32. bölüm / 42
Mevzu Kelepçe/Texting3.2
Bölümler 42Şu an: 3.2
- 1 0.1599 kelime
- 2 0.2349 kelime
- 3 0.31.765 kelime
- 4 0.41.331 kelime
- 5 0.51.642 kelime
- 6 0.6904 kelime
- 7 0.7965 kelime
- 8 0.81.738 kelime
- 9 0.91.372 kelime
- 10 1.01.503 kelime
- 11 1.11.370 kelime
- 12 1.2632 kelime
- 13 1.33.171 kelime
- 14 1.42.771 kelime
- 15 1.51.903 kelime
- 16 1.61.581 kelime
- 17 1.73.430 kelime
- 18 1.83.958 kelime
- 19 1.92.605 kelime
- 20 2.01.868 kelime
- 21 2.13.210 kelime
- 22 2.22.383 kelime
- 23 2.31.972 kelime
- 24 2.41.718 kelime
- 25 2.52.398 kelime
- 26 2.63.425 kelime
- 27 2.72.975 kelime
- 28 2 84.580 kelime
- 29 2.93.256 kelime
- 30 3.02.963 kelime
- 31 3 14.846 kelime
- 32 3.25.507 kelime · Okuduğun bölüm
- 33 Siz de gelir misiniz?🌊34 kelime
- 34 3.34.242 kelime
- 35 3.44.038 kelime
- 36 Alıntı259 kelime
- 37 3.54.630 kelime
- 38 Alıntıı🌠348 kelime
- 39 3.64.385 kelime
- 40 3.74.320 kelime
- 41 Alıntı240 kelime
- 42 3.87.268 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhablar çiçeklerim💛
Yıldızları parlatmayı ve bol bol yorum yapmayı unutmayın✨️
Parmaklıkların arkasından, kaşı patlamış olan kocama bakıyordum. Kaosun tek iyi yanı, Bay Santiago’nun beni oradan vaktinde çıkarmış olmasıydı.
Benim dışımda herkes nezarete atılmıştı. Hâlâ algılayamadığım nokta ise Suat’tı. Adam gerçekten parmaklıklar ardındaydı. Elinin tersiyle şakağından süzülüp kuruyan kanı sildiğinde, istemsizce ileriye atıldım.
“Dokunma şuna, mikrop kapacak!”
Endişeli sesimle ellerimi kaşına doğru götürdüm. Az önce söylediklerimi yok sayıp, polis arabasındayken ortalığı karıştırarak sardığı elime baktı.
Parmaklıkların arasından kendine doğru çektiği yaralı elime, kaşlarını çatmış, derin derin bakıyordu. Sadece birkaç saniye sonra onaylamaz bakışları tekrar bana döndü.
“Doktora göstermeni söylemiştim.”
“Seni buradan çıkartmadan şuradan şuraya adım atmam,” diye elimi geri çektiğimde, sanki sabır diler gibi gözlerini kapattı.
“Adamın kafasında bardak kırmak ne, Asrın?” Bir anda parladığında, alınmış gibi ellerimi göğsümde birleştirdim.
Şimdi de beni mi suçluyordu?
“Telefon fırlat, sandalye fırlat. Kendine zarar vermeyecek o kadar şey varken” Sona doğru ciddileşen sesiyle içeridekilerden bir kahkaha yükseldi.
Bense şaşkın şaşkın suratına bakıyordum. Bu adamı hemen buradan çıkarmam gerekiyordu. Sonra da bana yaptığı karışım çaylarından hazırlamalıydım. Kafayı yemiş gibiydi.
“Olur, bir dahakine bunu da düşünürüm!” Sinirle burnumdan gülerken, gerçekten benimle bunun kavgasını ettiğine inanamıyordum.
İçeriye giren memurla nihayet rahat bir nefes aldım. Arkın bu işi hemen halletmişti. Savaş alanına çevirdiğimiz mekan ve konuklarla muhatap olmak zorunda kaldığım için, bizimkilerle ilgilenmesi adına Arkın’dan yardım istemiştim.
Memur parmaklıkları açtığında arkadaşlarıma kısa bir bakış atmıştı.
“Serbestsiniz.”
Daha adam cümlesini bitirmeden Hakan, sevinç dolu bir çığlıkla geriye doğru birkaç adım attı.
“Ay, ömrümün sonuna kadar burada çürüyüp gideceğimi sanmıştım. Sizi Allah gönderdi memur beyciğim, ne kadar müteşekkir oldum anlatamam!”
Kendisiyle birlikte sürüklediği kürküyle geçerken yüzümü diğer tarafa çevirdim. Hakan’ın utanç verici anlarına şahit olacak sabrım kalmamıştı.
Üstelik salak, kendisinde “hapishane travması” oluştuğunu söyleyip duruyor, yetmezmiş gibi tuhaf kelimelere sarıyordu. Herkes çıktığında bir tek Suat yerinde kıpırdamamıştı.
Üstelik memur da çıkması için bir şey söylemeyip kapıyı yeniden üzerine kilitledi.
