Oyun Başlangıcı kitap kapağı

33. bölüm / 23

Oyun Başlangıcı

~♧FİNAL ♧~

Vaveyla Yazarı: 𝑯𝒂𝒛𝒂𝒍 .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: ~♧FİNAL ♧~

~𝙵𝚒𝚗𝚊𝚕~
15/07/2025

Yağmur, gökyüzünün yıllardır içinde biriktirdiği bütün acıları yeryüzüne bırakıyormuş gibi yağıyordu.Gölün yüzeyi, düşen her damlayla birlikte parçalanıyor, oluşan halkalar birbirine karışarak kayboluyordu.
Çocukken saatlerce oturduğumuz iskele hala yerindeydi. Kıyıya eğilmiş yaşlı söğüt ağacı, yıllara meydan okurcasına dimdik duruyordu. Sanki biz gitmiş, zaman durmuştu.
Yalnızca biz değişmiştik.Yavuz sessizce gölün kıyısına kadar yürüdü. Ellerini montunun cebine soktu. Yağmur saçlarını alnınayapıştırmıştı ama bunu umursamıyordu. Ben ise birkaç adım gerisinde durmuştum.
"Hatırlıyor musun?" dedi usulca.
Sesindeki yorgunluk, yağmurun sesinden bile ağırdı."Şurada..." diyerek gölün kenarındaki yaşlı ağacı işaret etti. "İsimlerimizi kazımıştık."
İstemsizce ağaca baktım.Kabukların arasına sıkışmış iki silik harf hâlâ seçiliyordu.
S & Y.
Boğazım düğümlendi.
"Ben o ağacı hiç unutmadım." dedi Yavuz. "Çünkü giderken... seni de burada bıraktım sandım."
Gözlerimi ondan kaçırdım.
"Ben bırakılmayı seçmedim."
"Ben de gitmeyi..."
Sessizlik çöktü.Yılların sessizliği...Sadece yağmur konuşuyordu.
Yavuz derin bir nefes aldı.
"Babam mektubu değiştirdiğinde bunu yıllar sonra öğrendim." dedi. "Sana ulaşmaya çalıştım defalarca... Ama her döndüğümde gözlerinde bana ait tek bir şey bile kalmamıştı."
Başımı kaldırdım.
"Çünkü bana..." dedim, sesim titreyerek, "...benden nefret ettiğini söylediler."
Yavuz gözlerini kapattı."Ben sana nefret etmeyi hiç öğretmedim, Sıla."
İçimde tuttuğum bütün öfke yeniden kabardı.Tam o sırada...Ağaçların arasındaki hareketi gördüm.Siyah bir siluet.Yağmurun ardından belli belirsiz seçilen bir adam...
Yavuz'un anlattığı fotoğraflardaki yüz...Babası.Yavuz bunu görmemeliydi.Eğer dönerse...Her şey burada bitecekti.
Fark etmemiş gibi davrandım.Yavaşça çantamın fermuarını açtım.Parmaklarım soğuk metale dokundu.
Silah...Onu kullanmak istemiyordum.Ama artık başka çarem olmadığını hissediyordum.
Derin bir nefes aldım.Sonra başımı kaldırdım.Yüzümdeki bütün kırgınlığı yeniden canlandırdım.
Silahı yavaşça çantamdan çıkardım.
Yavuz şaşkınlıkla bana baktı."Sıla?" Sonrasında Bir sağ bir sola bakınıyordu. Bu onun kabullenmesiydi .
