Mevzu Kelepçe/Texting kitap kapağı

37. bölüm / 42

3.3

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 42Şu an: 3.3

Not: Hikayedeki bu yasa dışı süreç tamamen kurgusaldır ve kesinlikle normalleştirilmiyor. Karakterlerin aile bağları veya başka hiçbir gerekçe bu suçu haklı kılamaz

Nasılsınız ballar?
Oylamayı ve satır aralarına yorum bırakmayı unutmayınn💞💞

"Acı geçiyor. Acı elbette geçiyor. Acı çekmiş olmak geçmiyor."

Pars'ın anlatımından

Aptaldım.

Aptalın tekiydim.

Titreyen ellerini, dalan gözlerini, içindeki zehirli öfkeyi fark edemeyecek kadar hem de. Hissiz bakışları göğsümde tarif edemeyeceğim bir ağırlık yarattı.

O bakışlarda yeniden beni fark etmesi, benden tamamen kopup gitmemesi için dudaklarımı göğsündeki dikiş izlerine bastırdım.
Teni buz gibiydi.

Bir an kollarımı ona daha sıkı sarma dürtüsü hissettim. Bedenini kollarımın arasına alırken yüzümü boynuna gömüp orada nefeslendim.

Konuşabilmem için yaşadığım sarsıntının geçmesi gerekiyordu. En önemlisi de içimdeki dünyayı yakıp küle çevirecek kadar büyüyen bu öfkenin dinmesi.

Yoksa dudaklarımdan çıkacak tek bir kelimeyle mahvedemeyeceğim hiçbir şey yoktu. Öfkemle onu kendimden daha da uzaklaştırmamak adına bir süre sessiz kaldım.

Kollarımın arasındaki bedeni neredeyse o kadar hareketsizdi ki, endişem öfkemi bastırdı. Biraz geri çekilip kapalı gözleriyle karşılaştım. Ellerini dikiş izinin üzerine bastırmıştı.

Dudakları hafif aralık ve solgundu. Göğsü, aldığı küçük nefeslerle yavaşça inip kalkıyordu. Fakat yüzündeki acı, göğsümün ortasında tarif edemeyeceğim karanlık bir boşluk yaratıyordu.

Yine duyguları onu ele veriyordu. Tüm acılarını avucumun içine
bırakmıştı.

İstemsizce o dikiş izlerine ve diğer yaralarına bir kez daha baktım. Çok eskiydiler. Aklıma gelen onlarca senaryodan hangisinin doğru olduğunu tahmin bile edemiyordum.

"Asrın?"

Yalvarırcasına çıkan sesim bile gözlerinin açılmasına yetmedi.
Dudaklarımı, göğsünün üzerinde duran eline bastırdım. Göğsünden sızan o küçük hıçkırık, içimi saf bir pişmanlıkla doldurdu.

"Tamam, şşt..." Geriye çekilip komodinin üzerindeki lambayı kapattım. Oda zifiri karanlığa bürünürken, sessizce bana biraz daha sokuldu.

Sıcaklığı, bir anda nefes gibi yaşamamı kolaylaştırdı. Bu kadın, ruhumun her köşesine çoktan zehirli bir sarmaşık gibi yayılmıştı.

Onu içimden söküp atamayacağımı o an, o karanlıkta anladım. Ve buna yeltenmeye cüret edecek kişinin de Tanrı yardımcısı olsun. Çünkü onunla ilgili her şey artık benim kırmızı çizgimdi. Teninden akan her damla kanın hesabını soracaktım.

Asrın'ın anlatımından

Gözlerimi aralayıp yeniden kapattım. Birkaç saniye nerede olduğumu, neler yaşandığını hatırlayamamıştım. İçimdeki garip boşluk, yavaşça dünü hatırlamamla doldu.

Dün yaşadığımı zayıflık olarak adlandırmak istemedim. Bu, kendimi daha fazla suçlamama neden olurdu.

O yüzden sessizce başımı kaldırdım.
Suat'ın gözleri boş tavana dikilmişti. Bir eli omzuma sarılıp beni sıkıca kendine bastırırken, diğer eli saçlarımı okşamaya devam ediyordu.

Nedense bunu tüm gece boyunca sürdürdüğünü hissettim. Birkaç saniye sonra beni fark ettiğinde kasılan yüzü, bu düşüncelerimi doğruladı. Tüm gece gözünü bile kırpmamıştı. Gözlerindeki karanlığı şefkatli bir sıcaklıkla gizlemeye çalıştı.

"Günaydın."

Çatallı sesiyle dudaklarımı sahte bir tebessüme zorladım. Dün gece hiçbir şey sormayıp beni sadece sardığı için ona minnettardım. Ama şimdi bu konuyu görmezden gelmeyeceğini, sorularından kaçamayacağımı çok iyi biliyordum.

Dudaklarını alnıma bastırdıktan sonra geri çekildim. O henüz sormadan önce acilen normale dönmeliydik. Böylelikle dün yaşanan o altüst oluş hiç yaşanmamış gibi kaldığımız yerden devam edebilirdik.

Ne o bana saçma tekliflerde bulunmuş olacaktı ne de ben tüm zehirli geçmişimle karşısında duruyor olacaktım.

"Kahvaltıyı dışarıda yapalım mı?" diyerek yataktan kalkmaya yeltendiğimde, parmakları hızla bileğime dolandı. Kaşları çatılmıştı.

