Mevzu Kelepçe/Texting kitap kapağı

31. bölüm / 42

3 1

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 42Şu an: 3 1

Hikâyede adı geçen hiçbir kişi, mekân ve adalet sistemi gerçek değildir. Herhangi bir şeyi romantize etme ya da özendirme amacı taşımaz. Tamamen hayal ürünüdür.

Merhaba guzellerimm🤍

Vücudumu sımsıkı saran o elbisenin içine sığabilmek için derin bir nefes alıp tuttum. Kumaş hatlarımı belli ederken normalde tercih etmeyeceğim cüretkar bir sırt dekoltesine sahipti.

Mini eteğimden aşağı süzülen ince dantel işlemeleri ve sağ bacağımdaki o derin yırtmacı elbiseyi bu davet için seçmeme sebep olmuştu.

Diğerlerinden farklı olarak oraya eski müvekkillerimizi geri getirmek için gitmiyordum. Eğer daha iyisini kapmak gibi bir şansımız varsa neden eskileriyle vakit harcayayım, değil mi?

"Mora Koyu" bizim camiadan avukatların sık sık uğradığı bir mekan olsa da bu zamana kadar buna ihtiyaç duymamıştım. O kapıdan içeri girenlerin kirli çamaşırları, düşündüğümüzden de fazlaydı ve normal şartlarda onlarla uğraşmayı asla istemezdim.

Ama gel gör ki araya her zaman istisnalar giriyordu. İşte bu gece radarıma aldığım bu üç iş insanı da bunlardandı. Bu camiaya henüz yeni adım attıkları için onları o bataklıktan çekip çıkarmak çok daha kolay olacaktı.

Aynadaki yansımama tatmin olmuş bir gülümsemeyle baktım. Siyahlar içindeki kıyafetim, boynumdaki zarif kolye ve dantel eldivenlerimle diğer davetlilere zahmetsizce uyum sağlayacaktım. Telefonumdan saati son kez kontrol edip derin bir nefes aldım.

“Bugün kesinlikle kusursuz olacak,” diye kendi kendime tekrarladım. Suat, girişimizi ayarlamak ve içerideki her şeyin kontrol altında olduğundan emin olmak için erkenden mekâna geçmişti.

Bu da demek oluyordu ki, oraya kadar olan yolu onsuz ve sıkıcı bir araba yolculuğuyla geçirecektim.

Üzerinde devasa neon ışıklarla “ Mora Koyu Pavyonu” yazan mekânın önünde durduğumda, yüzümü buruşturmadan edemedim. Burası, yasa dışı organizasyonlara ev sahipliği yapan o aldatıcı yerlerden biriydi.

Mekânın girişi kalabalık bir caddeye açılsa da iç içe geçmiş dört ayrı bölümü vardı. Bu da asıl davet için yer altına inmemiz gerektiği anlamına geliyordu. Diğerleriyle aynı anda girmek fazla dikkat çekeceğinden,

Suat’ın bizim için ayarladığı kulislerden birinde toplanıp planın son detaylarını konuşacaktık. Birinci kapıdaki güvenliği davetiyemle kolayca geçsem de diğer üç kapı için Furkan ve Suat’ın eşliğine ihtiyacım olacaktı. Neyse ki kulak içindeki o küçük teknoloji, tam da bu anlar için oradaydı.

“Furkan, sol girişe geliyorum.”
Kalabalığın arasından sıyrılırken, bedenimi baştan sona süzen o iştahlı bakışları görmezden geldim. İçeriye girdiğim anda müziğin kulak tırmalayan gürültüsü ve ağır duman kokusu midemi bulandırmaya yetmişti.

“Abla, sola dön ve düz yürü. Tam arkandayım.”

Furkan’ın komutuyla adımlarımı yavaşlattım, artık aynı tempoda yürüyorduk. Güzel. Furkan’ın en sevdiğim yanı, bu tarz aksiyon dolu anlara herkesten daha hızlı uyum sağlamasıydı.

“Herkes tamam mı?”

Dudaklarımı sanki çalan şarkıya eşlik ediyormuşum gibi kıpırdatırken, bedenimin de o zevksiz ritme göre hafifçe kıvrılmasını sağladım.

“Evet. Komiserim seni bekliyor.”
Başımı hafifçe sallayıp son kalabalığın arasından sıyrıldım ve kör noktada kalan asansöre yöneldik. Kameralara tam erişim bizde olsa da hiçbir riski göze alamazdık.

Yalnızca güvenlik personeli için olan asansör, Furkan’ın sensöre yaklaştırdığı kartla sessizce açıldı. Etrafı kısa bir bakışla kolaçan ettikten sonra geçmem için yol verdi. Buradan sonrası artık Suat’ın bölgesindeydi.

Asansördeki kameranın çalışmadığını fark ettiğimde rahat bir nefes verdim. Anlaşılan Suat, mekânın en ince ayrıntısına kadar her şeye hâkimdi. E, kocam olacaksa o kadar da mahareti olsun, değil mi?

Saniyeler sonra kapılar açıldığında, aldığım nefes boğazımda düğümlendi. Karşımda jilet gibi takımıyla duran o yakışıklı adamı görünce adeta nutkum tutulmuştu. Asansörden çıkıp ona doğru attığım her adımda, kehribar gözleri baştan sona üzerimde gezindi.

Tam karşısında durdum. Sertçe yutkunuşunu, adem elmasının o ağır hareketini izlerken dudaklarım istemsizce kıvrılmıştı.

“Siktir.”

Ağzının içinde gevelediği küfürle gözlerim fal taşı gibi açıldı. Ondan ilk kez küfür duyuyordum. Kendini toplamak adına boğazını temizledi ve bana doğru bir adım attı. Aramızdaki ani yakınlıktan dolayı başımı hafifçe arkaya yatırmak zorunda kalmıştım.

“Oyunun dışında kalacağını sanıyordum,” Sesi, zihninden geçenleri açıkça ele veriyordu. Ben ve oyunun dışında kalmak? İmkânsızdı.

“Planda değişiklik yaptım,” dedim omuz silkerek.

“Ve ben bunu şimdi mi öğreniyorum?” Tek kaşını kaldırmasıyla dudaklarım sinsice kıvrıldı.

“Evet hayatım.”

