6. bölüm / 6
Müfredat DışıOrganizasyon Telaşı
Bölümler 6Şu an: Organizasyon Telaşı
Tam o anda telefonu çaldı. Gitmek zorunda olduğunu söyleyip gitti. Ben de eve gittim.
Gece yarısı, malikânenin o sessiz ve geniş odasında, fildişi oymalı balkondan dışarıya bakarken zihnim tıpkı bir satranç tahtası gibi berraktı. Romantik hayallere kapılacak ya da onun o "tehlikeli çekimine" kendimi kaptıracak kadar saf değildim. Ben Hera Sezgin’dim. Bir adamın gözlerindeki arzunun, kıskançlığın ve o katıksız egonun ne anlama geldiğini okuyabilecek kadar bu insanların içinde büyümüştüm.
Ediz bana aşık falan değildi. Ya da beni "farklı" gördüğü için etrafımda pervane olmuyordu.
İşin aslı çok daha basitti: Ediz Sancaktar, kendi krallığında her istediğini elde etmeye alışmış, kontrolü kimseye kaptırmayan bencil bir adamdı. Ben ise onun o ulaşılamaz gördüğü, kurallarını yıkamadığı tek kaleydim. Koridordaki o agresifliği, yangın merdiveninde Barın’la beni gördüğünde buz mavisi gözlerinde çakan o zifiri yangın... Hepsi tek bir nedendendi.
Ediz, egosunu benim üzerimden tatmin ediyordu. Ve benim gibi bir kadının —onun gözünde kendi dengi olan tek kişinin— bir başkasıyla flört etmesini, başkasına gülümsemesini bencilce gururuna yediremiyordu. O, sahnede ya da koridorda sadece kendi oyuncağıyla oynansın istiyordu.
"Oyununu biliyorum Sancaktar," dedim içimden geceye doğru, dudaklarımın kenarında soğuk bir tebessüm belirirken.
Cebimdeki gümüş çakmağı çıkardım. Çat. Alev karanlığı aydınlattı. Çat. Bir daha.
Madem o benim üzerimden egosunu beslemek, benim kapalı kapılarımı zorlamak istiyordu; ben de bu zaafını ona karşı kullanacaktım. Kuralını bildiğin bir oyunda yenilmek imkansızdı. O cuma günkü sahnede beni kendi kaotik dünyasına çekeceğini sanırken, ben onun o doymak bilmeyen egosunu tek bir hamlemle avucumun içine alacaktım.
Ertesi gün öğleden sonra, okulun devasa gösteri salonunda hummalı bir çalışma vardı. Cuma günkü Güz Dönemi Açılış Galası için teknik ekip, orkestra ve alt sınıflar sahneyi kurmakla meşguldü.
Siyah ceketim, pileli eteğim ve elime aldığım organizasyon panosuyla sahnenin ortasında dikiliyordum. Işıkçıya açılış spotlarının rengini ve açısını dikte ederken, arka taraftaki ağır kadife perdelerin arasından o tanıdık, pervasız adımlar belirdi.
Ediz, üniformasının kravatını yine gevşetmiş, elinde iki karton bardak kahveyle sahneye doğru adımlıyordu. Siyah saçları dağılmıştı ama yüzünde yine o her şeyi çoktan çözmüş gibi bakan sinir bozucu, bencil tebessümü vardı.
"Günaydın kraliçe," dedi, kahvelerden birini bana doğru uzatarak. "Sabahtan beri salonda terör estirdiğini duyunca sana biraz kafein takviyesi yapayım dedim."
Kahve bardağına şöyle bir baktım ama elimi uzatmadım. Amber gözlerimi onun buz mavilerine diktim. "Tesisat ve ışıklandırma kontrolünü bitirdim Sancaktar. Senin o 'büyük açılış' dediğin şey için orkestrayla konuşman gerekiyordu. Halledildi mi?"
Ediz uzattığı bardağı almadığımı görünce hafifçe sırıtıp kahveyi sahnedeki amfipörün üzerine bıraktı. Bana doğru iki adım atıp kişisel alanımın sınırına dayandı. Yüzündeki o alaycı, avcı tebessümü daha da derinleşti.
"Halledildi Sezgin, merak etme," dedi, sesindeki o umursamaz tonla. "Orkestra açılışta bizim sahneye çıkış ritmimize göre senfoni çalacak. Ama bakıyorum da bugün yine buz gibisin? Dün gece yangın merdiveninde Barın’ın yaktığı o sigaranın dumanı hâlâ gözünü mu bürürdü yoksa?"
İşte beklediğim hamle gelmişti. Egosu hâlâ dünkü o sahne yüzünden kaşınıyordu. Kendini açık ediyordu.
Panoyu hafifçe göğsüme doğru bastırdım, başımı yukarı kaldırıp ona üstten baktım. Dudaklarıma tamamen yapay, son derece elit ve mesafeli bir gülümseme yerleştirdim.
"Barın’ın inceliği ve centilmenliği salon atmosferine gayet iyi geldi Sancaktar," dedim, sesimdeki her bir kelimeyi özenle seçerek. "En azından bazıları gibi kaba kuvvetle ya da koridor kavgalarıyla ego tatmin etmeye çalışmıyor. Sivil toplum insanı ne de olsa."
Ediz’in yüzündeki o bencil sırıtış bir saniyeliğine dondu. Buz mavisi gözlerinde çakan o karanlık, hazımsız kıvılcımı çok net gördüm. Çene kemikleri kasıldı. Doğrudan damarına basmıştım.