Ne saçmaladığımı yüzüme vurmak ister gibi bakıyordu. Dünden asla bahsetmeyeceğimi anlamasını umarak yavaşça elinden kurtuldum.

Sabahlığı üzerime geçirip pencerelere koştum ve perdeleri ardına kadar araladım Yüzüme kocaman bir gülümseme ekleyip, güzel havadan büyülenmiş gibi yeniden ona döndüm.

"Şubat ortasında bu güneşli günün tadını çıkarmalıyız."

"Asrın?"

O ciddi, uyarıcı sesini duymamak için hemen telefonumu elime aldım.

"Bugün büroya geç gideceğimi bizimkilere haber veriyorum. Senin de nöbetin yok, değil mi?" Çoktan gruba yazarken, arkamdan derin bir iç çektiğini duydum.

Örtüyü öfkeyle kenara itip yataktan kalktığında içim panikle dolup taştı. Telefonu yatağa fırlatıp banyoya kısa bir bakış attım.

"Konuşmalıyız." Bir çocuğu ikna etmeye çalışan o ılımlı sesiyle gözlerimi kaçırdım. Kaçma arzumu daha da körüklendi.

"Duş aldıktan sonra konuşuruz." Beni durdurmasına fırsat vermeden banyoya ilerlerken peşimden geliyordu.

"Asrın-" Daha kelimesini bitiremeden kapıyı yüzüne çarptım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Tamam, sorun yoktu. Hem belki ben çıkana kadar bu konuyu kapatırdı. Kesinlikle kapatmalıydı.

Duşta olabildiğince oyalanmış, vakit geçirmeyle uğraşmıştım. Çıkmadan önce aynada kendime kısa bir bakış attım. Nemli saçlarım omuzlarıma dökülürken bornozun önünü daha sıkı kapattım.

Kapıyı açtığımda gözüme ilk çarpan, özenle düzeltilmiş yatak oldu. Hemen ardından, kalbimi sızlatan adamı gördüğümde adımlarım tamamen durdu.

Her zamanki jilet gibi düzenli halinin aksine, az önce parmaklarını geçirdiği dağınık saçlarından birkaç tutam alnına düşmüştü. Kollarını göğsünde bağlamış, benim için odaya koydurduğu makyaj masasına yaslanmıştı. Yanındaki kahve kupasını fark ettiğimde içimde bir şeyler biraz daha eridi.

Şimdi, her kelimesinin dün kalbimi neden bu kadar şiddetli acıttığını anlıyordum. Ona karşı hislerim ne kadar güçlüyse, bıraktığı acı da o kadar şiddetli oluyordu.

Gözleri beni bulduğunda pes eder gibi yüzümdeki o sahte tebessümün silinmesine izin verdim. Ben o değildim. Hislerimi gizlemek konusunda berbattım. Hele ki ondan ne hissettiğimi saklamak daha da ağırdı. O yüzden birkaç saniye gözlerindeki o boşluğu izlemesine izin verdim.

Yüzü acı çekiyormuş gibi kasıldı. İfadesindeki öfkeyi ve sızıyı nasıl gizleyeceğini bilemiyormuş gibi duruşunu dikleştirdi. Elini sertçe yüzüne götürüp çenesini sıktı.

Sonunda yanıma gelip elimi kavradığında, ikimiz de yatağa doğru adımladık. Özenle toplanmış çarşafların üzerine oturup, sessizce ellerimi kucağına çekmesini izledim.

Bir süre parmaklarını avuç içimde gezdirdi. Durdu. İnceledi. Derin bir iç çekti. Yaptığı en küçük hareket bile zihnimde büyük bir gürültü gibi yankılanıyordu. Sonunda gözleri beni bulduğunda yüzümdeki tebessüm tamamen soldu.

Bakışlarımdaki canlılığın yerini ölü bir çocuğun soğukluğuna bıraktığına emindim. Bir şeyleri maskeleyecek gücü kendimde bulamadım.

"Aklından geçenleri görebiliyorum," dedim sessizce.

Karşılık vermedi. Konuşmamı desteklemek ister gibi elimi biraz daha sıkı kavradı. Muhtemelen başıma çok kötü şeyler geldiğini ya da amansız bir hastalık geçirdiğimi düşünüyordu.

En azından şu an için öyle düşünmesini diliyordum. Geçmişi tümüyle bilmesine henüz hazır değildim.

"Bana nasıl olduğunu anlat." İlk defa sesini böyle duyuyordum. Dünkü çaresizliğini bile aşan bir sarsıntıydı bu.

"Hangisini?" diyerek durumu bu ağır havasından kurtarmak isterken, onun için süreci daha da çekilmez yaptığımdan habersizdim.

Gözlerini sıkıca kapatıp bir süre öylece durdu. Sıktığı çenesi, kasılan bedeni kalbimi sızlatmıştı. Elimi yanağına götürdüğümde, yüzünü sıkıca avucuma bastırdı.

"Bu kalbin bir işe yaraması ne kötü. Seni bile üzüyor."

Sözlerimle birlikte gözleri yavaşça açıldı. Boğazımda oluşan o dikenli, yakıcı hissi yok etmek adına sertçe yutkundum. Bakışlarımı ondan kaçırarak konuşmaya devam etmiştim.

"İzler geçmişe ait. Çok eski. Canımı bile yakmıyor artık. Bazen orada olduklarını bile unutuyorum."

Bunu söylerken onu mu teselli ediyordum, yoksa kendimi mi kandırıyordum, emin değildim.