Bu kelimeyi her duyduğunda yüzünde oluşan o afallamaya ve hoşuna gittiğini gizleyememesine bayılıyordum. Ah, onda bayılmadığım o kadar az şey vardı ki.

“Peki...” Eliyle çenesini kaşırken dudakları bir şey söylemek için açıldı ama geri kapandı. Sanki neyi, nasıl söyleyeceğini tartıyor gibiydi.

“Ee, kıyafetim hakkında yorum yapmayacak mısın?” Geldiğim andan itibaren gözleri her detayımda gezinmişti zaten. Şımarık bir kız çocuğu gibi etrafımda dönüp gülümsedim. Sonunda dudağının kenarı kıvrıldı, gözlerindeki o haylaz kıvılcım geri dönmüştü.

Bir adım daha atıp aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Başını bana doğru eğerek işaret parmağını yavaşça çenemde gezdirmeye başladı.

Başını hafif yana yatırmış bana o kehribar gözlerle bakarken, beni baştan çıkarabileceğini düşünüyorsa kesinlikle haklıydı. Etrafımı saran tehlikeye rağmen onun yakınlığını hissetmek, kendimi aşılmaz bir güvende hissettiriyordu. Birinin yanında tetikte kalmama gerek olmadığını anladığım o nadir anlardan biriydi bu.

Sonunda parmağı çenemin altında durduğunda başımı hafifçe yukarı kaldırdı. Dudaklarım onu öpmek için çoktan karıncalanmaya başlasa da onun gözleri dudaklarıma inmedi.

Tek odağı gözlerimdi. Diğer eliyle kulaklığıma dokundu, kapattığını anlamıştım. Yüzüme doğru eğildi ve dudaklarını kulağımla boynum arasındaki o hassas noktaya bastırdı.

“Nefes kesicisin. Merakla kaç kişinin nefesini keseceğini bekliyorum.”

Sona doğru sesi tehlikeli bir karanlığa bürünmüştü. Yavaşça geri çekildiğinde parmağı hâlâ çenemdeydi. Kelimelerini tam olarak kavrayamadığım için kaşlarımı çattım. Sözlerinin altındaki tehdidi anlamam birkaç saniyemi almıştı. Kehribar gözlerindeki kibir de bunu doğrulayınca gözlerim irice açıldı.

“Saçmalama! Hiç kimsenin nefesini kesmeyeceksin.” İşaret parmağımı göğsüne bastırdım. Bu adam aklını mı yitirmişti? Dudakları sinsice kıvrıldı. Beni sinirlendirmekten keyif alıyor gibi bir hali vardı.

“Muhteşem görünüyorsun. Bir tanrıça gibi. Ama sana yemin ederim, tek bir kişinin bile bakışından rahatsız olursan gözünün yaşına bakmam.”

Ciddi sesiyle yutkundum. Elbiseme “açık” demek hafif kalırdı. Ben de bunun farkındaydım. İçinde rahat hareket edemeyeceğim kadar iddialıydı ama buraya başka bir tarzda gelmemin imkânı da yoktu.

Bir adım geriye çekildiğinde yüzündeki kararlılıktan hiçbir şey eksilmemişti. Az önce beni baştan çıkarmaya çalışan o yoğun bakışlar gitmiş, yerini kontrollü bir soğukkanlılığa bırakmıştı.

Sadece birkaç saniye içinde büründüğü bu profesyonel rol beni her seferinde şaşırtıyordu. Eliyle geçmem için işaret yaparken ben hâlâ yerimde dikiliyordum. Tamam, biraz abartmış olabilirdi ama kesinlikle endişelenecek bir şey yoktu.

Sonunda kendimi toparlayıp önden yürümeye başladım. Bu kat, yer altındaki mekânla üstteki dünya arasında bir geçit rolü üstleniyordu. Yalnızca personelin kullandığı bir yer olduğu için şu an sessizdi. Koridoru dolduran tek şey topuklarımın tok sesiydi.

Nihayet Suat’ın bizim için ayırdığı kulise girdiğimde beni karşılayan Poyraz oldu. Suat gibi onun bakışları da beni burada görmenin şaşkınlığıyla parladı ama hıza elbiseme takıldı. Bakışlarının daha fazla oyalanmasına izin vermeden gözlerini başka yöne çevirmişti.

“Bizi buradan mı yöneteceksin?”
Aslında bu operasyondaki görevim hepsini kontrol etmek ve gerektiğinde müdahale etmekti ama sahaya inmeden bunu başarmak dışarıdan bakınca imkânsız görünüyordu.

“Sayılır. Diğerleri ne zaman gelir?”
Poyraz’la çoktan güvenlik kameralarının başına geçip kurbanlarımızı izlemeye koyulmuştuk.

Güzel, içeride her şey yolundaydı. Suat da aynı şekilde bilgisayarın başında son kez kamera ayarlarını kontrol ediyordu. Ancak içerideki profesyonel sessizlik, sadece birkaç saniye içinde büyük bir gürültüyle bozuldu. İlk başta görevlilere yakalandığımızı sanıp paniklesem de kapıdan giren arkadaşlarımı görmemle korkum yerini saf bir sinire bıraktı.

“Allah’ın belası kürkün yüzünden bastım ayağına! Ben de çok meraklı değildim o kürkün üzerine basmaya!” İpek, Hakan’ın uzun kürkünü ayağıyla iterken, Hakan tiz bir çığlık attı.

“Kıskanıyorsun işte! Işığımı gölgelemeye çalışıyorsun. Bilmiyor muyum sanki?” Hakan’ın bağıran sesiyle İpek, inanamazcasına ona bakıyordu.

“Senin neyini kıskanacağım be vizyonsuz Arap”

İpek kürkünü daha sert çekiştirince Hakan’ın sabrı taşmıştı, tabii benimki de. Eğer bu bağrışmalar biraz daha devam ederse ikisini de kapı dışarı edecektim.

“Sesinizi kesin be!”

Saç baş birbirlerine girmelerini engellemek adına hızla aralarına daldım. İkisine de ters ters baksam da gözleri beni görmüyordu bile. Sanki bu kaos azmış gibi, Eren de kapıda belirip bu saçma anın şahidi oldu.

“Hayırdır sen? İpek’e bağırmalar falan?”

