Müfredat Dışı kitap kapağı

4. bölüm / 6

Müfredat Dışı

Kontrolsüz

Vaveyla Yazarı: Nova Writes

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Kontrolsüz

Işıklar, baslar, parıltılı kıyafetler ve kulakları tırmalayan yüksek desibel... Şehrin en tepe noktasındaki bu lüks kulüp, tam anlamıyla benim krallığımdı. Davet ettiğim herkes buradaydı: üst sınıflar, bizim devre, hatta Ediz’in o karanlık, her an olay çıkarmaya meyilli tayfası bile.
Herkes benden kusursuz bir ev sahipliği bekliyordu. Üzerimdeki iddialı elbise ve amber gözlerimdeki o sarsılmaz özgüvenle mekandaki tüm bakışları üzerimde topluyordum. Kimse birkaç gün önce tenis kortunda bir şantajın eşiğinden döndüğümü, içimdeki o panik dalgasını bilmiyordu. Ben Hera Sezgin’dim; kontrol her zaman benim elimdeydi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, müziğin en yüksek olduğu anda sahneye doğru adımladım. DJ müziğin sesini kıstı, spot ışıkları doğrudan üzerime çevrildi. Elime kablosuz şık bir mikrofon aldım. Mekandaki herkes gürültüyü kesip bana döndü.
"Hepiniz hoş geldiniz," dedim sesimi tüm salona yayan o kendinden emin tonla. "Bu gece kuralları biz koyuyoruz. Ama bu geceye başlamadan önce, aramızda çok özel... Daha doğrusu kendisini çok özel sanan bir misafirimiz var."
Gözlerim kalabalığın arka tarafında, deri koltuklara kurulmuş, elindeki içeceği yudumlarken buz mavisi gözleriyle beni alaycı bir tebessümle izleyen Ediz Sancaktar’a kaydı. Bana attığı o "Dediklerimi harfiyen yapıyorsun Sezgin" edasındaki gururlu bakışı görüyordum.
Dudaklarımda tehlikeli bir tebessüm belirdi.
"Kendisi benden bu gece için çok özel bir anons rica etti," diye devam ettim, sesime abartılı, tiyatral bir şefkat yerleştirerek. "O yüzden huzurlarınızda... Okulumuzun bir tanesi, kural tanımayan gözdesi, egosunu salona sığdırmakta zorlandığımız biricik Ediz Sancaktar’a kocaman bir 'hoş geldin' alkışı istiyorum! Lütfen bu mütevazı varlığıyla bizi şereflendirdiği için ona hak ettiği ilgiyi gösterin!"
Salonda anında devasa bir kahkaha tufanı ve alkış koptu. Sınıftaki erkekler, Mert ve tayfası bile Ediz’i omuzlarından tutup sallayarak "Ooo okulumuzun gözdesi!" diye tezahürat yapmaya başladılar. Selin ise köşede morarmış bir yüzle kalakalmıştı.
Ediz’in yüzündeki o muzaffer gülüş bir anlığına dondu. Koca bir kulüp dolusu insanın önünde onu "okulun sevimli gözdesi" ilan ederek karizmasını tamamen alay konusu yapmıştım.
Ediz, gözlerini kısıp oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Dudaklarında o bencil, tehlikeli sırıtış yeniden belirdi ama bu sefer gözlerinde yakıcı bir hırs vardı. Sahneden inip bar kısmına doğru yürürken, aramızdaki mesafeyi kapatıp yanımda bitti.
Barda tekilashot bardağını eline alıp bana doğru kaldırdı. Eğilip kulağıma doğru o jilet gibi sesiyle fısıldadı:
"Okulun bir tanesi ha? Çok yaratıcısın Sezgin... Ama sahnede kurduğun bu tatlı tuzak, pazartesi günkü hesabımızı kapatmaya yetmeyecek."
Bardağımdaki içecekten bir yudum alıp amber gözlerimi gözlerine diktim. "Tuzak değildi Sancaktar, tamamen içimden geldi. Ne de olsa gözdemizsin."
Ediz alçak sesli bir kahkaha attı, bardağını bardağıma hafifçe vurdu:
"Görüşeceğiz Sezgin. Bu parti daha yeni başlıyor..."
Sahnedeki o "okulumuzun bir tanesi" anonsundan sonra kulüpteki hava tamamen değişmişti. Herkes Ediz’e bakıp gülüşüyor, Mert ve tayfası onunla dalga geçip duruyordu. Karizmasını o mikrofonla herkesin önünde öyle bir çizmiştim ki, içimdeki o gururlu Hera Sezgin zafer çığlıkları atıyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, kulübün gürültüsünden ve o yapış yapış ilgiden sıkılıp mekanın sadece özel davetlilerin girebildiği açık hava VIP terasına çıktım. Şehrin ışıkları ayaklarımın altındaydı. Temiz havayı ciğerlerime çekip bardağımdaki son yudumu alırken, arka taraftaki cam kapının hafifçe aralandığını duydum.
