Müfredat Dışı kitap kapağı

1. bölüm / 6

Müfredat Dışı

Ahlak Dersleri ve Kırmızı Çizgiler

Vaveyla Yazarı: Nova Writes

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Ahlak Dersleri ve Kırmızı Çizgiler

Aynadaki yansımama baktığımda gördüğüm şey gayet basitti: kusursuzca taranmış bal köpüğü saçlar, keskin bir duruş ve herkeste aynı sahte hayranlığı uyandıran o tanıdık yüz.
Güneydoğu kanadındaki geniş pencerelerden malikanenin bahçesine süzülen sabah güneşi, kahvaltı masasını her zamanki gibi kusursuz bir tablo gibi aydınlatıyordu. Gümüş takımların tıkırtısı, porselen tabaklar ve masanın diğer ucunda kendi kurduğu yapay dünyalarında kaybolmuş bir aile... Herkes kendine biçilen rolü oynuyordu; ben ise bu sahnenin en parlak, dokunulmaz dekoruydum. Etrafımdaki insanların büyük çoğunluğunun yanımda durma sebebi sevgi ya da dostluk değildi, bunu kabulleneli çok olmuştu. Menfaat, popülarite ve benim getirdiğim o gölge konfor... Ama sorun etmiyordum. Bu çevrede ipleri elinde tutan kişi bendim. Herkes sınırını bildiği sürece bu vitrin oyununu oynamakta hiçbir sakınca görmüyordum.
Tabii herkesin bir çizgisi vardı. Benimki ise kendi seçimleri olmayan şeylerle sınanan insanlardı. Sırf ailelerinin cüzdanı kabarık diye kendini ilah sanan züppelerin, o şatoyu andıran koleje bursla gelmiş çocuklara yaptığı zorbalıklar... İşte orası benim kırmızı çizgimdi.
İyi bir insan olmanın kimseye bir zararı olacağını sanmıyorum. Yani, sürekli birilerinin canını acıtıp bundan zevk almak fazla hasta işi gibi geliyor bana.
Ceketimin yakalarını düzeltip masadan kalktım. Kimseye veda etme gereği duymadan malikaneden çıktım ve okulun yolunu tuttum.
...
Kuleli Koleji'nin o hengameli koridorları beni her zamanki gibi fısıltılar ve sahte gülümsemelerle karşıladı. Ama bugün kimsenin yozlaşmış ilgisiyle uğraşacak havamda değildim. Yanımdaki Selin'in bu hafta neler giydiğini, kimden hoşlandığını veya solumdaki Beren'in dün ailesinden gizli nereye gittigini dinlemek...
Son derece ilgi çekici konular.
Son olarak yanımıza Umay ve İnci de katıldıktan sonra artık tam kadro hazırdık. Yangın merdivenine gidip bir şeyler içecektik. Benim dışında grupta kimse bitkisel sigara içmiyordu. Normal sigaradan devamdı onlar için. Umay grubumuza sonradan ben çok sevdiğim için katılan burslu biriydi. Bu benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Umay olması yeterdi. Ama sadece benim için. Ama Beren aynısını düşünmüyordu. Zaten baştan belliydi. Ama bugün fazla farklıydı. Dün gece bir arkadaşıyla bir bara gitmişler. Ve sanırım barda pek sağlıklı şeyler satılmıyormuş. Bunu da bize anlattı. Hepimiz de doğal olarak şaşırdık çünkü uyuşturucu cidden bizi aşan bir konuydu. Beren zaten ergenliğini hat safhada yaşayan biriydi. Umay da bizim gibi tepki vererek "Cidden bunun havalı olduğunu mu düşünüyorsun?" dedi hayretle. Haklıydı. Ama Beren Umay'a pek hoş şeyler söylemedi.
"Zaten burslusun, istenmedigin bir yerde zorla durmana rağmen konuşman çok cesaretlice." dedi. Harika. İnsanların medeni davranmasını istedikçe tam tersi oluyordu. Beren'in bazı şeylerin farkına varması gerekiyordu.
Ağzımdan dökülen her bir kelime esprili ama bir o kadar da ruhunu sökecek kadar tehditkardı. Bir insanın parasının yetmediği yerde insanlığını satmaya kalkması, bu hayatta en tahammül edemediğim şeydi.
"Şu sikik egonu tatmin etmek için çok daha iyi hobiler biliyorum. Göndereyim seni istersen?" dedim sesimdeki alaycı tonla.