“Nasıl yani?” Tedirginliğe kapılıp adamı durdurmaya çalıştım. “Suat içeride kaldı”
İnanmaz gözlerle içerideki kocama bakıyordum. Suat ise istifini bozmadan parmaklığa yaslandı.
“Komiserimiz bu gece misafirimiz,” diyen memur hızla uzaklaştı.
“Misafir mi?” İşaret parmağımla bir Suat’ı bir de parmaklıkları işaret ettim.
“Kafamı dinleyeceğim. Evli adamları şimdi anlıyorum, çok zormuş.”
Utanmazca sırıtan yüzüyle bir kaç saniye durumu idrak etmeye çalıştım. Kafasını dinleyecekmiş? Bu adam bayağı benimle dalga geçiyordu.
“Oh, paşamızın keyfi yerinde! Tabii ben burada endişeden ölmüşüm, kimin umurunda?”
Geri çekilmeye çalıştığımda paltomun kolundan tutup küçük çocuklar gibi beni kendine çekti.
“Kimin için endişeden ölüyormuş sevgili karım?” Dudakları keyifle kıvrıldı.
“Tabii ki senin için!” Sinirle parmağımı göğsüne bastırdım. Öfkemi umursamayıp elini belime sardığında kaşlarımı çattım.
Hiç düşünmeden beni daha da yakına, kendine doğru çekerken alnını parmaklığa yasladı.
Yine o yakınlığıyla beni kandırmaya çalışıyordu. Ah, bu adamın her dokunuşunun aklımı karıştırdığını ona belli etmemeliydim. İşte böyle eline düşüyordum. Nefesi tenime vurduğunda nefesimi tutup gözlerimi kaçırdım.
“Ne yaptığını biliyorum,” dedim geri çekilmeye çalışarak.
“Ne yapmaya çalışıyormuşum?” Geri çekilmemi engellemese de sarı buklelerimi parmaklarına dolayıp oynamaya başladı. Bakışları yoğun bir ilgiyle beni izliyordu.
Kanmayacaktım.
“Beni böyle kandıramazsın. Konumuz ciddi.” Sinirle saçlarımı ellerinden çekip geriye attığımda eli havada boş kaldı.
Bunu yaptığım için kaşları çatıldı, bu durum hiç hoşuna gitmemişti. Şu an neyin hoşuna gidip gitmediği umurumda bile değildi. Mesleği tehlikedeydi.
Hem de benim yüzümden. Ya gerçek işiyle ilgili sorun yaşarsa? Bunu nasıl telafi edecektim? Ona bilmeden bile zarar verme fikri içimin sıkışmasına sebep oluyordu. O ise burada durmuş benimle oyun oynuyordu.
“Bir komiser olarak hiç katılmaman gereken bir davete katıldın. Yakalandın. İşinden yaptırım aldın. Gerçek işinle ilgili ne sorunlar yaşayacağını bile düşünmek istemiyorum ama sen burada durmuş ne olduğunu mu soruyorsun?”
Bir anda patladığımda gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım. Kendini topla Asrın. Yine onun, benim zayıflıklarımdan biri olduğunu ele veriyordum.
“Suat, benim yüzümden başın belada mı?” Sesim oldukça netti.
Az önceki gevşek ifadesi aniden ciddileşti. Bakışlarındaki o ılımlı ifade, yerini soğukkanlı ve planlı Suat’a bıraktı.
“Halledeceğim.” O kadar emindi ki kendisinden. Siktir, gerçekten başı beladaydı.
“Nasıl? Buradan çıkmana birimin mi engel oluyor?” Telaşla yeniden parmaklıklara yaklaştım.
“Hayır.” Ellerini yüzüme kaldırdı, avuçları yanaklarımı okşadı.
“Sadece karakolda kimsenin gerçek durumdan haberi yok. Buradan tek kelimemle çıkabileceğimi biliyorsun. Ama suça karışmış bir ‘komiser’ öyle kolayca çıkamaz, değil mi? Unuttun mu, ben sadece bir komiserim.”
Sesiyle kafamda taşlar yerine oturmaya başlamıştı.
Tabii ya. Zaten adamı buraya tıkmış olmalarının şaşkınlığını hâlâ atlatamamıştım.
“Hem arkadaşına bir de benim yüzümden borçlanmış olmazsın.” Sesindeki saf kıskançlıkla gözlerim irileşti. Bu durumda bile gerçekten bunu mu düşünüyordu?
“Arkın böyle şeyleri dert edecek biri değil.” Konuyu kapatmak adına söylediklerim, gözlerinin daha da kısılmasına neden oldu. Alnını parmaklığa yaslaması yetmiyormuş gibi, beni yeniden kendine çekti.
“Öyle mi? Tam olarak neyi dert eder Arkın Bey?”
“Şu an yersiz bir kıskançlık yaptığının farkında mısın Suat?”