Arkamı dönmeme bile gerek yoktu. O tanıdık, baskın ve tekinsiz aura terası anında kaplamıştı.
Ediz Sancaktar, elinde iki yeni shot bardağıyla terasın demirliklerine doğru yürüdü. Yüzünde o rezil edilmenin getirdiği en ufak bir eziklik veya öfke yoktu. Aksine, bir avcının avını köşeye sıkıştırdığında takındığı o tehlikeli, sakin tebessüm vardı.
"Terasın manzarası harikaymış Sezgin," dedi demirliklere yaslanarak. Şehrin ışıkları buz mavisi gözlerinde yansıyordu. "Ama sahnede yaptığın o sevimli şovdan sonra buraya kaçman biraz korkakça olmadı mı?"
Amber gözlerimi ona diktim, hafifçe gülümsedim. "Kaçmak mı? Kendi kulübümde, kendi terasımdayım Sancaktar. Sadece senin o ezilen karizmanın yarattığı enkazdan uzaklaşmak istedim."
Ediz alçak sesli, içten bir kahkaha attı. Elindeki shot bardaklarından birini bana doğru uzattı. "Karizma ezilmez Sezgin, sadece el değiştirir. Ama kabul etmeliyim, hamlen zekiceydi. 'Okulumuzun bir tanesi' ha? Bayağı eğlendin."
Bardağı elinden almadım, kollarımı göğsümde birleştirdim. "Şantajla partime sızan birine göre fazla keyiflisin. Ne o, yenilgiyi çabuk mu kabullendin?"
Ediz elindeki bardağı demirliğe bıraktı. Bana doğru bir adım attı, aramızdaki mesafeyi yine o rahatsız edici sınırına getirdi. Cebinden telefonunu çıkardı ve ekranını bana doğru çevirdi.
Ekranda, okulun resmi forumu ve anonim itiraf sayfası açıktı.
"Hani sen sahnede mikrofonu eline alıp beni 'gözde' ilan ettin ya..." dedi Ediz, sesindeki o alaycı tonla. "Ben de boş durmadım. O anonsun hemen ardından, okulun forumunda devasa bir anket başlattım. 'Hera Sezgin'in bu geceki özel anonsu bir ilanıaşk mı, yoksa dostça bir jest mi?' başlığı altında. Şimdiden bütün okul bunu konuşuyor. Üstelik senin o kusursuz, 'ulaşılmaz' imajın şu an forumda binlerce dedikoduya malzeme oluyor."
Ekrana baktığımda gözlerimin öfkeyle kısıldığını hissettim. Anket şimdiden yüzlerce oy almıştı ve millet altına saçma sapan teoriler yazmaya başlamıştı bile. Benim onu rezil etmek için yaptığım hamleyi, tek bir tıkla kendi lehine çevirmiş, beni 'onun peşinde koşan ya da ona laf atan kız' konumuna düşürmüştü.
"Sen gerçekten hastasın," dedim telefonunu elinin tersiyle iterek. "Kendi rezilliğini kapatmak için okulu ayaklandırmışsın."
"Ben rezil olmam Sezgin, oyunu değiştiririm," dedi Ediz, yüzüne yine o sinir bozucu sırıtışını yerleştirerek. Telefonunu cebine attı, bana doğru eğilip fısıldadı: "Ayrıca... Selin konusunu çözdüğümü de bilsen iyi edersin. Artık ağzını açamayacak. Yani anlayacağın, sırrın gerçekten bende mezara kadar gidiyor. Ama bu forumdaki anketi sildirmek istiyorsan..."
Durdu, gözlerini üzerimde gezdirdi.
"Neymiş şartın Sancaktar?" dedim dişlerimin arasından.
"Pazartesi günü okula benim motorumla geleceksin. Herkesin gözü önünde kaskı çıkarıp o bahçeye yürüyeceksin. Bütün o forum dedikodularını kendi ellerinle besleyeceksin. Nasıl fikir?"
"E anketi sildirdikten sonra seninle okula gelirsem anketi silmenin bir anlamı kalmaz ki? Yine benim aleyhime olacak, yine senin için ölüp biten kız konumuna düşeceğim Sancaktar," dedim, sesimdeki o analitik ve buz gibi mantığı ön plana çıkararak. "Senin bu çocukça zeka oyunların benim mantık sınırlarıma çarpar, orada patlar."
