2. bölüm / 6
Müfredat DışıAcı Şekerpare
Bölümler 6Şu an: Acı Şekerpare
Ertesi gün.
Hazırlık maçı bitmişti. Okulun açık spor sahası ve bahçesi; ter kokan sporcuların bağrışmalarıyla doluydu.
Tam o sırada, önceden ayarladığım lüks siyah VIP araç bahçenin tam ortasına yanaştı. Siyah camlar aşağı kaydı, kapılar açıldı. İçinden, üzerlerinde jilet gibi takım elbiseleriyle iki koruma ellerinde devasa, gümüş kaplama şık tepsilerle indi. Arkalarından da ben... Üzerimdeki jilet gibi ceketim, dik duruşum ve amber gözlerimde her zamanki "hepinizden üstünüm" tavrımla göründüm.
Sahanın ortasındaki Ediz, o sırada formasına veda etmiş, siyah saçları hafif ıslak bir şekilde bahçedeki ahşap çardakta tayfasıyla oturuyordu. Korumaları ve arkasından beni gördüğünde buz mavisi gözleri adeta zafer kazanmış bir yırtıcı gibi keyifle parıldadı.
Araçtan iner inmez yanıma gelen arkadaşlarımla birlikte tepsilerin başına geçtim. Kızlar tam şekerpareleri öğrenci grubuna dağıtmak için tepsilere uzanmıştı ki, Ediz yerinden fırlayıp o 1.88'lik boyuyla dibimizde bitti.
"Hop, hop, hop..." dedi Ediz, sağ işaret parmağını bir orkestra şefi gibi sallayarak. "Anlaşmamız neydi Sezgin? Kendi ellerinle dağıtacaktın. Arkadaşların elini sürmüyor, hadi bakalım."
Gözlerimi devirip derin bir nefes aldım. Kızlara hafifçe geri çekilmelerini işaret ettikten sonra tepsiyi elime aldım. Ediz, gümüş tepsideki şekerparelere şüpheci bir bakış attı; o kusursuz simetrilerini ve üzerlerindeki altın sarısı fındıkları süzdü.
"Yalnız bunlar... fazla kusursuz?" dedi sesi alaycı bir melodiye dönüşürken. "Senin o narin ellerinden çıktığına emin miyiz bunun? Bayağı bildiğin pastane işi bu."
Tepsiyi korumanın kollarına sertçe bıraktım ve kollarımı göğsümde çaprazladım.
"Zaten ortada hiçbir şey yokken başıma bir iş çıkardın Sancaktar," dedim, sesim sonbahar rüzgarı gibi buz gibi ve netti. "Bir de sana kıyamayıp kendi ellerimle mutfağa girip tatlı mı pişirecektim? Memnun değilsen de umurumda değil, benden bu kadar. Anlaşmayı tamamladım, bir daha da böyle bir şey yapmayacağım, bitti."
Ediz, benim bu boyun eğmez dik başlılığıma karşı hafifçe sırıttı.
"Mızkçı," diye mırıldandı gözlerini üzerimden çekmeden. "Ama ceza cezadır Sezgin. Dağıtmaya devam."
Oyuncuların hepsinin eline tabakları tutuştururken sıra, karşı takımın oldukça uzun boylu, esmer ve yakışıklı smaçörüne geldi. Çocuk forma yakasıyla terli alnını silerken ona doğru yaklaştım. Tatlıyı uzatırken amber gözlerimle çocuğa hafif, büyüleyici bir tebessüm gönderdim. Normalde erkeklerin o yüzeysel dünyasından nefret ederdim ama Ediz’in gözünün önünde flörtleşmek şu an tabağımda soğutulmuş harika bir intikam gibi gelmişti.
"Harika oynadın," dedim, ses tonumu bilerek hafifçe yumuşatarak.
Çocuk karşımda bir an donuklaştı, gözleri parıldadı. "Teşekkür ederim..." dedi kekeleyerek. "Sen de bu okulun en güzel ödülüsün galiba?"
