42. bölüm / 42
Mevzu Kelepçe/Texting3.6
Bölümler 42Şu an: 3.6
- 1 0.1599 kelime
- 2 0.2349 kelime
- 3 0.31.765 kelime
- 4 0.41.331 kelime
- 5 0.51.642 kelime
- 6 0.6904 kelime
- 7 0.7965 kelime
- 8 0.81.738 kelime
- 9 0.91.372 kelime
- 10 1.01.503 kelime
- 11 1.11.370 kelime
- 12 1.2632 kelime
- 13 1.33.171 kelime
- 14 1.42.771 kelime
- 15 1.51.903 kelime
- 16 1.61.581 kelime
- 17 1.73.430 kelime
- 18 1.83.958 kelime
- 19 1.92.605 kelime
- 20 2.01.868 kelime
- 21 2.13.210 kelime
- 22 2.22.383 kelime
- 23 2.31.972 kelime
- 24 2.41.718 kelime
- 25 2.52.398 kelime
- 26 2.63.425 kelime
- 27 2.72.975 kelime
- 28 2 84.580 kelime
- 29 2.93.256 kelime
- 30 3.02.963 kelime
- 31 3 14.846 kelime
- 32 3.25.507 kelime
- 33 Siz de gelir misiniz?🌊34 kelime
- 34 3.34.242 kelime
- 35 3.44.038 kelime
- 36 Alıntı259 kelime
- 37 3.54.630 kelime
- 38 Alıntıı🌠348 kelime
- 39 3.64.385 kelime · Okuduğun bölüm
- 40 3.74.320 kelime
- 41 Alıntı240 kelime
- 42 3.87.268 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Uzun bir aradan sonra merhaba, ballarımm
Oylamayı yapmayı ve yorum bırakmayı unutmayınn💞
Instagram: okyanuss_s
Youtube: okyanus_s
TikTok: okyanuskalemi
⛓️⛓️⛓️
Kapının önünde kaç dakikadır dikildiğimi bilmiyordum. Elimdeki anahtarlığa bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Kendi evimin önünde bir yabancı gibi dikilmiş, Pars'ın evinin anahtarını elimde tutuyordum.
Bedenimdeki uyuşukluk yetmezmiş gibi zihnim de bir sis bulutuna hapsolmuş gibiydi. Hiçbir şey göremiyordum. Yavaş hareketlerle kendi evimin anahtarını bulup haftalar sonra kapıyı açtım.
Bu haftalar içinde bana yabancılaşan evde boş boş dolaştım. Hayatımda ilk kez gittiğim Pars'ın dağ evi bile bana burasından daha çok ev gibi hissettirmişti. Evde yaptığım küçük temizlik kafamı dağıtmaktan çok beni sonsuz bir tedirginliğe itmişti.
Furkan'a söylediğim şey için kendimi
suçlayamazdım. Bu saçmalıktı, bunu hak ediyordu, etmeliydi. Elimdeki kıyafetleri sertçe yatağa fırlattım.
İçimdeki bütün pişmanlığı yok sayarak tüm perdeleri sonuna kadar aralayıp camları açtım. Havadaki soğukluğu bile umursamadan, salon dışındaki tüm camların açık olduğundan emin olmuştum.
Eve geldiğimde yaptığım ilk şey salonun perdelerini kapatmak olmuştu, ona ait hiçbir şey görmek istemiyordum.
Sadece birkaç dakika sonra telefonu elime almıştım bile. Ne yapıyordum ben böyle? Aynı annem gibi yaptığım ilk şey, karşımdakine zayıflıklarıyla saldırmak olmuştu. Tıpkı annemin babamla yaptığı her kavgada yaptığı akıl almaz şeyler gibi.
"Furkan" Telefonun açılmasıyla neredeyse nefes nefese konuşmuştum.
"Abla merak etme..." Bunu duymak bile göğsümdeki ağrıyı artırdı. Onu incitebilme fikriyle bile deliye dönen kalbimi o adam incitmemiş miydi?
"Tek bir haber sitesinde bile bu haberi görürsem seni öldürürüm."
Bir anda aptal çocuklar gibi gözyaşlarına boğulduğumda Furkan'ın kafasının karıştığını anlamak zor olmamıştı.
"Ama abla..." diye yeniden konuştu.
"Furkan ciddiyim. Ne yap et, işlerini yoluna koy." Sesimdeki boğukluğu gizleyememiştim. Ağlarken bir yandan konuşmak zordu. Sıkıntıyla iç çekişi duyuldu.
"Yanına gelmemi ister misin?"
Yumuşak sesiyle sorduğunda, o görmese bile başımı iki yana salladım.
"Hayır, bu işi hallet." Daha fazla konuşmayı uzatmadan telefonu kapattım. Yatağımın yanına çökmüş, temizlik adıyla darmaduman ettiğim evime bakıyordum.
Şiddetli rüzgâr perdeleri havalandırıyordu. Yorgunluk o kadar can sıkıcıydı ki evi o hâlde bırakıp yatağa doğru adımladım. Şimdi anlıyordum ki görmezden gelerek kaçtığım her şeyi farkında olmadan etrafıma yığmıştım.
Sevdiğim adam, ailem, baştan sona hayatım okyanusun kıyısında kumdan bir kale gibiydi. Ne çok güvenmiştim o kumdan kaleye. İlk dalgada yerle bir olacağı gerçeğini görmezden gelmiştim.
Şimdi ise yıkılmış harabenin ortasında, içim hayal kırıklığıyla doluydu. Şiddetli baş ağrısına gözlerim daha fazla dayanamadı. Zihnimin karanlığa çekilişi bir kurtuluş gibi geliyordu.
Gözlerimi aralamama sebep olan şey muhtemelen sessize aldığım telefon değildi. Yüzüme vuran dondurucu rüzgâr ve yağmur damlalarıydı.
Karanlık odada ilk gözüme çarpan şey, açık unuttuğum camlardan içeri dolan fırtınaydı. Kendime acıma saatimi bitirmem gerekiyordu.