“Kim? Ne kıskanması?” Kendisini bir anda geri çekmesiyle dudaklarıma alaycı bir gülümseme eklendi. Kafayı fena halde Arkın’a takmıştı ve o kadar yorgundum ki bunun tartışmasını yapacak halim yoktu.
“Peki, ne zaman çıkarsın?”
“Yarın.” Verdiği cevapla tüm keyfim bir anda kaçtı.
“Sen eve geç. Yaranı iyice temizle.”
Son sözlerini ciddiye almadığımı fark ettiğinde, çenemi parmakları arasına alarak ona bakmamı sağladı. Sesi otorite ve endişe arasındaki o ince çizgide sıkışıp kalmıştı.
“Ciddiyim Asrın. Beni bu gece seni yalnız bıraktığıma pişman etme. Çay kavanozları tezgahın üzerinde. İçmeyi unutma.”
Küçük bir çocuğu tembihler gibi, her kelimesini anladığımdan emin olmak istercesine beklentiyle gözlerimin içine bakıyordu. Oysa benim hiç gidesim yoktu.
Evdeki varlığına o kadar alışmıştım ki, onsuz o dört duvarın arasında olmak saçma geliyordu. Sadece başımı sallamakla yetindim.
“O zaman öğlene evde olursun?”
Bir süre sessiz kaldığında içim yine endişeyle doldu.
“Akşama uğramaya çalışırım,” dedi kuru bir sesle. “Öncesinde karakolda benimle ilgili şu durumu halletmeliyim.”
Başımı sallayıp sessizce orada dikilmeye devam etmem biraz garip kaçmıştı. Bu garipliği daha fazla uzatmadan parmaklarımın üzerinde yükseldim ve dudaklarının tam kenarına bir öpücük kondurdum.
Teninin sıcaklığı bile kalbime yaz neşesi getirmeye yetmişti.
“Gecikme.”
Cevabını beklemeden hızla oradan çıktığımda, yüzümde aptal bir gülümseme vardı. Bu gülüşün uzun süre yüzümden silinmemesini diledim.
Sabah gözlerimi alacakaranlık bir odada açtığımda, alarmın çalmasına daha 24 dakika vardı. Boş oda, o olmadan iyice boş gelmeye başlamıştı. Yataktan kalktım.
Dünün analizini yapıp kafamı dağıtmadan önce beni kendime getirecek bir şeyler yapmalıydım. En iyi seçenek koşmaktı.
Evden çıktığımda Hakan hâlâ mışıl mışıl uyuyordu. Kırk dakikalık koşumun sonuna doğru, sahilde amaçsızca yürüdüğümü fark etmiştim.
İstanbul’un bu halini çok seviyordum. Şehir sanki hiç uyumamış gibi, o sabah kalabalığından önceki son sakinliği bana iyi geliyordu. Gözlerim bir süre ufukta beliren güneşe takılı kaldı.
Bir şeyler bugünlerde farklıydı. Hoştu. En küçük detayları bile fark ettirecek kadar zarif bir hoşluktu bu.
Yürüdüğüm beton zeminde kendine yol bulup yeşeren çiçekleri fark ettiğimde adımlarım yavaşladı. Ta ki ilk yağmur damlası düşene kadar.
Önce birkaç damla ellerime ıslattı. Hep böyle devam edecek gibiydi.
Sonra bir anda şiddetlendi.
Yağmurdan kaçıp kurtulamadan sırılsıklam olmuştum. Asansörün önünde titreyerek dikilirken, açılan kapıların aynasındaki görüntümle sabahtan beri kafamda dönüp duran düşünceler yüzüme çarpmıştı.
Konu ne yağmurdu ne de o küçük çiçekler. O an içime yerleşen bir korkuyla sırtımı asansörün aynasına yasladım. Dünden beri yüzümde olan o gülümseme toz olup uçtu.
Suat da hayatıma böyle girmemiş miydi? Önce alışılagelmiş birkaç yağmur damlasına aldanmıştım. Sonrasındaysa o şiddetli sağanağa tutulup ona aşık olmuştum.
Ve artık kaçmak için çok geçti. İçimde ona karşı büyüyen bu devasa hislerin beni korkutmasına engel olamıyordum. Elimi kalbimin üzerine götürdüm. O hoş hissin, yerini yavaş yavaş şiddetli bir kaygıya bırakışını izledim.
“Pars buna değer” dedim, sesim fısıltıdan farksızdı.
İsmini ilk defa sesli söylediğimi fark ettiğimde gözlerim aralandı. Kesinlikle değerdi. Yaşadığım bu garip ruh değişimi, asansör kapılarının açılmasıyla son bulmuştu.
Önce sıcak bir duş aldım, ardından Hakan’la büroya geçmiştik. Suat’tan karakola geçtiğine dair bir mesaj aldığımda ancak rahat bir nefes verebildim.
Günün geri kalanını “sevgili” iş arkadaşlarımla uğraşarak ve durum kritikleri yaparak geçirdim. İşler iyice boka sarmadan her şeyi toparlamam gerekiyordu. Kapının açılmasıyla başımı bilgisayardan kaldırdım.