Hiç cevap vermedim.
Tam karşımda duruyordu.Uzun boyu, koyu kahverengi gözleri, inci gibi teni tam karşımdaydı.
Benim elimde silah...Onun elinde ise hiçbir şey yoktu.Ellerim titriyordu.
Bu sonbahar akşamında sadece yağmur değil, geçmiş de üzerimize yağıyordu.Aramızdaki sessizlik, söylenmeyen binlerce cümleden daha ağırdı.
Yavuz gözlerini gözlerime kilitledi.Sonra boğuk ama sakin bir sesle konuştu.
"Sıla... ya şimdi ya hiç."
Sanki bana ateş et demiyordu.
Sanki..."Artık kaçmayalım." diyordu.
"Ya bu acıyı burada bitirelim..."
"...ya da yeniden yaşamaya başlayalım."
Konuşmak için ağzımı açtım ama sesim çıkmadı.Boğazımdaki düğüm çözülmedi.Öksürdüm.
Sonra güçlükle fısıldadım:
"Neden? Seni öldüreceğimi mi sanıyorsun? Bunu yapamam."
Yavuz'un dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi.Başını yavaşça iki yana salladı.
"Yaparsın."
Tek kelime...Ama içimde yankısı yıllarca sürecek kadar ağırdı.
"Çünkü sana göre bunu hak ettim."
Bir adım daha attı.Aramızdaki mesafe biraz daha kapandı.
"Ve biliyor musun..." dedi. "İlk defa buna itiraz edecek gücüm bile kalmadı."
Kalbim sıkıştı.Yavuz yavaşça boş ellerini iki yana açtı.
"Yıllardır savaşıyorum, Sıla."
"Babamla..."
"Kendimle..."
"Geçmişimle..."
"Her gece aynı kâbusla..."
Sonra acı bir gülümsemeyle devam etti."Ama insan bir yerden sonra yoruluyor."
Yağmur gözyaşlarını saklıyordu.
"Ben yoruldum."
Bir adım daha attı.Silahın namlusu artık göğsüne dayanacak kadar yaklaşmıştı.
"Eğer bütün yüküm buysa..."
"...bırak burada bitsin."
Nefesim kesildi.
Başımı sertçe salladım."Hayır."
Sesim bu kez daha yüksekti.
"Hayır!"Gözlerimin içine baktı.
Ve ben, onu incitmek istercesine konuştum."Ben sen miyim ki? İnsanların canını yakayım?"
Bir anda kahkaha attı.Ama o kahkaha mutlu değildi.İçinde acı vardı.Pişmanlık vardı.Kırılmış bir çocuğun yıllardır sakladığı gözyaşları vardı.Yağmur yüzüne boncuk boncuk vururken bana baktı.
"Sen..." dedi kısık bir sesle.
"Sen hâlâ aynı Sıla'sın." "Ya hep ya hiçin kızı ."
Sonra göğsünü eliyle işaret etti."Ama artık oyun bitti."
Bakışlarını benden ayırmadan devam etti."Şimdi ya her şeyi bitiririz... ya da her şeyi başlatırız."
Parmağım hâlâ tetiğin üzerindeydi.Ama gözlerim artık Yavuz'un arkasındaki karanlığa kayıyordu.
Çünkü biliyordum...Asıl tehlike önümde duran adam değildi.Asıl tehlike...Yağmurun ardında, bizi izleyen gölgeydi.