Üşüyen ellerimle tüm pencereleri sertçe kapatıp kilitledim. Dağılmak için kendime izin verdiğimde toparlanmanın bu kadar zor olacağını tahmin etmemiştim.
Yerimde doğrulup ekranı gelen bildirimlerle yanan telefonuma baktım. O kadar bildirimin arasında dikkatimi çeken tek şey Poyraz'ın attığı mesaj olmuştu.
Poyraz: Boşanma sözleşmen hazır.
Bir an Poyraz'a boşanmak için sözleşme hazırlamasını söylediğimi bile unuttuğumu fark ettim. Kafamdaki sis bulutu yavaşça dağılmaya başladı.
Siz: Neredesin?
Poyraz: Büronun önündeyim.
Poyraz: Şimdi nasılsın?
Siz: Bilmem.
Poyraz: Eğer konuşmak istersen bu gece bürodayım.
Bir süre mesaja öylece baktım. Sözleşmenin fotoğrafını 00.35'te atmış olması gözümden kaçmamıştı.
Anlaşılan düşüncelerle kendini yiyip bitiren bir tek ben değildim. Fazla düşünmeden üzerime paltomu alarak evden çıktım. Arabayla büroya varmam sadece 20 dakikamı almıştı.
Onu, büronun önündeki bankta sırılsıklam otururken değil, park halindeki aracının içinde, camı yarıya kadar indirmiş karanlığa bakarken buldum. Arabanın kapısını açıp yanındaki yolcu koltuğuna oturduğumda varlığımı fark etti, yorgun bakışları beni buldu. Onu ilk kez parmaklarının arasında sönen bir sigarayla görüyordum.
"Sigaraya mı başladın?" diye yanındaki sigara paketini işaret ettim.
Poyraz pakete kısa bir bakış atıp yanmayan sigarayı gösterdi. "Pek sayılmaz. Zaten çekemiyorum, baksana." Kendini küçümseyen sesiyle derin bir iç çekti. Ellerini önünde birleştirip gözlerini ikinci kattaki Nazlı'nın odasına dikti.
Aldığı içkiler de olduğu gibi duruyordu. Poyraz çoğu şeyde bana benzerdi. Disiplinli, sağlığına önem veren biriydi. İçki dayanıklılığı ise sıfırdı.
Saat geç olduğu için içkiyi es geçip
sigaralardan birini dudaklarıma götürdüm. Her hareketimi şaşkınlıkla izliyordu.
"Yakmayacak mısın?" dedim dudaklarımın arasındaki sigarayla.
Bakışlarındaki şaşkınlık, kısa sürede beni en derinlerden anlayan arkadaşımın içtenliğine geri döndü.
Sigaramı yaktı, ardından yeniden bir dal da kendisi için çıkardı. Aynı anda sigaradan çektiğimiz nefesle öksürük krizine girip yüzümüzü buruşturduk.
"İğrenç," diye ona bakarken bir anda kahkaha atmaya başladım. Bizim neyimize sigara içip triplere girmek.
Onu bile doğru düzgün beceremiyorduk. Günler sonra Poyraz'ı ilk defa gülüyormuş gibi hissettim. İkimiz de aynı anda iç çektik. Poyraz direksiyona yaslanırken, ben ruhsuz bir şekilde belki bir daha girmeyeceğim iş yerimin karanlık camlarına baktım.
"E, ne yapacağız peki? Ne sigara kullanabiliyoruz ne de içki..." Umutsuz sesiyle arabadaki sessizliği böldü.
"Dondurma yiyelim mi?" dedim bir anda. Meraklı bakışları yeniden beni buldu. Bir anda Pars'la geçen yıl birlikte yediğimiz dondurmaları anımsamıştım.
"Dondurma mı?" dedi alayla.
"Hım hım, hem de vanilyalı."
Sözlerimle dudakları inanmaz bir tebessümle genişledi. "Sen dondurma sevmezsin ki. Kaldı ki tatlı hiçbir şey sevmezsin."
Beni neredeyse benden iyi tanıdığından o kadar emindi ki sesi. Bir an bir şey diyemedim.
"Seviyorum" dedim içli bir sesle. Gözlerimin dolmasına engel olamadım. Kirpiklerimi kırpıştırıp ağlamamak için ne kadar direndiğimi gördüğünde bakışları alaylı ifadesinden kurtuldu. Teselli etmek ister gibi elini omzuma atıp başını çeneme yasladı.
"O sevdiğin şeylerin arasında artık Suat da var mı?"
Bunun cevabını ikimiz de biliyorduk. Her şeyin Suat'la başladığını söylememiştim. Sevmeyi beceremediğim şeyler onunla anlam kazanmıştı. Sevmediğim değil, sevmeyi beceremediğim.
Bu ikisi arasında çok büyük fark vardı. Çünkü sevmeyi beceremediğim şeyler, bir zamanlar sevme ihtimalim olan her şeydi.
Sessizce burnumu çektiğimde Poyraz'ın sesi yeniden duyuldu.
"Anlayamıyorum. Elbet birini sevecektin ama birine bu kadar güveneceğini beklemiyordum," dedi sözlerini itinayla seçmeye çalışırken.
Dudaklarımdan çıkan alaycı kahkahaya mani olamadım.
"Biliyor musun, Arkın da böyle söyledi," diyerek geri çekildim.
Gözyaşlarımı eliminin tersiyle sertçe silerken dudaklarımdaki alaycı tebessüm öylece duruyordu.
"Ben kimseye güvenmezmişim," dedim Arkın'ı taklit eder gibi.
Poyraz'ın kaşları çatıldı. Arkın'la iyi anlaşırlardı ama bu tavrını hiç sevmemiş gibiydi.
"Öyle söylemek istemediğimi biliyorsun. Ben sadece hâlâ güvenmene şaşırıyorum."
Bu defa duraklayan bendim. Sanki sözleri beynimde fırtınadan sonraki o yıkıcı hissi yaratmıştı. Yapılan bunca şeye, saklanan sırlara, söylenen yalanlara rağmen var olan güvenime şaşırıyordu.
