Müfredat Dışı kitap kapağı

5. bölüm / 6

Müfredat Dışı

Eğlenceli Ceza

Vaveyla Yazarı: Nova Writes

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Eğlenceli Ceza

Müdür yardımcısının arkasından o kasvetli, deri kaplı makam odasına girdiğimizde kapı arkamızdan sertçe kapandı.
Odadaki o ağır mobilya ve pahalı tütün kokusu burnuma çarptı. Müdür Yardımcısı Fuat Bey, masasının arkasına geçip elini şakaklarına dayadı. Adam öfkeden çok, çaresizlik içindeydi. Karşısında duran iki öğrenci alelade isimler değildi; Sezgin ve Sancaktar ailelerinin bağışlarıyla, nüfuzlarıyla dönüyordu bu okulun çarkları.
"Bana bakın..." dedi Fuat Bey, sesini kontrol etmeye çalışarak. "Siz aklınızı mı kaçırdınız? Okulun ortasında, yüzlerce öğrencinin gözü önünde birbirinize girmek ne demek? Hera, senin gibi her anlamda örnek gösterilen bir kıza bu yakışıyor mu? Ediz, senin bu vukuatlarından zaten gına geldi!"
İkimiz de Fuat Bey’in masasının önünde, aramızda bir adımlık mesafe ile dimdik duruyorduk. Benim göğsüm öfkeden hâlâ hızla naik inip kalkıyordu. Ediz’in ise kravatı gevşemiş, saçları dağılmıştı ama yüzünde o dokunulmazlığın verdiği rahatsız edici bir özgüven vardı. İçinden çıkan o canavarı aklımın bir köşesine çoktan kazımıştım. Sinirli olmasının sebebi de gayet açıktı. Kendisine ait olduğunu sandığı birinin başka birine değer vermesi o egosunu mahvediyordu ve bir egoist için bu onu çileden çıkarıp bir canavara dönüştürmeye yeterdi.
"Fuat Hocam," dedi Ediz, sesindeki o pişkince tonu hiç bozmadan. "Ortada büyütülecek bir şey yok. Arkadaşlarla aramızda ufak bir antrenman yapıyorduk, Hera Sezgin de her zamanki gibi durumu biraz fazla tiyatral algıladı. Bilirsiniz, drama kraliçesi."
Ediz’e doğru başımı hırsla çevirdim, amber gözlerimden adeta alev fışkırıyordu. "Tiyatral öyle mi? Bir çocuğun yakasına yapışıp üç kişi üstüne yürümek senin sığ dünyanda antrenman mı sayılıyor Sancaktar? Beceriksizliğini ve hazımsızlığını kaba kuvvetle kapatmaya çalışıyorsun!"
"Hera! Ediz! Yeter!" diye bağırdı Fuat Bey masaya elini vurarak. Derin bir nefes alıp koltuğuna yaslandı. "Bakın... Ailelerinizin bu okula olan katkılarını, konumlarını biliyorsunuz. Müdür Bey'in de fikri bu yöndedir eminim. Bu olayı Disiplin Kurulu'na sevk edip ikinizin de sicilini yakmak istemiyoruz. Zaten aileleriniz duysa ilk iş bizi ararlar. Ama bu yaptığınız yanınıza kalacak sanmayın."
Fuat Bey gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı. "Bu haftaki tüm kulüp etkinliklerinde ve okul organizasyonlarında ikiniz birlikte görev alacaksınız. Okul temsilcisi olarak organizasyon düzenini birlikte sağlayacaksınız. Bir kez daha birbirinize sesinizi yükselttiğinizi duyarsam, babalarınızın ne kadar değerli insanlar olduğunu unutur, ikinize de uzaklaştırmayı basarım. Şimdi çıkın dışarı!"
Ediz'in yüzünde ne bir hüzün ne de pişmanlık emaresi yoktu. Sadece istediğini alamamış, vakit kaybetmiş birinin o bıkkın ve sakin kalmaya çalışan ifadesi vardı.