"Nehir?"

Sesiyle birlikte tüm bedenim kaskatı kesildi. Ablamın ismini duymamla elim yüzünden usulca düştü.

"Nehir'le mi ilgili?" Kelimeleri ikinci kez toparlayıp sorarken, aramıza biraz mesafe koyarak oturdum.

"Ne kadarını biliyorsun?"
Sessizlik odanın içinde birkaç saniye uzadı.

"Ne fark eder?" Sesi bu defa bana kızgın gibiydi. Hâlâ durumu ciddiyetinden uzaklaştırma çabalarım hoşuna gitmiyordu.

"Benim için çok şey fark eder!" Aniden ona ters çıkmamla yerinden hızla kalktı. İki eliyle saçlarını geriye atıp delirmiş gibi odada sağa sola yürümeye başladı.

"Yeniden yaralarını benden saklaman için mi?" Sesindeki sitem içimi sızlatsa da sinir bozucu bir kahkaha attım.

"Bunu sen mi söylüyorsun? Düne kadar ismin bile yalandı! Daha ne yalanların var, onu bile bilmiyorum."

Aniden onu en zayıf noktasından vurmamla bedeni bir anda taş kesildi. Kendimi kaybetmiş gibi söylediğim sözlerin ağırlığını fark ettiğimde dudaklarımı birbirine bastırdım.

Annem gibi yapmıştım. İlk yaptığım şey, karşındakine yanlışlarıyla saldırmak olmuştu. Bunu fark ettiğimde pişman bakışlarımı ona yönelttim. Benden uzaklaşmasını beklerken, gelip tam karşımda diz çöktü. Yeniden ellerimi avucunun içine alıp kendi çenesine bastırdı.

"Bunların hepsi için ne kadar pişman olduğumu biliyorsun. Şimdi olsa ikimizle ilgili o kadar şeyi değiştirirdim ki. Ama bazı şeyleri artık geri getirmek elimde değil."

Tane tane konuşuyordu. Kehribar gözlerindeki saf pişmanlığı görünce, gözlerime hücum eden yaşları geri itmek adına kirpiklerimi birkaç kez kırpıştırdım.

"Biliyorum."

"O zaman artık o zehri içinde tutmayı bırak. Bırak bana." İkna etmek ister gibi diğer eliyle sarı tutamlarımı kulağımın arkasına nazikçe itti.

"Ya karanlığımla seni de zehirlersem?"

Sessizce beni izledi. Dudaklarında öyle garip bir tebessüm belirdi ki, hiçbir karanlığımın onun siyahıyla yarışamayacağını o an anladım. Uzun süre saklanan sırların zehirden bir farkı olmazdı.

Üstelik yanlış zamanda onları gün ışığına çıkarmaya çalışınca neler olduğunu çok iyi biliyordum. Ama ben sırlarımı karanlığın kendisine emanet ediyordum. Ve onun, tüm zehri alıp kendi siyahlığında yok edeceğine inanıyordum.

"Bırak, o da benim karanlığımın kusuru olsun."

Pes eder gibi derin bir nefes verdim. Nereden başlayacağımı bilemeyerek umutsuzca itiraf etmiştim.

"Nereden başlayacağımı bilmiyorum."

"En başından. Seni bu denli yaralayan her şeyi bilmek istiyorum." Sesindeki o gizli, derindeki öfkeyi fark etmemiş gibi başımı usulca salladım.

"Planlı bir çocuktum."

Uzun sessizliğin ardından dudaklarımdan dökülen ilk kelimeler bunlardı. Yüzünde hiçbir ifade değişmedi, sessizce devam etmemi bekledi.

"Ablam kalp yetmezliğiyle doğmuştu. Aynı zamanda ailem, o üç yaşındayken akçiğer yetmezliği olduğunu da öğrenmiş." Sesim o kadar düz ve duygulardan yoksundu ki, geçmiş bir sis bulutu gibi gözlerimin önünden geçip gitti. "Meleğim çok acı çekti ama yaşamak için her zaman bir umudu vardı."

Bunu söylediğimde kaşlarını çattı. Yapboz parçalarını kafasında birleştirmesi sadece bir saniyesini almıştı. İzler göğsümün ortasından başlıyor, bir yılan gibi sola doğru devam ediyordu.

Belki kalbinin biraz daha atması, en azından daha rahat nefes alması için en güvenli yol buydu. Üzerinden yıllar geçmişti ama bununla ilgili hiçbir şey değişmemişti. Ciğerleri iflasın eşiğindeyken annem ve ben onun için yeni bir nefes olabilirdik

Üç farklı oda ve ameliyat masasında üç beden.

Yeniden hatırlamak bile bedenimden soğuk terler akmasına neden olmuştu.
Aniden ellerimi bıraktı. Yüzü, düşündüklerini inkâr edecek kelimeleri duymayı bekliyordu.

"Onun umudu bizdik, Pars."

Çaresizlikle, ilk defa ismini sesli zikrettiğimi kendim bile fark etmemiştim. Dudaklarımda buruk bir tebessüm asılı kaldı. İçim keşkelerle doldu. Keşke gerçekten onun umudu olabilseydim.

"Bu saçmalık. Bu bir suç!" diyerek benden uzaklaşırken kafasını olumsuza salladı. Gözleri, bu caniliğin gerçekten yapıldığına inanmak istemiyordu.