Poyraz söyleyene kadar bunu ben de fark etmemiştim. Ve evet, ona hâlâ güveniyordum. Bana yaptığı yanlışlara rağmen kalbim her birine bir bahane uyduruyordu.
"İşin garibi de bu ya," dedim arkama yaslanarak. Bir süre daha sessizce o arabada havada oturduk. Sonra içeriye geçerken Poyraz'ın hazırlattığı sözleşmeye kısa bir göz gezdirdim.
Her şey istediğim gibiydi. Sözleşmeyi imzaladıktan sonra bile ofiste boş boş oturuyorduk. Ne o konuşuyordu ne ben. Resmen ikimiz de tükenmiş gibiydik. Bu hâlim hiç hoşuma gitmese de bir şey yapacak gücü kendimde bulamıyordum.
Ama anlaşılan arkadaşım bulmuş gibiydi. Aniden ayaklanarak ofisin içinde boş boş dolaşmaya başladı. Bir elindeki sözleşmeye bakıyor, sonra dudağının altında söyleniyordu. Gece geç saatte ona yüklenen bu enerjiyi anlayamıyordum.
"Sorun ne?" diyerek koltuğumda geriye yaslandım.
Bir anda duraksayıp elindeki sözleşmeyi yukarıya kaldırdı. "Hepsi bu kadar mı? Küçük bir sözleşmeyle bundan kurtulacak mı?" Aniden ateş gibi parlamasına bir anlam verememiştim.
"Bence yeterli." Üstelik bugün yaşananlardan sonra daha fazlasını kaldıramazdım.
Bir anda gelip karşıma oturduğunda, parlayan gözlerinden çoktan bir şey çevirdiğini anlamıştım.
"Asrın Çelik Yıldırım yenilgiyi kabul mü ediyor?"
İçimde kalan son ateş kıvılcımını harlama isteğine sadece güldüm. Eğer bu işin peşini bırakmasını söyleseydim konuşmanın uzayacağı belliydi.
"Bunu düşüneceğim," diyerek sözleşmeyi alırken konunun şimdilik kapanmasını umut ettim. Poyraz kıstığı gözleriyle beni inceledi.
"Söz ver ki bunu gerçekten düşüneceksin."
Arkadaşımın inadına yalnızca başımı salladım. Sözleşmeyi ben imzaladığım için yapmam gereken tek şey bunu Pars'a göndermekti. Ve imzalayacağından emin olacaktım.
Sabah uyandıktan sonra günümün yine büyük kısmını evde geçirmiştim. Şimdilik bu olanları görmezden gelecektim. Bedenimi hissizleştiren bu yıkımı görmezden geldiğim gibi telefonumu da kapatmıştım.
Anlaşılan Poyraz çocukları bir süre beni rahatsız etmemeleri konusunda ikna etmeyi becermişti. Boş televizyon kanallarını dolaşırken rastgele bir haber kanalında durdum. Kafamın içindeki sesleri susturabilecek bir yol bilmiyordum. Ama aniden bunu susturacak şiddette bir kapı çalması oldu.
Bedenim aldığı uyarıyla doğruldu. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Sessizce gitmesini bekledim ama inatla kapının zili susmuyordu. En sonunda kendimi kapıdakini azarlamaya hazırlayarak açtığımda elim kapı kolunda hareketsizce kaldı.
Yalnızca bedenim değil, onun görüntüsüyle hislerimin de kısa süreliğine devre dışı kaldığını sandım. Ta ki göğsümün ortasına yayılan o ağır sızıya kadar.
Gözleri önce yüzümün her detayında gezinirken sanki iyi olduğumdan emin olmak ister gibiydi. Nasıl olurdu da kandırılan kişi benken benden daha çok yıkılmış gibiydi?
Dağınık, koyu saçlarını kaç defa öfkeyle çekiştirdiğini tahmin etmek zordu. Bakışlarımda öfke vardı, ne de kırgınlık. Sadece boş boş ona bakarken bunu daha fazla sürdürmeyerek kapıyı yüzüne kapatmaya çalıştım. Ama beni engellerken onun dokunuşundan kaçar gibi geriye çekildim.
"Asrın" Acı içindeki sesi kalbimi sızlatmalıydı.
"Burada ne işin var?"
Kelimeleri bir araya toplamam birkaç saniyemi aldı. Kapı aralığında dururken uzun boyundan dolayı kafamı geriye eğdim. Elindeki kâğıtları uzattığında daha yeni fark ediyordum.
"Bunu konuşmalıyız."
Demek boşanma sözleşmesi eline ulaşmıştı. Hâlâ konuşacak bir şeyimiz olduğunu sanması alayla gülmeme sebep olurken salona doğru adımladım. Ona yakın olmak artık eskisi gibi huzur vermiyordu.
"İmzaladıysan oraya bırak."
Onu arkamda bırakıp kanepedeki yerime oturdum. Sanki varlığı beni yaralamıyormuş gibi kumandayı elime alıp alacakaranlık odada gereğinden fazla ışık oluşturan kanalları değiştirdim.
Öylece gelip kafamın üzerinde dikilirken ne söyleyeceğimi bilemiyordum. O da konuşmamıştı. Bir süre onun varlığını yok sayma çabamı izledi. Dudaklarından dökülen içli nefes göğsümdeki sızıyı çoğalttı.
"Beni affetmeni beklemiyorum ama bunu yapamam Asrın. Senden boşanmıyorum."
Sözleşmeyi sehpaya bırakırken gözlerimi ona diktim. Aşağıdan ona bakarken neredeyse öfkelendiğimi bile söyleyebilirdim.
"Benimle dalga mı geçiyorsun?" Bağırdığımı fark ettiğimde artık geçti. Çoktan kontrolümü kaybetmiştim.
"Boşanmayacağım."