Gözlerini dehşete düşmüş gibi açtı.
"Ne diyorsun sen? Aramıza aldığın kıza bir bak! Bir burslu için bizi satacak kadar hain mi oldun Hera?" dedi.
Aptal. Gerçekten katıksız bir aptal. Saçma sapan ortamlara girip havalı olacağını sanan, arkasındaki adama güvenip kalp kıran bir aptal. Daha fazla dayanamayıp parmağımı göğsüne koyup onu duvara doğru yavaşça ittim.
"Bir insanı 'bir burslu' diyerek aşağılayacağını sanan o fındık kadar beynini yerim senin. Bir daha," dedim sesimi tekinsiz bir fısıltıya düşürerek ama her bir harfini zihnine kazıyarak, "o kızın etrafında tek bir gölge bile bıraktığını görürsem, o çok güvendiğin babanın limitiz kartları bile seni elimden alamaz. Anladın mı beni? Şimdi siktir ol git buradan. Bir daha da buradan herhangi birine yaklaşma."
Parmağımı geri çekip üzerimdeki jilet gibi duran ceketimi sakince düzelttim. Duruşunu korumaya çalışıyormuş gibi bir tavır takınıp göz devirmeye çalışıyordu. Bıkkın ve gevşek adımlarla kapıdan kayıp gidişini izledikten sonra çantamdan bitkisel sigaramı çıkardım. Dudaklarımın arasına yerleştirip çakmağımın küçük aleviyle yaktım. Bitkisel duman ciğerlerime dolarken, verdiğim o hafif aromalı kokunun sakinleştirici etkisine sığındım. Kızlara ufak bir baş hareketi yaptım. Sonunda onlar da çıktı ve kendi yerimde kendimle baş başa kalabilmiştim.
Birilerine öyle kolay patronluk taslayamazdınız. Gerçekten babanızın iyi bağlantıları yoksa ve elinizde okulun ağzına meze olabilecek kozlar bulunmuyorsa.
Tam arkamı dönüp merdivenlerden çıkmaya hazırlanıyordum ki...
Üst basamakta, demir parmaklıkların gölgesinde bir hareketlilik fark ettim.
Biri orada oturuyordu. Daha doğrusu, krallığını ilan etmiş gibi yayılarak keyif çatıyordu.
Ediz Sancaktar.
1.88’lik devasa boyuyla merdiven basamaklarına umursamazca kurulmuş, elindeki Marlboro’nun dumanını ağır ağır tüttürüyordu. Buz mavisi gözlerinde o her zamanki alaycı, bencil ve hiçbir şeyi takmayan o sinir bozucu pırıltı vardı. Az önce birini darmadağın etmemi, ağzımdan kaçan o okkalı küfürleri ve savurduğum tehditleri baştan sona bir tiyatro oyunu gibi izlemişti.
Göz göze geldiğimizde, dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. Oturduğu yerden kalktı. Ağır, acelesiz ve her bir adımı yangın merdiveninin metalinde yankılanan tehlikeli adımlarla aşağı inmeye başladı.
Aramızda tek bir adım kalana kadar yaklaştı. İstemeden de olsa boy farkından dolayı kafamı hafifçe yukarı kaldırmak zorunda kalmıştım. Tepeden bana bakarken yüzündeki o kibirli tebessüm derinleşti. Bitkisel sigaramdan çıkan dumanı gösterişli bir şekilde içine çekip, sanki zehir solumuş gibi yüzünü buruşturdu.
Sonra bana doğru biraz daha eğildi. O çekici, alaycı ve mesafeli sesiyle kulağıma doğru fısıldadı:
"Aa... Ne kadar ayıp. Bir kıza hiç yakışıyor mu öyle kelimeler?"
O an, göğsümün tam ortasında garip bir ritim bozukluğu yaşandı. Hayatımda ilk defa amber gözlerimin arkasındaki o sert auradan, tehditlerimden ya da duruşumdan en ufak bir rahatsızlık duymayan biri duruyordu karşımda. Korkmak bir yana, durumu tamamen tiye alıyordu.
Üstelik bu ukala; bütün okulun etrafında pervane olduğu, kendi kuralları dışında hiçbir kuralı tanımayan, tek amacı eğlenmek ve can yakmak olan Ediz Sancaktar’dan başkası değildi.
Bitkisel sigaramdan derin ve pürüzsüz bir nefes aldım. Mentolün o ferahlatıcı, keskin tadı genzimi yakarken amber gözlerim, Ediz’in 1.88’lik boyuyla bana tepeden bakan buz mavisi gözlerine kilitlenmişti.