“Arkın?” Şaşkınlığımı fark etmiş gibi, yüzüne o her zamanki samimi tebessümlerinden birini ekledi.
“Yoksa unuttun mu?” Sesiyle birlikte birkaç saniye düşünür gibi yüzüne boş boş baktım.
Ah, doğru ya. Bugün geleceğini arayıp söylemişti. Dava ile ilgili birkaç dosya bırakacaktı.
“Yok, unutmadım. Geç, otur.” Hızla ayaklanırken yüzüme yapmacık olmayan bir gülümseme yerleştirdim. O kapıdan geçerken asistanım Aslı’ya seslenmiştım.
“Aslıcım, bize iki kahve lütfen. Sade içiyordun, değil mi?”
Arkın’a baktığımda başını olumlu anlamda salladı. Gelip önüne oturduğumda uzattığı dosyaları açıp kısaca göz gezdirdim.
“Durumumuz fena değil, ha?”
“Senin olduğun yerde durumun fena olduğunu söylemek az kalır. Gayet iyi idare ettin.” Takdir dolu sesiyle gülümsedim. Bir süre sessizce dosyaları incelememi izledi.
“Asrın.” Adımı duymamla başımı kaldırıp arkadaşıma baktım.
Yüzü ikilemli bir ifade aldığında, hoşuma gitmeyecek şeyler söyleyeceğini anlamıştım.
“Biliyorum haddim değil ama arkadaşın olarak seninle konuşmak istediğim bir konu var.” Sesi, eski samimiyetinden sıyrılıp ciddi bir hal almıştı. Konunun kocam olduğunu anlamak için dahi olmaya gerek yoktu.
“Suat mı?” diyerek sıkıntılı bir nefes verip dosyaları kapattım.
O başını sallarken Aslı içeri girip kahvelerimizi bıraktı. Arkın, kahvesinden bir yudum bile almadan gözlerini gözlerime dikmişti.
“Aslında Pars,” dediğinde, kahve fincanına uzanan elim havada asılı kaldı. Yüzündeki ifade aniden şaşkınlığa dönüştü.
“Biliyor musun?” Sanki bunu bilmemden çok, bu durumu kabullenmiş olmama şaşırıyordu. Sakinliğini bir kenara bırakıp aniden koltuğundan kalktı ve yüzünü sıvazladı.
“Evlendiğim adamın kim olduğunu tabii ki biliyorum.” Sesimi olabildiğince normal tutmaya çalışarak kahvemi yudumladım. Sahi, gerçekten biliyor muydum?
Sözlerimle dudaklarından alaycı bir kahkaha yükseldi. Yeniden oturup dik duruşuyla masanın üzerinden bana doğru eğildi. Artık gülümsemiyordu.
Yüzünde tek bir mimik bile yoktu. Arkın’ın her zaman karanlık tarafları olduğunu biliyordum. Eğitimli, güzel giyinen, yakışıklı, hatta soylu bir aileden geliyor olabilirdi. Ama Arkın basit bir adam olmaktan çok uzaktı.
“Bu sözlerle kendini mi kandırmaya çalışıyorsun, yoksa beni mi?”
Yeniden dudaklarıma götürdüğüm kahve havada asılı kaldığında sabrım taşmıştı.
“Onunla evli olduğuma göre zaten kendimi kandırmışım, peki seni kandırmam bir şeyi değiştirir mi?”
Bir arkadaşımla özel hayatımı değil de sanki soğuk bir iş anlaşmasını konuşuyormuşum gibi sesim duygulardan yoksundu.
Dudaklarından karanlık bir tebessüm geçti. “Sen kimseye güvenmezsin Asrın.”
Kahvenin acı tadının boğazımı yaktığını düşündüm. Ya da bu, Arkın’ın patavatsız sözlerinin gerçekliğiydi.
“Şimdi bana kocanın yalanlarına inandığını, kandığını söyleme. Bu adamın niyetinin aşk ya da evlilik olmadığı ortada. Geçmişinin iyi gizlenmiş olması, orada sakladığı karanlığı yok etmiyor.” Durdu ve gözünü kırpmadan yüzüme baktı.
“Sen böyle bir adama güvenemezsin.”
Karşı çıkmamı bekledi. Hatta sessizce arkasına yaslanıp durdu. Kalbime yayılan o karanlık sisin geçmesini bekledim.
Konuşmak için o sisin dağılması gerekiyordu. Ama ne içimdeki sis yok oldu ne de Arkın tek bir kelime etti.
Karanlık beni daha da derine çekmeden kapı çalındı. İkimiz de birbirimize gözlerimizi dikmiş, sanki kazanılması gereken bir savaşın içindeymişiz gibi bakarken konuşmuştum.
“Gir.”
Gözlerini ilk kırpan Arkın olmuştu. Hedefine kilitlenen bir avcı gibi ondan gözlerimi ancak kapının açılma sesiyle ayırdım.