"Daha çocuktun!" diye bastırdığında, farkında olmadan sesini yükseltmişti.
"Ne fark eder?" dedim yeniden. İnanmaz gözlerle bana bakarken, bu kabullenişimi anlayamıyordu.

"Asrin, çocuktun! Ablan olması hiçbir şeyi değiştirmez!" diyerek net bir şekilde konuşmamı engellemeye çalışıyordu, daha fazlasını duymaya tahammülü kalmamış gibiydi. Bana arkasını dönüp camın önünde dikildiğinde, yanağımdan süzülen yaşları elimin tersiyle sertçe sildim.

"İlk başta kök hücre alınmaya başlandı. Basitti, birkaç saniyeliğine canım acır, sonrasında ne olduğunu bile unuturdum." Gerçekten de böyleydi. Sağlığım bakımından beni tehlikeye sokacak hiçbir işlem olmamıştı.

Babam zaten buna izin vermezdi. Ne zaman hastaneye gelsek, bu durumun benim için ne gibi yan etkileri olabileceğini doktorla saatlerce konuşurdu. En küçük tehlike riskine bile yer bırakmazdı. Koltukta oturup damarımdan alınan o kanı izlerken elimi sıkıca tutardı.

"Ama zamanla bir şeyler değişti." Sesim neredeyse fısıltıdan farksızdı.

"Babam işinden dolayı bir süre yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Böylelikle hastaneye gittiğimiz günlerin sayısı arttı. Daha çok işlem, daha çok halsizlik."

Durduğumda, bedenini bana döndürmemek için büyük bir güç harcadı. Yine de ben tüm zehrimi akıtırken bana arkası dönük olmasını kabul edemiyordum.

"Uyuduğum zamanlar daha da çoğaldı. Ablamla aynı odada kalsak da neredeyse birbirimizi doğru dürüst görmezdik bile." Ben devam ettikçe, her kelimede bedeni daha da kasılıyordu.

"Zamanla ablamın durumu daha da kötüleşti. Ben 14 yaşımdayken kalp nakli oldu," dediğimde bedeni gözle görülür bir şekilde rahatladı. En azından onun durumunun iyiye gidebilmiş olmasına bir süre o da benim gibi inandı. Aynı benim küçükken umut ettiğim gibi.

"Durumu bir süre iyiye gitti. Gülüyordu, yürüyordu ama yine de çabuk hastalanıyordu." Kalp nakli olması, neredeyse iflasın eşiğinde olan akciğerleriyle ablamı hayatta tutundurmaya yetmiyordu. Ve sadece bir yıl. O kalbin ablama kazandırdığı yalnızca bir yıl olmuştu.

"Zaten ne olduysa o zamandan sonra oldu. Hollanda'ya taşındık. Bir yıl orada kalırken çok yalnızdık. Tüm arkadaşlarım Türkiye'de kalmıştı. Annem, ablamın ameliyatı için oradaki doktorların daha iyi olacağını söylemişti."

Aslında ameliyatı yapabilecek, güvenebileceği tek cerrah oradaydı. Ve bunu ona söylememiştim bile.

"Birkaç yıl sonra ablamın durumu tamamen çöktü. Eğer akciğer nakli birkaç ay içinde gerçekleşmezse onu kaybedecektik."

Tekdüze, duygusuz sesim karşısında sertçe çenesini sıvazladı ve gözlerini benden başka her yerde gezdirdi.

"Bunu yapmadılar de," diyerek sonunda kendini toparladı ve yeniden önümde diz çöktü.

"Yapmadılar." Çaresizce yalvaran sesine karşılık dudaklarımdan cılız bir nefes döküldü. Söylediklerimin benden çok onun canını yakması kalbimi acıtıyordu.

"Akciğer için donörlerden biri annemdi." Ama annem tek başına yeterli değildi ve bunu o da biliyordu. Hem annemizin hem de benim bedenimdeki izler bunun kanıtıydı.

"Canım acımadı bile," diye yalan söylediğimde gözlerini kaçırıp kucağımda birleştirdiğim ellerime dikti. Öylece durdu. O kadar hareketsizdi ki elimi omzuna kaldırmak üzereydim. Tam o sırada tenimi ıslatan tek bir damla beni durdurdu.

Kalbimi tarif edemeyeceğim bir acı kapladı. Bu adamın benim yaralarım için akıttığı tek bir gözyaşı, yaşadıklarımdan daha ağır basmıştı. Öyle ki buna daha fazla dayanamadım.

"Yapma Pars. Geçmiş için değmez," diyerek hafifçe titreyen parmaklarımla gözlerinin altındaki ıslaklığı sildim.

"Benim canım acıdı. Hem de çok acıdı." Az önceki sözlerime bir cevap gibi sesi yankılandı.

Bir süre ikimizin de toparlanması için zaman verdim. Ama uzun süre bu itirafın etkisinden çıkamayacağımızı biliyordum. Sonunda kafasındaki soru işaretleri daha da ağır basmış olacak ki kaşları çatıldı.

Elini kaldırıp çirkin dikiş izlerimin üzerine bastırdı. Birkaç saniye gözleri yüzümde kaldı. Eğer yasa dışı yollarla da olsa bu ameliyat gerçekleştiyse ablamın neden hayatta olmadığını anlamıyordu. Her şeyin nasıl bir anda altüst olduğundan habersizdi.

"Ameliyat başarısız oldu," dedim omuz silkerek. Sanki o masada kan kaybından ölecek olan ben değilmişim gibi rahattım.