Kasılmış çenesi ve ifadesizlikle maskelediği yüzü alayla gülmeme sebep oldu. Karşımda bir dağ gibi dikilirken ne kadar yıkılmaz olduğunu sanki yüzüme doğru haykırıyordu. O beni yıkıp yok edecek güce sahipken benim onun üzerinde hiçbir etkim yoktu.
"Boşanacaksın! Kendine iyi bir avukat arayışına başlasan iyi edersin," dedim işaretparmağımı göğsüne bastırırken.
"Ve yüzünü asla görmeyeceğim bir yere defolup gideceksin. Benimle savaşma Pars. Buna cüret bile etme. Yemin ederim seni ezip geçerim, beni bununla sınama."
Göğsüm öfkeyle inip kalkarken sesimdeki netlik tüylerimi diken diken etmişti. Karşımdaki adam ise gözlerindeki acıyı daha fazla gizleyemiyordu. O tanıdık gözlerin altındaki halkaları bile kolayca fark edebiliyordum. Sanki her şeyi düzeltebilirmiş gibi elimi avucunun arasına alırken konuştu.
"Bana öfkelisin. Acı çekmemi istiyorsun. Bunu sana verebilirim."
Sözleriyle elimi hızla geriye çekip alayla güldüm. Bu sözler hem beni hayal kırıklığına uğratmış hem de dehşete düşürmüştü. Evet, ona acı vermek istemiştim. Yaşadığım hayal kırıklığını onun da yaşamasını istemiştim.
Ama işte bizim farkımız buydu. Ben onun gibi değildim. Ve onunla olan işim tamamen bitmişti.
"Demek acı çekmek istiyorsun. Ne yapacaksın? Yaptığın hangi şey içimdeki bu ateşi söndürür?" Sona doğru kırgınlığımı gizleyememiştim.
Tam bu sırada telefonuma gelen arama ve art arda düşen bildirim sesleri dikkatimi dağıttı. Buna rağmen onları görmezden gelerek boşanma sözleşmesini elime almak için geriye döndüm.
Elime aldığım kâğıt yığınıyla tüm bedenim kasıldı. Gözlerim duvara sabitlenmiş televizyonun ekranına takıldı. Işığı birdenbire değişen kanaldaki görüntüyü ilk anda algılayamadım. Ya zihnim benimle oyun oynuyordu ya da hayatımın en büyük kabusu canlı yayında izliyordum.
Elimdeki kâğıtlar parmaklarımın arasından kayıp yere saçılırken, ekranda kırmızı 'Son Dakika' yazısı beynimde şimşekler çakmasına sebep olmuştu
Odadaki ölüm sessizliğini dolduran, haber spikerinin ciddiyetle okuduğu o cümleler olmuştu.
"Askeri Yargıtay ve Milli Savunma Bakanlığı kaynaklarından sızan son bilgilere göre, Özel Saha Birimi (UKB) bünyesinde yıllardır 'Suat Yücel' kod adıyla görev yapan üst düzey saha yöneticisinin gerçek kimliği tespit edildi. Pars Karakurt adıyla bilinen ve emekli General İsmail Karakurt'un oğlu olduğu öğrenilen subay hakkında, görevi kötüye kullanma ve kanun dışı unsurlara yardım/yataklık şüphesiyle mülki idari soruşturma başlatıldı."
Kulaklarımdaki uğultu bir anda şiddetlendi. Bacaklarım bana ihanet eder gibi titremeye başladığında ekrandaki resim değişti. Pars'ın üniformalı, eski bir vesikalık fotoğrafı yayına verildi.
"Gelen ilk bilgiler, Yücel'in görevinin askıya alındığı ve ordudan ihracı talebiyle Yüksek Disiplin Kurulu'na sevk edildiği yönünde. İçişleri Bakanlığı yetkilileri, soruşturmanın gizliliği gerekçesiyle henüz resmi bir gözaltı kararı açıklamazken, askeri savcılığın takibi devam ediyor."
Bunu ona yaptığımı düşünmek midemin bulanmasına sebep oluyordu. Kendime duyduğum nefret o denli çoğalmıştı ki Pars'ın arkamdan yaklaştığını bile fark etmemiştim.
Gözlerimden yaşlar süzülürken arkamda göğsünün sıcaklığını hissettim. Sanki buna ihtiyacım varmış gibi daha fazla ayakta durmaya direnemeyerek ona yaslandım. Sessiz gözyaşlarım hâlâ devam ediyordu.
Yerdeki kâğıt yığınını toplamıştı. Dudaklarını kulağımın hemen yanında hissettim. Sesi, dışarıdaki fırtınadan bile daha karanlık ve kararlıydı
"Eğer hâlâ ikimiz için bir umut varsa yapmayacağım hiçbir şey yok."
Sözleri zihnimde şiddetli bir kasırga yarattı. İhraç ediliyordu, kariyeri, ailesinin adı, hayatı yerle bir oluyordu ama o hâlâ buradaydı. Birbirimizi iyileştireceğimize, adım adım birbirimizin sonu oluyorduk.
Tam önüme geçip durduğunda şoktan kilitlenmiş gibiydim. Gözlerimin içine bakarak elindeki boşanma kâğıtlarını hiç tereddüt etmeden ortadan ikiye yırttı.
Ona yapmak istediklerimden haberdar olmadığını sanmak bile aptallık olurdu. Elbette onun hakkında medyaya sızdırmaya çalıştığım haberden vazgeçmiştim, ama bundan haberi olmuştu.
Beni dehşete düşüren asıl şey ise bunu kendi elleriyle ortaya çıkarmasıydı. Bana yine seçim hakkı tanımamış, onu yıkılırken gördüğümde nasıl bir yıkım yaşayacağımı umursamadan kendini ateşin ortasına atmıştı.
"Gerekirse bin kere denerim. Bin kere daha yeniden başlarım. Ama senden vazgeçmiyorum. Kabul etmiyorum. Sensiz bir hayatı kabul etmiyorum." Sanki beni ikna edebilirmiş gibi yüzümü avuçları arasına aldı.