Suat’ın kapıda beliren bedeniyle kalbimdeki sis beklenmedik bir hızla dağıldı. Sanki onu aylardır görmüyormuşum gibi içimdeki özlemi bastırmak zordu.
Öylece kalkıp boynuna sarılmakla yerimde kalmak arasında gidip geldim. Onun gözlerinde de aynı yoğun duyguları görmüştüm.
Dudaklarındaki o hayran olunası tebessüm silinmeden, sağlam adımlarla bize doğru geldi.
Nedense yerimden kalkmadım. Suat ise bunu problem etmeden, Arkın’ı tamamen görmezden gelerek koltuğuma yaslandı.
Arkama geçen adamın sol eli yüzümü koca avucunun içine alırken, başımın üstünde dudaklarını hissettim. Bu hareketi o kadar hoşuma gitmişti ki gözlerimin kapanmasına engel olamadım.
“Düşündüm ki eve beraber geçeriz.”
Eli hâlâ yüzümdeyken, arkamda dikilen adamın varlığından aldığım o güven akıl almazdı.
“Olur. Zaten işim bitti,” dedim onun gibi gülümseyerek.
Sonunda Arkın’ı fark etmiş gibi Suat’ın bakışları ona dikildi. Daha ilk geldiği andan beri orada olduğunu bildiğine o kadar emindim ki. Bilerek onu gıcık etmeye çalışıyordu ve başarılı da oluyordu.
Arkın’ı arkadaşım olarak gerçekten seviyordum ama şu sıralar, özellikle de özel hayatımla ilgili kimseden akıl hocalığı alacak durumda değildim.
“Ben çıkayım o zaman.”
Ayaklanan Arkın’ın her hareketini pür dikkat izliyordu. Arkın’ın da geri adım attığı söylenemezdi. Odadaki gerginlik elle tutulur cinstendi.
“Sonra konuşuruz,” diyerek onu uğurlamak için kalktım. İkisinin de birbirine tek kelime etmemesi belki de en iyisiydi.
Arkın’ın gidişiyle Suat’ın bakışları camı buldu. Ofisimin pencerelerinden Arkın’ın arabasına binip uzaklaşmasını izlerken hâlâ sessizdi.
Onun hakkında konuşmamaya yemin etmiş gibi bir hali vardı. Az önceki o yoğun özlem hissi yeniden kalbimi doldurdu. Öylece masama yaslanıp, o avcı bakışlarının yeniden beni bulmasını bekledim.
Sonunda tehlikeyi savuşturmuş gibi bedenindeki gerginlik gözle görülür bir şekilde azaldı. Bakışları benimle çakıştığında, dudaklarından dökülen o rahatlamış nefes içimi ısıttı.
Hiç bekletmeden beni kendine doğru çektiğinde, sıkı sarılışına aynı sıcaklıkla karşılık verdim. İkimizde de tarif edemediğim garip bir değişim vardı.
Şu an çözemiyordum ama fırtınanın yaklaştığını hissedebiliyordum. Kollarını belime dolayıp beni göğsüne iyice bastırdı.
“Yarın konuşmamız gerekecek,” dediğinde kaşlarımı çatıp başımı kaldırdım.
“Yarın mı?”
“Hı hı.”
“Neden şimdi değil?”
“Bence zeki karım bunun cevabını biliyor.” Gözlerindeki o derin değişimi, odaya girdiği ilk andan beri fark etmiştim. Kalbime ara ara uğrayan o tekinsiz hissin bir sebebi vardı elbet.
“Tamam,” dedim pes ederek. En azından artık saklanmayı değil, konuşmayı seçiyorduk.
“O zaman borcunuzu ödemeye ne dersin avukat hanım?” Muzip sesiyle geri çekildim.
“Ne borcu?”
“Ne borcu mu? Bu adam seni mahpuslardan kurtardı, unuttun mu?” Elleri nazikçe saçlarımı okşarken gülüşüme engel olamadım.
Geri çekilip masamda dağ gibi yükselen dosya yığınını kucağına bıraktığımda kaşlarını çattı. O kollarında beni tutmak istiyordu ama gerçekler kağıt yığınlarından ibaretti.
Çantamı toplayıp paltomu giydikten sonra kocama kısa bir bakış attım.
“Bu gece işlerimizi bitirirsek, neden olmasın?” Hızla koluna girip onu kendimle birlikte çekiştirmeye başladım.
“İşlerimiz mi?”
“Benim işim, dolasıyla senin de işin sayılır.” Ofisten çıkarken arkamızdan bakan iş arkadaşlarımın şikayetlerini dinlememek için Suat’ı hızla bürodan dışarı çıkardım.
“O nasıl oluyormuş?” Sesindeki keyifli ton, yüzümde yeniden o aptal sırıtmaya neden oldu.
“Aşk olsun hayatım” diyerek tripli sevgililer gibi kollarımı göğsümde birleştirdim ve kirpiklerimi masumca kırpıştırdım.
“Evlenirken bana verdiğin sözleri ne çabuk unuttun?”