Bitir..." dedi usulca.Sesi ilk kez bu kadar yorgundu.
Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu. Onu değil... arkasındaki karanlığı izliyordum. Ağaçların arasında duran siluet hâlâ yerindeydi. Bir adım bile atmıyor, sadece bekliyordu. Bizi izliyordu. Sabırla... soğukkanlılıkla...
Yavuz bunu fark etmiyordu.Fark etmemeliydi.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. İçimdeki korkuyu öfkeye dönüştürmek zorundaydım. Eğer rolümü oynayamazsam... her şey bitecekti.Gözlerimi sertleştirerek bir adım öne çıktım.

"Yıllarca neredeydin, Yavuz?" diye bağırdım.
Sesim gölün üzerinde yankılandı.
"Bana döndüm deme! Çünkü ben her doğum günümde kapıya baktım! Her gelen arabada seni aradım! Her yabancının yüzünde seni görmeye çalıştım! Sen yoktun!"
Yavuz başını eğdi."Sıla..."
"Hayır!" diye sözünü kestim. "Konuşma! Bu hakkı yıllar önce kaybettin!"
İçim parçalanıyordu.

Söylediğim her kelime bana da acı veriyordu.Ama bunu yapmak zorundaydım.Çünkü ağaçların arasındaki gölge artık biraz daha yaklaşmıştı.

Yavuz ise hâlâ sadece bana bakıyordu.
"İstersen bana bağır." dedi sakince. "İstersen benden nefret et. Ama ilk kez... gerçekleri biliyorsun."

Acı acı güldüm."Gerçek mi?"
Başımı iki yana salladım."Gerçekler kaybettiğim yılları geri getirmiyor."
Bir adım daha attım.Silah hâlâ elimdeydi.Yavuz'un gözleri silaha kaydı.Sonra yeniden bana baktı.Korkmuyordu.Bu, canımı daha da yakıyordu."Demek..." dedi hafifçe gülümseyerek. "Sonumuz böyle olacak."
"Kes sesini!" diye bağırdım.
Yağmur şiddetlenmişti.Rüzgâr dalları birbirine çarpıyor, gölün yüzeyini dalgalandırıyordu.
Tam o anda...Karanlığın içinden yavaş ve ağır bir alkış sesi yükseldi.
Bir...İki...Üç...İkimiz de aynı anda başımızı çevirdik.
Ağaçların arasındaki siluet sonunda hareket etmişti.Siyah paltosunun yakasını kaldırmış, yüzünde küçümseyen bir gülümsemeyle bize doğru yürüyordu.
Yağmur onun omuzlarına düşüyor ama sanki hiçbir damla ona dokunmuyordu.
Yavuz'un yüzündeki bütün renk çekildi.Gözbebekleri büyüdü.
"Dur..." diye fısıldadı.Sesinde korkudan çok, yıllardır tanıdığı bir kâbusun geri dönüşü vardı.Adam birkaç metre kala durdu.Bakışları önce bana, sonra Yavuz'a kaydı.
Dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı."Demek sonunda buraya kadar geldiniz."Sessizlik...

Sonra alaycı bir kahkaha attı."Ne kadar da tanıdık bir manzara..."
Gözlerini Yavuz'dan ayırmadan konuşmaya devam etti."Ben sana ne demiştim?"Yavuz tek kelime edemedi.
Adam kendi sorusunu kendi cevapladı.
"İnsan..."Bir adım daha attı.
"...en çok sevdiği tarafından yaralanır."Sözleri yağmurdan daha soğuktu.

Sonra bu kez bana döndü."Sen de sonunda bunu kanıtladın."
Yavuz başını kaldırdı."Bırak onu bu işin dışında."

Adam alayla güldü."Hala onu korumaya mı çalışıyorsun?"Başını hafifçe eğdi."Ne acı..."Gözlerini yeniden bana çevirdi."Bak ona."
Parmağıyla Yavuz'u işaret etti.
"Hayatı boyunca kimi sevdiyse kaybetti."Bir an durdu."Şimdi sıra sende."
Yavuz bir adım öne çıkmak istedi.
Hayır!" diye bağırdım.Sesim ikisini de durdurdu.Ben refleksle döndüm.İçimde tek bir düşünce vardı:Yavuz'u kaybedemem.
O an yaşananlar, yıllardır peşimizi bırakmayan karanlığın sonunu getirdi.aklanamayacak kadar büyümüştü.
Ve Silahı adama doğru çevirdim .Ve adamı vurdum. Kısık bir çığlık sesi geldi.Tüm acılardan kurtulmuş gibi hissettim.

Bana doğru birkaç adım attı.

Her adımı temkinliydi.

Sanki en küçük hareketinde benim de paramparça olacağımdan korkuyordu.