"Yeter ki bana arkanı dönme Asrın. Gerekirse yok say beni bağır, çağır ama bana arkanı dönme."
Öfke ve hayal kırıklığı tüm ruhumu tüketti. Yaşlar toplanan gözlerimi umursamadan ona bakıyordum. Hiçbir şey onu sevdiğim gerçeğini değiştirmiyordu.
"Sana arkanı dönen ben miyim?" İnanmazca bağırışımla ellerim hastalıklı gibi titremeye başladı.
"Ben mi döndüm sana arkamı?"
Aramızdaki santimlik mesafeyi de kapatıp titreyen ellerimi yumruk yaptım. Göğsüne çarptığım her yumrukta kendi canım acıyordu. Bizi bu hâle getiren oydu. Onun karşısında sinir krizi geçirecek kadar kendimi kaybetmiştim. Ve artık hiçbir şeyin geri dönüşü yoktu.
"Sana söyledim." Sesim ne kadar çaresiz çıkıyordu. Bir yumruk daha göğsüne vurduğumda artık gücüm kalmamıştı.
"Sana her şeyi anlatman için kaç defa şans verdim?"
Sıkıca kavradığım gömleğine tutunmasam ayaklarım bile beni taşıyamazdı. Gözlerine bile bakamadan alnımı göğsüne yasladım.
"Pars, sen her defasında beni yaralarımdan sınamayı seçtin. Hiçbir şey saklamayalım, gizlemeyelim dedim." Başımı kaldırıp gözlerine baktığımda onun bakışlarında da aynı çaresizliği görmüştüm. Yakasını sertçe bırakıp akan gözyaşlarımı sildim.
"Biliyor musun, annem haklıydı." Dudaklarımdaki gülüşün tek sebebi yaşadığım hayal kırıklığıydı.
"Aynı onun gibisin. Aynı annem gibi. Hep güvenmeyen, sırları olan, yalanlar söyleyen. Hep annem gibi olmaktan korkuyordum. Bu ilişkide İnci Yıldırım olmamak için her şeyi yaptım ben. Ama Allah kahretsin ki senin ondan bir farkın yok!"
Artık tüm sözler söylenmişti. Gözleri önce hayal kırıklığıyla doldu. Sanki artık hiçbir şeyi yoluna koyamayacakmış gibi çaresizdi. Ama sadece bir saniye sonra kararlı bakışları geri geldi. Bakışları katiyetle bu boşanmanın olmayacağını söylüyordu.
Evden gitmesinin üzerinden saatler geçse de kendimi toparlayamıyordum. Acaba ailesi bu haberi görmüş müydü? Nasıl yıkılacaklarını tahmin edebiliyordum. Yıllardır ordudan atılmamak için çalışırken, kimliğinin deşifre olmasıyla onu gözden çıkarmaları bu kadar kolay mıydı?
Düşünmekten delirecek gibi ellerimle saçlarımı çekiştirdim. İşin daha kötü tarafı, kendisini açık hedef hâline getirmesiydi. Ve gözlerindeki o inatla beni kandırmasına izin vermeyecektim.
Sabah ilk iş Batu'ya bu konuda danışmam gerekecekti. Muhtemelen dışarıya benim işimin tehlikede olduğu mesajını vermek istiyorlardı. Bu yüzden bu davayla bizzat kendim ilgilenmem doğru olmazdı. İçine düştüğüm bu durumdan ne kadar iğrensem de durumu tam kavrayana kadar oyunlarına ayak uyduracaktım.
~~~
"Nasıl yani, tüm taşınmaz mal varlığı benim üzerime mi?"
Öfkemden deliye dönmüştüm. Poyraz'ın ve Batu'nun bu saçmalıklarına anlam veremiyordum.
"Altında senin imzan var. Şartlar böyle. Madde 42, bent C." Batu'nun şaşkın sesiyle kaşlarımı çattım. Elinden sözleşmenin bir kopyasını alıp o lanet olası maddeye baktım.
" Yoksa okumadın mı?" Batu'nun şaşkın sesiyle kaşlarımı çattım.
"Siktir. Bu maddeler buraya ne ara eklendi?" Bu adam gerçekten kafayı yemişti.
Bu protokolü Pars İzmir'deyken hazırlatmıştı. Evet, genel bir bakış atmıştım ama sayfalarca sözleşmeyi okumamıştım.
"Ben bunların tek bir iğnesini bile istemiyorum!" diye direttim. "Hemen bir devir sözleşmesi hazırlayın. Nesi var nesi yoksa hepsini ona geri devrediyorum.
Poyraz kravatını gevşetirken sözleşmeye düşünceli bakışlar atıyordu. "İşte o iş düşündüğün kadar kolay değil Asrın. İstersen bin tane devir sözleşmesi imzala, şu an o malları Pars'ın üzerine geçiremezsin."
"Nedenmiş o?" diye bağırdım. "Mal benim değil mi? Geri veriyorum işte!"
"Çünkü Pars şu an ordudan atıldı ve hakkında ağır bir idari soruşturma var," dedi Batu araya girerek. Ses tonu oldukça ciddiydi.
Kendimi o kadar kaybetmiştim ki işin hukuki boyutunu inceleyebilecek durumda bile değildim.
"Her türlü finansal işlemi dondurdu, değil mi?" diye sordum ve umutsuzca koltuğuma oturdum.
Dün yaşananlardan herkes haberdar olmuştu. O anı hatırlamak elimi göğsümün üzerine götürmeme sebep oldu. Sızıyı dindirmek ister gibi o kısmı ovmam bile faydasızdı.
"Tamam, bunu sonra hallederiz. Pars boşanmamakta kararlı ve onun karşısında ben olmak istiyorum."
Sözlerimle Batu olumsuz anlamda başını salladı.
"Kendini gereksiz bir tehdit altına sokuyorsun. Herkes aranızın bozulduğunu düşünürken senin işe geri dönmen bu tiyatronun yalan olduğunu ortaya çıkarır."