Odadan çıktığımız an, koridorun o gürültülü sessizliği tekrar yüzümüze çarptı. Kapı kapanır kapanmaz Ediz’e dönüp üzerimi düzelttim.
"Seninle tek bir saniye bile aynı görevde bulunmam Sancaktar," dedim buz gibi bir sesle. "Fuat Bey'e babam aracılığıyla ulaşıp o cezayı iptal ettiririm."
Ediz bir adım atıp tam önümde durdu. O 1.88'lik boyuyla üzerime gölge düşürürken, dudaklarının kenarında yine o gıcık, bencil sırıtış belirdi. Buz mavisi gözlerindeki o karanlık öfke yerini tekrar alaycı bir neşeye bırakmıştı. Ama arkasındaki zorlanmayı görüyordum.
"İptal ettir de görelim Sezgin," dedi eğilip fısıldayarak. "Ama kaçışın yok. Cuma gününe kadar her gün, her saat dibimde olacaksın. Bakalım o 'asil ve ulaşılmaz' havaların benim yanımda ne kadar dayanabilecek."
"Görürüz Sancaktar," dedim ve arkamı dönüp topuklarımın üzerinde sertçe yürüyerek koridorda gözden kayboldum.
Aramızdaki bu savaş artık koridor kavgalarını aşmış, birbirimizin sınırlarını tamamen yok etmeye ant içtiğimiz tehlikeli bir oyuna dönüşmüştü.
Ediz’in müdür odasında Fuat Bey’in karşısındaki o pişkince, hiçbir şeyi umursamayan tavırları ve koridorda Kaan’a ve bana karşı gösterdiği o çirkin, yırtıcı agresiflik zihnime çivi gibi çakılmıştı.
Bir sonraki teneffüs.
Ediz kendi sınıfında, sırasına krallar gibi yayılmış bir şekilde arkadaşlarıyla oturuyordu. Keyfinin hâlâ yerinde olmadığı, gözlerindeki o karanlık bulutlardan belliydi. Tam o sırada Selin, her zamanki o ucuz, fırsatçı tavrıyla ortamı koklayıp Ediz’in yanına sokulmuş, az önceki kavgayı ve müdür odasındaki mevzuyu bahane ederek beni Ediz’e kötülemeye, aleyhime sinsi sinsi atıp tutmaya başlamıştı.
Ama Selin’in unuttuğu bir şey vardı: Sınıfın bana sadık erkekleri koridordaki radar gibiydi ve onlar için kaos kadar ilgi çekici bir şey yoktu. İçlerinden biri durumu fark ettiği an nefes nefese benim yanıma koştu.
"Hera," dedi çocuk, gözlerini açarak. "Selin karşı sınıfta Ediz’in yanında senin hakkında acayip sinsi muhabbetler döndürüyor, haberin olsun."
Sabahtan beri zaten barut fıçısından farksızdım. Ediz’in o kaba ve agresif tavrı, saçma bir sınır dalgası ve şimdi de Selin’in bitmek bilmeyen bu pespaye oyunları... Sabrımın son katmanı da çatlayıp yarıldı. Bu kız da diğer aptal, özsaygısız kızlardan biriydi. Sırf bir erkeğe, Ediz Sancaktar'a yaranmak için işi yokmuş gibi beni kötülüyordu ve böyle insanlara sabır göstermenin bir anlamı yoktu.
Okul üniformamın ceketini sakince düzelttim. Amber gözlerimde o ne yapacağı belirsiz, son derece tehlikeli ve karanlık pırıltıyla yerimden kalktım. İnci ve Umay da bir an bile tereddüt etmeden, ne yapacağımı anlamış gibi arkama takıldılar.
Karşı sınıfın kapısını adeta bir fırtına gibi ama bir o kadar da sarsılmaz, asil ve sakin adımlarla bastım.