"Sıla..."Sesi bu kez daha kısıktı."İyi misin?"O soru...Yıllardır bana ulaşamayan çocuğun, sonunda ilk sorduğu soruydu.Dudaklarım kıpırdadı.Ama sesim çıkmadı.
Gözlerim dolmuştu.Bir damla yaş, yağmura karışarak yanağımdan süzüldü.Yavuz hiç düşünmeden yanıma geldi.
Titreyen ellerime baktı.Sonra yavaşça avuçlarımın üzerine kendi ellerini koydu.Ellerim buz gibiydi.O ise hiçbir şey söylemeden parmaklarımı usulca kavradı."Nefes al."

Sesi sakindi."Tamam...""Ben buradayım."
O iki kelime...Yıllardır duymaya ihtiyacım olan iki kelimeydi.Ben buradayım.
Bir anda bütün gücüm tükendi.Dizlerim çözüldü.Düşeceğimi sandığım anda Yavuz beni tuttu.Omzuna yaslandım.
Hıçkırıklarımı tutmaya çalışıyordum ama başaramıyordum.
"Ben..." dedim güçlükle."Ben böyle olmasını istemedim."

Yavuz gözlerini kapattı.Başını usulca saçlarımayasladı."Biliyorum."Gerçekten biliyorum."Sesi çatlamıştı.
"Olanların hiçbiri senin istediğin gibi olmadı."Yağmur ikimizin de üzerini sırılsıklam etmişti.
Ama o an ilk kez üşümüyordum.Çünkü yıllardır aramızda duran sessizlik yıkılmıştı.Yavuz yavaşça geri çekildi.Gözlerimin içine baktı.O bakışta suçlama yoktu.Öfke yoktu.
Yalnızca tarifsiz bir hüzün ve derin bir şefkat vardı."Duyuyor musun?" dedi usulca.
Kaşlarımı çattım."Neyi?"Yağmuru dinledi."Gök gürültüsü geçti."

Ben de dinledim.Haklıydı.Az önce gökyüzünü titreten fırtına uzaklaşmıştı.Yerini sadece yağmurun dingin sesi bırakmıştı.Yavuz hafifçe gülümsedi.Ama gerçek bir gülümsemeydi."Sanırım..." dedi.

"Biz de sonunda susturamadığımız geçmişi geride bırakmaya başlayacağız."
Gözlerimi kapattım.Yıllardır içimde taşıdığım yük hâlâ tamamen kaybolmamıştı.Belki de hemen kaybolmayacaktı .Bazı yaralar bir gecede iyileşmezdi.Ama ilk kez...İyileşmenin mümkün olduğuna inanıyordum.