Beni korumak için söyledikleri nedense sinirlenmeme sebep oldu.
"Aramız zaten bozuk ve bu tiyatro da yalan! Ben ortada bir sorun göremiyorum."
"Asrın, biraz mantıklı davran. Şu an öfkeyle hareket edemezsin." Batu'nun beni sakinleştirme çabaları kısmen başarılı olmuştu. Ofisime kısa bir bakış atıp iç çektim.
"Yani artık buraya gelmeyecek miyim?" Bunu sesli söylemeyi düşünmemiştim ama işimden uzak kalma fikri dayanılmazdı.
"Belki bir süreliğine..." diyen Batu elini omzuma atıp beni göğsüne çekti.
"Hem iyi tarafından düşün, bir süre dinlenmiş olursun."
Söylediklerine kendisi bile inanmazken Poyraz hâlâ kafasını kâğıt yığınından kaldırmamıştı. Eğer onu tanıyorsam çoktan bir plan kurmuş olmalıydı. Gözleri bir anda bizi bulduğunda dudaklarındaki tebessüm düşüncelerimi doğrulamıştı.
"İşe gelmeyeceğini de kim söyledi?" Önündeki dosyalardan bazılarını seçip benim masama doğru adımladı.
"Sen koskoca Mutlu Ayrılmalar ve Tatlı Sonlar Hukuk Bürosu'nun patroniçesisin." Sözleriyle dudaklarımdaki tebessüme engel olamadım.
"Kanun dışı olaylara adı karışan ve muhtemelen çoktan bütün hukuk camiasında dedikodusu dönen bir patroniçe." diye onu düzelttim.
Hızla bu fikri uzaklaştırmak istiyormuş gibi yüzünü buruşturdu.
"Bu bir oyun. Ve sen avukatlığa devam edersen hukuki bakımdan dikkat çekersin. Ama burası senin özel işletmen. Ve bu, senin bizim patronumuz olduğun gerçeğini değiştirmiyor."
Kafam o kadar allak bullaktı ki bu kadar basit bir şeyi akıl edemeyecek kadar delirmiş olmalıydım.
"Ve boşanma işini biraz ertelememiz gerekebilir." Batu gibi o da diğer yanıma otururken iç çekti.
"Nedenmiş o?"
Sözlerime karşın sadece telefonu açarak haber sitelerinde olan kocamı gösterdi. "Adının Pars'la anılması şimdilik işine gelmez. Tam aksine, şu an soruşturmaları devam ederken ve o hain konumundayken senin itibarına da zarar verir." Sözlerine gülmekten kendimi alamadım.
"Hukuk camiasına bir yıllık dedikodu malzemesi olduktan sonra bir itibarım kaldığını sanmıyorum."
"Saçmalama. Oyun bile olsa dışarıya hukuki sürecin devam ettiğini yansıtmak zorundayız. Zaten işin sonunda adını temize çıkaracağız ve zamanla herkes bunu unutacak."
Batu da Poyraz'ın söylediklerini onaylarken elimi yüzümün arasına aldım. Bu iş düşündüğümden daha zor olacak gibiydi. Bu süre zarfında Pars'ı da ikna etmem gerekecekti. Elbet birbirimize zarardan başka bir şey vermediğimizi o da anlayacaktı.
Kafamı dağıtmak için ayaklanırken ofisteki sakinlik bir an dikkatimi çekti.
"Diğerleri nerede?"
"Öykü yeni müvekkiliyle görüşmeye gitti." Batu'nun cevabıyla başımı sallasam da burnuma kötü kokular geliyordu.
"Peki diğer üçlü?"
İkisinin de omuz silkmesiyle ellerimi belime koydum.
"Şimdiden kaytarmaya başladıklarına inanamıyorum. Siz işinizin başına dönün, akşam bir daha konuşuruz."
İkisi de odalarına dönerken telefonu elime aldım. Hepsini en güçlü silahım olan parayla tehdit ederek 20 dakika içinde burada olmalarını tembihlemiştim.
Hiçbir duruşmaya önümüzdeki en az birkaç hafta içinde katılamayacağım için müvekkillerimin işleriyle bir süre arkadaşlarım ilgilenecekti. Büronun çoğu işini beraber hallederdik ama şimdi bir süreliğine tüm sorumlulukları üstlenebilirdim.
Önce bilgisayarı açıp genel
durumumuzu analiz ettim. Yeni stajyerlerin dosyalarıyla ilgilendikten sonra insan kaynaklarıyla ilgilenebilecek birini işe almam gerektiğine karar vermiştim.
Eğer büroyla ilgileneceksem uzun süredir ertelediğim çok şeyi yoluna koymalıydım. İnternet sitesine yerleştirdiğim iş ilanıyla günümün diğer yarısını büroda geçirmiştim.
Maalesef sadece patronluk yapmak kafamı dağıtmaya kafi gelmemişti. Eve vardığımda art arda gelen aramaların ardından mesajları gördüm.
Furkan: Abla artık dayanamıyorum.
Furkan: Al beni de.
Furkan: Kulun kölen olayım.
Furkan: Bir çam kozalağı gibi yaşayıp gidiyorum.
Furkan: Karakoldan ayrıldıktan sonra hayatımda tek bir aksiyon, entrika bile yok.
Furkan: Anlamsız hayatıma daha fazla dayanamıyorum.
Siz: Ne saçmalıyorsun Furkan?
Siz: Bak, seninle uğraşabilecek psikolojide değilim.
Furkan: Abla, zaten benimle
uğraşmana gerek yok ki.
Furkan: Ben her şeyi hallettim.
Furkan: Sadece imza atıp kahveleri içmemiz yeterli.
Siz: Ben bundan sonra boş kâğıda bile imza atmam.
Siz: Travmam var.
Furkan: Yok yok, öyle değil.
Furkan: [Fotoğraf]
Furkan: Bu senin büronun iş ilanı değil mi?
Siz: Evet?
Furkan: İşte bu kuluna el tut.
Furkan: Hadi abla, yap bir güzellik.