Eren kabadayı gibi Hakan’ın üzerine yürümeye yeltenince, daha fazla ileri gitmesine izin vermeden ceketinin kolundan tutup tüm gücümle geri çektim. Öfkeden burnumdan soluyordum. Bu kaçıklarla plan yaptığım için gerçekten delirmiş olmalıydım. İnsan hiç mi uslanmazdı?

Her defasında böyle bir kaos çıkaracaklarını bile bile, kendimi yine onlarla yeni bir oyunun içinde buluyordum. Tam onlara sıkı bir nutuk çekecektim ki açılan kapıdan
Öykü ağlayarak içeri girdi.

Tabii arkasında ona dil döken kocasıyla birlikte. Öykü’nün beni gören gözleri, kocasını bana nasıl şikâyet edeceğini saniyeler içinde planlamış gibiydi.

“Biraz daha saçmalarsanız hepinizi hapse attırırım!”

Sesim o kadar ciddi ve keskin çıkmıştı ki ancak o an beni fark edebildiler.

“Topladığınız tüm kanun dışı delillerin kaydı elimde. Sizi bu daveti düzenleyenlerin suç ortağı ilan eder, hayatınızı mahvederim!”

Hepsi bir an duraksayıp sözlerimin ciddiyetini tarttı, ki bu konuda şaka yapmıyordum. Sonrasında ise neden böyle giyindiğimi ve burada olduğumu anlamaya çalıştılar. Artık onları parayla hizada tutamıyordum, ben de en etkili yolu seçmiştim.

Tehdit.

“Hatuna bak.” İpek, gram ciddiyetini korumazken bana bakıp bir de ıslık çalmayı ihmal etmedi.

“Sen hayırdır?” Sesindeki ima yetmezmiş gibi, arsız bakışları Komiser ile benim aramda gidip geliyordu. Yok artık! Gözlerinden, aklından geçen o edepsiz senaryoları okuyabiliyordum.

“Asıl siz hayırdır? Canınıza kastınız mı var? Galiba işin tehlikesinin farkında değilsiniz” Derin nefesler alarak hızla yükselen sesimi kontrol etmeye çalıştım ama tüm çabalarım nafileydi.

“Biri bizden şüphelenirse işimiz biter.”

Hepsine tek tek bakarken anladıklarından emin olmak istiyordum. “Söylediklerim gayet açık mı?”

Sonunda isteksizce başlarını salladılar. Onlara pek inanmasam da başka çarem yoktu. Kadro buydu ve ben bu kadroyla geceyi kurtarmak zorundaydım.

Aradan geçen dakikaların ardından, rollerin üzerinden son bir kez geçmek için ekrandaki fotoğrafları çevirdim.

“Eren, gözünü dört aç. Öykü ve İpek, Elif Hanım’ın yakınlarında dolaşacaklar. Bulduğun ilk fırsatta sanki Öykü’nün yıldız haritasına bakıyormuşsun gibi bir şeyler salla.
Elif Hanım’ın duyduğundan emin ol. O zaten kendisi sana yanaşacaktır. Sonrasında ne yap et kadının aklını çel. Gezegenlerin yer değiştireceğini söyle. Ne bileyim, Mars Güneş’in yedinci evine geçmiş de. Zırvala bir şeyler işte. Yeter ki yeni avukatlarının ona uğursuzluk getireceğine inandır onu.”

İki elimi masaya dayayıp hafifçe ekrana doğru eğildim, gözlerim Eren’in üzerindeydi. Takma sakalıyla uğraşıp durduğunu görünce sesimi biraz daha yükselttim.

“Anlaşıldı mı?”

“Kesinlikle anlaşıldı!” Gözlerimdeki tehdidi görmüş olacak ki başını hızla salladı.

“Evet, gelelim sana.” Yanımda kürkünün tüyleriyle oynayan Hakan’a bakarken yüzümü buruşturmadan edemedim.

“Oynayıp durma şununla!”

Elinin üzerine vurduğumda, çocuklar gibi dudak bükmeyi de ihmal etmedi. Ya sabır.

“Emir Bey’i tanıyorsun, değil mi?” Emin olmak için bilgisayardaki adamı bir kez daha gösterdim. Kendi müvekkilini tanıyamayacak kadar aptal olduğunu bazen gerçekten düşünüyordum.

“O kadar da değil, müvekkilimi tanıyorum” Alınmış bir edayla çenesini kaldırıp trip atar gibi başını çevirdiğinde, yeni bir tokat atmamak için dişlerimi sıktım. Sabret Asrın.

“İyi bari. Arapça öğrendiğin kelimeleri tekrarla bakayım?” Bunu dememle masadaki herkesin dikkati ona dönmüştü. Tabii, onlara eğlence çıkmıştı.

“Şimdi mi?”

“Yok Hakan, eve vardığımızda bana video olarak atarsın!” İnanmaz gözlerle ona bakarken, o ciddiyetle başını salladı. Birkaç saniye kelimeleri söylemesini beklesem de o sadece boş boş yüzüme bakıyordu. Salak, beni gerçekten ciddiye almıştı.

“Hakan, şimdi o kelimeleri bülbül gibi şakı, yoksa yemin ederim bu defa kalemle, kulaklıkla kurtulamazsın elimden. Direkt bilgisayarı fırlatırım o kafana!”

Sesimin yükselmesiyle Hakan korkuyla Suata yaslandı. Bir anlık çirkinleşmemin ardından hemen gözlerimi kapatıp, daha sakin bir ifade takınarak gülümsedim. Sakindim.

“Söyle Hakan. Söyle canım arkadaşım,” Yalnızca bir papatya tarlasının sakinleştirebileceği kadar naif bir ses tonuyla konuştuğumda, Hakan iyice kürküne sarılarak bana yandan bakışlar attı.

“Yine mi Komiser’in yaptığı bitki çayını içmedin? Sinirlerini yatıştırıyormuş, Komiser öyle söyledi.” Tırsmasına rağmen laf sokmayı da ihmal etmiyordu. Bir dakika... Komiser mi?

“Sen benim arkamdan dedikodumu mu yapıyorsun?” Bu defa Suat’a çıkıştığımda, arkasına saklanan Hakan’ı hafifçe itti.

“Daha neler. İnanma şuna, aramızı bozmaya çalışıyor.” Hakan’a attığı bakışlara taş olsa parçalanırdı.

