Bölümler 18Şu an: 10.Bölüm
- 1 Giriş53 kelime
- 2 1.Bölüm505 kelime
- 3 2.Bölüm2.023 kelime
- 4 3.Bölüm1.135 kelime
- 5 4.Bölüm2.247 kelime
- 6 5.Bölüm2.669 kelime
- 7 6.Bölüm2.492 kelime
- 8 7.Bölüm2.671 kelime
- 9 8.Bölüm1.815 kelime
- 10 9.Bölüm2.146 kelime
- 11 10.Bölüm2.738 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 11.Bölüm2.652 kelime
- 13 12.Bölüm2.856 kelime
- 14 13.Bölüm2.909 kelime
- 15 ÖNEMLİ81 kelime
- 16 14.Bölüm2.570 kelime
- 17 15.Bölüm3.994 kelime
- 18 16.Bölüm2.948 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Salonun ortasında volta atıyordum adeta.
Öğrendiklerime göre bu piskopat manyak gidip Serkan'ı dövmüş sırf eski sevgilim olduğu için ve şuan da karakolda!
Derin derin nefes verdim, ellerimi saçlarıma atarak karıştırdım.
"Piskopat! Allah'ım sen bana yardım et, bu adam piskopat!"
Aklıma gelen şeyle adımlarımı bahçe kapısına yönelttim. Belki dışarıdaki adamların haberi vardır şuan neler olup bittiğinden. Saat 22.34'tü ve kimsecikler bir şey demiyordu.
Ve hayır, kesinlikle onu merak etmiyordum. Eğer düşündüğüm şeyler olursa bu gece buradan kaçacaktım.
Kapıyı açtığımda herkesin bakışı beni buldu. Hızla kapıya en yakın bir adamın yanına gittim.
Telaşlı görünmem lazımdı, kaçacağımı onlara çaktırmamalıydım.
"Kuzey! Kuzey'e ne oldu? Karakola almışlar, iyi mi şuan? Bir şey söyleyin!" dedim yalandan.
Adamın bakışları beni buldu. "Şuanlık tek bildiğim nezarette oldukları. Bir aksilik çıkmazsa yarın burada olurlar, Buse Hanım. "
Yalandan daha endişelenmiş numarası yaptım. "Ne demek bilgim yok ya?! İyi mi şuan? Yarası falan var mı?"
Adam bir bocaladı bu dediğime. Evet, Kuzey'e saydırıp onu vuran ben değildim çünkü.
"Niye sustun?" dedim, sesimi titretmeye çalışarak. "Bir şey mi oldu?"
Adam hemen toparlandı. "Yok, Buse Hanım. Bildiğim kadarıyla ciddi bir şeyi yok."
"Bildigin kadarıyla mı?" Sesimi biraz daha yükselttim. "Ya başına bir şey geldiyse?"
Adamın yüzünde yine o kısa tereddüt belirdi.
"Merak etmeyin. Kuzey Bey'in durumu iyi."
İçimden derin bir nefes aldım. İyi.
İyi olması umurumda değildi.
Ama karakolda olması işime geliyordu. Çünkü Kuzey burada olmadığı sürece beni durdurabilecek kimse yoktu. Günlerdir bana nefes aldırmayan o adam, ilk defa kendi kurduğu duvarların dışında kalmıştı.
Ve ben o duvarların arasından çıkmak için tek bir fırsat kolluyordum.
Başımı öne eğip ellerimi birbirine kenetledim.
"Ben..." dedim, sanki kelimeleri toparlamakta zorlanıyormuşum gibi. "Ben onun için çok korktum."
Yalan.
Korktuğum tek şey, bu fırsatı kaçırmaktı. Ve ben bu fırsat elime geçmişken asla kaçıramazdım.
"Korkmanıza gerek yok, Buse Hanım. Kuzey Bey gerçekten iyi. Sadece sabaha kadar karakolda tutarlar, gerisini avukat halleder. Endişelenmenize gerek yok."
Yutkundum. Umarım biraz daha uzun sürerdi gelmesi.