"Ablamın durumu kötüleşti ve artık benim bile onu kurtarma riskim düşüktü. Babam da beni seçti."
Kelimeleri nasıl bu kadar rahat söyleyebildiğimi bir süre daha kendim de anlayamadım.

Yıkımın sonradan geleceği belliydi. Beynim uzun bir süredir bunları o kadar karanlık köşelere gömmüştü ki, bir anda hatırlarken bunları bizzat yaşadığımı kavrayamıyordu. Anılar bir o kadar yakın, aynı zamanda katlanamayacağım kadar korkutucuydu.

Bunları yaşadığımı zihnim kabul etmiyordu. On üç yaşındaki Asrın'ın, eğer babası onu seçmeseydi ölebilme ihtimalini kabul etmiyordu. Aynı zamanda o yaşam mücadelesini kazanırken canından bir parçayı yitirmeyi de kabul edemiyordu.

Geçmişimle ilgili hiçbir şeyi kabul etmiyordum. Akciğer nakline gerek kalmasa da artık ameliyata çoktan başlanmıştı. Ve bedenimizdeki dikiş izleri bize her defasında ablamı kurtaramadığımızı hatırlatıyordu.

Sertçe yutkunurken, sessizliği bozacak kelimelerini dikkatle seçmeye çalıştığını görebiliyordum. Bir kasırga, solmakta olan bir çiçeğin etrafında ancak bu kadar pervane olabilirdi.

Üstelik ona yaşamı verecek güce asla sahip olamayacakken. Yine de kendince yollar aradı. Yüzü, aklından geçen onlarca fikirle değişti. Neyi nereye koyacağını, ne söyleyeceğini seçemeyerek bir anda beni kollarının arasına çekti.

Beni göğsüne daha çok bastırırken, sanki beni asla bırakmayacağını fısıldar gibiydi. Artık her şeyi biliyordu. Ama nedense daha bilmediği çok şey varmış gibi hissettim.

12 saat sonra

Gün içinde bir daha geçmişin konusu açılmamıştı. İkimiz de olanları yok mu sayıyorduk, yoksa kendimizce bir kaçma yolu mu bulmuştuk, emin değildim. Ama onu düşünceli bir şekilde çalışma masasının arkasında görünce, içimde bir şeylerin yanlış gittiğini hissetmiştim.

Düzenli olan odada kişisel sadece iki şey vardı. Masanın bir ucunda babasının hediyesi olan küçük, tahtadan oyuncak bir tank, diğer ucundaysa benim hediye ettiğim saksı duruyordu.

Suat ise tam onların ortasındaydı. Ne muhteşem bir çelişki ama. Gözlerimi sıkıca kapatıp kafamı kapı pervazına yasladım ve cesaretimi toplamaya çalıştım.

Dün gece söylediği hiçbir şeyi görmezden gelemezdim. Ama bu konunun peşini tamamen bıraktığından emin olmalıydım. Bizim için çabalamaya hazır olduğunu bilmeye ihtiyacım vardı.

Gözleri aniden beni bulduğunda, sanki savunmasız yakalanmışım gibi ellerimi istemsizce arkamda birleştirdim. Loş sarı ışık yüzünün bir tarafını aydınlatırken, diğer tarafı karanlıkta, gölgelerin arasında saklanmıştı.

Yüzünü tamamen bana döndürdüğünde gölgelerden kurtuldu. Yorgun bakışları, adlandıramadığım büyük bir şefkatle gevşedi.

Az önce kasılan bedeni, gözlerimin önünde yavaşça rahatladı. Arkasına yaslanıp başını hafifçe yana yatırdı ve elini iki defa dizinin üzerine vurdu. Dudakları yorgunlukla kıvrılırken bile muhteşem görüntüsünden hiçbir şey eksilmemişti.

Hiç konuşmaması dikkatimden kaçmasa da yavaş adımlarla onun alanına girdim. Çalışma odasının kapısını biraz daha aralayıp sessizce ona doğru ilerledim. Gözleri, gelip kucağına oturana kadar beni takip etti.

Eli belimi kavrayıp beni daha yakına çekerken, açıkta kalan omzumda dudaklarını hissettim. Gözlerimi oyuncak tanktan ayırıp ona baktım.

Elimizi kumral saçlarının arkasından geçirirken yumuşaklığına şaşırmıştım. Bazen öyle bir buz dağı gibi gelirdi ki, ona ait yumuşak bir detay bulma fikri bile gerçeküstü hissettiriyordu.

"Neyi fark ettim, biliyor musun?" dedi aniden. Sesiyle kaşlarım havalandı.

"Neyi?" diye ben de onun gibi başımı hafifçe yana yatırdım.

"Yarın evliliğimizin birinci ayı. Ve ben seninle yemeğe bile çıkmadım," dedi usulca.

Bunu hatırlamasıyla kalbim garip bir sıcaklıkla doldu. Sahte evliliğimizin birinci ayı. Yemeğe çıkamamamızı gerçekten içerlemiş gibiydi. Ellerimi yavaşça boynuna sarıp dudaklarına küçük bir öpücük kondurdum. Geri çekildiğimde gözleri hâlâ kapalıydı.

"Dondurma yemeye çıkardın ya beni."
Sesimle dudakları gülümser gibi hareketlendi.

"O sayılmaz ama," dedi tatlı bir sesle. Neredeyse bakışları karşısında kalbim eriyecekti. Böyle tatlı tatlı bakıp konuştuğunda, içim tarifsiz bir sıcaklıkla doluyordu.