Sınıfa adım attığım an, içerideki gürültü bıçak gibi kesildi. Bütün başlar bana döndü. Doğrudan Ediz’in sırasının önünde bitmiş olan Selin’e doğru adımladım. Sınıftaki herkes —Ediz dahil— benim bağırıp çağırmamı, kıza fiziksel olarak saldırmamı bekliyordu. Ama yanılıyorlardı. Ben oyunumu kendi kurallarımla oynardım.
Selin kaçacak delik ararken, İnci ve Umay birer gölge gibi iki yanına bitti. İkisi birden Selin’in kollarını sıkıca kavrayarak kızı olduğu yere sabitledi. Selin panik içinde çırpınmaya çalıştı ama kızlar bırakmadı.
Selin’in tam dibine girdim. Yüzümde buz gibi, ürkütücü ve asil bir tebessüm belirdi. Sesimi bir milim bile yükseltmeden, o mesafeli ve alaycı tonumla konuştum:
"Ah... Küçük ezik de buradaymış," dedim, Selin’in gözlerinin içine bakarak. "Demek kulüpteki gece o terli havluyla zevke gelmek sana yetmedi... Şimdi de az önceki kavgadan istifade edip beni Ediz beyefendiye kötülüyorsun ha?"
Selin korkuyla nefesini tuttu. Aniden elimi uzattım. Selin’in o zavallı yüzünü kavradım ve parmaklarımla burnunu sertçe çekiştirdim.
"Seni yerim," diye fısıldadım kulağının dibinde, tamamen tekinsiz bir fısıltıyla.
Selin bu öngörülemez hamlem karşısında ne yapacağını şaşırıp kaskatı kesildi. Gıkını bile çıkaramadı. Sınıftaki herkes, Mert ve arkadaki tayfa ağızları açık bir şekilde bu ezici, akıl almaz şovu izliyordu.
Ediz ise oturduğu sıradan buz mavisi gözlerini kısmış, benim bu şovumu pür dikkat takip ediyordu. İçindeki o sabahki zifiri agresiflik, yerini yavaşça büyük bir şaşkınlığa, ardından gözlerinde beliren devasa bir eğlenceye bırakıyordu.
Burnunu bıraktığım Selin’e arkamı dönmedim. Elimi ütülü eteğimin cebine attım ve oradan siyah bir saç tokası çıkardım. Selin’in ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden, kızın o özenle maşaladığı saçlarını tepesinden hoyratça kavradım. Birkaç saniye içinde saçlarını tepesinde inanılmaz komik, darmadağın ve şebek gibi duran bir ev topuzuna çevirdim. Selin, Ediz'in ve tüm sınıfın gözü önünde tam bir palyaçoya dönmüştü.
Ama şovum henüz bitmemişti. Son ve öldürücü darbe için elimi tekrar ceketimin cebine attım. Bu sefer cebimden tek bir dal bitkisel sigara çıkardım. Sigarayı Selin’in o şoktan aralanmış, titreyen dudaklarının arasına yerleştirdim. Ceketimin gizli cebinden gümüş çakmağımı çıkarıp çat diye tek hamlede ateşledim ve sigaranın ucunu yaktım.
Selin; kollarından İnci ve Umay tarafından tutulmuş bir halde, ağzında tüten bitkisel sigara ve kafasındaki o komik topuzla bir heykel gibi kalakalmıştı.
İnci ve Umay kollarını yavaşça bıraktı. Çakmağımı cebime koydum. Amber gözlerimi son kez, sırada keyifle geriye yaslanmış olan Ediz’e çevirdim.
Ediz bana bakarken dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılmıştı; buz mavisi gözlerinde o tekinsiz ışıltı yeniden parıldıyordu. Benim bu yaratıcı zekama ve sınır tanımaz tavrıma resmen içten içe şapka çıkarıyordu, emindim. Ama bir yandan da hafif pişman olmadım değil. Sonuçta bu sayede belki de kafasında 'kızlar benim için birbirine giriyor' algısı oluşacaktı. Yüzeysel erkek beyni.
Tek bir kelime bile etmedim. Ceketimi bir hareketle savurarak sınıfı terk ettim.