Aklıma bir plan yoktu. Ama gece yarısı kalkıp etrafı dolaşmalı ve bir yol bulmalıydım bir şekilde. Aksi takdirde yakalanırsam veya bu fırsatı da elimden kaırırsam bir daha asla göremezdim gün yüzünü.
"Tamam," diye mırıldanabildim. Tam arkamı dönüp gidecekken başka bir sesle olduğum yerde durdum.
"Buse Hanım," dedi başka bir adam.
Bakışlarımı sesin geldiği yere çevirdim. Diğer koruma elinde bir telefonla geliyordu bana doğru. Yutkundum. Kuzey miydi yoksa telefondaki? Hemen mi dönecekti?
Dönmemeliydi, o piskopattan kurtulmalıydım! Umarım karakolda haftalarca tutarlardı onu!
Adam yanıma ulaştığında telefonu bana doğru uzattı.
"Kuzey Bey, sizinle görüşmek istiyor."
Ve evet, doğru tahmin etmiştim.
Az önceki gibi endişeli davranmalıydım. Ters yapmamalı, korkak olmalıydım. En azından belki şüphe çekmezdim. Çünkü Kuzey zeki bir adamdı. Küçük bir boşluğu bile değerlendireceğimi tahmin etmiş olmalıydı. Tabii eğer beni iyi tanıyorsa.
Beni benden daha iyi tanıtığına emindim. Çünkü gerçekten piskopattı bu adam! Sevgi değildi onunkisi, takıntıydı! Ve bu korkunçtu, asla normalleştirilemezdi.
Boğazımı temizledim. Derin bir nefes alıp telefonu onun elinden aldım ve bir iki adım gerileyip konuşmalarımızı duymayacakları bir konuma geldim.
Çaktırmamalısın, Buse. Sakin olup iyice düşünmelisin. Onu iyi kandırıp şüpheleri üzerinden çekmelisin, bunu yapmak zorundasın Buse.
"A-alo?" dedim titrek bir ses çıkarmaya çalışarak.
"Buse, Kuzey ben." dedi hayatımı mahvetmiş olan o ses.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. İster istemez gözlerim dolmuştu. Ağlamamlıydım, ağlamayacaktım. Güçlü durmam lazımdı.
Ciddi manada mahvetmişti hayatımı.
Her ne kadar baba desemde ona babaya zarar vermişti.
Kuzey Babama zarar vermişti.
Hemde gözlerimin içine baka baka vurdurtmuştu onu. Sırf ses çıkarmayayım diye. Baba bana hayatım boyunca hiç zarar vermemişti, hep özel okullarda okutup, en iyi ve en modern şekilde büyütmüştü beni.
Baba vardı ama sevgi yoktu. Küçükken aynı evde kaldığımızda bile yüzümü görmek istemez, benim sesimi duymaya bile tahammül edemezdi.
Anneye benzediğim için.
Erkek doğmadığım için.
Kız olduğum için.
Şimdi ki Türkiye şartlarına bakarsak bu tamamen klişe ve saçmaydı. Ama yine de erkekler kadınlardan üstün tutulup, yüceltilirdi.
Belki baba beni hiç ezmedi, sevmedi, zarar bile vermedi ama o ne olursa olsun babamdı. Kızgındım ona belki, belki de kırgın. Belki beni sevseydi Kuzey'in elinde bırakmazdı beni.
Kuzey korkunç bir adamdı. Her anlamda.
Ona bu denli kelimeleri söylemekle hiç abartmıyordum. Emindim. Bir kaç kez silah ticareti, farklı ülkelerdeki önemli isimlerin Kuzey ile görüştükten hemen sonra cesedinin bulunması ve hep te intihar diye anılması hayraalamet değildi. Kuzey hepsini öldürmüştü.
Elleri kanlıydı. Korkunçtu. Takıntılı bir piskopattı.
Onun yanında kendimi asla güvende hissedemezdim. Gece uyumadan önce bile balkon kapısı ve odanın kapısını üç kez hatta dört kez bile kilitlerdim. Hep etrafa bir kamera var mı tehlikesi ile bakar, üstümü değiştirmeye ve duş alamaya çekinirdim. Korkardım.
Ve bunların suçlusu Kuzey'di.
Ondan nefret ediyordum.