Dudaklarındaki o sırıtmış ifadeyle beni süzdü. Arabanın kapısını benim için açarken yerimi aldım. Dosyaları arka koltuğa bırakıp arabayı çalıştırdı.
Ancak ev yolundan saptığımızda ona meraklı bir bakış atmıştım.
“Nereye gidiyoruz?”
Kırmızı ışıkta durduğunda bakışları önce bana, sonra elime indi. Kendi çabamla sardığım yaralı elime tatsız, canı sıkılmış bir bakış attı.
“Bir doktora gösterelim şunu.” Elimi avucunun içine alıp kendi kucağına çekti ve yeniden yola odaklandı. Basit bir kesikti. Dün gece gayet de iyi ilgilenmişti aslında.
“Abartma. Basit bir kesik için hiçbir yere gitmiyorum.”
Elimi çekmeye çalışmamla kaşları çatıldı, elimi kucağına daha da sıkı yerleştirdi. Arada bir dikkatini bana verip, itiraz kabul etmeyen bakışlarını gördüğümden emin olmak istiyordu.
“Yoksa doktordan mı korkuyorsun?”
Ciddiyetsiz sesiyle gözlerimi devirdim.
“Ne desem boş, değil mi? İlla gideceğiz.”
“Tabii gideceğiz. Kendine dikkat etmelisin,” diye söylenmeye başladı. Beni bana şikayet etmesine neredeyse gülecektim.
“Öğünlerini atlıyorsun, kafein komasına girecek kadar kahve içiyorsun, fazla strese giriyorsun. Bunları düzeltmemiz gerekiyor.”
Kendisinin son derece disiplinli bir hayatı vardı. Aslında benim hayatımda da bu alışkanlıklar bir tür “iş disiplini” sayılırdı. Suat hayatıma girene kadar her detayı buna göre şekillendirmiştim.
“O zaman düşünceli bir kocam olduğu için şanslıyım.” Başımı geriye yaslayıp batan güneş ışığının dans ettiği yüzünü izledim.
Yüzündeki o huzurlu ifade bir anda değişti. Işıkla birlikte kehribar gözleri hayran olunası bir renge büründü. Ama bu hayranlığımı gölgeleyen şey, kendisini gülümsemeye zorlayan dudakları oldu. Yine bir şeylerin yaklaştığını o an anladım.
Eldeki kesik temizlenip yeni bir bandaj takıldıktan sonra nihayet eve geçmiştik. İkimiz arasındaki sessizlik bu defa canımı sıkmaya başlamıştı. Konuşmak için can atarak peşine takıldım.
“Üzerini değiştir, ben yemek için bir şeyler hazırlayayım.”
“Olur.
”
Dudaklarımın kenarına bıraktığı o sıcak öpücüklere karşılık vererek belli belirsiz gülümsedim. Suat odadan çıktığında, kapandığı kapıya birkaç saniye öylece baktım. Her şey için gerçekten geç miydi? Ona bu kadar mı aşık olmuştum?
Ondan önceki hayatım zihnimde gri bir sis bulutu gibi dolaştı ve Suat’ın içeride Mozzi ile konuşan sesini duyduğum an her şey dağılıp gitti. Bu dört duvar, onun varlığıyla şimdi çok daha “ev” gibi hissettiriyordu.
Üzerimi değiştirip mutfağa adım attığımda, altı açık ocaktan yükselen nefis kokuları içime çektim. Başımı kapı pervazına yaslarken, gelişimi fark etmeyen adamı izledim.
Ona aldığım saksıyı güneş alan bir yere koymuştu. Sararan birkaç yaprağını özenle koparıp elindeki bardaktan tam ölçüsünde su döktü. Sanki hepsinin neye, hangi saatte ihtiyacı olduğunu ezbere biliyor gibiydi.
Yapılı bedeni bana döndüğünde, yüzündeki o yumuşak ifade içimi ısıttı. Yanına gidip parmaklarımı yeşil yaprakların üzerinde gezdirdim.
“Güzeller.”
“Karım hediye etti, tabii güzel olacak.” Çocuk gibi övünen sesiyle kıkırdadım.
“Karınız sizi hep böyle hediyelerle mi şımartır?”
Sesimle birlikte bir elini mutfak adasına yaslayıp yüzüme doğru eğildi. Dilini damağına vurarak o meşhur onaylamaz sesini çıkardı.
“Fırlattığın eşyalar da hediyeden sayılıyor mu?” Eğlenen sesiyle ona göz devirdim.
Etrafa bakındığımı görünce, ona fırlatacak bir şeyler aradığımı hemen anlamıştı. İçten bir kahkaha atarken ellerimi uzattım ama bileklerimden yakalayıp nazikçe arkamda birleştirdi.
Beni göğsüne yasladığında, o güçlü göğüs kafesinin neşeyle inip kalkışını izledim. Şu sıralar bu adama karşı fazla mı savunmasız kalıyordum?
“Bırak. Hiçbir şey fırlatmayacağım,” dedim en masum sesimle. Maalesef, şeytanı bile alt edecek masumluğum kocam üzerinde pek işe yaramıyordu.