Arkamda kalan sınıf ise hayatının en büyük şokunu yaşıyordu. Tek bir damla kan dökmeden, sadece bir saç tokası ve bir dal sigarayla Selin’i tüm okulun önünde madara edip çıkmıştım.
Selin’e okul tarihinin dersini verdikten sonra içimde yükselen o yoğun adrenalin dalgası, yerini derin bir zihinsel ve fiziksel yorgunluğa bırakmıştı. Ceketimin üst düğmelerini gevşettim, duruşumu hafiflettim ve adımlarımı her zamanki sığınağıma; o loş, gürültüden uzak ve sessiz yangın merdivenlerine doğru yönelttim.
Ağır demir kapıyı itip içeri adım attığımda, cebimdeki bitkisel sigara paketine doğru uzanan elim havada asılı kaldı. Merdiven boşluğunda yalnız değildim.
Barın, bir alt basamakta duvara yaslanmış, elindeki telefonla ilgileniyordu. Esmer, derin bakışlı, hoş bir çocuktu. Ayak seslerimi duyup başını kaldırdığı an, o her zamanki çekici, elit ve özgüvenli gülümsemesi yüzüne yayıldı. Şekerpare gününden beri aramızda adı konulmamış, sürekli ince ince işleyen flörtöz bir çekim vardı.
"Bak sen..." dedi Barın, ses tonundaki o davetkar, pürüzsüz tınıyı gizlemeyerek. "Hanımefendi tahtından inip buralara uğrar mıydı?"
Dudaklarımda hafif, mesafeli ama bir o kadar da sıcak bir tebessüm belirdi. Sırtımı arkamdaki soğuk duvara gayet rahat ve davetkar bir edayla yasladım. "Bugün sarayda işler biraz fazla hareketliydi Barın. Kafa dinlemeye ihtiyacım var."
Barın, duvara yaslanmış bu iddialı duruşumu görünce aramızdaki basamak farkını acelesiz adımlarla kapattı. Tam karşımda durdu. Aramızdaki kişisel alanı neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştı.
Elimdeki pakete göz atıp içinden bir dal bitkisel sigara çekti. Son derece nazik, estetik ama bir o kadar da cüretkar bir hamleyle sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirdi.
Amber gözlerimi onun gözlerinden bir milim bile kaçırmadan, bu tehlikeli yakınlaşmaya sonuna kadar izin verdim. Barın, cebinden çıkardığı şık gümüş çakmağı çat diye tek hamlede ateşledi. Diğer elini yüzüme doğru yaklaştırdı. Sigarayı yakarken, parmak uçları kasıtlı olarak çeneme hafifçe temas etti. Sıcaklığı cildimi yaktı. Dumanı derine çekip yavaşça Barın’ın yüzüne doğru üflerken, merdiven boşluğundaki flörtöz gerilim tavan yapmıştı.
Tam o sırada, üst katın demir kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
İçeriye; sabah koridorda Kaan yüzünden adeta gözü dönen Ediz Sancaktar ve hemen arkasından onu ikna etmeye çalışan eski sevgilisi Alya daldı. Belli ki onlar da kozlarını paylaşmak, o bitmeyen hesaplaşmalarını sürdürmek için bu tenha noktayı seçmişlerdi. Alya da aptal bir kızdı. Sadece Ediz'in aklının hala onda kaldığını ispatlamanın verdiği zevkle sohbeti biraz daha uzatmaya çalışıyordu o kadar.
Ama kapının açılmasıyla birlikte, dördümüzün de adımları ve sözleri aynı anda havada asılı kaldı.
Ediz, buz mavisi gözlerini merdiven boşluğuna indirdiği an; duvara yaslanmış olan beni ve hemen dibimde, eli hâlâ çenemin birkaç santim ötesinde duran Barın’ı gördü. Ediz’in yüzündeki o sabahki öfkeli, hazımsız ifade aniden katmerlendi. Ellerini jilet gibi siyah eşofmanının ceplerine soktu, çene kemikleri öfkeyle kasıldı.