"Centilmenlik ha?" dedi Ediz, sesini alçaltıp üzerime doğru biraz daha eğilerek. "O ezik hareketlere centilmenlik diyorsan Sezgin, senin standartların bayağı düşmüş demektir."
"Benim standartlarım düşmedi Sancaktar," dedim, parmağımın ucuyla onun geniş göğsüne hafifçe vurup aramızdaki mesafeyi açarak. "Sadece senin o bencil, her şeyi kendi malın sanan egon, başkalarının benim etrafımda olmasını hazmedemiyor. Ama sana kötü bir haberim var: Ben senin ego tatmin aracın değilim. Bu sahnede de, bu okulda da ipler her zaman benim elimde."
Ediz, göğsüne dokunan parmağıma baktı. Sonra tekrar gözlerime döndü. Yüzüne o tehlikeli, meydan okuyan kahkahasını yerleştirdi ama gözlerindeki o hırs ateşini gizleyemiyordu.
"İpler senin elinde öyle mi?" dedi fısıltıyla. "Cuma gecesi o sahnede ışıklar vurup yüzlerce insan bize bakarken göreceğiz iplerin kimde olduğunu kraliçe. Bakalım o zaman da Barın’ın centilmenliğine sığınabilecek misin."
"Cuma gecesini sabırsızlıkla bekliyorum Sancaktar," dedim ceketimi düzelterek. "Şimdi git ve ses sistemini kontrol et. Provaları aksatmanı istemiyorum."
Arkamı dönüp sahne arkasındaki ışık masasına doğru adımlarken, Ediz’in arkamdan beni o doymak bilmeyen hırsıyla izlediğini hissedebiliyordum. Oyunun rengi belliydi. O benim üzerimden egosunu tatmin etmeye çalışıyordu, ben ise onun bu hırsını kendi zaferim için kullanıyordum.
Ediz’in ses sisteminin olduğu kontrol kabinine doğru giden adımlarını izlerken, elimdeki organizasyon panosunu biraz daha sıktım. Yüzümde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu ama içimde çalkalanan o soğuk hesaplaşma dalgası durulmak bilmiyordu.
İç dünyamda inşa ettiğim o kale, aslında sürekli saldırı altındaydı.
İnsanlar Hera Sezgin’e baktıklarında sadece kusursuzluğu görürlerdi: Jilet gibi üniformalar, keskin cümleler, sarsılmaz bir duruş ve herkesi yöneten bir zeka... Ama hiç kimse, bu kusursuzluğun ne kadar yorucu bir zırh olduğunu sormazdı. Bu zırhı bir an bile çıkarsam, zayıf görüneceğimi ve ezileceğimi biliyordum.
Ediz Sancaktar da bu zırhı biliyordu. Farkı şuydu: Diğer herkes bu zırhtan korkup mesafeli kalırken, Ediz o zırhın üstündeki vidaları tek tek sökmek için bilerek üzerime geliyordu. Benim üzerimden kendi tatminini sağlamak, 'Kuleli’nin Ulaşılmaz Kraliçesi'ni kendi kaotik dünyasında dize getirmek onun en büyük takıntısıydı.
İşin tehlikeli tarafı şuydu ki; ben de onun bu takıntısını, bu doymak bilmeyen egosunu doyurmaya bayılıyordum. Çünkü onu kendi silahıyla vurmak, o bencil ifadesini tek bir cümleyle yerle bir etmek bana tarif edilemez bir güç hissi veriyordu.
"Hera?"
İnci’nin sesiyle zihnimdeki o karanlık analizlerden sıyrıldım. İnci ve Umay, ellerinde dekorasyon kumpasları ve çiçek numuneleriyle sahneye çıkmışlardı.
"Açılış konuşması için protokol koltuklarının sırasını onaylaman gerekiyor," dedi İnci, elindeki kağıtları uzatarak. Sonra gözlerini sahnenin arkasındaki kontrol kabininde kablolarla uğraşan Ediz’e kaydırdı. Sesini alçalttı: "Sancaktar yine neyin peşinde? Sabahtan beri senin etrafında at sineği gibi dönüp duruyor. Dün sabah yaptığın o hamleden sonra sana bilendi mi?"
"Bilenmek onun doğal hali İnci," dedim, kağıtlara göz atıp şık kalemimle imzamı atarken. "Egosunu besleyecek yeni alanlar arıyor sadece. Ama kontrol bende, merak etmeyin."
Umay kollarını göğsünde birleştirdi, gözlerini kısıp yüzüme baktı. "Hera... Seni yıllardır tanıyorum. Sen seni provoke etmeye çalışan insanları tek kelimeyle yok eder, arkana bile bakmazsın. Ama Sancaktar’la resmen satranç oynuyorsun. Ona verdiğin bu alan... Sana zarar vermesin?"
Umay’ın bu tespiti göğsümün ortasında ince bir sızı yarattı. Haklıydı. Normalde olsa Ediz gibi birini tek bir hamlede siler atardım. Ama onunla oynamak, bir uçurumun kenarında dans etmek gibiydi ve ben o tehlikeli yükseklikten aşağı bakmaktan garip bir haz alıyordum.
"Zarar görmem," dedim sesimdeki o sarsılmaz buz gibi tonu koruyarak. "Çünkü ben oyuncu değilim Umay, ben oyunun kendisiyim."
Kızlar ikna olmamış gibi görünseler de üstelemediler.