“Yalancı!” Hakan, Suat’ın da onu satmasıyla ihanete uğramış gibi kürkünün ucunu savurarak bizden uzaklaştı.

“Hakan bak, ben karıma benzemem. Sınır dışı ettiririm seni!” Hakan’ın basit bir sözüyle bile deliren adamın derdinin ne olduğunu iyi biliyordum da, neyse.

“Karı koca ikiniz de delisiniz!”

“Hele karımla arama girmeye çalış bak, ne yapıyorum”

Çocuk gibi Hakan’la atışmasına inanamıyordum. Haklıydı, gerçekten bu adamın ayarlarıyla oynuyordum. Suat’ın bu çocukça kelimeleri tüm ciddiyetiyle söylemesi karşısında gülüşüme engel olamadım.

“Neyse. Bunu evde tartışırız.” İkisine de bakış attığımda Suat, Hakan’ı boğacakmış gibi bakmaya devam ediyordu. “Şimdi tekrarla şu lanet kelimeleri.”

“Şey... Tekrar yapsam?”
Allah’ım beni nelerle sınıyorsun?

“Yap Allah’ın cezası, yap!”

Son detayların üzerinden geçtikten sonra önce Eren’in ekibi, sonrasındaysa Hakan’ın ekibi çıktı. İçeride Suat’la yalnız kaldığımızda Furkan’ın komutunu beklemeye başladım. Sonunda gelen mesajla tam kapıyı açacaktım ki Suat benden önce davranıp kapıyı benim için açtı.

Sessizce geçmemi beklerken yeniden o kontrollü rolüne bürünmüştü. Açtığı kapıdan çıkarken yer altına inmek için asansöre yöneldim. Yalnızca o an Suat’ın da arkamda olduğunu fark ettim.

“Sen nereye?” Kaşlarımı çatmış, onu baştan aşağı süzmüştüm. Sessizliğini korurken bana doğru uzanıp kartını asansörün sensörüne tuttu. Uzaktan bir davetli ve koruması gibi görünsek de kartını bilerek yavaşça geri çektiğinde, kolumda gezinen parmakları aksini söylüyordu.

“Sen nereye, ben oraya.”
Ben ona bakarken, o önüne bakıyordu.

“Benimle gelmiyorsun.”
İtirazım havada asılı kaldı. Birkaç saniye sessizce durdu ve sonunda yüzünü bana çevirdi. İfadesi, okunması imkânsız bir hâl almıştı.

“Neden herkes kalabalık bir ekiple hareket ederken sen yalnızsın?”
Sesi oldukça ciddi ve merak doluydu. Bu da soru muydu şimdi? Onlar altı kişi bile olsalar bir işi doğru dürüst beceremezlerdi.

“Ben kendi başıma halledebilirim,” dedim, kendinden emin bir tavırla. Sözlerim üzerine içli bir nefes verdi.

“Yapabileceğini biliyorum.” Sesi, bu konuda en ufak bir tereddüdü olmadığını kanıtlıyordu.

“O zaman?”

“Sadece yanında duracağım.”

Beni ikna etmeye çalışmaktan ziyade,
bir kararını bildirir gibiydi. Ne yaparsam yapayım, onu bu fikrinden vazgeçiremeyeceğim gün gibi ortadaydı.

“Neden?” diye sordum. Açılan asansöre girdiğimde hâlâ ondan bir cevap bekliyordum. Ağır adımlarla içeri girip kartını okuttu ve asansörün yeniden hareket etmesini sağladı.

Ellerimi göğsümde birleştirip, kısık bakışlarımı onun geniş omuzlarına dikmiştim. Beni çok bekletmedi. Arkasını dönüp üzerime doğru adımlamaya başladı. İlk başta ne yaptığını anlayamadığım için yerimden kıpırdamasam da, attığı o son ve baskın adımla geriye çekilmek zorunda kaldım. Sırtım asansörün soğuk duvarına değdiğinde durdum.

Ne yapıyordu bu adam?

Şaşkınca ona bakarken yüzündeki o ifade hiç hayra alamet değildi. Bana doğru eğildiğinde, kehribar gözlerini az önce benim yaptığım gibi kısmıştı.

“Neden mi? Sence neden Asrın?”

Sesindeki o derin ton ve beni eriten bakışlarına hemen kanmayacaktım. Sanki cevabı bilmiyormuşum gibi, küçük bir çocuk edasıyla omuz silktim.

“Bilmem. Belki de bana güvenmiyorsundur.”

Az önce Hakan’ın yaptığı gibi trip mi atmıştım ben? Hem de Suat’a? Evet, Nazlı olayındaki güvensizliği karşısında hayal kırıklığı yaşamıştım ama o meseleyi çoktan aşmamış mıydık? Aşmıştık, değil mi?

Sözlerimle dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. İçten içe bu halimden hoşlandığını bilmek, yanaklarımın ısınmasına sebep olmuştu. Saçmalama Asrın, sen utanmazsın bile. Bunların hepsi bu adamla tanışmadan önceydi.

Eli, omuzlarıma düşen sarı tutamları nazikçe geriye iterken, parmakları yavaşça saçlarımın arasına daldı. Yüzüme iyice eğilmesiyle nefesimin yeniden kesildiğini hissettim.
Gözlerindeki kesinliği görmem için çenemi hafifçe kaldırarak sadece ona bakmamı sağladı.

“Güveniyorum.”

Dudaklarından dökülen bu tek kelime kalbimi böylesine titretmemeliydi. Ama işte, kalbim her heceyi çoktan sahiplenmişti. Keşke bu kelimenin benim için anlamının ne kadar büyük olduğunu bilseydi. Belki de biliyordu. Yoksa içi gider gibi bakan bu kehribar gözlerin başka bir açıklaması olamazdı.

“Ve artık ben yanındayım. Yanında olmak istiyorum. Her yerde.Her an.”
Sesindeki o tını o kadar doğruydu ki, tüm benliğimle ona inanmak istedim.

Gözleri sonunda dudaklarıma indiğinde, neyin geleceğini biliyordum. Beni bekletmeden öptüğünde, ellerim refleksle ceketini kavradı. Ancak masum sayılabilecek kısa bir öpücükle benden ayrıldığında, resmen hayal kırıklığına uğramıştım.

