3. bölüm / 6
Müfredat DışıYalanlar Ve Korttaki Zafer
Bölümler 6Şu an: Yalanlar Ve Korttaki Zafer
Ertesi sabah Kuleli Koleji'nin o kasıntı, parfüm ve para kokan koridorlarında fısıltılar çoktan dalga dalga yayılmaya başlamıştı. Dün gece yeraltı kulübünün o rutubetli koridorunda yaşanan "terli havlu" rezaleti, Selin’in üzerine adeta çıkmayacak bir leke gibi yapışmıştı.
Selin ise mağduru oynamak ve kendi rezilliğini örtbas etmek için sınıfta aleyhime propaganda yapmaya çalışıyordu. Kendi çapında kitle toplamaya çalışarak, "Zaten bursluları koruyor, ukalanın teki, arkamızdan iş çeviriyor" diye ileri geri konuşup duruyordu.
Ama unuttuğu son derece temel bir denklem vardı: Bu sınıftaki erkeklerin tamamı çıkarcı ve kaos seven, bana saygı duyan kişilerdi. Selin'in bu acınası çabası, onların gözünde beni küçültmedi; aksine Selin’i daha da itici kıldı.
Ben her ne kadar sınıftakilere, "Çocuklar uğraşmayın, seviyenizi düşürmeye değmez," desem de, sınıfın erkekleri ben arkamı döndüğüm an Selin’in sırasına gidip laf sokuyor, çantasını yere atıyor ya da tahtaya kocamanca bir havlu resmi çizip altına alaycı notlar yazıyorlardı. Selin utançtan ve öfkeden patlama noktasına gelmişti. Ve tahmin edilebileceği üzere, bu ezici faturayı tamamen bana kesmişti.
Öğle arasında Selin, çaresizlik içinde Ediz’in sınıfına gitti. Ediz; iyi oturan okul üniforması, dağılmış siyah saçları ve o geniş omuzlarıyla sırasına yayılmış, elindeki bitkisel sigara paketini —yangın merdiveninde Hera'nın göğsüne vura vura bıraktığı o paketi— parmakları arasında bir bozuk para gibi çevirerek eğleniyordu.
Selin, sinsice yanına sokuldu. "Ediz..." dedi, sesine yapay bir samimiyet yerleştirerek. "Şu Hera'nın burnunu sürtmek istemez misin? Sana onunla ilgili harika kozlar verebilirim."
Ediz buz mavisi gözlerini hafifçe kıstı. Dudaklarında o bencil, bir insanı gözleriyle soyup tartabilen alaycı gülümseme belirdi. "Neymiş o kozlar?"
Selin, yanına iyice yanaşıp gözlerinden nefret saçarak kulağına fısıldadı. Hera'nın sakladığı, vitrinin arkasındaki o kişisel alanına dair detayları —ailesinin o boğucu ve katı kurallarını, kimse görmediğinde ailesinin mükemmeliyetçi baskısı yüzünden yetersiz hissettiğini, topluma göstermediği o diğer yüzünü— bir bir Ediz’in kulağına aktardı.
Ediz’in yüzündeki o sıradan eğlence ifadesi yavaşça dondu. Buz mavisi gözlerinin derinliklerinde tekinsiz, avını köşeye kıstırmış bir yırtıcının o tehlikeli pırıltısı uyandı.
Sınıftaki çocukların abartılı hareketlerinden ve Selin’in koridorda yürürken bana attığı o sinsi, zafer kazanmışçasına bakışından ters bir şeyler döndüğünü anında sezmiştim. Analitik zekam bana bu okulda hiçbir zaman yalan söylemezdi. Selin’in Ediz’e bir şeyler taşıdığını anladığım o saniyede, koridorda yürüyen Selin'in kolunu kavradım. İtiraz etmesine fırsat vermeden onu okulun kimsenin uğramadığı eski binasındaki yangın merdivenlerine doğru sürükledim.
Ağır demir kapıyı arkamızdan sertçe kapattım. Tok ses koridorda yankılandı. Üniforma eteğimi düzelttim, ceketimin ceplerine ellerimi soktum ve amber gözlerimi doğrudan Selin’in panikleyen gözlerine diktim.