"Kuzey, iyi misin?! Ha- haberlerde gördüm. Karakola götürmüşler sizi. Adamlara danıştım ama içimi rahatlatmadılar, iyi misin? Bir şeyin var mı?" dedim telaşlı çıkarmaya çalıştığım sesimle.
Karşı taraftan birkaç saniye ses gelmedi. O birkaç saniye bana dakikalar kadar uzun geldi. "Buse."
Sesi sakindi. Fazlasıyla sakindi. Ve şefkat doluydu. Benimle ne zaman konuşsa bu tonla konuşur, kırılmamdan korkardı gibi.
"Efendim?"
"Sesin titriyor."
Kalbim bir anlığına tekledi. Lanet olsun. Hemen gözlerimi kapatıp kendimi toparladım. "Korktum çünkü."
"Korktun mu?"
"Evet." Sesime mümkün olduğunca kırılgan bir ton vermeye çalıştım. "Bir anda karakola götürüldüğünü öğrendim. Hem de Serkan yüzünden. Ne düşüneceğimi bilemedim."
Çenemi titretip daha telaşlı bir ses tonu ile; "Başına bir şey geldi sandım! Çok korktum Kuzey."
Karşı taraftan yine ses gelmedi bir kaç saniye. Yutkundum. Ölçüp tartıyor muydu? Neden direkt böyle davrandığımı mı merak ediyordu? Bilemiyordum.
Tek isteğim anlamamasıydı. Kanmasıydı.
"B... Benim için mi korktun?" dedi inanamayarak.
Sesinde minik bir heyecan, minik bir şaşkınlık fark etmiştim. Umut etmişti sanırım bize, fakat bizden olmazdı. Yapamazdım.
"Evet, ne bileyim elinde kelepçe, gömleğin kanlı, yanında polisler..." gözlerimden bir kaç damla yaş süzüldü istemsizce. "Çok kortum, Kuzey."
Ağlıyordum, ona değil, kendime ağlıyordum.
"Ağlıyor musun sen?"
Başımı iki yana salladım, burnumu çektim. "Hayır,"
"Bana yalan söyleme, Buse."
"Yok, ağlamıyorum. Sadece gözümden yaş geldi istemsice. Ama ağlamıyorum, gerçekten."
İçli bir nefes sesi geldi. "Ağlama, yanında değilim, lütfen ağlama. Kıyamam tek bir damla göz yaşına."
Yutkundum.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Bu adam gerçekten beni seviyordu.
Hem de benim anlayamadığım kadar.
Bunu daha önce de biliyordum aslında. Bakışlarından, konuşurken sesinin değişmesinden, en ufak bir can sıkıntımı bile fark etmesinden...
Ama insan böyle bir şeyi telefonda, hem de karakoldayken duyunca başka hissediyordu.
Kendisi nezaretteydi. Başına ne geleceği belli değildi.
Ama onun düşündüğü ilk şey benim ağlamam olmuştu.
Şaşırmıştım.
Hem de fazlasıyla.
Bazen Kuzey'in beni ne kadar sevdiğini anlamakta zorlanıyordum. Çünkü ben onun yerinde olsam, bana bu kadar bağlı kalabilir miydim bilmiyordum.
Belki de sorun bendeydi.
Belki ben onun sevgisini anlamlandıramıyordum.
Çünkü bir insan nasıl bu kadar sevebilirdi? Nasıl olur da birinin gözyaşı, kendi yaşadığı onca şeyden daha önemli hâle gelebilirdi?
Telefonu kulağıma biraz daha bastırdım. "İyiyim," dedim sonunda.
"İyi değilsin."
Sesinde öyle kesin bir ton vardı ki istemsizce sustum.
"Nereden biliyorsun?"
"Çünkü sesini biliyorum."
Kalbim garip bir şekilde sıkıştı. Sesimi biliyordu.
Gerçekten biliyordu. Ne zaman üzülsem, ne zaman sinirlensem, ne zaman bir şeyi saklamaya çalışsam fark ediyordu.
Beni benden daha iyi tanıdığını söylediğinde abarttığını düşünmüştüm. Belki de abartmıyordu.
"Ne zaman gelirsin?" dedim asıl konuya geçerek.
"Yarın sabah."