"O zaman bu akşam?" diyerek yemeği ima ettim, bu sırada parmaklarımı saçlarının arasında dolaştırmaya devam ediyordum. Aynı şekilde onun parmakları da sırtımda rahatlatıcı daireler çiziyordu.

Düşünüyormuş gibi yapıp son anda yüzünü onaylamazmış gibi buruşturduğunda, bu ifadesi yüzünden dudaklarımdan kaçan kıkırtıya mani olamadım.

"Bana çok borçlandın. Tek bir akşam yemeğiyle beni kandıramazsın."
Kaşlarım "öyle mi?" der gibi kalktı. Yine aklında neler dönüyordu?

"Peki, nasıl ödeyeceğim bu borçlarımı?"

Masumca aşağıdan ona bakarken, dudaklarına o sevdiğim tebessümü eklendi. Yine ve yine.

"İki gün," dedi sadece. Bundan ne anlamamı bekliyordu? Hem ne için iki gün?

"Sadece ikimizin şehir dışında geçireceği iki günle tüm borçların ödendi bil." Teklifini sunarken dudaklarını boynumun yan tarafına bastırdı.

"Baştan çıkarıcı bir teklif," diye takıldığımda, dudaklarından kahkahaya benzer bir ses çıktı. Kalbimi daha ne kadar bu hoş hisse boğacaktı ki? Zaten ona aşık olmuştum. Bundan daha fazlası olabilir miydi?

"Belki de niyetim tam olarak budur. Sevgili karımı baştan çıkarmak."

Dudakları boynumdan aşağıya doğru sıcak öpücükler bırakmaya devam ederken nefeslendim. Ne kadar da müsaittim baştan çıkarılmaya. Ya da belki de onu baştan çıkartmaya.
Sanki aklımdan geçenleri duymuş gibi, öpücüklerinin arasından konuşmayı da ihmal etmemişti.

"Tabii beni ayartmağı gelecek planlarına eklemek istersen asla karşı çıkmam."

Sözleriyle dudaklarımdan kaçan kahkahayla onu hızla göğsünden ittim.

"Edepsiz adam."

Kollarımı yeniden sıkıca boynuna sarıp, sadece bizim için olan o iki günü düşündüm. Şubatın ortasında yaz gelmiş gibi hissetmiştim bir an.
Sabahın ilk ışıklarında yola çıkacağımız için küçük bir bavul hazırlamıştım.

Suat'a fark ettirmeden bilgisayarımı ve birkaç dosyayı da bavula tıkıştırmıştım. Döndüğümde Nazlı'nın davasıyla ilgilenecektim. Bu yüzden boş vakitlerimde göz atmam gerekebilirdi.

Aramızdaki sessiz yolculukların aksine, bu defa sanki sözleşmişiz gibi yol boyu konuşarak, kahkahalar atarak ilerledik. Sanki saatler önce birbirimizi darmadağın etmemişiz gibi, bu neşeli oyuna devam ettik.

Saçma sapan sebeplerle üç defa benzinliklerde durmuş, dondurma yemiştik. Artık dondurmayı gerçekten sevdiğini ve beni mutlu etmeye çalışan "eş" rolüne bürünerek bunu gizlediğini düşünüyordum.

"Sence gece ormanda ayı olur mu?" diye sorduğumda, sorumu şakaya vursa da gözleri ciddiyetle parladı.

"Olmaz olur mu? Kurt bile var."
Ana yoldan saptığımızda, göğe kadar uzanan, yer yer beyaz karlarla örtülmüş çam ağaçlarını izlemek için başımı cama yasladım.

"Karını kurtlarla dolu bir ormana mı getirdin?" Sesimdeki alaycılığın aksine, Suat artık alaydan sıyrılmış gibiydi.

"Korkman gereken kurt yanı başında."

Derken bakışlarım yavaşça ona döndü. Gözlerini yoldan ayırmasa da ifadesindeki bir şeyler içimi acıttı. Soyadına gönderme yaptığını düşünerek konuyu hemen kapatmıştım.

Sonunda beyazlarla örtülü çam ağaçlarıyla çevrili evi gördüğümde garip bir tanıdıklık hissettim. Gözlerim kocamla evin arasında gidip geliyordu.

Benim aksime Suat, gerçekten evine varmış gibi rahattı. Önce arabadan kendisi inmiş, sonra benim için kapıyı açarken inmeme yardım etmişti. Kar hâlâ yağmaya devam ettiği için akşama doğru durum kötüleşecek gibiydi.

Buna rağmen en son dert ettiğim şey havaydı. Sıkıca elimi kavrarken, onun benim için önceden açtığı yolu izledim. Yüzüme vuran kar rüzgârının etkisiyle, sanki cam parçaları yüzümü kesiyormuş gibi hissettim.

Bir anda kafamı kaldırıp yukarıya bakma ihtiyacı duydum. Gözlerim, çam ağaçlarının daire içine aldığı gökyüzü manzarasıyla hayranlıkla parladı.

Önümde yürüyen adamın geniş omuzlarının ardından görünen evle bakışlarımdaki hayranlık hayrete dönüştü. Dışarıdan bakıldığında, vahşi doğaya uyum sağlamış bu dağ evi, sıcak bir yuva hissinden çok uzaktı.

Çok soğuk ve bir anda mesafeli gelmişti. Aynı Suat hakkındaki ilk düşüncelerimi hatırlatıyordu.
Sıkıcı, tekdüze, soğuk ve mesafeli.
Bir evin karakteri olsaydı, kesinlikle bu olurdu.