6 YIL SONRA...
Hayatın en garip yanı şuydu...Bir zamanlar seni nefessiz bırakan acılar, yıllar sonra yalnızca hatırladığında içini hafifçe sızlatan anılaradönüşüyordu.
Unutmuyordun.Sadece affetmeyi öğreniyordun.Gökyüzü yine griydi.Sonbahar yine aynı sessizliği taşıyordu.İnce ince yağan yağmur, gölün yüzeyinde küçücük halkalar oluşturuyor; rüzgâr, sararmış yaprakları
suyun üzerine bırakıyordu.
Yıllar önce aynı gölün kıyısında hayatımın en zor kararını vermiştim.Bugün ise aynı yerde, hayatımın en huzurlu günlerinden birini yaşıyordum.
"Anne!"
Neşeli bir ses düşüncelerimi böldü.Gülümsedim.Dört yaşındaki kızım, sarı yağmurluğunun içinde bana doğru koşuyordu. Küçük elleriyle topladığı renkliyaprakları bana göstermek için heyecandan neredeyse nefes nefese kalmıştı.
"Bak!"
"En güzelini buldum."
Eğilip onu kollarımın arasına aldım.
"Gerçekten de çok güzelmiş."
Tam o sırada arkamdan tanıdık kahkahalar yükseldi.Başımı çevirdiğimde göl kenarındaki çardakta herkes toplanmıştı.
Ceren elindeki termoslara çay doldururken Selim mangalın başında Burak'la tartışıyordu.
"Ben sana kömürü böyle dizme demedim mi?" diye söylendi Selim.
Burak kollarını iki yana açtı."Abicim, sen sadece ete karış."
"Mangalın sanat kısmı bende."
Selim kahkaha attı."Sanat dediğin şey duman çıkarmak mı?"
Burak omuz silkti."Karizma emek ister."
Çardaktan yükselen kahkahalar gölün sessizliğine karıştı.Biraz ileride Emir ile Naz yan yana oturuyorlardı.Emir, elindeki şemsiyeyi Naz'ın üzerine doğru eğmişti.Naz gülümseyerek başını onun omzuna yasladı.
"Altı yıldır hâlâ beni yağmurdan korumaya çalışıyorsun."Emir hafifçe gülümsedi.
"Çünkü hala hasta olduğunda bütün düzenim bozuluyor."
Naz gözlerini devirir gibi yaptı.
"Romantik olmaya çalışınca çok komik oluyorsun."
"Yine de işe yarıyor."
"Biraz."İkisi de aynı anda gülmeye başladı.
Gözlerim onları izlerken istemsizce doldu.Bir zamanlar aynı oyunun içinde korkuyla birbirimize tutunmaya çalışan bizler...Şimdi aynı sofrada huzurla oturuyorduk.
Tam o sırada Ceren'in altı yaşındaki oğlu, elinde düz bir taşla bizim tarafa koştu."Sıla Teyze!""Bak, en güzel taşı ben buldum!"
Arkasından kızım da küçük adımlarla yetişmeye çalışıyordu.
"Ben de bulacağım!"
gülümseyerek eğildi."Gel.""Ben sana nasıl seçeceğini göstereyim."
Yerden birkaç taş aldı.Sonra tek tek göstermeye başladı.
"Bu olmaz."
"Bu çok kalın."
"Bu da çok küçük."
Kızım büyük bir dikkatle onu dinliyordu."Peki hangisi?"
Çocuk avucundaki ince taşı uzattı."İşte bu."
"Babam bana öğretmişti."
Kızım taşı iki eliyle aldı.
"Sakın kaybetme." dedi çocuk gülümseyerek."En güzel taş bu."
Kızım başını heyecanla salladı.
"Tamam."
Sonra cebinden biraz önce topladığı sarı yaprağı çıkarıp ona uzattı.
"Bu da senin."
Çocuk şaşkınlıkla yaprağı aldı.
"Cidden bana mı?"Evet."
"Çünkü bana yardım ettin."Burak uzaktan bu sahneyi görünce kahkahayı bastı.
"Selim!"
"Oğlun tam bir beyefendi olmuş."
Selim gülerek omuz silkti."Annesine çekmiş."
Ceren kaşını kaldırdı."Bu doğru cevap."
Herkes bir kez daha kahkahalara boğuldu.Tam o sırada Yavuz yanıma geldi.Elinde iki bardak sıcak kahve vardı.Birini bana uzattı.
Diğerini elinde tutarken çocuklara baktı.
"Biz de ilk tanıştığımızda böyle küçüktük."Sözleriyle birlikte ikimiz de aynı anda gölün kıyısına çevirdik gözlerimizi.
O eski günleri düşündük.Korkularımızı...Sessizliklerimizi...Yarım kalan mektupları...Ve bütün o karanlığın ardından yeniden birbirimizi bulduğumuz günü...
Yavuz usulca elimi tuttu. Gözlerimin içine baktı. Yüzünde yıllardır görmediğim kadar huzurlu bir gülümseme vardı.
"Seni seviyorum," dedi kısık bir sesle.
"Hem de ilk günkü kadar..."
Gülümsedim."Ben de seni seviyorum."
Başımı usulca omzuna yasladım..

Maskeler düştü.Gerçekler can yaktı.
Yaralar iz bıraktı.Ama biz... birbirimizi bırakmadık.
Her oyunun bir sonu vardır, derlerdi.
Oysa bizim hikâyemizde son sandığımız şey... gerçek başlangıcımız olmuştu.

SON.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.