Ediz hiç istifini bozmadan bardağını demirliğe bıraktı. Yüzündeki o bencil, her şeyi çoktan hesaplamış sırıtış daha da derinleşti. Bana doğru bir adım daha atıp aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladı. Eğilip doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Anlamadığın şey şu Sezgin..." dedi, sesi gecenin gürültüsünü yarıp kulağımda çınlarken. "Forumdaki o anket bir dedikodu; belirsiz, sinsi ve kontrolün dışında. Ama pazartesi günü o motorun arkasından inip kaskı çıkardığında... İşte o zaman kontrol tamamen senin elinde olur. İnsanlar senin arkamdan koştuğunu değil, Hera Sezgin’in o 'kural tanımaz' Ediz Sancaktar’ı bile ayağına çektiğini konuşur. Senin o ulaşılmaz imajın yıkılmaz, aksine boyut atlar."
Bir an duraksadım. Zihnimdeki dişliler hızla dönmeye başladı. Ediz yine yapacağını yapmış, kendi kaotik teklifini benim o "kusursuz ve güçlü görünme" zaafımla ambalajlayıp önüme sunmuştu. İşin acı tarafı, kahretsin ki mantığı kendi içinde kusursuz çalışıyordu...
"Yani diyorsun ki, kendi algı operasyonumu kendim yöneteyim?" dedim amber gözlerimi kısarak.
"Diyorum ki," dedi Ediz, yüzüne o meşhur sahte ahlakçı mimiğini yerleştirip parmağını sallayarak: "Bazen kraliçelerin tahtından inip halkın arasına karışması gerekir Sezgin. Hem fena mı? Rüzgarda saçlarını savura savura okula girmek tam senin o tiyatral tarzına göre."
"Senden nefret ediyorum Sancaktar," dedim dişlerimin arasından ama sesimdeki öfke kontrolü çoktan kaybolmuştu.
Ediz alçak sesli bir kahkaha attı, arkasını dönüp terasın kapısına doğru yürümeye başladı. Kapının eşiğinde durup başını hafifçe omzunun üstünden bana çevirdi:
"Nefret ve hayranlık arasında çok ince bir çizgi vardır kraliçe. Pazartesi sabah 08:00'de evinin önündeyim. Kaskını hazır et."
Islık çalarak terası terk ederken ben arkasından bakakaldım. Bir yandan Selin tehlikesinin tamamen kapandığını bilmenin verdiği o muazzam rahatlama içimi kaplıyor, diğer yandan pazartesi sabahı o motorun arkasına nasıl bineceğimin stratejisini yapıyordum.
Ediz Sancaktar bu oyunu iyi oynuyordu. Ama pazartesi günü o okul bahçesine girdiğimizde, şovun kimin kontrolünde olduğunu ona bir kez daha hatırlatacaktım.

Pazartesi sabahı saat tam 07:59’da, evimin önündeki sessiz caddede o yırtıcı motor sesi yankılandı.
Aynanın karşısında son kez üzerimi düzelttim. Jilet gibi pileli okul eteğim, üzerime oturan ceketimle hazırdım. Çantamı tek omzuma takıp aşağı indiğimde, Ediz Sancaktar siyah motorunun üzerine kurulmuş, kaskını gidona asmış beni bekliyordu. Siyah deri ceketi ve dağılmış saçlarıyla yine o kural tanımaz aurasını eksiksiz taşıyordu.
Buz mavisi gözleri üzerimde gezindi. "Tam vaktinde Sezgin... Bir an korkup kaçtın sandım."
"Kaçmak kelimesini lugatımdan çıkaralı çok oldu Sancaktar," dedim adımlarımı ona doğru atarak. "Ayrıca o kaskı bana uzatırken bir daha düşün. Saçlarımı bozarsan o motoru parçalarım."
Ediz alçak sesli bir kahkaha attı, mat siyah kaskı bana uzattı. Kaskı kafama geçirip klipsini bağladım. Motorun arkasına geçerken tek bir an bile tereddüt etmedim. İki elimle onun belini değil, motorun arkasındaki tutunma demirlerini sımsıkı kavradım.
Ediz aynadan bana baktı, sırıtması kaskın camından bile seçiliyordu. "Düşersen sorumluluk kabul etmem kraliçe, sıkı tutun."
Gaza bastığı an motor adeta şaha kalktı. Şehrin sabah trafiğini yarıp geçerken rüzgar ceketimi savuruyordu. Ediz makaslar atarak, kuralları hiçe sayarak sürüyordu ama içimde en ufak bir korku yoktu. Aksine, adrenalin damarlarımda dolaşırken bu tehlikeli oyunun bana verdiği o tarifsiz hazzı hissedebiliyordum.