Bakışlarındaki arsız ifadeye bakılırsa, bunu bilerek yapmıştı. Asansör köşesinde adamdan ne bekliyordum ki? Ona ters ters bakarken, o sırıtmaya devam etti. Bu adam kesinlikle “edepli” kategorisine girecek biri değildi. Niyeti beni sınayıp oyunlar oynamaktı. Öyle olsun Suat Efendi.

Dudaklarını o sırıtan ifadeden kurtardıktan sonra, az önce sıktığım ceketinin önünü düzeltti.

“Ve kesinlikle o bela yuvasının içine seni yalnız göndermeyeceğim.”
Sözünün hemen ardından kapılar açıldı. Ne güzel zamanlama.

“İyi.” Yanından geçip saçlarımı geriye doğru savurdum. Topuk seslerime eşlik eden o sağlam adımları, güvenin vücut bulmuş haliydi. Yine de bu küçük “öpücük” oyununun intikamını tabii ki alacaktım.

Soylular davetini andıran mekâna girdiğimizde, her detay göz kamaştırıcıydı. Bu gece büyük oynuyorduk. Mekânı profesyonel bir bakışla taramıştım. Diğerlerinin yerlerini tespit ettikten sonra kendi hedefimi aramaya koyuldum. Bulmam uzun sürmedi.

Altmış iki yaşındaki Bay Santiago, Elif Hanım’ın yeni yatırımcılarından biriydi. Bu cemiyete henüz tam anlamıyla dahil olmamıştı, yani buralarda yeniydi. Oltaya düşürülmesi hem kolay hem de zor olacaktı.

Kolaydı. Çünkü zeki biri kime güvenmesi gerektiğini bilirdi.

Zordu. Çünkü karşımızdaki adam gerçekten zekiydi. Onu manipüle etmeye çalıştığımı, hatta oyun oynadığımı çabuk anlayabilirdi. Bu da başka yollar denemem gerektiği anlamına geliyordu.

Kumar masasına benzese de daha çok insanlar ve mekanlar üzerinden ilerleyen o kalabalığı görmezden geldim. Bizim için ayrılan masada sadece dört kişi vardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde diğerlerinden kurtulmam gerekecekti.

Duruşumu dikleştirerek emin adımlarla masaya yaklaştım. Suat’ın benim için sandalyeyi çekmesini izledim.

“Bayanlar.” Sesime kattığım o hafif aksan, rolüme girmemi kolaylaştırıyordu.

“Hoş geldiniz.” Sarışın kadını hemen tanımıştım. Cemiyetin gözde bekarlarındandı. Samimiyetsiz gülümsemesine aynı samimiyetsizlikle karşılık verdim.

“ Bay Santiago.” Diğerlerine sadece bir baş selamı versem de adama doğru elimi uzattım.

Beni fark eden çatık kaşları merakla havalandı. “Tanışıyor muyuz?” Şaşkınlığını tam atamasa da elimin üzerine mesafeli bir öpücük kondurdu.

“Sanmıyorum.”

Sesim, sadece mahkeme salonlarında kullandığım o soğuk resmiyete bürünmuştü. Bu ani aksan ve tavır değişimini fark etmesiyle Bay Santiago'nın bakışları kısıldı.

İşte yapmak istediğim tam olarak buydu. Eğer onunla hukuk çerçevesinde bir araya geleceksek, bu ilişkide yalanlara ve oyunlara yer olmayacaktı. Müvekkillerimi kandırmak bana göre değildi.

Oyunlarımı yalnızca adaletten şüphe duyduğum anlarda devreye sokardım. Bir şeyleri sezse de burada olma nedenimi henüz çözememişti. Bakışları bir bilmeceyi çözmeye çalışır gibi üzerimde geziniyordu.

Bense bu sırada davetin normal akışını izliyor, arkamda bir dağ gibi duran Suat’ın varlığından güç alarak sakinliğimi koruyordum. Bu işi bağladıktan sonra Eren’i kontrol etmek için galeri kısmına geçmem gerekiyordu. Dakikalar sonra, sonunda adamla yalnız kalabilmiştik.

Benim gibi onun da sandalyesinin arkasında koruması nöbet tutuyordu. Yemeğine ara veren Santiago, sessizliği bir şahin gibi üzerime diktiği bakışlarıyla bozmuştu. Önce çatalını masaya bıraktı, ardından peçetesiyle ağzını yavaşça sildi.

“Sizin de elmaslara talip olduğunuzu sanıyordum,” dedi, sesi kuşku doluydu.

“Ben de sizin,” diye karşılık verdim, aynı tonda.

Buradaki elmasın kim olduğunu ikimiz de çok iyi biliyorduk.

“Anonim davetlilere asla 'gri alan' izni verilmez.” Konuyu değiştirerek boş yaka kartımı işaret etti.

“Ama buradayım.”
Yine kısa ve net cevabımdan pek memnun olmamış gibiydi.

“Birini arıyorsunuz ya da biri sizi arıyor.”

Konuşmamızdaki bu kopukluk dışarıdan birine anlamsız gelebilirdi ama ikimiz de birbirimizin niyetini çoktan anlamıştık. Kelimelerimizi bir satranç maçı yapar gibi, hamlelerimizi hesaplayarak seçiyorduk. Beyninin benimkiyle aynı frekansta çalıştığı biriyle konuşmayalı uzun zaman olmuştu.

“Kesinlikle biri beni aramıyor,” dedim içkimden bir yudum alırken. Yaşlı adamın yüzündeki ifade gevşedi. Onu arayanın ben olduğumu ve bir teklifle geldiğimi anlamıştı.

Kadehi masaya bıraktığımda o da duruşunu dikleştirdi ve iki elini de açık bir şekilde masaya koydu. Güzel, beklediğim işareti almıştım.

Koruması birkaç adım geriye çekildiğinde, ben de Suat’a başımla çekilmesini işaret ettim. Bir an kaşları çatıldı. Bir şeyler çevirdiğimi ama işin tam olarak neresinde olduğumu anlamadığını fark ettim.

Ama şu an bana güveniyorsa, bu yolu yalnız yürümem için alan açmalıydı. İsteksizce geri çekildiğinde rahat bir nefes verdim.

“Teklifiniz ne?”