"Selin," dedim. Sesim bir mahkeme salonunda karar okuyan bir savcı kadar soğuk, berrak ve keskindi. "Ediz’e ne anlattın?"
Selin geriye doğru bir adım atsa da çenesini kaldırıp diklendi. "Hak ettiğini anlattım! Herkesi parmağında oynatabileceğini mi sanıyorsun Sezgin? Ediz şimdi o sırlarla senin o kusursuz, dokunulmaz maskeni tüm okula rezil edecek!"
Amber gözlerim öfkeyle kısıldı. Tam Selin’in üzerine yürüyüp ona bir Sezgin’e ihanet etmenin bedelini ödetecek, hayatının dersini verecektim ki...
Yangın merdiveninin ağır demir kapısı gıcırtıyla açıldı.
Kapıdan Ediz Sancaktar girdi. Okul formasıyla bile o kaotik, etrafındaki her şeyi yakıp yıkmaya hazır aurasını eksiksiz taşıyordu. Siyah saçları alnına düşmüştü. Gözleri doğrudan Selin’e kaydı ve tek bir kelime söyledi:
"Çık dışarı."
Sesi o kadar net, üstten ve emrediciydi ki Selin tek kelime bile edemedi. Bana nefret dolu, ama bir o kadar da çaresiz bir bakış atarak hızlı adımlarla merdivenleri terk etti.
Şimdi o dar, dumanlı ve loş yangın merdivenlerinde yine sadece ikimiz kalmışız gibi bir atmosfer oluşmuştu. İki acımasız avcı, iki kural tanımaz güç.
Ediz, elleri ceplerinde, ağır ve acelesiz adımlarla bana doğru ilerledi. 1.88’lik boyuyla yine kişisel alanımı tamamen işgal ediyordu. Tepemden bana bakarken yüzündeki o kibirli gülüş genişledi.
"Demek Hera Sezgin..." dedi Ediz. Sesi alaycı ama bir o kadar da tekinsiz bir derinlik taşıyordu. "Dışarıdan kural koyucu gibi takılıyorsun ama arkanda bambaşka bir kız varmış. Selin bana çok eğlenceli şeyler anlattı."
Geriye tek bir milim bile adım atmadım. Göğsümü dikleştirdim, başımı yukarı kaldırdım. Amber gözlerimde öfkenin kıvılcımları çakıyordu.
"Selin tam bir aptal, sen de onun getirdiği çöplerle beslenen bir akbabasın Sancaktar," dedim. Sesimdeki soğukluk aramızdaki havayı donduracak raddeye gelmişti. "Ne yapacaksın? Tüm okula mı duyuracaksın? Yap hadi. Benim imajımı iki ezik dedikodusuyla yıkabileceğini sanıyorsan, beni hiç tanımamışsın."
Ediz, bu korkusuz ve dik duruşum karşısında bir anlık duraksadı. Yüzündeki o bencil gülümseme yerini bozmadı ama buz mavisi gözlerinde ilk defa bu kadar açık, bu kadar derin bir içtenlik belirdi. Aramızdaki mesafeyi sıfırlayacak kadar yaklaştı. Göğsünün kalkıp inişini hissedebiliyordum.
"Tüm okula yaymak mı?" diye fısıldadı. Sesi kulağımın hemen yanında karanlık bir melodi gibi yankılandı. "Çok amatörce. Ben bu sırları tüm okul eğlensin diye kullanmam Sezgin... Ben bu sırları sadece kendim eğlenmek için, seni kendi oyunuma çekmek için kullanırım."
Gözlerindeki o tehlikeli ışığı gördüğümde içimdeki alarm zilleri çaldı. Bu adam gerçekten akıl sınırlarının ötesinde bir belaydı.
"Senin oyunun beni alakadar etmez," diyerek elimi göğsüne koyup onu geriye itmeye çalıştım.
Ama Ediz bir santim bile kıpırdamadı. Aksine, bileğimi havada pürüzsüz ve sıkı bir hareketle yakaladı. Parmaklarının sıcaklığı cildimi yaktı.