Kuleli Koleji’nin devasa demir kapılarından içeri girdiğimizde saat tam 08:20’ydi. Bahçe, derse girmek üzere olan yüzlerce öğrenciyle dolup taşıyordu.
Motorun yüksek desibelli sesi bahçede yankılandığı an, bütün başlar aynı anda bize döndü. Fısıltılar bir anda kesildi, zaman sanki durdu.
Ediz motoru tam bahçenin ortasında, herkesin en net görebileceği noktada durdurdu. Ayağını yere koyup motoru sabitledi.
Ağır ve kendinden emin hareketlerle motordan indim. Kaskın klipsini çözdüm. Kaskı başımdan çıkardığım an, sımsıkı topladığım saçlarım rüzgarda savruldu. Amber gözlerimle bahçedeki kalabalığı sakince süzdüm. Herkesin ağzı açık kalmıştı. Sınıftakiler, diğer sınıflar, İnci, Umay... Hatta köşede çantasının kayışını sıkan Selin bile şaşkınlıktan donakalmıştı. Ediz'in tayfası ve Mert de her zamanki gibi, yüzlerinde o piç sırıtışlarıyla bakıyorlardı.
Ediz de kaskını çıkardı, motordan inip yanımda durdu. Boy farkımız ve duruşumuzla adeta bahçenin tam merkezine çökmüş iki ayrı güç odağı gibiydik.
Ediz bana doğru eğildi, sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla konuştu: "Nasıl? Anket dedikodularından daha etkili bir giriş oldu sanırım."
Kaskı onun eline tutuşturdum. Yüzüme o soğuk, sarsılmaz ve her şeyin kontrolümde olduğunu belirten imza tebessümümü yerleştirdim.
"Hadi ama Sancaktar," dedim sesimi etraftakilerin de duyabileceği bir tonda tutarak. "Beni okula kadar getirme görevini başarıyla tamamladın. Şimdi şoförlüğünün müfakatı olarak sana bir yardım borçlanmış olayım."
Ediz’in buz mavisi gözleri şaşkınlıkla çakmak çakmak oldu. Onu 'benim peşimde koşan adam' konumuna düşürmek için yaptığı bu motor şovunu, tek bir cümleyle 'bana hizmet eden biri' konumuna çevirmiştim.
Ediz yüzündeki o bencil sırıtışı bozmamaya çalışsa da, oyunda hamlenin ona geri döndüğünü anlamıştı. Parmağını sallayarak o ikonik sahte ahlakçı mimiğini takındı:
"Aa... Ne kadar ayıp Sezgin. Karizmamı bahçenin ortasında böyle bozacaksan bir daha seni motoruma almam."
"Zaten bir daha bineceğimi kim söyledi?" dedim çantamın kayışını düzelterek.
Arkamı dönüp arkamda şaşkın bir kalabalık ve dudağının kenarında engel olamadığı bir tebessümle bana bakan Ediz Sancaktar’ı bırakarak okul binasına doğru yürüdüm.
Bu okulda kuralları başkası koyabilirdi ama oyunu her zaman Hera Sezgin yönetirdi.

İnci ve Umay hemen yanımda bitti. "Kızım, en iyi shipim sizsiniz" dedi İnci. Göz devirerek yürümeye devam ettim. Umay da benimle aynı tepkiyi verdi. Derse girdiğimizde aklım hâlâ az önceki girişteydi.
İlk dersin zil sesi kulaklarımı tırmalayıp bittiğinde, zihnimdeki o kronik mükemmeliyetçi kontrol mekanizması çoktan devreye girmişti. Koridordaki o aç, meraklı gözleri ve fısıltıları arkamda bırakıp derin bir nefes almak için adımlarımı otomatik olarak o tanıdık sığınağa yönelttim. Okulun kimsenin uğramadığı o eski binasındaki yangın merdivenlerine.
Ceketimin yakalarını sakince düzelttim, duruşumu dikleştirdim ve ağır demir kapıyı dışarıya doğru ittim.
Kapı gıcırtıyla açıldığı an karşılaştığım manzara, kurgulanmış bir tiyatro sahnesinden farksızdı. Ediz Sancaktar, basamaklara kurulmuş, tek uzun ayağını merdivene doğru uzatmıştı. Siyah saçları alnına dökülmüştü. Elindeki o gümüş renkli çakmağı ritmik bir şekilde çakıp söndürüyor, çıkan küçük alev parıltısı buz mavisi gözlerinde tekinsiz kıvılcımlar yaratıyordu.
Ağır adımlarımla içeri girdiğimde başını yavaşça bana doğru kaldırdı. Dudaklarında yine o bencil, bir insanı tek hamlede tartar gibi bakan sinir bozucu gülümseme belirdi.