Geri adım atmak benim lugatımda yoktu. Aksine, aramızdaki mesafeyi hiçe sayarak hafifçe ona doğru yaklaştım ve dudaklarımda biriken dumanı doğrudan o kusursuz, küstah yüzüne doğru üfledim. Mentol ve hafif çiçek aromalı duman yüzünü kapladığında, kokudan hoşnutsuz bir şekilde kafasını hafifçe geriye çekti. Dudaklarımda tek taraflı, meydan okuyan bir gülümseme belirdi.
"Kokusunu alınca yüzünü buruşturduğun sigarayı ben zevkle içiyorum Sancaktar," dedim. Sesim, az önceki kadar netti. "Sen de bir dene bence. Hem... Bir kıza yakışmayan kelimeleri kullanmak zorunda bırakanlar utansın, ben niye utanacakmışım?"
Ediz, bu gözü kara ve esprili duruşuma karşı koyu kaşlarından birini hafifçe kaldırdı. Eğleniyordu. O buz mavisi gözlerdeki pırıltı, avını izleyen bir yırtıcının keyfi gibiydi. Ceketimin iç cebinden henüz açılmamış yedek bitkisel sigara paketimi çıkardım. Elimi uzatıp paketi, onun geniş göğsüne doğru sertçe vurdurarak bıraktım.
"Al hadi, benden. Ciğerlerin biraz kaliteli duman görsün."
Paketi almasını ya da bir ukalalık daha yapmasını beklemeden yanından sıyrıldım. Yangın merdiveninin ağır metal kapısını itip loş koridora adım attığımda, arkamda kalan o tuhaf sessizliği hissedebiliyordum. Ediz Sancaktar ile ilk round tamamlanmıştı ama savaşın henüz başladığını ikimiz de çok iyi biliyorduk.
...
Pazartesi sabahı.
Kolejin o gürültülü, para kokan koridorlarından geçip sınıfın kapısına geldiğimde, içeriden yükselen tuhaf gürültüyü ve kahkahaları fark ettim. Kapı eşiğinde durduğumda gördüğüm manzara, kanımın damarlarımda buz tutmasına yetti.
Sınıfın ortasında, sıranın üzerine adeta bir kral gibi tünemiş olan Ediz Sancaktar vardı. Siyah saçları hafifçe dağılmıştı, beyaz teni pencereden süzülen sabah güneşinde parlıyordu. Elinde ise okulun kendi halinde, içine kapanık kızlarından birinin hep yanında taşıdığı günlük gibi bir şey duruyordu. Ediz, kağıtları havaya kaldırıp o lanet olası taklit yeteneğini konuşturuyor; yüksek sesle ve tiyatral kahkahalarla kızın notlarını okuyordu.
Sınıftaki menfaatçi tayfa —Ediz'in parası ve gücü için etrafında pervane olan o asalaklar— kahkahalara boğuluyordu. Notların asıl sahibi olan kız ise en arka sıraya gömülmüş, ellerini yüzüne kapatmış, utançtan yerin dibine girercesine ağlıyordu.
Amber gözlerimin öfkeyle kısıldığını hissettim. İçimdeki o adalet mekanizması anında devreye girdi. Girişte çantamı, hemen yanımda duran ve bana çok yakın dostum olduğunu söyleyen çocuklardan birinin kucağına fırlattım. Çocuk bir refleksle çantayı havada yakalarken ben çoktan harekete geçmiştim.
Jilet gibi ütülü eteğim ve kendinden emin adımlarımla doğrudan Ediz’e doğru yürüdüm. Tam yanına geldiğim an, sıranın üzerindeki kağıtlara uzanıp hızla çekmeye çalıştım.
Fakat Ediz Sancaktar’ın refleksleri ve kas hafızası şakaya gelmezdi. Daha elime kağıtlar değmeden, bileğimi havada yakaladı ve kağıtları yukarı kaldırdı. Bileğimi tutan parmakları sıcak ve şaşırtıcı derecede sıkıydı.
"Ne yapıyorsun sen ya?" diye tısladım, ona iyice yaklaşarak. "Bırak şu kağıtları, çocuk musun?"
Ediz, o buz mavisi gözlerini yavaşça bana çevirdi. Dudaklarında o sinir bozucu, bencil ama bir o kadar da çekici gülümseme belirdi.
"Aaa, Hera Sezgin. Sabah şerifleriniz hayrolsun," dedi sesi alaycı bir melodi gibi sınıfta yankılanırken. "Bak, burada çok yaratıcı bir edebiyat eseri okuyoruz, niye bozuyorsun ki ortamı?"