Tam o saçma iltifata lütufta bulunup gülecektim ki, arkamda o sinir bozucu, alaycı ses bitti. Ediz, iki koca adımla aramıza girmişti. Eliyle çocuğun omzuna pat pat vurdu.
"Kardeşim, harika oynadın evet ama tatlıyı yerken dikkat et. Bizim kız heyecanlanıp içine müshil falan atmış olabilir. Malum, pek sevemedi bu dağıtım işini," dedi. Ardından bana dönüp tek gözünü kırptı. "Ayrıca çocuk terli terli... Çocukla flörtleşeceğine git de bir havlu kap gel istersen Hera? Çocuğun kalbini sıkıştıracaksın durup dururken."
Çocuk kıpkırmızı oldu, utancından ne yapacağını bilemeyip hızla uzaklaştı. Benimse öfkeyle kısılan amber gözlerim Ediz’in üzerine çivilendi. Ediz ise hiçbir şey olmamış gibi elini cebine atıp çardağa, tayfasının yanına geri döndü.
Sen kaşındın Sancaktar.
"Sıra sizde, afiyet olsun!" dedim dişlerimin arasından, tepsiyi doğrudan çardaktaki masanın ortasına bırakırken.
Ediz ve grubunun tepsisi tamamen özeldi. Onların şekerparelerinin şerbetinde şifa niyetine yaptırdığım baharatlı bir karışım vardı. Dışarıdan bakıldığında hepsi tatlı birer sanat eseri gibiydi.
Ediz’in tayfası "Ooo yengeye bak, bize özel tepsi getirmiş!" diye gülüşerek şekerpareleri kapıştılar ve aynı anda ağızlarına attılar.
Daha ilk çiğneme saniyesinde üçünün birden gözleri yuvalarından fırladı. Biri anında öksürük krizine girdi, diğeri masadaki şu şişesine koştu, üçüncünün midesi kalktı ve direkt çalıların arkasına koşturdu. Bahçede tam anlamıyla bir zehirlenme kaosu kopmuştu.
Zafer kazanmış bir komutan edasıyla kollarımı birleştirip Ediz’e baktım. Ama...
Ediz o şekerpareye tek bir parmak bile dokunmamıştı. Masada arkasına yaslanmış, arkadaşlarının o perişan halini ve benim yüzümdeki o zafer gülüşünü devasa bir keyifle, kahkahalar atarak izliyordu...
Onun tek amacı eğlenmekti ve ben şu an ona aradığı sirk gösterisini kendi ellerimle sunmuştum, harika.
Ediz oturduğu yerden yavaşça kalktı. Aramızdaki mesafeyi kapatıp tam önümde durdu. Arkadaşları çalıların arkasında can çekişirken, Ediz elini kalbine koydu. Yüzüne yine o darmadağın edici sahte ahlakçı ifadesini yerleştirdi.
Bana doğru eğildi ve o fısıltısıyla kulağıma doğru konuştu:
"Misafirperverliğine bayıldım Sezgin... Ama o çocukların midesini mahvettin."
Gözlerimi kısıp ona baktım. Bu adam normal değildi. Gerçekten normal değildi. Ve ben onu kendi oyununda yenene kadar durmayacaktım.
Arkadaşlarımla çardağı terk edip sınıfa gittik. Gün boyunca o piçi görmedim. Muhtemelen yine bir yerlerde ezik adrenalinler peşindedir.
Aynı günün gecesi.
Şehrin dışındaki o tekinsiz, endüstriyel bölgede yükselen terk edilmiş hantal bir deponun altına kurulan gizli yeraltı boks kulübü... Kapıdan adım attığım ilk saniyede suratıma çarpan o ağır atmosfer; kulakları sağır eden inanılmaz bir gürültü, havada asılı kalan yoğun sigara dumanı ve genzi yakan ucuz alkol kokusundan ibaretti.