"Sezgin," dedi Ediz, sesindeki o katıksız ve umursamaz tonla. Çakmağın kapağını şık diye kapatıp cebine attı. "Bu gece yine ringdeyim. Karşımda da şu yan okulun iri kıyım herifi var. Gel de gerçek bir galibiyet gör, gözün gönlün açılsın."
Aralarında neredeyse bir rütüele dönüşen bu kışkırtma hamlesi karşısında duruşumdan tek bir milim bile ödün vermedim. Kollarımı göğsümde bağladım, başımı hafifçe yukarı kaldırıp amber gözlerimi kıstım.
"Senin o kibirli suratının dağılmasını ve o sinsi sırıtışının yerini morluklara bırakmasını izlemek için gelebilirim belki Sancaktar," dedim. Sesim bir mahkeme salonunda karar okuyan bir savcı kadar soğuk, berrak ve keskindi.
"Korkarım yine hayal kırıklığına uğrayacaksın kraliçe," dedi Ediz, ağır adımlarla oturduğu basamaktan ayağa kalkarak. 1.88’lik devasa boyuyla yine kişisel alanımı teğet geçip yanıma doğru adımladı. Kulağımın hemen yanında duraksadı, o tekinsiz kokusu burnuma çalınırken muzipçe göz kırptı: "Çünkü ben hiç kaybetmem."
O, demir kapıyı itip koridorda neşeyle ıslık çalarak gözden kaybolurken, arkasından bıraktığı o yoğun, tehlikeli aura yangın merdiveninde asılı kaldı.
Ve gece kızları da alıp o kulübe gittim.
Şehrin arka sokaklarında, rutubet ve ter kokan o karanlık yeraltı kulübü yine hıncahınç doluydu. Baslar mekanın taş duvarlarında yankılanıyor, etraftaki yüksek desibel insan sesleri birbirine karışıyordu. Normalde ben, Hera Sezgin olarak asla böyle illegal, kontrolsüz ve alt seviye mekanlara adımımı atmazdım. Benim prensiplerim, sarsılmaz sınırlarım ve elit bir duruşum vardı.
Ama Ediz’in o yangın merdivenindeki küstah duruşu, o 'ben hiç kaybetmem' özgüveni içimdeki hırsı öyle bir tetiklemişti ki, ilk defa inadım prensiplerimin önüne geçmişti.
Üzerimdeki keskin hatlı siyah ceketim, iddialı tarzım ve amber gözlerimdeki o sarsılmaz aura ile karanlık mekana adım attığımda, etraftaki bakışların birer birer üzerime kaydığını hissettim. Kalabalığı bir bıçak gibi yararak doğrudan mekanın girişindeki bahis masasına doğru yürüdüm.
Masanın başındaki adam, elimdeki şık deri çantayı açmamı izledi. Çantadan çıkardığım ciddi miktardaki nakit para destesini masanın tam ortasına, tozlu ahşabın üzerine sertçe fırlattım.
Çıkan o tok sesle birlikte etraftaki gürültü bir anlığına bıçak gibi kesildi.
Amber gözlerimi doğrudan masadaki görevliye sabitledim. Sesim ortalıktaki o kaotik gürültüyü yarıp geçecek kadar buz gibi, net ve emrediciydi:
"Sancaktar’ın rakibine oynuyorum."
Çevrede toplanmış olan bizim okul tayfası, diğer üst sınıflar ve Mert’in arkadaşları şok içinde fısıldaşmaya başladı. Gözlerindeki o inanamayan ifadeleri görebiliyordum. Kuleli Koleji’nin kusursuz, kuralcı ve ulaşılmaz kraliçesi Hera Sezgin; Ediz Sancaktar’ın ringde yerle bir olması için gözünü bile kırpmadan servet yatırıyordu.
Masa görevlisi paraya ve ardından bana şaşkınlıkla bakarken, çantamın kayışını sakince düzelttim. Yüzüme o soğuk, zaferden emin imza tebessümümü yerleştirdim.
Bu gece o ringde kimin kazanacağı umurumda değildi; ben Ediz Sancaktar'a 'imkansız' diye bir şeyin varlığını öğretmeye gelmiştim.
Ama evdeki hesap çarşıya uymadı.
Ediz ringe çıktığı an, yine o vahşi, acımasız dehasını konuşturdu. Benim gözümü bile kırpmadan kaybetmesi için servet yatırdığım çocuk kas yığını, iri yarı bir tipti; ancak Ediz onunla resmen kedi fare gibi oynadı. Ringdeki adımları, darbelerden kaçışı ve o rahat tavırları adeta bir dans gibiydi. Ve üçüncü rauntta... Attığı o jilet gibi net aparkatla çocuğu ringin ortasına bir çuval gibi serdi.