Amber gözlerim öfkeyle alev aldı. "Bırak bileğimi şerefsiz!" diye tısladım dişlerimin arasından.
Ediz önce sıkıca tuttuğu bileğime, ardından öfkeyle soluyan, gururundan milim ödün vermeyen yüzüme baktı. Bileğimi yavaşça, adeta bir lütuf sunar gibi serbest bıraktı. Geriye doğru bir adım çekildi. Ve o an... yüzüne yine o meşhur, sinir bozucu sahte ahlakçı ifadesini yerleştirdi.
Dudaklarını büzdü, sağ işaret parmağını bir öğretmen gibi bana doğru sallayarak gülümsedi:
"Aa... Ne kadar ayıp Sezgin. Okul üniforması içindeyken hiç yakışıyor mu bu kelimeler?"
Öfkeyle soluyarak bitkisel sigaramı çıkarmak için elimi ceketimin cebine atarken, Ediz demir kapıyı çoktan itmişti bile. Arkasına tek bir an bile bakmadan, koridorda neşeyle ıslık çalarak uzaklaştı.
Yangın merdiveninde tek başıma kaldığımda, kalbimin sinirden ve kontrolsüz adrenalinden göğüs kafesimi dövdüğünü hissedebiliyordum. Ediz Sancaktar benim oyun alanıma girmeye çalışıyordu ve o oyunda kural koyucunun kim olduğunu ona çok yakında öğretecektim.
Derse girerken aklımda tek bir şey vardı. Gerçekten Selin böyle bir şey yapmış mıydı? İçimde ufak bir umut kırıntısı vardı. Belki de biraz karakterliydi. Ailemin mükemmeliyetçi tavırlarından nefes almak için ne zaman çabalayıp yorulsam gözyaşlarımı silip Selin ile konuşurdum, onunla eğlenirdim. Ağladığımı görmese bile espri adı altında birbirimize yaralarımızı gösteriyorduk. Selin'in yaydığı ufak bir ezik dedikodusu olsa da, en ufak bir zayıflığımı göstermemem gerekiyordu.
Selin’in ağzından dökülenlerin, Ediz’in elinde nasıl bir koz haline geldiğini ve bununla beni tam olarak nereden vuracağını ertesi gün öğle arasına doğru anlamıştım.
Koridorun tenha bir köşesinde, dolabımın kapağını kapatıp arkamı döndüğüm an, Ediz yine o gamsız, kural tanımaz aurasıyla tam karşımda bitti. 1.88’lik boyuyla üzerime çöken gölgesi ve dudaklarındaki o sinir bozucu, zafer kazanmış sırıtmaya bakılırsa zihninde yine peş peşe tehlikeli tilkiler dönüyordu.
"Yolumdan çekil Sancaktar," dedim, jilet gibi duran ceketimin yakasını sakince düzelterek. Sesim bir buzul kadar soğuk ve mesafeliydi. "Seninle laf kalabalığı yapacak havamda değilim."
Ediz hiç istifini bozmadı. Bir elini dolaplara dayayarak kaçış alanımı daralttı, diğer elini kumaş pantolonunun cebine attı. Bana doğru biraz daha eğildi. O buz mavisi gözlerinde tekinsiz, karanlık bir oyun arzusu parıldıyordu.
"Acelen ne Sezgin?" diye fısıldadı. Sesi kulağımın dibinde alaycı bir melodi gibi yayıldı. "Hani şu kimsenin bilmediği, seni derbeder eden sıkıntıların var ya... Hani o kimseye göstermediğin, arkasına saklandığın diğer yüzün... Onu düşünüyordum da. Tüh, meğer bizim kuralcı kraliçenin içinde ne cevherler varmış."
Gözlerimin ardındaki o sarsılmaz aurayı korumak için kendimi zor tuttum. Dişlerimi birbirine kenetledim. Selin aptalı o hassas çizgiye dair ne varsa dökülmüştü ama bunu Ediz’e bir koz olarak kaptırmaya niyetim yoktu.