Alya, Ediz'in koluna yapışarak konuşmaya başladı. "Ediz, lütfen beni dinle! Kaan'la aramızdaki şey seni ilgilendirmez, biz seninle çoktan bittik!" Sesinde hâlâ gizli bir memnuniyet ve aynı anda bir hazımsızlık vardı, Ediz kadar hazımsız olmasa da.
Ediz, Alya’yı dinliyormuş gibi yaptı. "Tabii Alya, tabii... Herkes kendi yoluna bakıyor zaten, görüyorsun," dedi. Sesi o kadar iğneleyici, soğuk ve mesafeli çıkmıştı ki. Ve konuşurken buz mavisi gözleri bir saniye bile üzerimden ayrılmıyordu.
Ben ise Barın’ın yanındaki o kendinden emin duruşumu zerre bozmadım. Barın durumdaki o gerilimi anında sezmişti. Elini arkamdaki duvara dayayarak beni tamamen kendi alanına alan sahiplenici bir pozisyon takındı. Kulağıma doğru eğilip alçak sesle flörtleşmeye, bir şeyler fısıldamaya devam etti. Hafifçe güldüm ama amber gözlerim, Alya’nın karşısında kaskatı dikilen Ediz’i çaktırmadan baştan aşağı süzüyordu.
Ediz, Alya’ya yarım yamalak, geçiştirici cevaplar verirken gözü tamamen dudaklarımın arasındaki bitkisel sigaradaydı. Sabah o aynı sigarayla Selin’i nasıl rezil ettiğimi hatırladığına emindim; ama şimdi o sigarayı Barın’ın yakmış olması, içindeki o bencil, kural tanımaz canavarı resmen çıldırtıyordu. Ediz; ceketimin altından süzülen o duruşumu ve umursamaz tavrımı izlerken Alya’nın dediklerine sadece "Hı hı, evet" diye tepkiler veriyordu.
Ama eğer gerçekten biraz gözlemci ve zeki bir insansam, onun beni sadece bir ego tatmini olarak gördüğüne emindim. Bu çocuk için her şey birer eğlenceydi. Ben de onun egosunu tatmin eden keyif verici bir detaydım. Ama yine de bu onun egosunu kırmamak için bir sebep değildi. Onun egosunu tatmin etmek benim elimdeyse, mahvetmek de benim elimdeydi.
Merdiven boşluğunda resmen iki ayrı evren kurulmuştu. Bir tarafta Alya çaresizce debeleniyor, diğer tarafta Barın flörtün sınırlarını zorluyordu.
Sigaramdan derin bir nefes daha aldım. Amber gözlerimi doğrudan Ediz’in gözlerine dikerek dumanı ağırca havaya savurdum. Ediz dudaklarını memnuniyetsizce büzüp başını çevirdi ama saniyeler sonra buz mavileri yine bana kilitlendi. Bu merdiven boşluğu, dördümüz için de tam bir psikolojik işkence odasına dönüşmüştü. Bazen onun etrafında dolaşan bazı kızları anlamak için efor sarf ediyordum. Ediz Sancaktar için 'değer vermek' kavramı sadece bir kelime grubundan ibaretti ve o kızlar bunu bile bile neden hala peşinde dolaşıyordu bilmiyorum. Ya da bilmiyorlardı, bilmeyecek kadar kör olmuşlardı.
Teneffüs zili çaldığında bu manasız tiyatro dağıldı ama cezamızın gerçeği yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Fuat Bey'in o odada kestiği ceza netti: Bu haftaki okul organizasyonu ve cuma günkü kulüp töreninin tüm sorumluluğu bize verilmişti.
Ders bitiminde, okulun o devasa gösteri salonunda buluşmak zorundaydık.
Salona adım attığımda, sahnenin ortasında duran Ediz’i gördüm. Üzerindeki o spor kıyafetleri değiştirmiş, yine okul üniformasına bürünmüştü ama kravatı gevşekti, siyah saçları darmadağındı. Sahne ışıklarının altında tek başınaydı.