Mekan "Sancaktar!" çığlıklarıyla adeta yıkılırken, Ediz ringin iplerine yaslandı. Kalabalığın arasındaki amber gözlerimi saniyeler içinde buldu. Dudağının kenarındaki kanı elinin tersiyle umursamazca silerken, gözleriyle mekanın girişindeki bahis masasını işaret edip o katıksız, bencil sırıtışını takındı.
Parama resmen el konulmuş, o yüklü nakit tek bir aparkatla çöp olmuştu.
Öfkem göğüs kafesimi patlatacak raddeye gelmişti. Maçtan hemen sonra, etraftaki kalabalığı yarıp hırsla soyunma odalarının olduğu o karanlık koridora daldım. Ediz’e o paranın benim için hiçbir değerinin olmadığını, onun o kibirli galibiyetinin umurumda bile olmadığını söyleyip o alaycı suratını yerle bir etmek istiyordum.
Boş soyunma odasına adım attığım an, Ediz’i omuzlarına siyah havlusunu atmış, paslı demir dolabından eşyalarını alırken buldu gözlerim.
"Paranı çöpe atmak nasıl bir duygu Sezgin?" dedi Ediz, arkası dönük olmasına rağmen adımlarımdan geldiğimi anlayarak. "Bana oynasaydın şu an paranı katlamıştın."
"O para benim için hiçbir şey Sancaktar," dedim, adımlarımı dikleştirip içeri adımlayarak. Sesim buz gibiydi. "Sırf senin o şımarık egon biraz sarsılsın, o sinsi sırıtışın yüzünden silinsin diye o paranın bin katını bile düşünmeden feda ederim."
Ediz aniden bana doğru döndü. O 1.88'lik kaslı, ıslak ve çıplak göğsüyle üzerime doğru iki devasa adım attı. Ne olduğunu bile anlayamadan, iki elini de arkamdaki soğuk demir dolaba sertçe vurdu. Şak! Metalin çıkardığı o gürültü odada yankılanırken beni tamamen kendi hareket alanına hapsetti.
Aramızda sadece santimler vardı. Ediz’in terli ve sıcak teninden, yükselen koku havayı doldurmuştu.
Ediz, o buzul mavisi gözlerini doğrudan benim amber gözlerime dikti.
"Demek benim için her şeyi feda edersin?" diye fısıldadı, sesi tehlikeli, alçak ve boğuk bir tonda kısılarak. "Beni bu kadar takıntı haline getirmen..."
Tam o sırada, soyunma odasının açık kapısından Ediz’in o patavatsız arkadaş grubunun gürültülü sesleri yükseldi. İçeri dalan Mert ve tayfası, Ediz’i beni dolaba kıstırmış vaziyette görünce anında kaotik bir yaygara kopardılar.
"OOOOO! SANCAKTAR! BİZ DE MAÇI KUTLAYACAKSIN SANIYORDUK! HERA’YI BAŞTAN MI ÇIKARTIYORSUN YOKSA!?" diye bağırdı Mert sırıtarak.
Ediz, arkadaşının o çiğ sesini duyduğu an, o anki o karanlık ve ciddi ifadesini anında kaybetti. Yüzüne o her zamanki alaycı, bencil gülümsemesi geri döndü. Gözlerini bıkkınlıkla devirip derin bir nefes aldı. Ellerini yavaşça dolaptan çekti, arkasını bile dönmeden havlusunu omzuna düzeltti.
"Aa... Ne kadar ayıp," dedi Ediz, çocuklara doğru dönüp o sahte ahlakçı ses tonuyla gülerken. "Bir hanımefendiyle çok ciddi bir finansal analiz yapıyorduk burada, ne baştan çıkarması? Dağılın hadi."
Ediz'in o ellerini çekmesiyle ciğerlerime derin bir nefes doldurdum ama çocukların o imalarına karşı amber gözlerimden adeta şimşekler çakıyordu. Ediz ise durumdan o kadar keyif alıyordu ki, yanımdan geçerken bana arkasından bir kez daha göz kırpıp tayfasıyla birlikte kahkahalar atarak soyunma odasından çıktı.
Demir dolabın önünde tek başıma kalırken, öfkemden ellerimin titrediğini hissettim. Elimi hırsla cebimdeki bitkisel sigarama ve çakmağıma attı parmaklarım.
Bu düşmanlık artık basit bir okul savaşı veya hırs meselesi değildi; ikimizin de kontrolünü imkansız kılan, yakıcı ve çok daha tehlikeli bir yangına dönüşüyordu.

Yeraltı kulübünün o bas kokan soyunma odasında tek başıma kaldığımda, cebimdeki bitkisel sigaramı çıkarıp paketten bir dal çektim. Çakmağın küçük alevi karanlık odayı aydınlatırken derin bir nefes aldım. Dumanı yavaşça dışarı üflerken, Ediz’in terli teniyle ceketimden yayılan o pahalı parfümümün karışımı koku hala odada asılı duruyordu.