Tırnaklarımı avuç içlerime batırdım. Bu kadar erken gelmemeliydi, yapamayabilirdim.
"Tamam." diye mırıldanabildim. "O zaman ben kapatayım, sonra konuşuruz."
"Buse," dedi. Sesi az önceyi aratmayacak kadar cidiydi.
"Efendim?"
"Sakın yokluğumdan faydalanıp bir şey yapmaya kalkışma, sakın."
Yutkundum. Belli etmemeliydim, olmazdı."
Başımı iki yana salladım. "Sen galiba salaksın."
Kaşlarını çattığına eminim. "Sebep?"
"Bahçedeki kocaman duvar ve yirmiden fazla duvar varken nasıl çıkabilirim ya da bir şey yapabilirim? Sihir güçlerim yok ya, saçmalamayı kesip beni sinir etme Soykan. Kaçıp senin dırdırınla uğraşamam."
Gülme sesini işittim. "Sihir güçlerinin olmadığına eminim ama güzelliğin için de aynı şeyi söyleyemem, büyü gibisin, Buse."
Dudaklarımı bir birine bastırdım. Ne diyeceğimi bilemedim bir an. Ne denirdi ki biri seni sevince? Ne denirdi ne yapılırdı karşılık mı verilirdi? Hiç bilemezdim.
"Benden daha güzel on binlerce kadın var, neden ben? Neden onlar değilde ben Kuzey?"
"O, on binlerce kadını seninle aynı kategoriye bile almam, onlar insanlara güzel. Sen bana, bana özelsin, bana güzelsin. Onlar zerre umurumda değil. Benim için bir tek sen varsın, Buse."
Bakışlarımın titrediğini hissettim bir an. Hafifçe yutkundum.
Ne diyeceğimi bilmiyordum. İnsan böyle bir cümle karşısında ne derdi?
"Teşekkür ederim" mi?
"Ben de seni seviyorum" mu?
Yoksa hiçbir şey demeden susmak mı gerekirdi?
Ben hiçbirini bilmiyordum. Çünkü hayatım boyunca birinin beni böyle sevmesine alışmamıştım.
Sevgi denilen şey benim için hep eksik kalmıştı.
Babam vardı ama sevgisini görememiştim. Annem yoktu.
Kuzey ise...
Kuzey sanki bütün o eksik kalan yerleri tek başına doldurmaya çalışıyordu. Beni izliyordu. Beni dinliyordu. Sesimi, bakışlarımı, susuşlarımı bile ezberlemişti.
Ve şimdi bana, dünyadaki hiçbir kadını benimle aynı yere koymadığını söylüyordu. Bu kadar kesin konuşması tuhaf biçimde içimi titretti.
"Sen..."
Kelime ağzımdan çıkmış ama devamı gelmemişti.
"Efendim?"
"Hiç yorulmuyor musun?" dedim saçma bir şekilde.
"Ne yapmaktan?"
"Beni sevmekten."
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Bu kez sessizlik beni korkutmuyordu. Cevabını bekliyordum.
Gerçekten merak ediyordum.
"Buse," dedi sonunda. Sesi o kadar sakindi ki gözlerimi kapattım. "İnsan sevdiği kişiyi sevmekten yorulur mu?"
Kaşlarımı hafifçe çattım. Bilmiyordum. Gerçekten bilmiyordum. Belki de yorulurdu. Belki insan bir noktada vazgeçerdi.
Ama Kuzey'in cevabı sanki bunun mümkün olmadığını söylüyordu. "Ben anlamıyorum seni."
"Biliyorum."
"Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"
"Neden emin olmayayım?"
"Çünkü..." Sustum. Çünkü ben onun gibi değildim.
Ben geleceğimden bile emin değildim. Bir gün buradan kaçıp gidecektim. O ise sanki yıllar sonrasını bile çoktan planlamıştı.
"Çünkü ben senin gibi hissetmiyorum," dedim sonunda.
Sesim düşündüğümden daha dürüst çıkmıştı. Karşı taraftan hemen cevap gelmedi. İçimden bir şey düştü sanki. Acaba kırılmış mıydı?
Ama sesi geldiğinde hâlâ sakindi. "Ben senden benim gibi hissetmeni istemiyorum."