Öğleden sonra saat dörde doğru salondaki gürültü azaldı. Alt sınıflar yavaş yavaş dağılırken, sahnenin ortasında devasa orkestra podyumu ve kadife perde düzenlemeleri kalmıştı.
Elimdeki ajandayı kapatıp podyumun basamaklarına oturdum. Bacak bacak üstüne atıp ceketimin cebindeki bitkisel sigara paketini çıkardım. Salonda kimse kalmamıştı, en azından ben öyle sanıyordum.
Çakmağı çıkarıp tam ateşleyecekken, sahnenin üst tarafındaki spot ışıklarından biri aniden üzerime dikildi. Parlak, beyaz bir ışık hüzmesi tam oturduğum yeri aydınlattı.
Gözlerimi hafifçe kısıp ışığın kaynağına, yüksek kontrol balkonuna baktım.
Ediz, balkonun demirliklerine yaslanmış, elindeki ışık kumandasını tek parmağıyla oynatıyordu. Siyah saçları ışığın gölgesinde kalmıştı ama buz mavisi gözleri o mesafeden bile üzerimde ışıldıyordu.
"Sahne senin kraliçe," dedi Ediz, sesi boş salonda eko yaparken. "Spotlar üzerine yakışıyor. Ama sigara içmek yasak, biliyorsun."
Çakmağı ateşe verdim. Çat. Sigaranın ucunu yakıp dumanı ağırca yukarıya, onun olduğu balkona doğru savurdum.
"Benim olduğum yerde kuralları ben koyarım Sancaktar," dedim aşağıdan ona bakarak. "Sana kumandayla oynaman için kim izin verdi?"
Ediz alçak bir kahkaha attı. Balkonun merdivenlerinden ağır adımlarla inmeye başladı. İnerken ritmik topuk sesleri salonda yankılanıyordu. Sahneye çıktığında, spot ışığının tam sınırında durdu. Yarım yüzü karanlıkta, yarım yüzü ise o beyaz parlak ışığın altındaydı.
"Senin o 'mükemmel ve kurallara uyan' vitrinini böyle yalnızken görmek ilginç," dedi, adımlarını bana doğru atarak. Oturduğum basamağın bir altındaydı şimdi. . "Herkes gitti Sezgin. Kimse yok. Hâlâ o kraliçe rolünü oynamak zorunda mısın?"
Sigaramdan bir nefes daha çekip dumanı onun yüzünün birkaç santim yanına doğru üfledim. Amber gözlerim onun o analiz etmeye çalışan bakışlarına kilitlendi.
"Bu bir rol değil Sancaktar," dedim alçak ve buz gibi bir sesle. "Bu benim. Ama senin o doymak bilmeyen egon, herkesin altında bir zayıflık aradığı için bunu anlamakta zorlanıyor."
Ediz bir adım daha yukarı çıktı. Aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladı. Eğilip elini oturduğum basamağa, bacağımın hemen yanına dayadı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, dün sabahki o agresif, Kaan'a saldıran adamın sıcaklığını ve tehlikesini tekrar hissedebiliyordum.
"Belki de zayıflık aramıyorumdur Sezgin," dedi fısıltıyla. Sesi ilk defa alaycı değil, tehlikeli bir şekilde sakindi. "Belki de sadece o vitrinin arkasındaki gerçek Hera’yı ortaya çıkarmak istiyorumdur."
Dudaklarımda soğuk, özgüvenli bir tebessüm belirdi. Yüzüne doğru biraz daha yaklaştım, aramızdaki o son milimi de erittim.
"O zaman hayal kırıklığına uğrayacaksın Sancaktar," dedim yüzüne doğru. "Çünkü o vitrinin arkasında da senin egonu besleyecek tek bir kırıntı bile yok."
Ediz’in gözleri kısıldı, çenesi kaskatı kesildi. Benim onu böyle sarsılmaz bir soğukkanlılıkla karşılamam, onun o avcı özgüvenine inen en büyük darbeydi. Ve ben bunu bilerek yapıyordum. Elini geri çekip yavaşça uzaklaştı. "Sen öyle diyorsan..." Dedi kendinden emin bir şekilde tek taraflı gülümseyerek. O uzaklaşıp gözden kaybolunca sigaramı söndürüp ayağa kalktım. Çıkmak için yürüyordum ki sahne arkasındaki ağır kadife perdenin arkasından gelen gürültülerle adımlarımı yavaşlattım. Koridordan yükselen o sesler bizim kütüphane belalılarına aitti.
Dudaklarımda engel olamadığım alaycı bir tebessüm belirdi. Umay, bu okula dereceyle girmiş, bursunu kaybetmemek için gecesini gündüzüne katan ama geldiği mahallenin ağzıyla konuşup cevabını yerine oturtan bir kızdı.
Mert ise... Malum. Sancaktar tayfasının para içinde yüzüp kafa boş gezen, gürültü makinesi gevşeği.
İkisinin yolları ilk kez geçen yılın kütüphane cezasında kesişmişti. Mert, sınıfta yaptıkları o saçma şaka yüzünden kütüphanedeki yüzlerce yıllık antika kitapları alfabetik sıraya dizecekti; Umay ise kütüphane kulübü başkanı olarak onun tepesinde nöbetçiydi. Mert o gün akşama kadar Umay’ı çıldırtmış, sırf kızı gıcık etmek için kitapların yerini karıştırmış, Umay ise elindeki kalın klasörle Mert’in kafasına vurmamak için kendini zor tutmuştu. O günden beri Mert, Umay’ın agresif hallerini eğlence malzemesi yapmıştı. Sırf kızı çıldırtıp o argo laflarını duymak için peşinde dolanıp duruyordu.