Sahneye doğru yürüdüm. Elindeki organizasyon dosyasını evirip çeviriyordu.
"Geldin demek Sezgin," dedi Ediz, başını dosyadan kaldırmadan. Sesi merdivenlerdeki o soğuk, kıskanç tınıyı hâlâ taşıyordu. "Barın’la flört kulübünü kapatıp görev bilincine dönmen ne hoş."
Tam da tahmin ettiğim gibi, o onun için egosunu tatmin eden her şey bir nevi onunmuş gibi davranıyordu ve eğer 'onun' olan biri o değil de başkasına oynamaya kalkarsa bu onu sinir ederdi. Bu gerçeği bilmek biraz gururumu kırsa da işime yarıyordu.
Kollarımı göğsümde birleştirdim, sahnenin kenarına yaslandım. "İşime odaklanırım Sancaktar. Senin gibi kişisel komplekslerimi okul koridorlarına taşımam."
Ediz dosyayı sahnedeki masaya sertçe bıraktı. Bana doğru iki büyük adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattı. Yüzündeki o alaycı gülümseme geri dönmüştü ama gözlerinde hâlâ o tehlikeli kıvılcım çakıyordu.
"Kişisel kompleksler mi?" diye fısıldadı, eğilip tam gözlerimin içine bakarak. "Yangın merdiveninde çeneni tutturan, sigaranı yaktıran sensin. Barın'ın o ezik flört numaralarıyla beni kışkırtmaya çalıştığını anlamayacak kadar salak mıyım sanıyorsun?"
Onun bu halini izlemek tek başıma en sevdiğim filmi izlemekten daha çok zevk veriyordu.
Hafifçe gülümsedim, başımı yukarı kaldırdım. "Seni kışkırtmaya çalışmadım Sancaktar. Sen zaten kendi kendine tutuşmaya dünden razısın. Ayrıca Barın'ın numaraları gayet başarılıydı."
Ediz’in çenesi kasıldı. Elini arkamdaki sahne dekorunun ahşap paneline sertçe dayadı. Gözlerindeki o öfkeli parıltı her şeyi ele veriyordu. O piçin egosunu fena sarsmıştım.
"Cuma günkü tören ve okul organizasyonlarını kusursuz yapacağız Sezgin," dedi, sesi keskin bir tonda kısılarak. "Çünkü o sahnede yanımda sen olacaksın. Ve o Barın denen çocuk, senin kimin kulvarında oynadığını oturduğu yerden izleyecek."
"Ben kimsenin kulvarında oynamam Sancaktar," dedim parmağımla göğsüne hafifçe vurarak. "O sahneyi de, bu organizasyonu da ben yöneteceğim. Sen sadece dediklerimi yapacaksın."
Ediz alçak sesli bir kahkaha attı, yüzüme doğru biraz daha eğildi. "Görürüz kraliçe... Görevimiz başladı. Ama uyarmadı deme, bu salonda baş başa geçireceğimiz saatler senin o 'ulaşılmaz' sınırlarını biraz zorlayabilir."
Amber gözlerim onun buz mavilerine kilitlendi. İkimiz de geri adım atmıyorduk. Cuma günkü büyük organizasyona kadar bu salonda, bu cezanın içinde birbirimizi tüketmeye devam edecektik. Ve eğer Cuma gününe kadar o hep böyle sınırlı gelecekse, ben bir hafta daha katlanabilirdim.
Aramızdaki o santimlik mesafeyi tek bir anda koruduğum soğukkanlılıkla açtım. Araya giren mesafe, aramızdaki o görünmez ateşi söndürmemişti; aksine iki tarafı da daha da dikleştiren bir sınır çizgisine dönüşmüştü.
"Gelecek Cuma düzenlenecek 'Güz Dönemi Açılış Galası' için konseptimiz zaten belli Sancaktar," dedim, elindeki dosyayı onun parmaklarının arasından tereyağından kıl çeker gibi, pürüzsüz bir hareketle çekip alarak. "Klasik Kuleli estetiği. Koyu ahşaplar, ağır kadife perdeler, fildişi detaylar ve orkestra. Senin o kaotik yeraltı dövüşlerinin veya motor çetelerinin izi bile olmayacak bu sahnede."
