nereye gittiğini, kiminle görüştüğünü bana bildirin. Ama beni görmeden ona görünmeyeceksiniz."
Karşısındaki adam bir şey sordu.
Kuzey'in kaşları çatıldı.
"Ne demek, ne zamana kadar?"
Bir an sustu. Boşta kalan elini ensesine götürüp parmaklarını saçlarının arasından geçirdi.
"Ben söyleyene kadar."
Telefonu kapattı.
İşte şimdi içi biraz daha rahattı.
En azından Buse'nin bir anda ortadan kaybolup yine kendisini günlerce aratması ihtimalini azaltmıştı.
Fakat rahatlaması uzun sürmedi.
Başını hafifçe öne eğdi, birkaç saniye boyunca öylece kaldı.
Sabır.
Sabretmesi gerekiyordu.
Buse'yi bulmuştu. Üç gündür aradığı kadının nerede olduğunu artık biliyordu. İsterse bu gece, hatta şu dakika karşısına çıkabilirdi.
Ama Buse'nin onu gördüğü an kaçmaya çalışacağını biliyordu.
Ve bu düşünce, içindeki öfkeyi yeniden alevlendiriyordu.
Kendisinden bu kadar mı korkuyordu?
Onu görmemek için perdelerin arkasına saklanacak kadar mı?
Gözlerini kapattı.
Bu sorunun cevabını tahmin ediyordu ama duymak istemiyordu.
Çünkü Buse'nin korkusunun sebebinin kendisi olduğunu kabul etmek, öfkesini yöneltebileceği bütün bahaneleri elinden alıyordu.
Yine de bu, onu daha az sinirli yapmıyordu.
Aksine.
Kuzey Soykan, hayatında ilk kez bir kadının kendisinden kaçmasını engellemek için ne yapması gerektiğini bilmiyordu.
Onu bulmayı biliyordu.
İstediği yere ulaşmasını sağlayacak yolları bulmayı biliyordu.
Bir insanın nerede olduğunu öğrenmek, çevresini kontrol altına almak, bütün ihtimalleri önceden hesaplamak onun için zor değildi.
Ama Buse'nin kendisini neden istemediğini anlamak...
İşte o, bütün hesaplarının dışında kalıyordu.
Başını kaldırdı.
Perdenin arkasındaki Buse yeniden hareket etti.
Kuzey'in bakışları yumuşadı.
"Ne yapıyorsun sen bana böyle, güzelim?" diye mırıldandı.
Sesinde öfke vardı. Kırgınlık da.
Ama en çok özlem.
"Ben seni üç gündür arıyorum. Sen hâlâ benden saklanıyorsun."
Bir süre daha bekledi.
Buse'nin korkudan kendini polis kılığındaki adamlardan saklarken Kuzey'den saklanamaması... Onun hoşuna gidiyordu.
Evet, öfkeliydi.
Buse'nin çırpınışlarını görmek, onun kendisinden kaçtığını bir kez daha anlamak istiyordu. Belki de bu, üç gündür zihninde büyüyen öfkesinin haksız olmadığını kendisine kanıtlamanın bir yoluydu.
Ama onu gerçekten korkutmak istemiyordu.
İşte bütün mesele buydu.
Buse'nin kendisinden kaçmasını istemiyordu.
Onun kendi isteğiyle yanında kalmasını istiyordu.
Ve bu ikisinin aynı şey olmadığını bildiği hâlde, henüz nasıl başaracağını bilmiyordu.
Telefonu yeniden titredi.
Adamlarından biriydi.
"Beyefendi, yerlerimizi aldık. Sokağın iki çıkışı da kontrolümüzde."
Kuzey gözlerini evden ayırmadı. "İyi."
"Başka bir talimatınız var mı?"
Bir an durdu. "Var."
Sesi öyle bir sertleşti ki karşısındaki adam hemen sustu.
"Buse'nin bir yanlışı olursa hemen bana bildirilecek."
"Anlaşıldı, beyefendi."
"Ve biri ona yaklaşmaya kalkarsa önce bana haber vereceksiniz."
Telefonu kapattı. Sonra yeniden pencereye döndü.
Buse'yi bulmuştu.
Ama eve girip onu karşısına dikilmek için hâlâ bekliyordu.
Çünkü Kuzey Soykan bu defa kapıyı açıp karşısına çıkmadan önce, Buse'nin kendisini fark etmesini istiyordu.
Ona doğru yürüyen bir gölgeyi görmesini...
Bir an duraksamasını...
Ve sonra, kendisinden kaçmaya çalıştığı adamın tam karşısında olduğunu anlamasını.
Kuzey'in yüzündeki ifade sertleşti. "Yakalamaca oyunun bitti, Buse."
Bir an sustu. Ardından sesini alçalttı. "Şimdi sıra bende."
Ve ilk kez, onu bulduğu hâlde hemen yanına gitmeyen Kuzey Soykan, kendi öfkesini bastırmak için değil, Buse'nin çırpınışlarını ve kaçma eylemlerini izlemek için bekledi.
Tam o surada telefonu tekrar çalındı. "Söyle." dedi soğuk bir sesle.
"Arama bitti, Kuzey Bey. Buse Hanımı bulamadık."
"Ayrılın hemen oradan."
"Emredersiniz Kuzey Bey,"
Telefon kapandı. Yaklaşık yirmi dakika sonra adamlar oradan ayrıldı. Kuzey'in bakışları pürdikkat Buse'deydi.
Buse'nin arkasında olan perde hızla açıldı. Asel görüş açısına girdi. Dehşetle bir şeyler söylemeye başladı.
Ama Buse cevap vermeden direkt Asel'e sarıldı. Sıkı sıkı.
Kuzey'in dudakları ilkel bir vahşilikle yukarı kıvrıldı. Ellerini cebine koyarak yüzündeki o sırıtışla izlemeye başladı. Hızlı seviniyordu Buse.
Her gidişin bir geri dönüşü vardı çünkü...
《~~~~》
Selamlaarr
Hasta olduğum için pek uzun yazamadımm.
Bölüm nasıldııı
Evet, sonunda diğer bölüm Kuzey Busesine kavuşuyor, hep birlikte bşr şükür duası okuyalım Kuzey için.
Oy verip bol bol yorum yapar mısınızz
Takip edin lütfeeenn
Bölüm etkileşimi