Perdenin arkasından onları izlemeye devam ettim.
Umay, kucağındaki ağır ses kablolarını taşımaya çalışırken darmadağın olmuş siyah saçlarını omzundan geriye attı. Üzerindeki okul gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamış, kravatını gevşetmişti.
Mert ise omzundaki deri ceketi ve elindeki çikolatasıyla Umay’ın tam yanında bitti. Ağzını yaya yaya, absürt bir Yeşilçam aktörü edasıyla, elini göğsüne koyup abartılı bir drama taklidiyle konuştu:
"Ver şu kabloları buraya be... Gözümün nuru! Kıyamam o narin ellerine, harcanma bu ameleliklerde!"
Umay kabloyu hızla Mert’in kucağına pat diye bıraktı. Mert ağırlıkla hafifçe sarsılırken Umay, ellerini beline koyup sertlikle kaşlarını çattı.
"Lan yürü git, kafa yapma benimle züppe!" diye yapıştırdı Umay, sesi koridorda yankılanarak. "Ne gözümün nuru be? Al taşı, sen yap 'ameleliği' o zaman." dedi sinirle.
Mert, Umay’ın o "lan"lı çıkışını duyunca yüzünde güller açtı. Şaşkınlıkla sırıtarak kabloyu omuzladı.
"Oha ama! 'Lan' mı dedin sen az önce?" dedi Mert, gözlerini açıp yapmacık bir dehşetle. "Hep 'lan' de bana olur mu?" dedi sesindeki o piç kurusu tonunu gizlemeyerek.
"Daha fazla konuşursan çok daha farklı şeyler diyeceğim. Kabloları da geri ver ve yolumdan çekil."
Mert kabloyu taşırken abartılı bir hayranlıkla yüzüne baktı. "Tamam canım, al" dedi kabloları uzatarak.
Arkamı dönüp sahnenin ortasındaki yerime geçerken hafifçe başımı salladım. Mert’in o şımarık, zengin çocuğu halleriyle Umay’ın o sokak gideri arasındaki bu çatışma, Kuleli’nin o kasvetli havasında en garip ama en komik şeydi. Mert resmen dayak yemekten keyif alacak kadar yüzsüzdü, Umay ise ona laf yetiştirmekten gizli bir gurur duyuyordu.
Umay ve Mert’in o gürültülü atışmaları koridorda yankılanıp kaybolurken, okulun ağır demir kapılarından çıkıp beni bekleyen siyah makam aracına doğru adımladım. Kuleli Koleji'nin koridorlarında o zırhı giymek kolaydı; ama o kapıdan çıkıp eve dönmek, bambaşka bir dünyanın kapısını aralamaktı.
Makam aracı malikanenin devasa demir kapılarından içeri süzüldüğünde, bahçedeki fıskiyelerin ritmik su sesleri karşıladı beni. Burası bir evden çok, her detayının kusursuz olması için tasarlanmış soğuk bir sarayı anımsatıyordu.
İçeri adım attığımda topuklarımın sesi yüksek tavanlı salonda yankılandı. Çantamı girişteki dilsiz uşak üzerine bırakıp ceketimin düğmelerini çözdüm.
"Hoş geldin Hera," dedi salondaki ağır antika koltukta oturan kadın.
Annem, Defne Sezgin. Kusursuzca taranmış topuzu, üzerindeki fildişi rengi ipek takımı ve elindeki porselen fincanıyla her zamanki gibi bir dergi kapağından fırlamış gibiydi. Yanında ise babam, Harun Sezgin oturuyordu. Babam, elindeki ekonomi dergisinden başını bile kaldırmadan sadece hafifçe başıyla selam verdi.
"Hoş buldum anne," dedim, sesimdeki o mesafeli, öğretilmiş stili koruyarak.
"Güz Dönemi Galası'nın tüm organizasyonu senin elindeymiş, öyle duydum," dedi annem, fincanından küçük bir yudum alarak. Amber gözleri doğrudan benim gözlerime sabitlendi. "Sezgin adını temsil ettiğini unutma Hera. Hata istemiyorum. Babanın yönetim kurulundaki yeri ve benim cemiyetteki konumum için o gece kusursuz geçmeli."
"Her şey kontrolüm altında anne," dedim, duruşumu bir milim bile bozmadan. "Hata olmayacak."
"Güzel," dedi babam, dergisini kapatıp masaya koyarak. Sesi gür ve emrediciydi. "Sancaktar’ın oğluyla birlikte görev aldığını duydum. Sancaktarlar ile iş ortaklığımız kritik bir evrede. Okulda veya sahnede ailemizin ağırlığını hissettir ama gereksiz sürtüşmelere girip işleri bozma."
İşte böyleydi benim evim. Burada beklentiler, temsil edilmesi gereken asil bir soyadı ve o soyadının altına ezilmemem gereken ağır sorumluluklar vardı.
Onların yanından ayrılıp odama çıktım. Ağır meşe kapıyı kapatıp kilitlediğim an, o omuzlarımdaki hayali tonlarca ağırlığı kenara bıraktım.