Siz: Şu ilanı nerenle okuyorsun?
Siz: Özellikle kadın personel aradığımı yazmışım.
Furkan: Ama abla, çok ihtiyacım var.
Furkan: Hem böyle benden uzak kalırken hiç özlemiyor musun?
Siz: Öf Furkan, zaten 5 tane aklı kaçık yetişkin bebekle uğraşıyorum.
Siz: Bana aklıselim biri gerekli.
Furkan: Aşk olsun, iki tane üniversite diplomam var. Benden daha iyisini mi bulacaksın?
Siz: Hayır desem anlayacak mısın?
Furkan: Hayır
Siz: Tamam, yarın gel başvuruda bulun. Adaylarla Öykü ilgilenecek.
Furkan: Ablaların bir tanesi
Kahvemi yudumlarken elime aldığım kitabımın sayfasını çevirdim. Dakikalardır aynı sayfaya bakmama rağmen tek bir kelime bile okuyamamıştım.
Annemin aramalarını gördüğümde kalbimdeki sızı yeniden baş kaldırdı. Görmezden gelmek boşunaydı, bunu aşmamın bir yolu yoktu.
~~~~
Erken saatlerde ofisime gelirken karşılaştığım ilk kişi Poyraz olmuştu. Son dönemlerde kendi davalarıma o kadar kafa yoruyordum ki kimin hangi saatte büroya girip çıktığından haberim olmazdı.
Ama şimdi anlıyordum ki acilen benim bu düzene el atmam gerekiyordu.
"Erkencisin," diyerek gülerken Poyraz'ın uzattığı kahveyi aldım.
"Sonuçta patroniçeler işini aksatamaz." Sözlerimle dudakları seyirdi.
"Nazlı'nın işleriyle Batu mu ilgilenmeye başladı?"
Başımı onaylarcasına sallamamın ardından, sonunda sevgili iş arkadaşlarım aralıklarla içeriye girmeye başlamıştı.
"Ooo efendim, hoş geldiniz. Neden bu kadar erken geldiniz? Biz size büroyu getirirdik!" Eren'e ters ters bakarken sözlerimle gözlerimi kıstım.
"Saat daha 09.05."
"Bir de utanmazca cevap mı veriyorsun?"
Sevgili eski asistanım Aslı'nın hediye ettiği şemsiyeyi bacaklarına doğru indirdim. Gözleri kocaman olurken karısının arkasına geçti.
"Anlaşılan yine formundasın," diyerek İpek laf sokmayı ihmal etmezken Eren'in önünden çekilip onu savunmasız bıraktı.
"Herkes sıraya!" diyerek geçip önlerinde durdum. Homurtular eşliğinde hepsi dikilirken eksik olanın kim olduğunu anlamaya çalışıyordum.
"E, biriniz eksik?"
"Karımın müvekkiliyle görüşmesi öğlene kadar sürecek." Batu'nun atlamasıyla kaşlarımı çattım.
"Kimmiş bu müvekkil? Ne çeviriyor bu kız?"
"Ne çevirecek canım, ekmeğinin peşinde karıcığım," Batu'ya göz devirdim.
"Madem çoğunuz buradasınız, yeni kuralları konuşalım." Elimi masaya yaslayıp hepsinin isteksiz yüzlerini süzdüm.
"Yeni kurallar mı?" Hakan konuya atlamayı ihmal etmemişti.
"Evet. Bu işe bir el atmam gerekiyordu. Öncelikle iş saatlerini aksatmayı aklınızın ucundan bile geçirmeyin. Masalardaki bu dağınıklık da ne böyle? Yerde tek bir çöp bile görmek istemiyorum. Ha birde mesai saatlerinde dedikodu yasak!".Sadece son kısımla homurtularının yükselmesine inanamıyordum.
"Daha bitirmedim. Bugün aramıza yeni biri katılacak. Mülakatlarla Öykü ilgilenecekti ama madem bugün görüşmesi var, ben ilgileneceğim. Artık bir insan kaynakları müdürüne sahip olacaksınız."
Bu söylediğime sevinmelerine göz devirdim, yıllarca sanki şikâyetlerini görmezden gelmişim gibi.
"Her neyse, aramıza katılan yeni arkadaşımızdan sonra bir toplantı yapalım. Şimdi herkes iş başına"
Kendimi emekliye ayrıldıktan sonra evde huysuzluk yapan bir baba gibi hissediyordum.
Kendi müvekkillerimle ilgilenemediğim için herkesin işini bizzat izliyor, gerekirse karışıyordum. Görüşmeye iki kişi gelecekti. Biri Furkan'dı.
Diğerinin kim olduğunu görmek için bilgisayarı açacağım sırada kapı çaldı.
"Asrın" İpek'in çekingen sesiyle ona baktım.
"Efendim?" Bir süre duraksayıp nasıl söyleyeceğini tartıyormuş gibiydi.
"Pars geldi."
Aniden kalbim duracak kadar yavaşladı. İsmi bile bedenimin kasılmasına sebep olmuştu.
"Eğer istersen geri gönderirim," diyen İpek'in sesiyle tırnaklarımı avucuma bastırdım. Avuç içlerimdeki izler hâlâ duruyordu.
"Gelsin," derken sesimdeki hissizlik içimde bir şeylerin bittiğini mi gösteriyordu, yoksa hislerimin eskisinden daha yoğun olduğunun bir işareti miydi?
Gözlerimi bilgisayara dikip açtığım dosyayı inceliyormuş gibi yapmaya çalıştım. Kapının açılması ve bana doğru adımlaması asırlar gibi gelmişti. Yüzüne bile bakmazken bu inadını anlamıyordum.
Her şey bu kadar netken bendeki bu inadı nedendi? Karşımda oturmasına rağmen varlığını o kadar yoğun hissediyordum ki gözlerimi ona kaldırmak bayağı zor olmuştu.
"Ne söyleyeceksen çabuk ol."