Ediz ellerini kumaş pantolonunun ceplerine soktu, arkasındaki dekorasyon paneline tek omzuyla yaslandı. Siyah saçları hafifçe alnına düşmüştü. Yüzündeki o her zamanki alaycı, bir insanı çıldırtabilecek raddedeki gülümseme yavaşça geri döndü.
"Kuru, sıkıcı ve buram buram 'Sezgin mükemmeliyetçiliği' kokan bir akşam yani?" dedi, ses tonunu düşürerek. "İnsanlar oraya sadece senin o kaskatı protokol kurallarını izlemeye gelmeyecek Hera. Biraz heyecan, biraz kontrolsüzlük arayacaklar. Ve bil bakalım o heyecanı bu salona kim getirecek?"
Bu çocuk tam bir belaydı. Sadece ilgi isteyen bir çocuk gibi davranıyordu.
"Sen değil Sancaktar," dedim amber gözlerimi bir bıçak gibi onun gözlerine sabitleyerek. "Sen bu sahneye sadece benim yanımda, benim onayladığım sırada çıkacaksın. Ve eğer o gece en ufak bir şov yapmaya kalkarsan, mikrofonda seni 'okulun bir tanesi' yaptığım o anki alaycılığı mumla aratırım."
Ediz alçak sesli, gırtlaktan gelen bir kahkaha attı. Yavaşça yaslandığı yerden doğrulup tam önüme kadar geldi. Aramızdaki o boy farkıyla üstümden bana bakarken, o buzul mavisi gözlerinde tekinsiz, tehlikeli bir neşe parıldıyordu.
"Sen gerçekten hastasın Sezgin," dedi fısıltıyla. "Her şeyi, herkesi avucunun içinde tutabileceğini sanıyorsun. Ama bilmediğin bir şey var... Benim gibi bir kaosu asla bir protokolle sınırlayamazsın. Cuma gecesi o sahnede ışıklar üzerimize çıktığında, kimin kimi yönettiğini bütün okul kendi gözleriyle görecek."
"Görelim bakalım Sancaktar," dedim ceketimin yakasını düzeltip dosyayı göğsüme basarak. "Protokol mü kazanacak, yoksa senin o kontrol edemediğin egon mu."
Tam arkamı dönüp gitmeye niyetlendiğim an, salondan içeri iki alt sınıf öğrencisi ellerinde devasa dekorasyon listeleri ve teknik ekipman kutularıyla daldı. Alt sınıflar bizdeki o gerilimi hissetmiş gibi kapının önünde duraksadılar, çekinerek içeri baktılar.
"Şey... Hera Abla, Ediz Abi? Cuma günkü Gala için sahne kurulum planı ve ses sistemi listesi geldi de... İncelemeniz gerekiyormuş," dedi çocuklardan biri.
Kaçacak yerim yoktu. Bu organizasyonun kusursuz olması gerekiyordu ve Ediz Sancaktar gibi bir kaosu sahne arkasında tek başına bırakmak, Kuleli Koleji'nin o tarihi binasını kendi ellerimle ateşe vermekle eşdeğerdi.
Dosyayı göğsümden çekip masanın üzerine sertçe bıraktım. Tok sesim boş salonda yankılandı. "Listeyi buraya bırakın ve çıkın," dedim, sesimdeki o sarsılmaz otoriteyle. Çocuklar dosyaları masaya bırakır bırakmaz salondan çıktılar.
Ediz, o iki elini de kumaş pantolonunun ceplerine sokmuş, dudaklarında o sinir bozucu, zafer kazanmış sırıtmalarından biriyle beni izliyordu.
"Demek gitmiyorsun Sezgin?" dedi, masanın kenarına kalçasını yaslayarak. "Bayağı heveslisin benimle vakit geçirmeye."