Okulun tüm popüler, zengin ve elit tayfası buradaydı. Gündüz koridorlarda jilet gibi üniformalarla dolaşan o tipler, şimdi bu tehlikeli atmosferden adeta büyülenmiş gibi avazları çıktığı kadar bağırıyor, tombalak destelerle bahis oynuyorlardı.
Ben mi? İnci'nin o bitmek bilmeyen, "Hadi ama kraliçe, herkes orada olacak, sen yoksan partinin hiçbir anlamı yok!" ısrarlarına daha fazla dayanamayıp sırf çenelerini kapatmak için gelmiştim. Ama selin için aynısını söyleyemezdim. Dalgın gibiydi. Biraz da gergin. Üzerimde tabii ki o sıkıcı okul üniforması yoktu; vücuduma tam oturan siyah, balon kollu bir elbise. Ama bu rutubetli, izbe yere milim kadar bile ait durmuyordum.
"Gerçekten buraya kadar gelip şu terli insanların birbirini boğazlamasını mı izleyeceğiz?" diye söylendim, kalabalığın arasında zar zor ilerlerken. Amber gözlerim büyük bir tiksintiyle etrafı tarıyordu. "Okulda ufacık bir kavga çıkınca 'aa ne kadar ayıp' diyen tipler gelmiş burada kan görmek için çıldırıyor. İkiyüzlülüğün zirvesi."
"Kızım bir sus ya!" dedi İnci, kolumu sertçe dürterek. "Ringdeki kim sence? Herkes Sancaktar'ı izlemek için toplandı buraya!"
Akan zaman bir anlığına durdu. Duruşumu bozmadan kaşlarımı çattım. "Ediz mi?"
Gözlerimi kalabalığın tam ortasındaki, güçlü spot ışıklarıyla aydınlatılmış kafes gibi devasa ringe çevirdim.
Oradaydı.
Ediz Sancaktar. Üstü tamamen çıplaktı; 1.88’lik boyu, geniş omuzları ve kusursuz sırt kasları spot ışıklarının altında terden parıldıyordu. Okulda o ütülü pantolon ve ceketlerin içine saklanan, gamsız züppe gitmiş; yerine vahşi, kuralsız ve tehlikeli gerçek bir yırtıcı gelmişti. Ellerine sıkıca sarılmış siyah boks bandajları vardı. Yüzünde ise... o her zamanki sinir bozucu, alaycı ve bencil gülümseme.
Karşısındaki iri yarı, kas yığını adam nefes nefese kalmış bir halde ona saldırırken, Ediz hamleleri zahmetsizce savuşturuyor, rakibiyle dalga geçer gibi etrafında dönüyordu. Her hareketi inanılmaz bir esneklik ve milimetrik bir hız taşıyordu. Can yakmaktan çok, karşısındakinin çaresizliğiyle eğlenen bir avcı gibiydi.
"Adamı bitirsene Sancaktar! Vur şuna!" diye bağırdı bizim okulun tayfasından biri gırtlağını yırtarak.
Ediz, göz ucuyla kalabalığa bakıp alaycı bir şekilde sırıttı. Tam o anda rakibi suratına doğru ayı gibi bir yumruk savurdu. Ediz milim farkıyla eğildi, aniden doğruldu ve adamın karaciğerine öyle sağlam, öyle acımasız ve sert bir kroşe indirdi ki, gürültünün ortasında bile o tok ses salonda yankılandı. Adam anında nefesi kesilmiş halde dizlerinin üzerine çöktü. Maç bitmişti.
Gürültü patlaması salonu yıkarken Ediz kollarını iki yana açıp alaycı bir edayla kalabalığı selamladı. Tam o sırada başını ağır ağır çevirdi... ve kalabalığın en arka sıralarında duran, kolları göğsünde bağlı, siyahlar içindeki kızı gördü.
Beni.