“Olmaz, elinde daha fazla kesik istemiyorum.” Sesiyle iç geçirdim.
“Karşı tarafta bıraktığım hasarları çabuk unutuyorsun,” dedim alınmış gibi. Dudakları muzip bir gülümsemeyle genişledi.
“Elin, adamın kafasından daha kötü durumdaydı. Üstelik fırlattığın hiçbir şeyi isabet ettiremiyorsun.”
Son sözleriyle gururum incinmiş gibi çenemi dikleştirdim. “Kim demiş onu? Ben gayet hedef odaklı çalışıyorum. Sadece yufka yürekli olduğum için zarar vermemek adına son anda hedefi şaşırtıyorum.”
Söylediğim tek bir kelimeye bile inanmasa da, bu “mücadeleci” kişiliğim karşısında hayran kalmış gibi başını salladı. Akşam yemeğinden sonra Hakan da gelmişti ama ben çoktan çalışma moduna girmiştim.
Dosyaları yatağın üzerine büyük bir özenle dizerken, giriş-çıkış kontrollerini bilgisayara geçirmesi için Suat’ın eline tutuşturdum. İkimiz de sırtımızı yatak başlığına dayadığımızda, birkaç dakika boyunca durumu algılamaya çalıştı.
Onu çalıştıracağımı söylerken galiba şaka yaptığımı sanmıştı. Ama kocam zeki bir adamdı, e biraz da yardımı dokunmalıydı, değil mi? Ben bir sakınca görmüyordum.
Gecenin nasıl geçtiğini fark etmedim bile. Saat çoktan 01:50 olmuştu ve ben olduğum yerde sızıp kalmıştım.
Gözlerimi araladığımda başım Suat’ın kucağındaydı. Ne ara uyumuştum? Başımı yavaşça çevirip, tüm dikkatini ekrana vermiş olan adama baktım. Bir eli saç diplerime masaj yaparken, diğer yandan üzerine yıktığım işe odaklanmıştı.
Bir anda içimi derin bir pişmanlık sardı. Yetiştirmem gereken işler vardı ve onunla vakit geçirmek için bunu bahane etmiştim. Ama konu iş olduğunda dünyadan nasıl soyutlandığımı ve saatlerdir Suat’ı nasıl görmezden geldiğimi ancak şimdi fark ediyordum.
Bedenim yoğunluktan bitap düştüğü için uyuyakalmıştım. Elimi kaldırıp çenesine dokunduğumda, gözlerini mavi ekrandan ayırdı. Benim gibi yorgun görünüyordu. İkimizin de iyi bir uykuya ihtiyacı vardı.
“Beni uyandırmalıydın.”
“Hadi, uyumaya devam et.” Saçlarımı okşarken bilgisayarı da kapattı.
Başımı yavaşça yastığa koydum. Odanın dört bir yanına saçtığım kağıt yığınlarını büyük bir özenle topladı. Benimse kolumu kaldıracak halim kalmamıştı.
Sonunda işi bitirdiğinde, battaniyeyi ikimizin üzerine çekti. Açtığı kollarının arasına girerken başımı göğsüne yasladım. Düzenli ve güçlü ritimlerle atan kalp atışlarını dinleyerek, kollarında derin bir uykuya dalmıştım.
Birkaç saat sonra.
“Gidip dondurma yiyelim desem, gecenin dört buçuğunda dondurma mı yiyeceğiz?”
Yatağın içinden şaşkınlıkla ona baktım. Korkunç bir kabus görmüştüm. Zihnimin kuytu köşelerinden çıkıp gelen kesik ve karanlık anılar, yataktan küçük bir çığlıkla fırlamama neden olmuştu.
Bu durum Suat’ı benden daha çok endişelendirmişti. Dakikalardır ona iyi olduğumu, böyle küçük kabusların beni etkilemediğini anlatıp duruyordum.
“Küçük bir çocuk değilim,” diye ekledim ama onu inandırma çabalarım yine başarısızlıkla sonuçlandı.
“Hadi, gidiyoruz.”
Hızla ayağa kalkarken elini bana doğru uzattı. Kaşlarımı çatıp önce o kemikli uzun parmaklarına, sonra da yüzüne baktım.
“Nereye?”
“Dondurma yemeye.”
“Saçmalama Suat.”
“Kalk Asrın. Yoksa seni kucağımda taşırım.”
Sesinde saklayamadığı o ciddi tona karşı küçük bir kahkaha attım. Ancak o, siyah pijamalarının üzerine deri ceketini geçirip spor ayakkabılarını giymeye başladığında kahkaham kesildi.
“Sen ciddisin?” İnanmaz gözlerle onu izliyordum.
“Daha giyinmedin mi?” Onaylamaz bir tavırla bana bakıp dolaba yöneldi. Kendi paltolarımdan birini çıkarıp giymem için işaret ettiğinde, nutkum tutulmuş bir halde dediklerini yaptım.