Odamın sağ tarafında, devasa pencerelerin önüne kurulmuş dev bir resim atölyesi vardı. Tuval ayaklıkları, yere saçılmış yağlı boya tüpleri, spatula izleri ve tiner kokusu... Dışarıya gösterdiğim o kaskatı, steril ve düzenli Hera Sezgin’in aksine; tuvalin karşısına geçtiğimde içimdeki o kaosu, öfkeyi ve hırsı renklerle patlatıyordum. Şövalenin üzerinde haftalardır uğraştığım, soyut ve karanlık bir tablo duruyordu.
Üzerimdeki ceketten kurtulup siyah atletimle tuvalin karşısına geçtim. Spatulamı koyu kırmızı ve siyah yağlı boyaya bulayıp tuvale sert, agresif bir darbe indirdim.
Zihnimde Ediz’in o basamaktaki tehlikeli fısıltısı, koridorda Kaan’a saldıran o kural tanımaz hali ve gözlerindeki o kıskanç yangın yankılanıyordu. Her spatulayla o renkleri tuvalde birbirine kattığımda aslında Ediz’le oynadığımız o satranç oyununun resmini çiziyordum. Bu benim deşarj olma yöntemimdi. İçimdeki o ateşi tuvale dökmezsem, insanları yakabilirdim.
Tam boyayı karıştırmayı bitirip elimi tinerli bezle temizlerken, masadaki telefonum titredi. Ekrandaki ismi görünce dudaklarımda ilk defa samimi, gerçek bir tebessüm belirdi.
Arayan: Eren.
Eren benim ikizimdi. Yüz hatlarımız tıpatıp aynı değildi; o daha keskin çene yapısına, darmadağınık koyu kumral saçlara ve çakmak çakmak parlayan yeşil gözlere sahipti. 1.85'lik boyu, atletik yapısı ve o kural tanımaz rahatlığıyla Sezgin ailesinin "arsız ve gözü kara" çocuğuydu. Geçen sene Kuleli Koleji'nde Ediz Sancaktar ile girdikleri o kanlı kavgadan ve okulu birbirine kattıkları o skandaldan sonra babamın emriyle geçici olarak İsviçre'deki yatılı liseye gönderilmişti.
"Efendim Eren?" dedim telefonu kulağıma götürerek.
"Ooo, Kuleli'nin efendisi en sonunda telefonlarımı açma lütfunda bulundu," dedi Eren, arkadan gelen o tanıdık alaycı, karizmatik sesiyle. "Nasıl gidiyor hayat? Annem yine protokol kuralları okuyor mu?"
"Aynı bildiğin gibi," dedim hafif bir iç çekerek. "Güz Galası'yla uğraşıyorum. Bir de Sancaktarların oğlu Ediz yine başıma bela oldu. Seninki."
Eren telefonda kısa, tekinsiz bir kahkaha attı. "Sancaktar mı? O piç ben yokken yine okulun hakimi gibi mi davranmaya başladı?" Eren’in sesindeki o korumacı ve tehlikeli ton anında devreye girmişti. "Geçen seneki o kavgadan sonra akıllanmıştır sanıyordum. Neyse ki fazla beklemen gerekmeyecek Hera."
Kaşlarım çatıldı. "Nasıl yani?"
"İsviçre'deki nakil belgelerimi babam nihayet imzaladı," dedi Eren, neşeli bir ıslık çalarak. "Kuleli Koleji'ne geri dönüyorum kraliçe. Önümüzdeki hafta senin sınıfında, yani tam yanındayım. Aslında direkt onun sınıfına nakil aldırmak istedim ama babam işte. Ama farklı sınıflarda da kapatılır. O Sancaktar züppesiyle yarım kalan bir hesabımız vardı zaten, bakalım bu sefer arkasında Mert’le gezmek onu kurtarabilecek mi."
Gözlerim parıldadı. Eren’in Kuleli’ye geri dönüyor olması, okuldaki tüm dengeleri yerle bir edecek devasa bir bomba demekti. Çünkü Eren, Ediz’in o kaotik ve bencil dünyasına kafa tutabilecek, onunla gözünü kırpmadan kanlı bıçaklı olabilecek tek adamdı.
"Çabuk gel Eren," dedim dudaklarımın kenarında soğuk bir tebessümle. "Burada işler kızışıyor."
"Haftaya oradayım abisi. Kendine dikkat et," deyip kapattı. Bana hep 'abisi' derdi ve açıkçası alışmıştım, aynı yaşta olsak da laf dinlemiyor, inatla böyle hitap ediyordu.
Telefonu cebime koyup tuvalimdeki o siyah ve koyu kırmızı darbelere baktım.
Elime bulaşan boyaları silerken gözlerim şövaledeki o karanlık tabloya takılıp kalmıştı. Zihnim bir anda geçen sene kışın o fırtınalı kasım gecesine kaydı...
Kuleli Koleji’nin geleneksel kış partisinde, VIP lounge bölümünde herkes alkollü ve kontrolden çıkmış bir haldeydi. Ediz Sancaktar, yine o zamanlar Alya ile olan ilişkisindeki krizi örtmek ve kendi gücünü kanıtlamak için ortalıkta terör estiriyordu. Ediz’in o gece kışkırttığı çocuklardan biri, kulis tarafında İnci’yi köşeye sıkıştırıp lafla taciz etmeye kalkmıştı.
Eren ise kural tanımazdı ama kardeşine veya benim değer verdiklerime yönelik en ufak bir hareketi asla affetmezdi.
Eren durumu fark ettiği an o çocuğun üzerine kabadayı gibi çökmüş, VIP lounge’un cam masasını adamın kafasında patlatmıştı. Ediz ise arkadaşını korumak ve o geceki krallığını sarsmamak için doğrudan Eren’in karşısına dikilmişti.