"Eee?" dedim, amber gözlerimi bir hançer gibi onun gözlerine sabitleyerek. "Niyetin ne? Çıkıp tüm okula 'Hera Sezgin'in aile içinde berbat sıkıntıları var' diye bağıracak mısın? Çok sarsıldım Sancaktar, gerçekten."
Ediz alçak sesli, tiyatral bir kahkaha attı.
"Tüm okula yaymak mı? Söyledim ya Sezgin, ben o kadar ucuz oynamam. Ama..." dedi, bana biraz daha yaklaşarak aramızdaki mesafeyi neredeyse yok etti. "Madem elimde bu kadar tatlı bir koz var, bunu bir lütfa dönüştürelim."
"Sadede gel."
"Hafta sonu için şehre tepeden bakan o lüks mekanda devasa bir parti düzenleyeceksin," dedi, gözlerini üzerimden ayırmadan. "Mekan, organizasyon, davetli listesi... Her şey senin o kusursuz, dokunulmaz 'Hera Sezgin' imzanı taşıyacak. Ve en önemlisi..." Dudaklarındaki sırıtma daha da derinleşti, iyice tekinsiz bir hal aldı. "Özellikle Selin’i ve beni davet edeceksin."
Kaşlarımı çattım. "Anlamadım? Kendi ayağınla partime gelip bir de benden davetiye mi dileniyorsun?"
"Bitmedi kraliçe," dedi Ediz, ses tonunu daha da düşürerek. "Mekana girdiğimiz an, herkesin gözü senin üzerindeyken sahneye çıkacaksın. Ve mikrofonu eline alıp özellikle benim gelişimi... benim adımı tüm salona bizzat anons edeceksin."
Duyduğum şey karşısında bir an donuklaştım. Bu çocuk kesinlikle aklını kaçırmıştı. Beni kendi partimde, kendi krallığımda ayağına kadar getirip onun şovunun bir parçası yapmaya çalışıyordu. Kendi ellerimle onu kulübün merkezine oturtmamı istiyordu.
"Sen gerçekten hastasın," dedim, tiksinti dolu bir ifadeyle. "Asla böyle bir saçmalık yapmam. Unut bunu."
Ediz hiç istifini bozmadan geri çekildi. Yüzüne yine o darmadağın edici, sahte ahlakçı ifadesini yerleştirdi.
"Seçim senin Sezgin..." dedi, cebinden çıkardığı bitkisel sigara paketini parmakları arasında döndürerek. "Ya o partide beni anons edersin ya da pazartesi sabahı tüm okul senin o sakladığın diğer yüzünü, o 'berbat sıkıntılarını' konuşuyor olur. Nasıl fikir?"
Öfkem göğüs kafesimi patlatacak raddeye gelse de soğukkanlılığımı bozmadım.
"Tamam," dedim dişlerimin arasından. "Parti olacak. Seni de anons edeceğim Sancaktar. Ama o sahneden indiğimde, bu hesabı sana çok ağır ödeteceğim."
Ediz yüzündeki o bencil, muzaffer gülümsemeyle arkasını döndü. Yürümeye başladığı an sağ işaret parmağını sallayarak bana doğru baktı:
"Aa... Sezgin, misafirine hiç 'hesap ödeteceğim' denir mi?"
Islık çalarak koridorda uzaklaşırken, ben arkasından sadece onu boğma isteğimi bastırmaya çalışıyordum.
Ertesi gün bütün herkesi partiye davet ettim. Bütün üst sınıflar, bütün arkadaşlarım, Ediz'in tayfası. Herkes.
Beden dersimiz vardı ve tenis oynayacaktık. Hocadan izin alıp Spor kompleksinde oynayanları bırakıp okulun geniş yeşil bahçesinin arkasında kalan yüksek tellerle çevrili tenis kortuna gitmeye karar verdim.
Üzerimde jilet gibi duran o resmi okul üniformam yoktu belki ama tarzımdan, duruşumdan tek bir milim bile ödün vermemiştim. Beyaz pileli mini tenis eteğim, üzerime tam oturan beyaz spor büstiyerim, saçlarımı arkadan sımsıkı topladığım bembeyaz tenis şapkam ve bilekliklerimle tam anlamıyla kortların kraliçesi gibiydim. Elimdeki şık raketle karşı duvara sert ve ritmik vuruşlar yapmaya başladım.