Dışarısı tamamen koyu renk ahşap ve devasa cam cephelerden oluşuyordu. Çatısından sarkan buz sarkıtlarından birine dokunmaktan kendimi alamadım.

Ve o soğukluk, Suat'ın kapıyı açmasıyla son buldu. İçerisi de dışarısı kadar soğuk olmasına rağmen, garip bir tanıdıklık hissettim. Adım atar atmaz o odun ve tarçın kokusu yüzüme vurdu.

Aynı bir Pars'ın kalbi gibi, derin bir pişmanlık, özlem, sıcaklık ve şefkatle doluydu. Gözleri beni bulduğunda elimi hâlâ sıkıca kavramaya devam ediyordu.

"Nasıl buldun?" diyerek ilk düşüncelerimi merak ederken, montundan hızla kurtulup taştan şömineye doğru adımladı. Onun şömineyi yakmasını izlerken salonla birleşik mutfağa bakındım.

"Senin gibi," diye söylediğimde gözleri bir anda beni buldu.

"Benim gibi?" diye sordu itinayla. Neyi ima ettiğimi merak ediyordu.

"Dışarıdan bir buzdağı, içerisi ev gibi," diye açıkladığımda, gözlerinde parlayan o ışık bile nabzımı hızlandırmaya yetmişti.

"Ev gibi," diye aynı kelimeleri sessizce kendi kendine mırıldandı.

Elini birbirine vurup odunun tozlarından kurtuldu ve bana doğru geldi. Ben mutfak adasının bu tarafında, o ise diğer tarafında durmuştu. Ellerini ahşap zemine yaslayıp yüzüme doğru eğildi. Dudakları, aklımı başımdan alan o tebessümüyle kıvrıldı.

"Ev miyim?"

"Evsin," dedim sadece.
Bu anı zihnine kazıyormuş gibi birkaç saniye öylece beni seyretti. Daha fazla dayanamayacakmış gibi dudaklarını dudaklarımın tam kenarına bastırdı. Yüzüme yayılan o geniş tebessümle bir süre daha öyle kaldım.

Birkaç saat sonra Suat mutfakla ilgilenirken ben yatak odasına bakınmıştım. Yatağın ve salonun olduğu kısım tamamen tavana kadar camdı.

Dışarıdaki dondurucu kış fırtınasını tüm çıplaklığıyla izleyebiliyorduk. Evi incelemeye devam ederken, tarçın ve odun kokusunun yanında o kahvenin kokusuyla sarhoş olduğumu hissettim.

Adımlarım beni yeniden salona götürürken evdeki her detayı fark ediyordum. Şöminenin karşısındaki yumuşak pelüş minderler, kalın el dokuması koyu renk halılar, salonun tam ortasında tavana kadar uzanan taştan devasa bir şömine ve ocakta kaynayan antika bir bakır çaydanlık.

Neredeyse her detayı ezberlercesine izlerken, gözlerimi bu detayların aynısı olan adamda durdurdum.
Şöminenin yanındaki peluş minderlerin üzerine oturmuş, yanan ateşi izliyordu.

Parmakları arasında döndürüp durduğu şeyi daha iyi görebilmek için birkaç adım attım. Elindeki bir satranç taşıydı.

Bir vezir.

Gözlerini usulca yanan ateşten ayırıp bana çevirdi. Elindeki taşı döndürmeyi bıraktı. Gelip yanına sokulduğumda beni hemen kolları arasına almıştı. Gözlerim camın diğer tarafında kalan fırtınaya takılıp duruyordu.

Onun güvenli kollarında, fırtınanın tam ortasında kalmıştım. Üzerimden atamadığım hüznün ona da bulaştığını hissetmiştim.

"Ne düşünüyorsun?" diyerek parmaklarımı çenesine doğru kaldırdım. Parmak uçlarıma küçük bir öpücük kondurdu.

"Her şeyi." Sesindeki yorgunluğu gizleyememişti bile.

"Ben de o her şeyin içinde miyim?" diye sorarak bir anda kıskanç bir kız çocuğuna dönmüştüm. Bu tepkim karşısında göğsü gerçek bir kahkahayla hareketlendi.

"Her şeysin," dedi. Beni kendine daha çok çekerken kulağımla saçlarımın arasına doğru fısıldamıştı. Bu yakınlığına, sahrada suya muhtaçmışım gibi tutundum.

Bir süre sonra sehpanın üzerindeki kupayı elime tutuştururken kahvenin kokusunu ciğerlerime çekmiştim. Bu defa bitki çayı yoktu.

Belki de bitki çayları bitmişti diye düşünüp bu durumu hiç dert etmedim. Kahveyi dudaklarıma götürürken, ışıldayan gözlerimi garip bir sessizlikle izledi. Kupanın yanında duran satranç tahtasını tam ortamıza koyduğunda bir kaşımı kaldırdım.

"Oynamak mı istiyorsun?"

İçim bir anda çocuksu bir heyecanla doldu. Satranç, her ne kadar ilk başlarda annemin zoruyla öğrenmeye başladığım bir oyun olsa da sonradan içselleştirip kendimce profesyonelleştiğim bir tutkuya dönüşmüştü.

Çoğu zaman karakterimin bir parçası gibi gelirdi bana. Belki de hayatımı yıllardır bir satranç tahtası gibi şekillendirmemin sebebi de buydu.