Şaşırdım. "İstemiyor musun?"
"Hayır."
"Neden?"
"Çünkü senin ne hissettiğini biliyorum."
Kaşlarım çatıldı. "Ne hissediyorum?"
"Karışıksın." Kalbim hızlandı. "Bir yanın bana kızgın."
Sustum. "Bir yanın benden korkuyor."
Nefesim kesilecek gibi oldu. "Bir yanın da neden seni bu kadar sevdiğimi anlamaya çalışıyor."
Telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırdım. Sanki karşımdaki adam beni görüyormuş gibi hissettim.
"Sen..."
Kelimeler boğazımda düğümlendi. Beni gerçekten benden daha iyi tanıyordu. Ve bu düşünce, istemeden içimde tuhaf bir hayranlık uyandırdı.
"Beni gerçekten çok iyi tanıyorsun."
"Hep tanıdım."
Bu kez cevap veremedim. Gözlerimi yere indirdim.
Belki de beni asıl şaşırtan şey onun beni sevmesi değildi. Beni asıl şaşırtan, bunu hiç sorgulamadan yapmasıydı.
Ben hâlâ onun sevgisinin sebebini arıyordum.
O ise benim varlığımı yeterli buluyordu.
Bir insanın başka bir insana böyle bağlanabilmesi...
Hâlâ aklım almıyordu.
"Kuzey?"
"Efendim?"
"Ben... gerçekten senin için bu kadar özel miyim?"
Soruyu sorduğum anda pişman oldum. Çünkü cevabını gerçekten merak ettiğimi belli etmiştim. Ama Kuzey'in sesi hiç tereddüt etmedi.
"Sen benim için 'bu kadar' özel değilsin, Buse."
Kaşlarımı çattım. "Ne demek o?"
"Sen benim için ölçülemeyecek kadar özelsin."
Dudaklarım aralandı. Yine söyleyecek hiçbir şey bulamadım. Sadece sustum.
Kaçtım bu cümlesinden. "Kapatmam lazım, uykum var, uyuyacağım."
Bir şey demeden yüzüne kapattım ve telefonu adeta fırlatır gibi sahibine verdim.
Her ne olursa olsun, ne kadar severse sevsin bu benimde onu seveceğim anlamına gelmezdi.
Buradan çıkacaktım...
◇
Elindeki telefona hafif bir tebessümle baktı, Kuzey.
T
elefonu kapatmıştı.
Yüzündeki o küçük tebessüm yine de kaybolmadı.
Buse...
Yıllardır tanıdığı o inatçı kız, ilk defa ona neden bu kadar sevildiğini soruyordu.
"Hiç yorulmuyor musun beni sevmekten?"
Sorusu hâlâ zihninde dönüp duruyordu. Hayır.
Yorulmazdı. Çünkü onun sevgisi gelip geçici bir heves değildi.
Buse'yi yıllardır tanıyordu. Onun nasıl güldüğünü, sinirlendiğinde kaşlarını nasıl çattığını, bir şeyi istemediğinde dudaklarını nasıl büzdüğünü biliyordu.
Şimdi ise sesinden ağladığını anlayabiliyordu.
Bununla gurur duyacak kadar düşüncesiz değildi.
Aksine, Buse'nin kendisine karşı ne hissettiğini de biliyordu. Kendisinden uzaklaşmak istediğini. Kafasının karışık olduğunu. Hatta zaman zaman ondan korktuğunu bile.
Ama bu, Kuzey'in gözünde değişen hiçbir şeyi değiştirmiyordu.
Çünkü onun için Buse'nin kendisini sevmesi bir şart değildi.
Buse'nin yanında olması yeterliydi.
Telefonu avukata verdi ve yerine oturup başını duvara yaslayıp gözlerini kapattı.
Şuan o ve Kaan nezarethanedeydi. Pek umurunda değildi, sadece polisleri kurşuna dizmemek için zor duruyordu.
O Elit'i de gebertmediği için ayrı bi' sinirliydi zaten. Ama o sinirden de pek eser kalmamıştı.
Buse'nin sesini duymuştu çünkü.
Kuzey sinir hastasıydı.