Tak! Düzenli vuruşlar.
Tak! Selin’in sinsi hamlelerine duyduğum tiksinti.
Tak! Ediz’in o katıksız, küstah ve sınır tanımaz tavırlarına karşı içimde biriken o tehlikeli öfke.
Top duvardan sekip bana doğru gelirken raketimi tam bir açı oluşturacak şekilde geri çektim. Tam vuracağım sırada, arkamdan devasa bir gölge üzerime çöktü. Güneşin yakıcı ışığı aniden kesildi. Hamle yapmama fırsat kalmadan, yanıma uzanan uzun ve açık tenli bir kol topu havada tek hamlede, adeta bir tüy gibi yakaladı.
Işık hızında arkamı döndüm. Şaşırmadım. Şaşırtmak için önce beklenmedik olmak gerekirdi.
Ediz Sancaktar, siyah eşofman altı ve vücudunu tamamen saran siyah spor tişörtüyle tam karsımdaydı. Siyah saçları alnına dökülmüştü. Belli ki yine bir derste hocanın damarına basmış, sınıftan kovulmuş ve can sıkıntısını giderecek bir kurban ararken adımlarını benim bulunduğum korta yöneltmişti. Buz mavisi gözleri, üzerimdeki bembeyaz kombinin üzerinde alaycı ama bir o kadar da açık bir hayranlıkla gezindi.
"Vay vay vay..." dedi Ediz, elindeki tenis topunu havaya atıp ritmik bir şekilde tutarken. "Sezgin, bu ne şıklık? Kortların kraliçesi olmaya mı karar verdik?"
Raketimi yere doğru indirdim, ağırlığımı tek bacağıma verip amber gözlerimi doğrudan onun kışkırtıcı yüzüne diktim. "Dersten mi atıldın yine Sancaktar? Şaşırtmıyorsun."
"Hoca çok gergindi, ben de ortamı yumuşatmak için ufak bir espri yaptım ama espri anlayışı sıfırmış," dedi, söylediklerini zerrece umursamadığını gösteren bir rahatlıkla. Tellere doğru yürüdü, kenarda duran diğer yedek raketi kavradı. Elinde tarttıktan sonra bana doğru döndü. "Karşı duvarda stres atmak acemiler içindir Sezgin. Gel, gerçek bir rakiple oyna. Tabii benden korkmuyorsan?"
Hafifçe güldüm, şapkamın siperliğini düzeltip başımı yukarı kaldırdım. "Senden mi korkacağım? Sırf yeraltında iki yumruk salladın diye tenisi de dövüş sanıyorsun galiba. Bu bir asalet ve strateji oyunudur Sancaktar. Seni bu kortta çiğner yutarım."
"İddialı sözler... Severim," dedi Ediz. Dudaklarında o bencil, tehlikeli gülümseme belirdi. Filenin diğer tarafına geçerken aniden durdu, arkasını dönüp buz mavisi gözlerini kısarak bana baktı. "Ama bu oyun kuru kuruya oynanmaz. Bir iddiaya girelim. Eğer ben kazanırsam..."
Sustu. Aramızdaki mesafeyi adımlarıyla yakarak fileye doğru yürüdü ve alçak bir sesle fısıldadı: "Selin'in bana anlattığı o sırrı okulun panosuna asarım. Ama eğer sen kazanırsan... O sır bende mezara kadar gider. Nasıl?"
Kalbim bir anlık refleksle göğsümde sertçe çarptı. Ediz’in o sırrı öyle ucuz bir panoya asmayacağını, sadece beni kendi oyun alanına çekmek için bir yem olarak kullandığını tahmin edebiliyordum ama bu adam öngörülemez bir kaostu. Risk almayı severdim ama kontrolü kaybetmeyi asla.
"Tamam," dedim raketin sapını parmaklarımın arasında iyice sıkarak. "Kabul. Ama ben kazandığımda o sinsi sırıtışını da o panoya ben asacağım."