İki 1.80’lik dev, Kuleli Koleji’nin ortasında birbirini öldürecek raddede kanlı bir kavgaya tutuşmuştu. Ediz, Eren’in kaşını yarmış; Eren ise Ediz’in kaburgasını çatlatmıştı. O gece salonda atılan cam bardaklar, kırılan içki şişeleri ve duvarlara sıçrayan kanlar yüzünden okul tarihinin en büyük skandalı patlak vermişti.
Sezgin ve Sancaktar aileleri devreye girmiş, medya olayı örtbas etmiş ama babam, Eren’i ceza olarak anında İsviçre’ye postalamıştı. Ediz ise babasının okuldaki gücü sayesinde sadece "uyarı" ile kurtulmuştu.
İşte Eren’in İsviçre’den dönüşü bu yüzden Ediz için bitmemiş bir hesap, benim içinse masaya eklenecek en büyük kozdu.
İsviçre'den dönen ikizim Eren, kulisteki Umay ve Mert, ailemin bitmek bilmeyen baskısı ve sahnenin ortasında benimle ego savaşına giren Ediz Sancaktar...
Cuma gecesi o sahnede sadece bir tören yapılmayacaktı. Bu okulun altını üstüne getirecek o büyük savaşın ilk perdesi açılacaktı.
Perşembe sabahı, Kuleli Koleji'nin yüksek tavanlı, kasvetli ve taş kemerli koridorları serin bir sonbahar rüzgarıyla uyanmıştı.
Gözlerimi zar zor açtığım o rutin sabahın ardından, ütülenmiş okul üniformamın ceketini üzerime geçirip okula adım attığımda henüz ilk ders zili çalmamıştı. Bahçeden içeri girdiğim an, çardağın oradan yükselen o yüksek desibelli ses tam olarak kime ait olduğunu belli ediyordu: İnci.
İnci, grubun yerinde duramayan, adeta enerjisiyle etrafındakileri çıldırtan hiperaktifi olarak yine formundaydı. Elindeki buzlu kahve bardağını sallar gibi hareket ettiriyor, karşısında dikilen Umay’a Cuma gecesi giyeceği elbiseyi anlatırken adeta tek kişilik bir tiyatro sergiliyordu.
Umay ise her zamanki gibi bir elinde karton bardaktaki sade siyah kahvesiyle duruyordu. İnci'ye "Yine başladı bizimki" der gibi sabırla bakıyordu.
"Hera!" diye bağırdı İnci, beni görür görmez kahvesini neredeyse düşürerek üzerime doğru fırladı. "Sonunda geldin! Bak Umay’a anlatıyorum, Cuma gecesi için aldığım o bordo elbiseyi giyersem Sancaktar tayfası gözlerini benden alamayacak diyorum, bana hâlâ 'Açılış konuşmasının sırasını unutma' diyor. Bu kız tam bir felaket!"
Dudaklarımda soğuk ama samimi bir tebessüm belirdi. "Umay haklı İnci. Yarın akşamki galada herkes bize bakacak. Sancaktar tayfasının gözü sende olsa ne olur, olmasa ne olur?"
"Amaaan, siz iki kontrol delisi birleşip beni boğun zaten!" dedi İnci gözlerini devirerek. Sonra aniden gözleri parladı, sesini fısıltıya düşürdü: "Bu arada... Dün akşam sizin Eren’le konuştum. Gerçekten dönüyor mu İsviçre'den? O kural tanımaz yakışıklı Kuleli’ye geri mi geliyor yani?"
"İnci, çocuk Ediz’le kanlı bıçaklı oldu diye okuldan gönderildi geçen sene. Yine koridor kavgası izlemek istemiyorum ben, yeterince ceza aldık zaten." dedi pat diye Umay.
"Eren bu okulun dengelerini yerle bir etmeye geliyor kızlar," dedim amber gözlerimle ikisine de bakarak. "Ve evet, haftaya aramızda olacak."
Tam o sırada, bahçenin diğer ucundan iki silüet bizim tarafa adımladı.
Ediz Sancaktar ve hemen yanında dev adımlarla ona yetişmeye çalışan Mert.
Ediz’in üzerinde yine o umursamaz, iyi ama bir o kadar da dağınık tarzı vardı. Ceketinin önü açıktı, siyah saçları alnına dökülmüştü. Buz mavisi gözleri koridoru tararken tam çardağın önünde duran bizim üçlüye kilitlendi. Yüzüne anında o gıcık, bencil ve meydan okuyan tebessümlerinden birini yerleştirdi.
Mert ise bizim tarafa doğru bakarken anında gözlerini Umay’a dikti. Adımlarını hızlandırıp doğrudan çardağa doğru adımlamaya başladı.
"Günaydın Kuleli’nin melekleri ve..." Mert duraksadı, Umay’ın gözlerinin içine bakarak abartılı bir selam verdi: "...ve benim o sert kabuklu komutanım!"
Umay derin bir nefes verip kahvesinden bir yudum aldı. "Mert, sabahın sekizinde senin o çiğ sesini çekebilecek bir sabır katsayısına sahip değilim. Yoluna git."
"Aşk olsun ama!" dedi Mert, elini kalbine koyup İnci’ye döndü. "İnci, söylesene şuna, insan bir 'Günaydın Mert Bey' der. Bu kadar da taş kalpli olunmaz ki!"