Bu defa yüzüme yayılan gülümseme gerçekti. Bu, teklifime ılımlı yaklaştığının ilk somut göstergesiydi.

“Sizin, 'Kurtlar Meclisi'nden tek bir darbe bile almadan en zirveye tırmanmanızı sağlayabilirim.”

Ciddiydim ve o da bunun farkındaydı.
Aile hukukunda uzmanlaşmış olabilirdim ama strateji benim asıl oyun alanımdı. Zafer için harcayamayacağım tek bir taş bile yoktu.

“Üyesi olduğunuz cemiyet için ağır ithamlar bunlar.” Demek işi ağırdan alacaktı.

“Dürüst olacağım.”
Sanki bunu bekliyormuş gibi gözleri ilgiyle parladı.

“Sizi uzun zamandır uzaktan takip ediyoruz. İş prensipleriniz ve attığınız adımlar takdire şayan. Tam da bizim o gizli değerini görüp parlattığımız türden bir 'ürün'sünüz.”

“Ürün” kelimesini kullandığımda sinirlenmedi. Aksine, ne demek istediğimi gayet iyi anladığından emindim.

“Beni bir ürün olarak mı görüyorsunuz?” Sesinde, artık bu sohbetten keyif alan bir ton sezmeye başlamıştım.

“Biz bütün müvekkillerimizi ürün olarak görürüz. Yanlış anlamayın. Bize genellikle zarar görmüş ürünler gelir. Biz de onlara zarar veren parçaları keser atar, onarırız. Sonuçta eskisinden daha parlak hale gelirler.”

“Peki ya hiç hasarı olmayan bir ürün için?”

“Ah,” dedim üzülmüş gibi yaparak.

“Onlar en kötüsü.”

Kaşları merakla havalandı. Onu manipüle ettiğimi bilse de adımlarımı merakla izliyordu.

“O ürünler asla kendi potansiyellerine ulaşamazlar. Ne dibi görürler ne de zirveyi. Herkesle aynı olurlar ve bu tarz ürünler zamanla görünmez olup sektörden silinmeye mahkumdur. Bunu siz daha iyi bilirsiniz.”

İma dolu sesimle yüzü hafifçe, öfkeye yakın bir şekilde kızardı. Bir süre sessizce beni izledi. Birkaç saniye sonra bakışlarındaki o gerginlik, bilgece bir kabullenişe dönüştü.

Kesinlikle tuzağa düşmüştü ama bunu bilerek yapıyordu. Çünkü bu oyundan kazançlı çıkacak kadar zekiydi.
Santiago arkasına yaslanarak bardağındaki buzları yavaşça çevirdi.

Sessiz gözlemi bir anda benim üzerimden Suat’a yöneldi. Bakışları çoktan bir şeylerden şüphelenmişti.

“Arkanızdaki 'gölge'?” dedi sakince. Gözlerini Suat’tan çekip tüm dikkatini bana verdi.

“Fazla tetikte. Siz profesyonel bir kadınsınız ama o, duygularıyla hareket eden bir gölge. O gölgenin bir gün üzerime düşmeyeceğinden nasıl emin olacağım?”

Demek Suat’la aramızdaki şeyi çözmüştü. Bu kadar hızlı olmasını beklemiyordum. Hele ki Suat, onun duygularıyla hareket ettiğini duyarsa kıyameti koparırdı.

Santiago’nun bunu bu kadar çabuk öğrenmesindeki asıl sebep, Suat’ın kendisinin bile fark etmediği korumacı tavrıydı. Bu, bir refleks gibi açıkça ortadaydı.

Soğukkanlılığımı koruyarak sanki Santiago’nun bu hamlelerini bekliyormuşum gibi yaptım.

“Gölgem sizi rahatsız ediyorsa bu benim zayıflığım değil Bay Santiago. Bence siz ışığa fazla alışmışsınız. Ama..” Biraz duraksayarak sanki ona önemli bir sır veriyormuşum gibi öne eğildim.

“İçimden bir ses, sizin gölgelere çabuk alışacağınızı söylüyor.” Kısa bir sessizlik oldu, ikimiz de birbirimize bakıyorduk.

“Teklifinizi düşüneceğim.”

Ayağa kalktıktan sonra bu defa elini uzatan o oldu. Ben de ayağa kalkıp elini sıktığımda, bakışlarındaki takdir ifadesi tüm keyfimi yerine getirmişti.
"Salak" arkadaş grubumdan sonra akli selim bir insanla muhatap olmak ilaç gibi gelmişti.

“Sizinle tanıştığıma memnun oldum, Bayan D.”

O uzaklaşırken Suat çoktan yanımda yerini almıştı. Adam gider gitmez sesi arkamdan geldi.

“Bayan D?”

Adamın sözlerini bir soru gibi tekrarlarken, yukarıdan bana o sorgulayıcı bakışlarından birini atıyordu.

“Ona kendini böyle mi tanıttın?”

“Hayır, bana kendisi böyle seslendi.”
Kafasında hâlâ soru işaretleri olduğunu biliyordum. Eren’in yanına gitmek için kalabalığın arasına karıştığımızda yeniden konuşmuştu.

“Neden ‘Bayan A’ değil de ‘Bayan D’?” Bu ona hem komik hem de garip gelmişti. Anlaması için ona doğru döndüm.

“Satranç bilir misin?” Oynamayı bildiğini zaten biliyordum.

“Evet.” Kafası karışsa da ipucumu bu kadar hızlı yakalamasıyla sırıttım. Kesinlikle kocam zeki bir adamdı.

“Demek Vezir, ha?” Sesindeki gurur, neredeyse şımarık bir kız çocuğuna dönüşmeme neden olacaktı.

“E, karın bu oyunun kilit taşı.” Kibirli sesimle burnundan güldü.

“Bay Santiago bu oyunda kendisini bir Şah olarak görüyorsa sorun yok. Ama iplerin benim elimde olduğunu o da biliyor.” Suat’a doğru eğilip fısıldadıklarımla bakışlarında bir şeyler parladı.

Tam o anda, Hakan’ın olduğu masadan bir kahkaha tufanı yükseldi. İkimiz de tüm dikkatimizi oraya verdik. Arkasında tüm ciddiyetleriyle duran Batu ve Poyraz’ın bakışları hiç hayra alamet değildi.