Ediz’in yüzündeki o sahte, tiyatral eğlence anlık olarak donup silindi. Buz mavisi gözleri, doğrudan benim amber gözlerime kilitlendi. O patlayan gürültünün, dumanın, terin ve kan kokusunun ortasında bir an için sadece ikimiz kalmışız gibi bir sessizlik oluştu. Nefes nefeseydi, geniş göğsü hızla inip kalkıyordu ve elmacık kemiğinin hemen altında, dudak bileşiminde ufak bir kan sızıntısı vardı.
Gözlerimi bir milim bile kaçırmadım. Onun bu karanlık, vahşi ve kontrolsüz tarafı beni içten içe şaşırtmıştı ama bunu ona hissettirmeye niyetim yoktu. Soğuk ve meydan okuyan o bakışımı takındım. "Bu mudur yani? Başka numaran yok mu?" dercesine hafifçe tek kaşımı kaldırdım.
Ediz, pürüzsüz bir hareketle ringin esnek iplerine sırtını yasladı. Gözlerini üzerimden bir an bile ayırmadan elinin tersiyle dudağındaki kanı sildi. Parmağındaki kırmızı lekeye bakıp dudaklarının kenarıyla sırıttı. Sonra... sırf beni çıldırtmak, o soğukkanlı kontrolümü yıkmak için ringin ortasından bana doğru o meşhur, dudak büzüp parmak salladığı mimiğini yaptı.
Dudaklarını oynatarak, sadece benim okuyabileceğim o sessiz kelimeleri fısıldadı:
"Aa... Ne kadar ayıp."
Gözlerimi devirip hızla arkamı döndüm. Bu çocuk gerçekten, ama gerçekten tescilli bir akıl hastasıydı.
Boks maçı bitmiş, kulakları sağır eden o vahşi kalabalık yavaş yavaş deponun rutubetli çıkışına doğru akarken ben o gürültünün ortasında kaybolan Selin’i arıyordum. Telefonunu defalarca aramama rağmen açmıyordu ve bu leş gibi sigara dumanı ile ter kokan havadan bir an önce kurtulmak için sabrımın son kırıntılarını harcıyordum. İnci de dışarıda bekliyordu.
Deponun en arkasında kalan dar, loş ve duvarlarından su damlayan koridora saptığımda, soyunma odasının yarı açık kapısından sızan sarı ışık ve boğuk sesler adımlarımı yavaşlattı. Gölgelerin arasına çekilip içeriye hafifçe göz gezdirdim.
İçeride Ediz, boynunda beyaz bir havluyla metal dolaplardan birine yaslanmış duruyordu. Karşısında ise bizim Selin vardı. Selin, her zamanki o flörtöz ve saf gülümsemesiyle Ediz’in gözünün içine bakıyor, saçlarını parmağına dolayıp duruyordu. Ediz ise o bencil ve alaycı sırıtmalarından biriyle kızı dinler gibi yapıyordu ama o buz mavisi gözlerinde zerre samimiyet ya da ilgi yoktu.
Tam o sırada Ediz, boynundaki terli havluyu tek bir umursamaz hareketle aniden Selin’in kafasına doğru fırlattı. Bunu o kadar alaycı, aşağılayıcı ve üstten bir tavırla yapmıştı ki, dışarıdan bakan herhangi biri bir kadının nasıl bozuk para gibi harcandığını anında anlardı.
Ama Selin... Adeta Ediz’in cazibesiyle büyülenmiş bir köle gibi, havluyu yüzünden çekip kıkırdadı. "Ya Ediz, çok pisliksin!" diyerek bu aşağılamayı sevimli bir flört şakası gibi algıladı.
Koridordaki gölgenin içinde tiksintiyle gözlerimi kıstım. Selin’in bu zavallı, öz saygısını yitirmiş haline mi yansam; yoksa Ediz’in insanları, özellikle de ona ilgi gösterenleri böyle parmağında oynatmasındaki o arlanmaz küstahlığa mı öfkelensem karar veremedim.