Hera o karanlıkta sakinleşmeye çalışırken, kulübün dışındaki barda bambaşka bir kaos hakimdir.

Kulübün deri koltuklarında oturan İnci, elindeki içeceğini karıştırırken amber gözleriyle soyunma odasının koridorunu gözleyen Hera'yı arıyordu. Yanındaki Umay ise telefonundan sürekli olarak okulun anonim forumundaki güncellemeleri kontrol ediyordu.
"Hera nerede kaldı?" dedi İnci, kaşlarını çatarak. "Sancaktar’ın rakibine o kadar parayı yatırdıktan sonra gidip o ayıyla tartışacak hali yok ya? Gerçi eğleniyorlar."
Umay başını telefondan kaldırmadan derin bir iç çekti. "İnci, farkında mısın bilmiyorum ama Hera son birkaç gündür dengesini kaybetti. Pazartesi sabahı o motorun arkasında gelişi, partideki o abartılı anons... Şimdi de kulüpte Sancaktar’ın kaybetmesi için servet saçması. Bu kız kontrolünü asla kaybetmezdi. Sancaktar onun hangi zayıf damarına bastı acaba?"
İnci oturuşunu dikleştirdi. "Selin bir şeyler karıştırdı, eminim. Ama Selin o günden beri aşırı sessiz. Sancaktar’ın adı geçince rengi atıyor."
"Çünkü Ediz onu tehdit etti," dedi Umay sakince. "Geçen gün soyunma odasına giderken gördüm. Ediz, Selin’i tek bir hamlede susturdu. Hera’ya ne kadar korumacı davrandığının farkında mısın? Dışarıdan bakınca itişip kakışıyorlar ama Ediz resmen Hera’nın etrafına görünmez bir kalkan ördü."
İnci gözlerini devirdi. "Korumacı mı? Çocuğun tek derdi eğlenmek, Umay. Hera’yı kendi oyununa çekip ego tatmini yapıyor."

Aynı anlarda kulübün VIP çıkışına doğru yürüyen Mert, Ediz’in omzuna kolunu atmış, kahkahalarla maçı analiz ediyordu.
"Oğlum Sancaktar," dedi Mert, gözlerini süzerek. "O soyunma odasındaki haliniz neydi öyle? Kızı resmen dolaba çivilemişsin! Hera Sezgin diyorum lan! Okulun 'dokunanı yakarım' kraliçesi. Nasıl getirdin kızı o kıvama?"
Ediz cebinden çakmağını çıkarıp kapağını şık diye kapattı. Yüzündeki o alaycı, bencil gülümseme yerindeydi ama buz mavisi gözleri anında soğuk bir mesafeyle kaplandı.
"Çok konuşuyorsun Mert," dedi Ediz, sesindeki o umursamaz tonla. "Kız sadece kaybettiği parasının hesabını sormaya geldi. Abartacak bir şey yok."
"Yerim senin 'finansal analizini'!" diye çıkıştı Mert. "Kız senin kaybetmen için servet yatırdı be! Bu hırs değil, başka bir şey. Bak sana söylüyorum, pazartesi günü okula gittiğimizde ben bu soyunma odası hikayesini okulun ana grubuna salmazsam bana da Mert demesinler."
Ediz biraz duraksayıp "İyi yaparsın" dedi tek taraflı gülümseyerek.
Salı sabahı, okulun o geniş ve lüks koridoru daha ilk ders zili çalmadan buram buram barut kokmaya başlamıştı.
Daha bahçeden içeri adımımı attığım an havadaki o garip gerginliği sezmiştim. Meğer Ediz Sancaktar, dün eski sevgilisi Alya’nın, kendi arkadaş grubundan —üstelik okulun basketbol takımında birlikte oynadıkları— Kaan’la sevgili olduğunu öğrenmiş. Hayatında ilk defa masadan o değil, bir başkası galip kalkmıştı ve Ediz’in o devasa, bencil egosu bunu asla hazmedemiyordu.
Koridorun ortasında tam bir arbede hakimdir. Ediz; arkasında Mert ve diğer iki arkadaşıyla birlikte Kaan’ı jilet gibi okul üniformasının yakasından tutmuş, paslanmaz çelik dolaplara sertçe yaslamıştı. Ediz'in o her zamanki alaycı, durumu tiye alan komik ifadesinden eser yoktu. Siyah saçları alnına dökülmüş, buz mavisi gözleri öfkeden zifiri bir karanlığa bürünmüştü. Beyaz teni sinirden kıpkırmızı kesilmişti.