Sinirlendiği zaman yıkıp döker, bağırıp çağırırdı. Onlarca sakinleştirici iğnesi bile zor etki ederdi. Bazen o kadar çok iğne yapar dı ki sakinleşmek için, hastanelik olduğu zamanlar bile vardı.
Ama Kuzey'i sakinleştirmek için iğneye gerek yoktu.
Buse'nin sesi bile yeterdi sakinleşmesine.
Kokusu, gülüşü, rahat olduğu zaman çok fazla konuşması, tatlı tatlı bakması, tek bir teması yeterdi.
"Kuzey," dedi yanında ki olan Kaan.
Takmadı Kuzey, Buse'yi düşünmeye devam etti.
Saçlarının savruluşu, utanınca yanaklarının kızarması...
"Kuzey,"
Sağ elinin avcuyla hep burnunu silermiş gibi yapması ve buna tiki olması...
"Kuzey,"
Gülünce sağ yanağındaki hafif gamzenin çıkması...
"Kuzeyyyy,"
Korkunca küfretmesi, şaşırınca gözlerini kocaman açması...
"Yaaa Kuzeeeyyy,"
Hafif cıvık ve zilli olması...
"Lan Kuzey!"
Kuzey başını Kaan'a çevirdi. Sertçe baktı.
"Kafamı siktin, amına koyduğum! Ne var lan? Ne var? Ne?! Neee?!"
"Tuvaletim geldi." dedi Kaan.
Kuzey anlık bir bocaladı. Şaşkınca Kaan'a baktı.
"Klozet miyim lan ben? Ne yapabilirim?"dedi ters ters.
Kaan cilveli bir bakış attı. "Yaaa Kuzeeeyy, klozetim olur muuusuuunn?" dedi cilveli bir gülüşle.
"Siktir git, şerefsiz."
Ofladı Kaan. Oturduğu yerden kalkıp nezaretin parmaklıklarının olduğu yere gelip demir parmaklıkları tuttu.
"Polis Bey! Acil bir durum var! Müşkül bir durumdaysanız buraya da uğrar mısınız acaba?"
Bir kaç saniye sonra polislerden biri geldi. Ne var der şekilde Kaan'a baktı. Polis bir kadındı.
"Benim acil bir durumum var." dedi Kaan.
"Nedir?"
"Acil tuvalete gitmem lazım, çok acil."
Polis anlık bir şaşırdı. Kuzey ise polisin yüz ifadesine hafifçe güldü. Kaan çok cıvık ve vurdumduymaz biriydi. Yıllardır bu hallerine katlandığı için alışıktı. Ama başkalarının tepkilerini izlemek ona keyif veriyordu.
"Üzgünüm, Kaan Bey."
Kaan şaşkınlıkla bakakaldı. "Buraya mı sıçayım Polis hanımefendiciğim? Karizmam mı bozulsun?"
Polis kadın başını iki yana salladı. Sıkı sıkı at kuyruğu yaptığı sarı saçları, ve başındaki şapka ile çok güzel duruyordu. Elalarını Kaan'a dikmiş, ister istemez bir hayranlıkla bakıyordu.
Kaan'ın da Allah'ı vardı tabii.
Beyaz teni, siyah saçları, gri tonuna yakın gözleri vardı. En az Kuzey kadar olan uzun boyu ve heybeti yanından geçenlerin arkalarına dönüp bakmalarına neden olabilirdi.
O ciddi biri değildi. Cilveliydi. Herkese cilve yapardı, gülümserdi, yürürdü.
Ciddi ilişki düşünmezdi, pek inanmazdı aslında. Hatta Kuzey'in bu denli Buse'yi nasıl sevdiğine bile şaşırırdı.
Onun için sevgi bu denli bağlılık değildi, bunun adı sevgi bile değildi.
"Üzgünüm Kaan Bey."
Kaan yüzünü parmaklıklara daha fazla yakınlaştırıp etkileyici bir bakış attı kadına.
"Bence sizin gibi güzellik abidesi bir kadın hemde polis bir kadın bana yardımcı olabilir. Dışarıdan pek bir tatlı görünüyorsunuz. Bence polis olmak yerine model olmalıydınız, o şık kıyafetlerin bile sizin yanınızda sönük kalacağına eminim."