"Edebiyat senin neyine Sancaktar? Ver dedim şunu."
Bileğimi elinden kurtarıp kağıtlara bir kez daha hamle yaptım ama o, kağıtları çevik bir hareketle sırtının arkasına sakladı. Aramızda tehlikeli bir yakınlık oluşmuştu. Onu inatlaşarak pes ettiremeyeceğimi biliyordum; karşımda tamamen kendi kurallarıyla oynayan bir sosyopat vardı. Onu vurabileceğim tek yer, çıkar duygusuydu.
"Tamam," dedim, ses tonumu düşürüp sadece onun duyabileceği bir frekansa çekerek. "Notları o kıza geri vermen karşılığında ne istiyorsun? Söyle. Sınav soruları mı? Yetmeyen harçlığının birkaç katı mı?"
Ediz yapmacık bir düşünme pozisyonuna geçti. Parmağını çenesine koydu, gözlerini tavana dikti.
"Para bende her zaman var biliyorsun Sezgin," dedi alaycı bir fısıltıyla. Sıradan aşağı kayıp tam karşımda durdu. Boy farkımız yine o gıcık baskısını hissettirdi. "Sınavlar da pek umurumda değil açıkçası. Ama madem bu kadar adalet savaşçılığı oynamak istiyorsun... Sana öyle bir ceza verelim ki, o asil, erişilmez ve burnu havada kraliçe imajın biraz sarsılsın."
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Ne isteyebilirdi ki? Yemeğe çıkmak? Bir haftalık hizmetçilik?
"Yarın okulun büyük hazırlık maçı var biliyorsun," dedi bana doğru bir adım daha atarak. Yüzündeki ifade tamamen bir şeytana aitti. "O maçtan sonra tüm oyunculara kendi ellerinle yaptığın o meşhur Türk tatlılarından dağıtacaksın. Hepsini tek tek, kendi ellerinle servis edeceksin. Şekerpare mi yaparsın, tutup muhallebi mi pişirirsin bilmem. Ama o mutfağa gireceksin, o önlüğü takacaksın. Nasıl teklif?"
Kaskatı kesildim. Bu tam bir Ediz Sancaktar hamlesiydi. Beni fiziksel olarak zorlamak ya da yanına çekmek yerine, o mesafeli itibarımı zedelemeye çalışıyordu. Tüm okulun önünde elinde tatlı tepsisiyle gezen bir Hera Sezgin...
Ağlamaktan gözleri şişmiş arkadaki kıza baktım. Sonra Ediz'in o zafer kazanmışçasına pis pis sırıtan yüzüne.
"Tamam," dedim dişlerimin arasından. "Kabul. Ver şu notları."
Ediz hiç ikiletmeden kağıtları elime bıraktı. Notları hızla arkadaki kıza doğru fırlatıp tekrar Ediz’e döndüm. İçimde büyüyen o devasa öfke patlaması, yıllardır koruduğum o soğukkanlı kontrol mekanizmasını bir anda yerle bir etti. Ediz tam arkasını dönüp sınıftan çıkmak üzere adımlamıştı ki, arkasından avazım çıktığı kadar bağırdım:
"Senden nefret ediyorum pislik herif! Tam bir şerefsizsin!"
Sınıftaki bütün gürültü bir anda kesildi. Herkes nefesini tuttu.
Ediz, kapının tam eşiğinde durdu.
Ağır, sindire sindire arkasını döndü. Yüzünde en ufak bir öfke kırıntısı bile yoktu. Aksine... Gözlerini sahte bir şaşkınlıkla büyüttü. Yüzüne, gözlerimi devirmeme neden olacak kadar komik, alaycı ve sahte bir ahlakçı ifadesi yerleştirdi.
Dudaklarını büzdü, sağ işaret parmağını bir ilkokul öğretmeni gibi bana doğru hafifçe salladı. O jilet gibi, alaycı sesi sınıftaki ölüm sessizliğini böldü:
"Aa... Ne kadar ayıp."
Sınıfa ve bana doğru tek gözünü kırptı, ellerini kumaş pantolonunun ceplerine soktu ve ıslık çalarak koridorda tayfasıyla yürümeye devam etti. Ben ise arkasından sinirden tırnaklarımı avuçlarıma geçirmekle, içimden ona binbir türlü intikam senaryosu hazırlamakla meşguldüm.
Bu savaş daha yeni başlıyordu Sancaktar. Ve o şekerpareleri sana tek tek yedirmezsem bana da Hera demesinlerdi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

60okunma 16beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.