Dikkat çekmemek için onlara yakın olan bar bankosuna doğru ilerledim. Suat uzaktan beni takip ederken, önüme koyulan viskiden küçük bir yudum aldım.

Hakan’ın o yapmacık aksanıyla Arapça konuşmaya çalıştığını duyduğumda neredeyse öksürük krizine girecektim.

“Se’işteri lekum eydan min hâzâ el-ferâ’. İnnehu ‘âlî el-cevde.”

Bu kadar uzun bir cümleyi nasıl kurmuştu o? Ezberlemesi için sadece dört önemli kelime vermiştim. Bu adam yine ne karıştırıyordu?

Karşısındaki adam da onaylar gibi bir şeyler söylese de hiçbir şey anlamamıştım. Hakan çoktan işini bitirmeliydi ama sanki en yakın arkadaşıyla dedikodu yapıyormuş gibi kendini kaptırmış, hepimizi unutmuştu. Elimi yavaşça saçlarımın altındaki kulaklığa götürdüm.

“Dikkat çekmeden biriniz yanıma gelin.”

Komutumu almış olmalıydılar ki, Poyraz sanki Suat’ın yerini devralıyormuş gibi arkamda dikilmeye başladı.

“Ne saçmalayıp duruyor bu salak?” Poyraz, Hakan’a bakarken yüzünü buruşturdu. “Beni nelerle muhatap ediyorsun?” diye şikayet etmeye çoktan hazırdı.

“Anlamıyorum ki. Arapça bir şeyler zırvalayıp duruyor. Kuş beyniyle bu kadar kelimeyi bir kerede nasıl öğrendi, aklım almıyor.”

Hâlâ durumu kavrayamıyordum. Tamam, Hakan sakar ve şapşal olabilirdi ama bu, hukuk fakültesini kazandığı gerçeğini de değiştirmiyordu.

Belki de sandığım kadar aptal değildi. Hakan’dan yeni bir kahkaha yükseldiğinde elimle yüzümü kapattım. Allah’ım, ben ona “dikkat çekme” dedikçe o tüm salonun odağı oluyordu. Muhtemelen kulaklığını çıkarmıştı, çünkü seslenmelerime cevap alamıyordum.

“Batu, hemen dikkat çekmeden ona gitmemiz gerektiğini söyle.”

Batu bana kısa bir bakış atıp Hakan’a doğru eğildi ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Hakan, sanki sinek kovalıyor gibi Batu’yu kendinden uzaklaştırdığında sinir krizi geçirmeme ramak kalmıştı.

Tam o sırada arkamızdan geçen Eren ve Elif Hanım’ın sesini duydum. Tüm dikkatim onlara kaydı. Demek Eren işini bitirmişti. En azından birileri görevini doğru yapıyordu.

“Peki ne yapmam gerekiyor?” Elif Hanım çoktan oltaya gelmişti.

“Kesinlikle yenilikten uzak durun. Üç vakte kadar hiçbir yeni girişimde bulunmayın.”

“Bu üç vakit tahmini ne kadar sürer?”

“Bu üç ay da olabilir, üç yıl da. Siz en iyisi bir otuz yıl bekleyin.”

Otuz yıl mı? Salak mısın Eren, otuz yıl ne? Elif Hanım’dan üzgün nidalar yükselirken başımdaki ağrı artmaya başlamıştı. Yemin ederim migrenim tutacaktı.

Bu sırada büyük bir bağırış, salondaki tüm müziği ve fısıltıları kesmişti. Müziğin o iğrenç sesi bile susmuştu.

“Men tekûn hattâ tetekellem ‘an mu’akhkharat zevjetî?” (Sen kim oluyorsun da karımın kalçası hakkında konuşuyorsun?)

Az önce Hakan’la gülerek konuşan adam şimdi deliye dönmüş, Hakan’ın yakasından tutmuş onu sarsıyordu. İstemsizce ayaklandığımda Suat hemen kolumdan tutup beni geri oturttu.

“Dikkat çekiyorsun,” dedi. Sesindeki o sert ama korumacı ton, bedenimdeki endişeyi bir anlığına bastırdı.

Hakan’ın yüzündeki korku dolu ifade ise sanki içimdeki tüm savunma mekanizmalarını tetiklemişti. İşte bunu hiçbir zaman kontrol edemiyordum.

“Yanlış anladınız. Ben kalçasını değil, kıyafetini beğendiğimi söyledim” Hakan o kadar korkmuştu ki artık Arapça zırvalamayı bile unutmuştu.

“Batu, ayır onları!”

Daha kelimelerim bitmeden adam Hakan’ın yüzüne doğru bir yumruk savurdu. İşte bu kadardı. Yemişim ortaklığını da sözleşmesini de! Suat’ın elinden kurtulup onlara doğru yönelttim.

Batu ve Poyraz benden önce Hakan’ın yardımına koşarken, adamın korumaları da onlara saldırdı. Profesyonel korumalar tarafından köşeye sıkıştırılan arkadaşlarımı gördüğümde, kontrolümü tamamen kaybetmiştim.

”Sakin ol Asrın.”

Suat’ın kalabalığın arasından bana yetişmeye çalışırken kulaklığıma dolan o uyarı dolu sesi için artık çok geçti. Köprüyü geçeli çok olmuş.

Adam, Hakan’ın üzerine çökmüş,
resmen o meşhur kürküyle çocuğu boğmaya çalışıyordu. Öfke, damarlarımda lav gibi dolaşırken masadaki viski bardağını ne ara elime aldığımı fark etmemiştim bile.

Hatırladığım son şey, adamın kafasında kırılan cam sesi ve Hakan’ın boğulurcasına girdiği öksürük kriziydi.

Siktir.

Kırık camlara bulaşmış olan kan elimin kesiği miydi, yoksa adamın kafasından mı sızıyordu, kestiremiyordum. Tiz bir çığlık atan karısı, beni gafil avlamış olacak ki gözlerindeki vahşi ifadeyle üzerime atıldı.

İşimin bittiğini düşündüğüm o anda, yüzüme inmeye hazırlanan tokadı engelleyen Suat’ın iri eli olmuştu. Bir duvar gibi önümde dikilirken, karşısındaki kadını bir tehdit olarak algılayan o profesyonel refleksleri, işlerin gerçekten sarpa saracağını gösteriyordu.