İnci kıkırdayarak kahvesini yudumladı. "Umay sana az bile yapıyor Mert. Git Ediz’in yanında dur da gözümüz gönlümüz açılsın."
Ediz ise Mert’in bu atışmasını dinlemiyordu bile. Ağır adımlarla tam önüme kadar geldi. Aramızda yine o bir adımlık tekinsiz mesafe kaldı. Ceketinin ceplerine ellerini sokup eğildi, buz mavisi gözleri doğrudan amberlerime çivilendi.
"Bugün genel prova var Sezgin," dedi Ediz, sesi alçak, pürüzsüz ve meydan okuyan bir tonda. "Bakalım ışıklar altında yanımda nasıl duracağını öğrenebilecek misin?"
"Ben ışıklar altında doğdum Sancaktar. Yanımda nasıl duracağını düşünmesi gereken kişi sensin. O yırtıcı egonu sahnede kontrol edemezsen, seni tek bir hamlemle gölgede bırakırım."
Ediz alçak sesle güldü, yüzü yüzüme biraz daha yaklaştı. "Göreceğiz kraliçe. Bugün o sahnede provayı değil, birbirimizin sınırlarını zorlayacağız."
Öğleden sonra saat ikide devasa gösteri salonunda genel prova için toplanmıştık.
Sahnenin ortasında devasa orkestra yerini almış, ışıklar tamamen açılış konuşmasının yapılacağı podyuma yönlendirilmişti. Kuliste Umay elindeki kriz kağıtlarıyla koşturuyor, Mert ise hoparlörlerin arkasında kabloları kontrol eder gibi yapıp Umay’a laf atmaya devam ediyordu.
İnci ise sahne kenarında bana elbiseleri gösterirken gözlerini kulis kapısından giren Ediz’e kaydırdı. Ediz, elindeki telsizle podyuma doğru adımlıyordu. Okul gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı; açık yakasının arasından küçük bir şekilde belli olan dikiş izi, geçen sene Eren’le kavgadan kalan o kış gecesinin hatırasıydı.
Ediz sahneye çıkıp tam yanımda durdu. Mikrofona hafifçe vurdu. Pıt, pıt. Sesi salonda eko yaptı.
"Test. 1, 2... Evet Sezgin, hazırsan şu kasıntı protokol konuşmanı yap da bitirelim. Benim sahne arkasında halletmem gereken daha önemli işlerim var."
Amber gözlerimi ona diktim. Elimle mikrofonu onun elinden çekip aldım.
"Benim konuşmam kasıntı değil Sancaktar, disiplinli. Ayrıca geçen sene Eren’le yaptığınız o kavgadan kalan izin hâlâ duruyor göğsünde. Sahnede o izi kapatacak bir ceket giysen iyi edersin, Kuleli Koleji temsilcisinin dikiş izleriyle boy göstermesini istemeyiz."
Ediz’in yüzündeki o umursamaz ifade anında kaskatı kesildi. Buz mavisi gözleri zifiri bir karanlığa büründü. Eren’in adını duymak bile onun o devasa egosunu fena halde yaralıyordu.
Sahnenin ortasında bana doğru bir adım attı. Araya giren mesafe sıfırlandı. Mikrofondan gelen hafif cızırtı salonda yankılanırken, alçak ve tehlikeli bir fısıltıyla üzerime eğildi:
"Eren’in adını bu sahnede bir daha anarsan Sezgin... O galayı sadece sizin değil, bütün okulun başına yıkarım. İkimizin hesabını bana hatırlatıp asabımı bozmaya çalışma."
Dudaklarımda o buz gibi, kışkırtıcı tebessüm belirdi. "Dene bakalım Sancaktar. Bakalım bu sefer kimi İsviçre'ye gönderecekler."
Ediz duraksadı. Kaşlarını çattı, gözlerindeki o tehlikeli, yırtıcı şimşek bir an için duruldu ama yerini anında o asabi, hazımsız ve gıcık alaycılığa bıraktı.
"Nasıl yani?" dedi, sesi bir anlığına kısılarak. Sonra başını hafifçe yana yatırdı, dudaklarının kenarı o sinir bozucu şekilde yukarı kıvrıldı: "Yoksa biricik Eren'im geri mi dönüyor?"
Sesindeki o asabi ama alaycı ton, sahnenin üzerindeki o ağır, cızırtılı havaya bir bıçak gibi saplandı. Yakasının kapattığı o hafif dikiş izi kasıldı; geçen senenin o kanlı kış partisinde, VIP lounge'un darmadağın olduğu o gecenin izi, adeta derisinin altında yeniden sızlamıştı.
Amber gözlerimi onun buz mavilerine çiviledim. Yüzümdeki o mesafeli, elit ve katı tebessümden bir milim bile ödün vermedim.
"Haftaya burada Sancaktar," dedim, sesimdeki her bir harfi o kadar sakin ve kendinden emin telaffuz ettim ki, bu soğukkanlılığım onun hazımsızlığını katmerliyordu. "Ve inan bana, senin o 'okulun tek hakimi' rolleri o geldikten sonra pek sökmeyecek."
Ediz mikrofona doğru uzanan elini geri çekti. Göğsü öfkeyle hızla kalkıp iniyordu ama yüzündeki o bencil, avcı sırıtışını düşürmemek için büyük bir çaba sarf ediyordu.
"Gelsin..." dedi fısıltıyla, tam gözlerimin içine bakarak. "Gelsin de yarım kalan işimizi bitirelim. Ama önce... Yarın akşam o sahnede seninle hesaplaşmamız var kraliçe."