Maç başladı. Ediz, 1.88’lik boyunun ve atletik yapısının verdiği ezici avantajla sert, yakıcı ve hızlı servisler atıyordu. Ama hesaba katmadığı bir şey vardı: Ben teniste tam anlamıyla bir dehaydım. Adımlarım bir kuğu kadar hafif, vuruşlarım bir cerrah kadar analitik ve kesindi. Onun sadece kaba güce ve bencil hamlelere dayalı oyununu zekamla bir bir çürütüyordum. Onu bir kortun sağ köşesine, bir sol köşesine koşturup nefesini kesiyordum.
Skor başa baş gidiyordu. İkimiz de nefes nefese kalmıştık. Bembeyaz mini eteğim rüzgarda savrulurken, amber gözlerim sadece topun ivmesine ve fırlayacağı noktaya kilitlenmişti.
Son sayıya geldik. Ediz, tüm gücüyle yüklenip sert bir smaç vurdu. Top, kortun tam köşesine doğru hırsla uçtu. İnanılmaz bir refleksle sola doğru kaydım; eteğim havada savrulurken raketimi son milimde uzattım ve topu filenin tam dibine, Ediz’in o uzun bacaklarıyla bile asla yetişemeyeceği o ölü noktaya bıraktım.
Top yere düştü. İki kere sekti.
Hera Sezgin kazandı.
Nefes nefese, zafer kazanmış bir kraliçe edasıyla raketimi omzuma yasladım. Terleyen alnımı bilekliğimin tersiyle silip zafer dolu bir ifadeyle gülümsedim. "Evet Sancaktar... O sır seninle birlikte mezara gidiyor. Geçmiş olsun."
Ediz, filenin diğer tarafında, elleri dizlerinde derin derin nefes alıyordu. Yenilmişti. Ama yüzünde en ufak bir öfke veya yenilgi hazımsızlığı yoktu. Aksine, başını yavaşça kaldırıp bana baktığında, o buz mavisi gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar saf, büyülenmiş ve derin bir hayranlık vardı. Onun dünyasındaki tek zorlu, tek gerçek rakip bendim.
Ediz doğruldu, elindeki raketi umursamazca kenara fırlattı ve ağır adımlarla fileye doğru yürüdü. Tam karşımda durdu. Aramızdaki o elektriklenme havayı neredeyse patlayacak raddeye getirmişti.
Elini fileden uzattı. "Tebrikler Sezgin. Gerçekten harika bir oyundu."
Bu centilmen hamlesi karşısında bir an duraksasam da duruşumu bozmadan elimi uzattım ve onun büyük, sıcak elini sıktım. Ama tam elini çekeceğim sırada, gripini gevşetmedi. Elimi bırakmayıp beni hafifçe kendine doğru çekti.
Amber gözlerim şaşkınlıkla büyürken, Ediz bana doğru eğildi ve o jilet gibi sesiyle fısıldadı:
"Sırrı yaymayacağıma dair sözümü tutacağım, masada kaybetmeyi bilirim... Ama bilmediğin bir şey var Sezgin."
"Neymiş o?" dedim, göğsümün hırsla kalkıp inişini gizlemeye çalışarak.
Ediz’in yüzünde o sinir bozucu, alaycı gülüş yeniden belirdi. "Selin bana senin hakkında hiçbir sır vermedi ki. Sadece senin okul birinciliği için ne kadar hırslı olduğunu söyledi, ben de gerisini uydurdum. İyi blöftü değil mi?"
Olduğum yerde donakaldım. Zihnimdeki bütün dişliler bir anlığına durdu.
Ediz Sancaktar, benim kontrol delisi yapımı, panik eşiğimi ve kusursuzluk takıntımı kullanarak benimle resmen çocuk gibi oynamıştı. Bizi buraya, bu korta çekmek, beni kendi kulvarında sıkıştırmak için devasa bir yalan kurgulamıştı. Selin aslında ona hiçbir şey anlatmamıştı!
O an içimde patlayan o devasa rahatlama hissi, yerini anında yakıcı bir öfkeye bıraktı. Üzerimdeki o ağır baskının bir blöften ibaret olduğunu anlamak beni inanılmaz derecede mutlu etse de, bu çocuğun zekasıyla beni parmağında oynatmış olması sinir krizinin eşiğine gelmeme yetti.