Kuzey gözlerini kıstı ve kollarını göğsünde birleştirip Kaan'ı ve kadını manipüle edişini izlemeye devam etti.
"Hem sizin gibi ılımlı, hanım hanımcık, güzel kelimesini bile kulanmanın ayıp olacağı bir kadın benim gibi yakışılı, beyefendi, saygılı, sadık birine nasıl yardım etmez ki? Tabii ki eder! Öyle değil mi, polis hamımefendiciğim?"
"Sadık?" dedi polis kadın kaşlarını kaldırarak.
"Sadık kelimesi yanında utanır." dedi Kaan.
Kuzey'in gülme sesi boş nezareti doldurunca kadın ve Kaan'ın bakışları ona döndü.
Kadın şaşkınca bakarken Kaan ise gözleri ile Kuzey'e sövüyordu.
Kaan hızla kadına döndü. "Siz kendisine bakmayın, kıskanıyor aramızdaki ilişkiyi."
"Aramızdaki ilişki derken?"
Kaan cilveli bir bakış attı. "Siz bana yardım edeceksiniz ya, ben mağdur siz kurtaran... Çok güzel bir çift olmadık mı?"
Kadın bir an ne yapacağını bilemedi. "Hak... Haklısınız yani."
Keyifle gülümsedi, Kaan. "Tamamdır, şimdi siz bir şeyler yapıp benim tuvaler ihtiyacımı gidermeme yardım edin konuşmamıza kaldığı yerden devam ederiz."
Kadın başını sallayıp oradan uzaklaşırken Kaan keyifle güldü. "Umarım hızlı gelir, çok zordayım şuan."
"Hayatımda senin kadar pezevenk biri görmedim, Kaan. Tam bir piçsin." dedi Kuzey.
Kaan kınayıcı bir bakış attı. "Çekici, yakışıklı ve karizmatik olmak benim suçum değil yalnız. Ben kadım olsam yine kendimi severdim. Benden bir tane daha yok."
Kuzey gözlerini devirip başını geriye yasladı. "İyi ki yok."
Kaan kaşlarını kaldırdı. "Niye?"
"Bir tane sen bile fazla."
"Hasetinden çatlıyorsun."
"Aynen."
Kaan sırıttı. "Bak, kabul ediyorsun."
Kuzey cevap vermedi. Kaan birkaç saniye onu süzdü. Sonra tekrar parmaklıklara yaslandı.
Tam o sırada koridordan yeniden ayak sesleri geldi.
Kaan hemen başını çevirdi.
"Umarım yine o polis."
Kuzey kaşını kaldırdı.,"Niye?"
Kaan'ın yüzüne o tanıdık sırıtışı yerleşti.
"Çünkü kadın güzel."
Kuzey gözlerini kıstı. "Sen daha iki dakika önce tuvalete gitmek için yalvarıyordun."
"İnsan ihtiyaçlarını giderince gözü açılıyor."
"Senin gözün hiç kapanmıyor zaten."
Kaan güldü.,"Napayım lan? Hayat kısa."
Kuzey cevap vermedi. Bakışları bir an boşluğa kaydı.
Hayat kısa. Belki de gerçekten öyleydi.
Buse'nin az önce söyledikleri aklına geldi.
Benden daha güzel on binlerce kadın var, neden ben?
Kuzey'in dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Neden Buse?
Bunun cevabını anlatmaya kalksa sabaha kadar konuşabilirdi.
Ama Buse yine de anlamazdı. Çünkü onun için mesele güzellik değildi. Buse'nin gülüşünü başka birinin gülüşüyle kıyaslayamazdı. Sesini başka birinin sesiyle.
Bakışlarını başka birinin bakışlarıyla.
Onu başka biriyle aynı yere koymak zaten mümkün değildi.
Buse sadece...
Buse'ydi.
Ve Kuzey için bu tek başına yeterliydi.
《~~~~~》
Selamlaar
Bölüm nasıldııı
Oy verip yorum yapmayı unutmayııın
Yazım yanlışı varsa affolaa
Takip edin lütfeenn
Bölüm etkileşimi