İçimdeki nefret katlanırken tam arkamı dönüp oradan uzaklaşacaktım ki... Koridorun diğer ucundan ağır, patavatsız adımlarla gelen o şımarık tip belirdi: Mert. Ediz'in en sadık ve en çekilmez yancısı.
Mert, beni o dar koridorda kapının hemen yanında görünce yüzünde iğrenç, pis bir sırıtma oluştu. Hiç duraksamadan, sesini saklama gereği bile duymadan tüm koridorda yankılanacak şekilde bağırdı:
"OOOO! BU SEFER DE SOYUNMA ODALARINI MI DİKİZLEMEYE BAŞLADIK SEZGİN? EDİZ, ŞU GİZLİ HAYRANINA BİR BAK!"
Kaskatı kesildim. Zihnimden Mert'e sülale boyu okkalı bir küfür savururken, soyunma odasının ağır kapısı gıcırtıyla sonuna kadar açıldı.
Ediz ve Selin eşikte belirdiler. Selin’in elinde hâlâ Ediz'in terli havlusu duruyordu ve beni orada görünce şaşkınlıkla gözlerime kilitlendi. "Hera? Sen... burada ne arıyorsun?" diye kekeledi.
Çünkü Ediz'in arkasından az konuşmamıştı. Ki bu da muhtemelen ben Ediz'e daha çok bileneyim diyeydi.
Ediz ise 1.88'lik devasa boyuyla kapı kasasına umursamazca yaslandı. Siyah saçları hâlâ hafif ıslaktı, buz mavisi gözlerinde ise maçı kazanmanın verdiği o katı kibir ve beni burada suçüstü yakalamış olmanın yarattığı muazzam bir eğlence vardı. Mert’in "gizli hayran" lafı egosunu nasıl okşadıysa, yüzündeki sırıtma iyice yayılmıştı.
Amber gözlerimi önce Mert’e çevirip ona bakışlarımla bir mezar kazdım, ardından bakışlarımı yavaşça Ediz’e sabitledim.
Ediz, bu yakalanma anında bile eğilmeyen başımı ve soğukkanlı duruşumu süzdü. Yavaşça öne doğru eğilerek o jilet gibi, alaycı ve tekinsiz sesiyle konuşmaya başladı.
"Demek kapılarda beni dikizliyorsun Sezgin? Şekerparelerin intikamı bu kadar çabuk mu geçecekti yani? Keşke içeri girseydin, yabancı değiliz sonuçta."
Normalde kimseyi, hele ki arkadaşım dediğim birini başkalarının önünde küçük düşürmek benim tarzım değildi.
Amber gözlerim, çocuğun o buz mavisi gözlerine adeta bir hançer gibi saplandı.
"Dikizlemek mi?" dedim, sesimdeki o soğuk ve mesafeli tonu bir milim bile bozmayarak. "Kendini fazla önemsiyorsun Sancaktar. Ringde iki yumruk attın diye egon beynini uyuşturmuş. Ben sadece Selin’i arıyordum."
Duruşumu bozmadan Selin’in elinden tutup onu bu tiyatro oyunundan çıkarmaya hazırlanıyordum ki... arkadan o saf, düşüncesiz ve sinir bozucu ses yükseldi. Selin, elindeki o terli boks havlusunu adeta bir hazineymiş gibi göğsüne bastırarak öne atıldı. Ediz’i bana karşı korumak ister gibi bir tavırla bana çıkıştı:
"Ya Hera! Ediz sadece şaka yapıyor, niye hemen ciddiye alıyorsun ki? Hem kötü bir şey yapmıyorduk, laflarına dikkat et istersen!"