"Sen..." diye tısladım elimi onun avcundan hırsla kurtararak. Raketimi havaya kaldırıp kafasına geçirmek ister gibi üzerine yürüdüm. "Sen tam bir yalancı, sinsi ve aşağılık bir pisliksin Sancaktar!"
Ediz ise çoktan arkasını dönmüş, o rahat, gamsız adımlarıyla kortun çıkışına doğru yürümeye başlamıştı bile. Kapının eşiğinde durdu, başını hafifçe omzunun üstünden bana çevirdi. Sağ işaret parmağını sallayarak o ikonik sahte ahlakçı mimiğini takındı:
"Aa... Ne kadar ayıp Sezgin. Bembeyazlar içindeyken hiç yakışıyor mu bu şiddet meyli? Hadi, derse geç kalma."
Islık çalarak yeşil bahçede gözden kaybolurken ben kortun ortasında, elimde raketle sinirden soluyarak kalakalmıştım. Üzerimdeki o boğucu gizli sır yükünün kalkmış olmasının verdiği o tarifsiz hafiflik ve mutluluk içimi kaplarken, dudaklarımın kenarında engel olamadığım o tebessüm belirdi.
Hera'nın tebessümünün dolaylı olarak sebebi Ediz idi. Selin gerçekten de Ediz'e Hera hakkında bütün bildiklerini, Hera'nın bazen nasıl kırılma noktasına geldiğini, ailesinin Hera'yı nasıl incittiğini anlatmıştı. Ama Ediz Hera'ya hiçbir şey bilmediğini söyledi. Arka planda yaptığı şey ise, tenis kortundan çıktıktan sonra tenefüste direkt Selin'i bulmaktı. Ediz Selin'i birkaç arkadaşının yanındayken görünce elleri ceplerinde onlara yaklaştı. Selin kızları gönderdi. Ediz ile tek kaldılar. Ediz Selin'e tek bir şey söyledi:
"Hera hakkında bildiğin ne varsa sadece sende kalacak. Ben dışında kimseye anlatmayacaksın. Anlatırsan seni tüm okula rezil ederim. Müdür ile babamın arasındaki yakın arkadaşlığı bilirsin. Ailenden azar duya duya başka okula gidersin" dedi. Selin ağzı açık bir şekilde Ediz'e baktı. Hera onu ve Ediz'i özel olarak davet etmişti, bunun kendisine de Ediz'e bir ego tatmini yaşatmasını beklerken Ediz'ten gelen bu uyarıyla olduğu yerde kaldı. "Ne oldu? Aşık mı oldun yoksa? Hera'ya hayran mı kaldın? Daha önce onu sinir etmek için çabalamıyor muydun? Ne bu hal?" dedi Ediz'e hayretle bakarak. Ediz Selin'i baştan aşağı aşağılayıcı bir yüz ifadesiyle süzerek "Aşık olmam için fazla ciddiye almam gerekir, günün sonunda kendimi değil onu düşünmem gerekir. Tek amacımın eğlenmek olmaması gerekir. Sadece avımı bu konulardan vurmak istemiyorum o kadar. Bak, beni eğlendiriyorsun, hakkını yiyemem. Ama işimi zorlaştırma." dedi ve ıslık çalarak biraz ileride duran Mert ve tayfasına doğru yürüdü. Hera ise soyunma odasında, Ediz'in kendisinde bir sır olmadığını söylediği anı zihninde baştan oynatıp defalarca sevinç çığlığı atıyordu. Onun için kimsenin zayıflığını görmemesi demekti bu.
Üzerime okul üniformamı geçirip İnci ve Umay ile soyunma odasından çıktım. Koridorda ilerlerken Ediz ve tayfasına görmeme rağmen sadece amber gözlerimi devirip başka tarafa baktım. Tam o sırada telefonuma bir numaradan mesaj düştü. "Selin bana hiçbir şey anlatmamış olsa bile o partiye geleceğim ve sen de beni anons edeceksin."
Bölüm etkileşimi