Yüzüne baktığımda buz mavisi gözlerinin tehlikeli bir şekilde kısıldığını gördüm. Dudaklarının kenarındaki o alaycı piç gülüşüyle birlikte gözlerinin kenarları da hafifçe kıvrılmıştı.
"Seninle vakit geçirmeye değil, senin Kuleli’nin en büyük etkinliğini rezil etmeni engellemeye hevesliyim Sancaktar," dedim amber gözlerimi ona dikerek. Dosyayı açtım ve kalemi elime aldım. "Şimdi şu kibirli egona kısa bir ara ver de işe koyulalım. Sahne arkasındaki ışıklandırma protokolünü senin o karanlık tarzına göre değil, orkestranın akışına göre ayarlayacağız."
Ediz bana doğru biraz daha eğildi. Masadaki haritanın ve planların üzerine elini dayadı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, ceketindeki o kokuyu alabiliyordum. Üzerinde pahalı bir parfümün temiz, keskin kokusu vardı; altında ise sönmüş Marlboro’nun kuru ve hafif acı izi.
"Işıklar hakkında bir fikrim var kraliçe," dedi, sesi alçak ve tehlikeli bir fısıltıya dönerek. "Açılışı klasik bir konuşmayla yapmak yerine... Sen ve ben o ışıkların altına aynı anda çıksak? Birlikte. Hani şu koridorda birbirimizin boğazına sarılan iki 'düşman' olarak değil de, bu okulun iki kural koyucusu olarak?"
Amber gözlerim kısıldı. "Birlikte mi? Sancaktar, ben sahneye tek başıma çıkarım. Seni yanımda bir aksesuar gibi taşımaya niyetim yok."
"Aksesuar mı?" Ediz hafifçe güldü, yüzündeki o bencil sırıtış daha da derinleşti. "Beni yanına almazsan o orkestrayı ve o ışıkçıları kendi kafama göre sabote ederim Sezgin. O çok önemsediğin kusursuz galan bir anda yeraltı dövüş kulübüne dönüşür. Tercih senin. Ya benimle o sahneyi paylaşırsın ya da benim yaratacağım kaosu izlersin."
Dişlerimi birbirine kenetledim. Bu çocuk gerçekten bir belaydı. Şantaj yapmaktan, manipüle etmekten ve sınırlarımı zorlamaktan asla vazgeçmiyordu. Ama ne yazık ki, dediğini yapacak kadar da gözü kara bir psikopattı.
"Tamam," dedim kalemimi masaya hırsla vurarak. "Sahneye birlikte çıkacağız Sancaktar. Ama tek bir şartla: Mikrofon bende olacak. Ve o sahnede senin o patavatsız ağzından çıkan tek bir kelime bile senaryo dışına kaymayacak. Anlaşıldı mı?"
Ediz elini masadan çekip doğruldu, o buzul mavisi gözlerinde tekinsiz, zafer kazanmış bir ışık parıldadı.
"Anlaşıldı kraliçe," dedi, bana doğru eğilip nefesinin sıcaklığını yüzümde hissettirerek. "Açılış konuşmasını birlikte yapıyoruz öyleyse."
Yaklaştırdığı yüzüne ilk defa alaycı bir edayla baktım. Gülümseyince gözlerinin kenarlarında ortaya çıkan kırışıklıkların kavisleri, nefes alırken vücudunun hafifçe hareket edişi... Bu yüz, bu sabah koridorda Kaan’ın yakasına yapışan, tenis kortunda peşimi bırakmayan, ama aynı zamanda sabahki hayvansı hareketini cazibesiyle unutturabilme ihtimalini aklıma sokabilen o tehlikeli adamın yüzüydü.
Yüzüme doğru daha da eğildi.
"Sana güvenmiyorum Sancaktar," dedim gözlerinin içine bakarken.
Ediz sırıtarak ekledi: "Zaten bana güvensen, bu oyunun hiçbir eğlencesi kalmazdı Sezgin."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.