Gözlerim hâlâ yerdeki adamdayken, Suat kadının kolunu arkasına kıvırıp onu hazırda bekleyen İpek ve Öykü’ye doğru itti. Sanki arkadaşlarım bu anı bekliyormuş gibi, kadını çığlık attıracak kadar hırpalamaya başlamıştılar. Buradan sağ çıkmamız mucize olurdu.

Sağduyum yavaş yavaş yerine gelmeye başladığında, sebep olduğumuz şeyin büyüklüğüyle delireceğimi sandım.

“Siktir..”

Duyduğum küfürle gözlerim, yüzümü avuçlarının arasına alıp bir şeyler söyleyen adamı buldu.

“Bana bak Asrın!”

Otorite dolu sesine teslim olarak yerdeki adamdan gözlerimi ayırdım.

“Nefes al!”

“Alıyorum,” dedim boğuluyormuş gibi hissederken. Neden bu kadar kaba konuşuyordu?

“Asrın.”

Gözleri etrafımızdaki kaosu hiç umursamıyormuş gibiydi. Çenesindeki kaslar gerilmiş, tüm bedeni çeliktenmişçesine dokunulmaz hissettiriyordu. Ancak o sert sesinin aksine, yüzümdeki dokunuşu fazlasıyla nazik ve şefkat doluydu.

İsmimi dudaklarından duyduğum o an, gerçekten nefesimi tuttuğumu fark etmiştim. Aldığım derin nefesin ardından birkaç kez öksürdüm.

Bakış alanımın dışında kalan arkadaşlarımın ortamı çoktan savaş alanına çevirdiğini hissetsem de kendime sakinleşmek için birkaç saniye beklemiştim. Başımı kaldırıp manzaraya baktığımda durum dehşet vericiydi.

Korumalardan ikisi Poyraz’a sağdan soldan saldırırken, Batu, az önce bayılttığım adamı bir yere sürüklemeye çalışıyordu.

Hakan ellerini saçlarına atmış, girdiği masanın altından çığlıklar atıyordu. İpek ve Öykü ise adamın karısıyla ilgilenmeye (!) devam ediyordu.

En son Eren’i, salonun içinde masaları deviren Mozzi’nin peşinden koşarken görmüştüm.

Sanırım bayılacaktım. Davetliler bir yandan bağırıyor, bir yandan sağa sola kaçışıyordu.

Suat da benim gibi durumun vahametini kavramış olacak ki, bakışlarımız kesişti.

“Bittik biz,” dedim umutsuzca.
Gözlerindeki o ifade tam aklisini söylüyordu. Sadece birkaç saniye etrafı süzdü.

Beyni çoktan bir çıkış planı kurgulamış gibi gözlerini yeniden bana dikti. Yanımdan hızla geçip bar taburesinin üzerinden atladığında şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemiyordum. Elini tezgâha doğru uzatıp doğrudan gözlerimin içine bakmıştı.

“Hazır mısın?”

“Neye?”

Sözüm bitmeden bir şeylere bastığını gördüm. Aynı anda kulakları sağır eden bir alarm sesi ve tavandaki fıskiyelerden boşalan sular, içerideki çığlıkları nerendeyse iki katına çıkarmıştı. Hızla geri gelip elimi kavradığında attığı ıslık salonun çığlıkları bastırdı.

“Gidiyoruz!”

Arkadaşlarına yaptığı el hareketiyle hepsinin dikkatini çekmişti. Bizi kalabalığın arasına sürükleyerek dışarı çıkarmaya çalışırken, bir yandan da laf sokmayı ihmal etmiyordu.

“Bir deliyle evlenmişim de haberim yokmuş”

“Ne yapsaydım? Arkadaşımı öldürüyordu”

O sırada birinin omzuma çarpmasıyla geriye savruldum. Suat’ın elini bırakıp birkaç adım sendelediğimde, çarpan adam küfürler savurarak üzerindeki şaraba bakıp öfkeyle bana döndü.

Tam başını kaldırıp bana saydıracaktı ki iğrenç bakışları bedenimde gezindi. Keşke şu an elimde kafasına geçirebileceğim bir bardak daha olsaydı. Bu düşüncenin aklımdan geçtiği saniye, yanımdan ışık hızıyla bir yumruğun geçtiğini gördüm.

Saniyeler içinde yere yatan adamın ve yakasına yapışan Suat’ın görüntüsüne inanamıyordum.

Az önce benim kendimi kaybetmeme laf söylerken, keşke şu an kendisini dışarıdan görebilseydi. Kırmızı görmüş boğalar gibi burnundan soluyordu.

“O gözlerini oyarım senin!”

Tehditkar sesiyle adamın yakasını
sertçe bıraktı. Daha fazla kaosa karışmaması için bu defa onun elinden tutup çekiştiren ben oldum.

Tam bir adım atmıştık ki polis sirenleri duyduğumuzda gerçekten çığlık atmak istiyordum.

Bizi içeriden kurtarsın diye yanımda getirdiğim adamla polise yakalandığıma inanamıyordum.

A planı iptal.

İşin kötü tarafı, B planı da tamamen iptaldi

Bölüm geciktiği için kusura bakmayın. Ama bir türlü içime sinmedi. Kafamdaki atmosferi tam olarak yansıtamıyorum. Bölüm uzun olduğu için oturup sahneleri değiştirmeye de halim yok

Bölümü genel olarak nasıl buldunuz?

Ben bu Asrın’a bayılıyorum yaa

Öyle kendine has bir zekâsı ve aurası var. Aşırı hoşuma gitse de yazması zor bir karakter. Onun gibi düşünmeye çalışmak gerçekten garip geliyor

Aksiyonlu sahnelere devam edelim mi?

Yoksa artık sırların çözüldüğü, Asrın ve Suat sahnelerinin daha çok olduğu kısımlara mı geçelim?

Suat’ta ve Asrın’da karakter gelişimi görüyor musunuz?

Durmadan yerinde sayan bir karakter yazmak istemiyorum. Çünkü kitabın gidişatını buna göre belirleyeceğim

En son favori karakterinizi de buraya bırakmayı unutmayın 🤍

Oy vermeden mi gidiyorsun?

9

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

448okunma 36beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…