Beyaz taşları benim önüme dizdi. Ancak siyah veziri benim beyaz taşlarımın arasına, en öne bıraktı. Benim beyaz vezirimi ise kendi siyah piyonlarının arkasına, adeta korumaya alır gibi gizledi.

Taşların yerini değiştirmesine kafamda bir mantık oturtamasam da karşı çıkmadım. Beyaz bendim, siyahsa o. Ama ikimiz de birbirimizin en değerli taşına el koymuştuk.

Oyuna başladığımızda ilk birkaç dakika sessizlikle geçti, ta ki o, veziri oynamaya başladığı ana kadar.

"Özür dilerim."

Tüm dikkatim taşlardayken bir anda bakışlarım onu buldu. Özür dilemesinin arkasındaki sebebi merak etmiştim.

"Sersemledim," diye itiraf etti gözlerime bakarak.

"Korktum." Yeni bir itiraf daha. Bir süre sessizce beni izledi. Sonra kelimler sanki kendiliğinden dudaklarından dökülüyormuş gibi devam etmişti.

"Hayatım boyunca bunun için eğitildim. Senin olanı koru ve canın pahasına savaş."

Bu sözlerin ardından yaptığım hamlede, tehlikeye giren vezirini korumak için en kıymetli taşını feda etmişti. Satrançta en değerli taşları korumak için piyonlar feda edilirdi.

Oysa o, benim köşeye sıkıştırdığım beyaz vezirini kurtarmak için kendi kalesini ve atını gözünü kırpmadan harcamıştı.

Bu oyunda asıl korumamız gereken şahtı. Yani kendisi.

"Şimdi senin karşında ne kadar aciz olduğumu görüyor musun?"

Sözlerinin hemen ardından şahını vezirinin önüne çekti. Gözlerim yaptığı intihar hamlesini izlerken, söyledikleri hem kalbimi hızlandırıyor hem de anlamsız bir acı veriyordu.

Kehribar gözlerini, elini ayırmadığı taştan sonunda çekti. Gözleri beni bulduğunda o çelişkiyi iliklerime kadar hissettim. Çenesi bir anda kasıldı, bedeni tetikteymiş gibi gerildi.

Gerçekten kazanmaktan çok, elindekini korumakla ilgileniyordu. Bense ondan farklı olarak duygularımı bir kenara itmiştim. Benim için kazanmak her şeyden önemliydi. Kazanırken neleri kaybedeceğimi umursamıyordum bile.

Gözleri yeniden o siyah taşların arasındaki beyaz taşa takılı kaldığında konuşmaya devam etmişti.

"Bunların hiçbirini yapamıyorum. Öğrendiğim her şey senin yanında tuzla buz oluyor. Hayatımı kurtaran o yaşam prensiplerim sende işlemiyor. Ne yapacağımı, hangi yolu izleyeceğimi şaşırıyorum."

En derinlerindeki o çelişkiyi bana açıyordu. Boğazım kurudu. Nabzım yavaşladı. Zaman, onun bu beklenmedik itiraflarıyla durma noktasına geldi. Gözlerim yanmaya başlamıştı. Birkaç kez gözlerimi kırpıştırıp onun gibi ben de bakışlarımı taşlara diktim.

"Ödüm kopuyor. Seni incitmekten ödüm kopuyor, Asrın."

Kalbim sözleriyle sızladı. Boşta olan elimi dudaklarına götürdüğünde, gözlerimden çoktan yaşlar süzülmeye başlamıştı. İkimizin de bakışları uzun süre birbirinde takılı kaldı. Ve en sonunda kalbimi bin bir parçaya ayıracak o son sözleri daha söylememişti.

"Ve her defasında seni en çok benim incittiğimi gösteriyorsun."

Sessizlik hiç bu kadar can sıkıcı olmamıştı. Elimi bırakmasa da oyuna devam etti. Ama artık oyun mantığını tamamen yitirmişti. Bir veziri yaşatmak için tüm ordusunu feda etmişti.

Kazanmak için sadece son bir hamle yapmam yeterliydi. Onun tarafında korumasız, çıplak kalmış bir şah ve bir vezir vardı sadece. Duygusuzca beyaz kalemi tahtanın son karesine sürdüm.

"Şah ve mat," diye fısıldadım.
Suat kaybetmişti.
Oyunun sonunda elinde yalnızca beyaz bir vezir kalmıştı.

Bu oyunda her şeyini harcamıştı, kendisini bile. Kaybeden oydu ama nedense bu oyunda asıl kaybeden taraf benmişim gibi hissettim.

Sizi bu kadar bekletmemin nedeni, bölümü ikinci kez yazmış olmam. İlk versiyonu bayağı farklıydı, tamamen Pars'ın anlatımındandı.

Farkında olmadan onun düşünceleri üzerinden önümüzdeki bölümlerden spoiler vermiş oluyordum. Üstelik ilk başta hasta olan tarafın Asrın olmasını planlamıştım.

Ama böyle de çok klişe olacağı için bazı kısımları tamamen değiştirdim.

Bölümün bu versiyonunu beğendiniz mi?

Komedi diye başlayıp buraya gelmemiz şokuu?

Ne yapabilirim, ben de ruh haline göre bölüm yazan acemi bir yazarımm

WhatsApp kanalında bırakıyorum. Birinci kanal kitaplarımla ilgili. Orada daha çok aktif oluyorum💞

Bu kanal ise genel sohbet grubu

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

375okunma 27beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…