"Benim arkamdan iş çevirmek ne demek lan?" diye tısladı Ediz, Kaan'ın yakasını daha da sıkarak. Sesi koridorda buz gibi yankılandı.
Kaan kolay lokma değildi, dik durmaya çalışıyordu ama arkasındaki Mert’in ve diğerlerinin baskısıyla fiziksel olarak baş edemiyordu. "Alya senden çoktan ayrıldı lan! Kimse senin malın değil!" diye bağırdı Kaan, nefes almaya çalışarak.
Ediz tam yumruğunu kaldırmış, Kaan’ın suratını dağıtmak üzereydi ki...
Işık hızında kalabalığa doğru yürüdüm. Ceketimin düğmelerini ilikledim, amber gözlerim öfkeyle parlıyordu. Çantamı hiç bakmadan kapının yanındaki çocuklardan birine fırlattım ve kalabalığı bir bıçak gibi yararak tam aralarına daldım.
"Bırak çocuğu Sancaktar!" diye bağırdım. Ediz’in kaslı kolunu iki elimle sertçe tutup geriye doğru çekmeye çalıştım. "Dört kişi toplanmış bir kişiye mi gücünüz yetiyor? Tam bir korkaksınız!"
Normalde Ediz bu durumda bana döner, o alaycı mimiğini yapar ve "Aa, ne kadar ayıp Sezgin" diyerek durumu tiye alırdı. Ama bu sefer öyle olmadı. Ediz’in gözü tamamen dönmüştü.
Ediz, kolunu tutan beni öyle sert ve acımasız bir hamleyle geriye doğru itti ki, sırtım koridordaki metal dolaplara güm diye çarptı.
Ediz yavaşça Kaan’ı bıraktı ve tamamen bana döndü. 1.88'lik boyuyla üzerime doğru yürürken, aramızdaki o garip çekim yerini saf bir nefrete ve kontrolden çıkmış bir şiddete bırakmıştı.
"Sana ne oluyor lan Sezgin?!" diye kükredi Ediz. Sesi o kadar sert, o kadar gürültülüydü ki koridorda toplanan tüm öğrenciler korkuyla geriye doğru kaçıştı. "Her boka adalet dağıtacağım diye burnunu sokma! Git o bitkisel sigaranı tüttür, benim sabrımı zorlama!"
Dolaba çarpan sırtımı biraz bile umursamadan öne doğru dev bir adım attım. Ediz’in tam dibine, kişisel alanının ortasına girdim. Amber gözlerim, onun o deli gibi bakan buz mavisi gözlerine kilitlendi.
"Senin sabrın batsın Sancaktar!" diye bağırdım. Parmağımı Ediz’in o geniş, kaslı göğsüne sertçe bastırarak devam ettim: "Egon zedelenince nasıl da çirkinleşiyorsun ama? Hani kuralları sen koyuyordun? Ayrılık acısını kaldıramayacak kadar zavallı bir çocukmuşsun meğer!"
"Zavallı öyle mi?!" Ediz, göğsündeki parmağımı jilet gibi bir hızla yakaladı ve avucunun içinde bükercesine sıktı. "Seni bu okulda kraliçe yapan o sınıf erkeklerini de, senin o asil havalarını da tek bir hamlemle bitiririm Sezgin. Karşımdan çekil!"
Parmağımdaki baskıya rağmen gözümü bile kırpmadım. "Hadi dene! Elinden geleni ardına koyma şerefsiz!" diyerek tüm gücümle Ediz’i göğsünden ittim.
Ediz geriye doğru sendeledi. Mert ve diğerleri dehşet içinde araya girmeye çalışırken koridorda tam bir arbede koptu. İkimiz de birbirimizin üzerine yürürken ağzımızdan okkalı küfürler, ağza alınmayacak hakaretler dökülüyordu. Kuleli Koleji'nin o iki asil, popüler ve dokunulmaz karakteri, koridorun ortasında resmen birbirini parçalamak üzereydi.
"Neler oluyor burada?!" diye koridoru yırtan o sert, otoriter ses yükseldi.
Müdür Yardımcısı ve nöbetçi öğretmenler kalabalığı yararak içeri daldı. Ediz ve beni birbirimize bağırırken zorlukla, adeta çekerek ayırdılar. İkimiz de nefes nefese, öfkeden yüzlerimiz kızarmış bir şekilde birbirimize ölümcül bakışlar atıyorduk. İçimdeki o elit Hera Sezgin gitmiş, yerine gözü dönmüş bir yangın gelmişti.
Müdür yardımcısı öfkeden köpürmüş bir şekilde ikimize baktı. "Hera Sezgin! Ediz Sancaktar! Derhal odama!"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 2beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.