Ediz arkasını dönüp sahne arkasındaki kontrol paneline doğru yürürken, elindeki telsizi masaya sertçe bıraktı. Onu izlerken içimdeki o analitik, hiç susmayan ses zihnimin kulelerinde yankılanıyordu.
İnsanlar sanıyordu ki ben gücü seviyorum. Sanıyorlardı ki ben sahnede olmak, herkesi yönetmek, bu 'kraliçe' unvanını bir bayrak gibi taşımak için çıldırıyorum.
Oysa gerçek bambaşkaydı.
Ben güçten nefret ediyordum. Ben bu zırhtan, her sabah kusursuz giyinip o kusursuz "Hera Sezgin" rolünü oynamaktan nefret ediyordum. Ama ailemin, bu okulun ve hayatın bana öğrettiği tek bir kural vardı: Eğer ipleri elinde tutmazsan, başkası o iplerle seni boğar.
Ediz Sancaktar da tam olarak bunu yapmaya çalışıyordu. Kendi bencil egosu için, o doymak bilmeyen hırsı için benim üzerimde baskı kurmak istiyordu. Eren’in adını duyduğunda gözlerinde çakan o öfke, o hazımsızlık... Hepsi kendi krallığının sarsılacağı korkusundandı.
O, benim iplerimi eline geçirmek istiyordu; ben ise onun o devasa egosunu kendi ellerimle boğmaya ant içmiştim.
Ceketimin gizli cebinden bitkisel sigaramı çıkardım. Sahne arkasındaki loş, kimsenin olmadığı ışık masasının arkasına geçtim. Çat. Gümüş çakmağımın küçük alevi karanlığı aydınlattı.
Sigaranın dumanını ciğerlerime çekip yavaşça dışarı üflerken, dumanın o loş ışıkta süzülüşünü izledim. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şeyi umursamayan, her duruma hakim o 'kraliçe'ydim. Ama içimde... İçimde Eren’in dönüşüyle patlayacak olan o devasa kaosa, ailemin yarın akşamki galada üzerimde kuracağı o boğucu baskıya ve Ediz’in o bitmek bilmeyen saldırılarına karşı koymaya çalışan, yorgun ama asla pes etmeyen bir ruh vardı.
"Zayıflık gösterirsen ezilirsin Hera," diye fısıldadım kendi kendime, dumanın arkasından sahneye bakarak. "Yarın akşam o ışıklar yandığında... Kimsenin seni ezmesine izin vermeyeceksin."
Sigaramın son nefesini çekip izmariti söndürdüğümde, kulis tarafından yükselen o gürültülü seslerle gerçekliğe döndüm.
Umay, elindeki devasa organizasyon klasörüyle sahne arkasındaki panoları kontrol ediyordu. Mert ise jilet gibi ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını sıvamış bir halde sahneye taşınan devasa hoparlörlerden birini kucaklamıştı.
"Umay! Bak valla fıtık olacağım senin bu dekorasyon aşkın yüzünden! Sana iyilik yapıyorum, dikkatini çekerim!" diye bağırdı Mert, hoparlörü yerine yerleştirirken alnındaki teri silerek. "Kimse benim kadar amelelik yapmıyor kızım, senin kölen oldum!"
Umay elindeki kalemle klasöre bir çentik attı. Gözlerini kitaptan kaldırıp Mert’e baktı. Yüzündeki o katı ifade bir saniyeliğine gevşedi; Mert’in o terlemiş, darmadağın olmuş haline bakarken gözlerinde garip, insani bir yumuşama belirdi. Ama anında toparlandı.
"Yorulma zengin bebesi," dedi Umay, sesi bu sefer biraz daha az sert çıkarak. "Belin incinirse baban okulu satın almaya kalkar sonra, başımıza dert açma."
Mert onun bu hafif yumuşamış tonunu anında sezdi. Yüzüne o en pişkin, en neşeli gülümsemesini yerleştirip Umay’ın dibine sokuldu.
"Ooo... Sen benim belimi mi düşünüyorsun bakayım?" dedi Mert, göz kırparak. "Umay valla bak, yarın akşamki galada seninle bir dans etmezsem bu kalbim kırılır, bilesin."
Umay bu sefer "Lan" diye bağırmadı. Sadece gözlerini devirdi, çenesini dikleştirdi ama yanaklarına oturan o hafif pembeliği kaçıramadı. "Çok konuşma Mert. Git o diğer hoparlörü de taşı, sonra düşünürüz senin dansını."
Mert’in yüzünde güller açtı. "Mesaj alınmıştır komutanım!" diyerek diğer hoparlöre doğru koştu.
İnci ise yanımda bitti, elindeki buzlu kahveyi bana uzatırken sırıttı: "Şunlara bak... Bakarsın yarın akşam galada bizim Umay’ı Mert’in kollarında dans ederken görürüz, ne dersin Hera?"
Dudaklarımda hafif, gerçek bir tebessüm belirdi. "Umay o çocuğu dans pistinde dövmezse iyidir İnci."
Yarın akşamki Güz Dönemi Açılış Galası için son provalar tamamlanıyordu. Herkes kendi krizinin, kendi oyununun peşindeydi. Ama o sahnede ışıklar yakılıp müzik başladığında; Sezgin ve Sancaktar ailelerinin, benim ve Ediz'in o devasa hesaplaşması tüm görkemiyle patlayacaktı.
Bölüm etkileşimi