Selin’in bu acınası, kendini hiçe sayan savunması karşısında içten içe delirdim. Ama yine de sakin kalmaya, seviyemi düşürmemeye çalıştım. Arkadaşımı Mert ve Ediz gibi iki bencil akbabanın önünde rezil etmek, onların eğlencesine meze yapmak istemiyordum. Derin bir nefes alıp Selin’e döndüm. Sesimi olabildiğince yumuşatmaya çalışarak konuştum:
"Selin, uzatma. Geç oldu, telefonlarımı da açmadın zaten. Gel, eve gidelim. Ne konuşacaksak yolda konuşuruz."
Fakat Selin, o yeraltı dünyasının tehlikeli ışıltısına ve Ediz’in sahte, zehirli karizmasına o kadar kapılmıştı ki gitmeyi reddetti. Gözlerini devirip Ediz’e doğru bir adım daha yaklaştı.
"Ben daha gitmek istemiyorum Hera," dedi, sesine çocuksu bir inat yerleştirerek. "Çocuk gibi peşimde dolanmayı bırak artık, Ediz’le kalacağım ben."
Ediz ise arkada kollarını göğsünde bağlamış, bu kız kavgasını ve Selin’in ona olan o kölece, karşılıksız sadakatini büyük bir keyifle izliyordu. Dudaklarındaki o bencil, küstah gülümseme her saniye daha da büyüyordu. Karşımda durmuş, benim bir Sezgin olarak kontrolden çıkmamı bekliyordu.
Ve başardı.
Selin’i koruma çizgim, kızın bu kör salaklığı ve öz saygısını ayaklar altına alması karşısında tamamen un ufak oldu. Sabrımın son katmanı da çatlayıp yarıldı. Selin’e doğru tehlikeli bir adım yaklaştım. Amber gözlerimi bir avcı gibi kıstım ve o her zamanki zehir zemberek dilimi tamamen serbest bıraktım.
"İyi o zaman Selin," dedim. Sesim dar koridordaki rutubetli duvarlarda yankılandı; Ediz ve Mert dahil herkesin yüzüne tokat gibi çarpan, berrak ve acımasız bir netlikteydi:
"İyi o zaman, kal burada. Birilerinin terli havlusunu koklayarak zevke gelmeye devam et."
Koridor bir anda ölüm sessizliğine gömüldü. Şoktan saniyeler durdu. Mert’in ağzı açık kaldı, çenesi neredeyse yere düşecekti, ağzından boğuk bir "Oha..." kaçtı. Selin ise yanakları utançtan alev alev kıpkırmızı kesilmiş bir halde kaskatı kesildi. Göğsüne bastırdığı o terli havluya bakakaldı. O an yer yarılsa da içine girseydi, bu ezici rezillikten çok daha şerefli bir kaçış olurdu.
Lafımın geride bıraktığı o devasa enkazı arkamda bırakarak arkamı dönüp dik omuzlarımla loş koridorda yürümeye başladım.
Tam köşeyi dönüp deponun ana alanına çıkacakken, arkamdan Ediz’in o meşhur, alaycı sesi koridorda patladı. Kahkahasına zerre engel olamayarak bağırdı:
"Aa... Selin, ne kadar ayıp! Bak kız haklı, havluyu bırak bence."
Ardından sesini biraz daha yükseltti. Koridoru inleten o alaycı sesiyle doğrudan benim arkamdan seslendi:
"Sana da iyi geceler Sezgin! Şekerparelerden daha acıymışsın!"
Arkamı dönüp bakmadım. Başımı bir milim bile eğmeden deponun çıkışına, gecenin dondurucu ayazına doğru yürüdüm. Ama göğsümün içindeki kalp, sinirden, öfkeden ve kontrolsüz adrenalin patlamasından delicesine çarpıyordu.
Ediz Sancaktar benim sınırlarımı bu hayatta hiç kimsenin zorlamadığı kadar zorluyordu. Ve ben bu oyunun sonunda onun o kibirli sırıtışını yüzünden silmeye yeminliydim.
Bölüm etkileşimi