Soğukkanlı sesimin aksine bedenim ateş gibi yanıyordu. Önüme doğru ittiği dosyaya bakmak için birkaç saniye bekledim.
"Bu da ne?"
Çatılan kaşlarımla ona bakarken gözleriyle karşılaşmak bile içimdeki fırtınayı dindirmişti. Kanmayacaktım. O bakışlardaki şeyin beni kandırmasına izin vermezdim. Bu defa olmazdı.
"İş görüşmesine geldim," dedi kendinden emin bir şekilde.
Lanet şekilde yakışıklı olan kocam yine saçmalıyordu?
"Ne?"
"Dün ilanı gördüm. Bende bu işe uygun olduğumu düşündüm."
Sesi hafif yorgundu ama inadı hâlâ yerindeydi. Üzerindeki baskıyı düşünmek bile istemiyordum. Bunca şeyle nasıl baş edecekti?
Üstelik baş etmesi gereken onca şey varken hâlâ inatçı bir keçi gibi ikimizin bir geleceği olduğuna inanıyor, bunun uğruna böyle saçmalıyordu.
Benimle dalga geçtiğini düşünsem de bu adam gayet ciddiydi. Şaşkınlıktan hafifçe açılan ağzımı kapattım. Yalnızca o an, Öykü'nün onayladığı CV'lerden birinin Pars'a ait olduğunu anlamıştım.
"Sen kafayı yemişsin!" Bilgisayarı sertçe kapatırken ayaklandım.
"Yüzsüzlüğün karşısında dilim tutuldu şu an, ne söyleyeceğimi bilemiyorum."
Benim alaycılığımın aksine ciddiyetle bana bakıyordu. "Ben gayet ciddiyim, Asrın."
"Ben oradan dalga geçiyormuşum gibi mi görünüyorum, Pars?"
Neredeyse bağırdığımda, adını söylememle bakışlarında değişen o ifadeyi fark etmiştim.
"Şu an duygularınla işini karıştırıyorsun."
Sözleriyle neredeyse beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Bana doğru uzattığı dosyayı alıp onun göğsüne fırlattığımda öfkemden deliye dönmüştüm.
"Sakın bunun şakasını bile yapmaya cüret etme"
Göğsüne çarpıp yere dağılan kâğıt yığınına bakmadı bile. Aramızdaki gerginliği çalan kapı bölmüştü.
"Gir!" Neredeyse bağırır gibi söylenmiştim.
Furkan'ın kapı aralığında görünen kafasıyla gözlerimi sıkıca kapattım. Tamam, sorun değildi, şimdi halledecektim.
"Selam?" İçeri girmesiyle ilk fark ettiği kişi Pars olmuştu. "Komiserim, sizin burada ne işiniz var?"
Olaylardan dolayı onun varlığına anlam veremiyordu. Pars benden bakışlarını sonunda ayırıp başını salladı. "İş görüşmesine geldim."
"Ah, ben de!" Sesindeki sevinçle gözlerimi devirdim. Sanki uğraştığım deliler azmış gibi bir de Furkan çıkmıştı başıma.
"İşe alındın Furkan"
Aniden ağzımdan çıkan kelimelerle ikisi de bağırmıştı.
"Ne?"
"Ne?"
"Ne 'ne'? İşe alındın işte. Sen de odamdan çık!" diyerek Pars'a kapıyı gösterdim.
"Daha beni dinlemedin bile." Bir anda ayaklanıp kendini savunmasıyla derin bir nefes aldım.
"Özel bürom değil mi? İster dinler işe alırım, ister yüzüne bakıp alırım." İçimdeki çirkef kadının çıkmasına çok az kalmıştı.
"Olmaz."
"Nedenmiş o?"
Sözlerimle bir bahane ararken, şu an küçük mızmız bir çocuktan farkı olmadığını acaba görüyor muydular?
"Olmaz çünkü..."
"Evet?" Saniyelerin ardından piç kocam beni nereden vuracağını çözmüş gibiydi.
"Resmi sığınma talebim var. Bütün banka hesaplarım donduruldu.
Üstelik mal varlığımı sana devrettiğim için kağıt üzerinde evsiz ve beş parasızım. Hakkımdaki soruşturma bitene kadar, yasal eşim olarak senin gözetiminde olmam gerekiyor. Yani, buradayım."
Devleti bile kullanarak beni köşeye sıkıştıracağına inanmıyordum. Batu böyle bir şeyden bahsetmişti ama bunu gerçekten hakkı olarak talep edeceği aklımın ucundan bile geçmemişti.
Sinirden dişlerimi birbirine bastırıp bir ona bir de kapımın önüne dikilip bu tiyatroyu izleyen arkadaşlarıma bakıyordum. Demek duygularıyla işini karıştırıyordu, öyle mi? Beni ucuz bir şekilde manipüle etmeye çalıştığını anlasam da o an öfkem daha baskın gelmişti.
"Tamam. Madem bu kadar bizimle çalışmak istiyorsun, ikiniz için de bir haftalık deneme süreci başlatıyorum. Bu bir haftanın sonunda dayanabileni işe alırım."
Aklımda dönen şeytanlarla dudaklarım kıvrıldı. Bu ofisi sana cehennem edeceğim, Pars Karakurt.
Pars'ın kendini ofise işe sokmasına hâlâ inanamıyorum fbjddb
Adam hayatının hatasını yaptığının farkında değil. Asrın patroniçe olarak ona acıyacağını hiç sanmıyorum🙂↕️
Bölümü genel olarak beğendiniz mi ballar?
Sizce Pars'ın yaptığı fedakârlık doğru muydu?
Yoksa Asrın gibi sizde yine kendi başına karar vererek aynı hatayı yaptığını mı düşünüyorsunuz?
Son olarak küçük bir not: Bölümde geçen bazı hukuki işlemler gerçekte birebir doğru olmayabilir. Araştırarak yazsam da mutlaka eksik veya hatalı kısımlar olabilir
Oy vermeden mi gidiyorsun???
Yorum da yapmamışsın?
WP
Bölüm etkileşimi