“Pijamalarla mı gideceğiz? Hem bu saatte açık dondurmacıyı nereden bulacağız?”
Beni duymazdan gelerek paltomun önünü sıkıca kapattı ve sarı atkımı boynuma doladı. Benimle işi bittiğinde anahtarını ve cüzdanını alıp elimi sıkıca kavradı.
Sessizce beni arkasından sürüklemesine izin verdim. Bu adam kafayı yemiş olmalıydı. Basit bir kabus görmüştüm alt tarafı. Uyuyunca unutmuştum bile.
Ama onun bu korumacı halleri, beni geri dönülemez bir duygu seline sürüklüyordu. Onu her geçen gün nasıl daha çok sevdiğimi aklım almıyordu.
Arabada sessizdik. Çiseleyen yağmurun cama vurmasını izlerken kafamı cama yasladım. Bakışlarım sürekli onu buluyordu.
Dağınık koyu saçlarının sokak lambalarının sarı ışığı altında renk değiştirmesine kadar her detayı inceliyordum.
Güzel bir adamdı. “Yakışıklı” kelimesi onu tanımlamaya yetmezdi. Güzeldi işte. Dokunduğu her şeyi iyileştiren, güzelleştiren bir hali vardı.
Dağıtıcı fırtınası yok muydu peki? Kesinlikle vardı. Öyle ki bazen onun şiddetli bir kasırgasıyla karşılaşırsam oradan sağ çıkamayacağımı düşünüyordum.
Bende iyi olan her şeyi yakıp yok edecek güçte bir karanlığa da sahipti. Ama nasıl oluyorsa etrafında fırtınalar koparıp koca ormanları yok eden adam, küçük bir çiçeğin etrafında pervane oluyor, karanlığından onu koruyordu.
Bunu ilk defa Suat’ın gerçek ismini öğrendiğim gün fark etmiştim. Karanlığı bende de çok şeyi yıkmıştı, ardından büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı.
Buna rağmen beni tam anlamıyla incitmediğini anlamıştım. Belki de incitmek istemediğini. Küçük davranışlarıyla içimdeki bazı şeyleri o karanlığından korumuştu.
Yoksa onu bu denli sevmemin bir anlamı olmazdı. Küçük dokunuşlarıyla içimdeki bir şeyleri o karanlıktan korumuştu. Yoksa onu bu denli sevmemin hiçbir anlamı olmazdı.
Düşüncelere öyle dalmıştım ki, kırmızı ışıkta durduğunda gözlerinin beni bulduğunu geç fark ettim.
Kafamın içinde bir şeylerin savaşını verdiğimi çoktan anlayan kehribar gözleri ılımlı bir ifade aldı. Dudaklarına yayılan o tebessümle yeniden kalbim sıkıştı.
Açık bir dondurmacı bulduğumuzda ikimiz de içeri girdik. Ben çikolatalı alırken o vanilyalı seçmişti.
“Şimdi ne yapıyoruz peki?” Arabasına yaslanmış, caddeden tek tük geçen araçları izliyorduk.
“Ne yapmak istersin?”
“Eve gitmek.”
Ev. Suat’ın evinin artık benim de evim olduğunu o an fark etmiştim. Ama bu gecelik bu büyük farkındalığı görmezden gelecektim.
“Hayır.”
“İnatçı adam.”
Bir süre daha öylece durduk. Gözlerini üzerimde hissetmekten keyif almadığımı söylersem yalan olurdu ama yine de gözlerine bakmaktan kaçınıyordum.
Ta ki o bakışlardaki şeyi yeniden görme isteğine yenik düşene kadar. Başımı kaldırdığımda dudaklarım çoktan kıvrılmıştı.
“Ne oldu?” Bakışlarımla neyi ima ettiğimi anlasa da görmezden geldi.
“Ne olmuş?”
Bir an sessiz kaldım, dudaklarımdaki o aptal gülümseme yavaşça soldu.
“Bunu yapmaya mecbur değilsin.”
“Neyi?”
“Bunu işte.” Bunu nasıl açıklayacağımı bilemiyordum.
“Sana dondurma almayı mı?”
Çaresizliğimden keyif alır gibi yüzüme doğru eğildi. Rüzgarın uçuşturduğu sarı saç tutamımı nazikçe kulağımın arkasına sıkıştırdı.
“Beni önemsemeyi,” dedim gözlerinin en derinine bakarak.
Beni sevmeyi diyememiştim.
“Seni önemsemeyeyim mi?” Sesindeki ton, bunu istesem bile yapmayacağını açıkça ele veriyordu ama yine de benimle oyun oynuyordu. Bu sorunun asıl anlamı şuydu. Seni sevmeyeyim mi?
“Önemse,” dedim hiç tereddüt etmeden.
Beni sev.
Beni unutmayacak kadar sev.
Kendini unutacak kadar sev.
~~~
Sabah uyandığımda yatakta tektim. Suat çoktan çıkmıştı. Zaten erken çıkacağını biliyordum ama yine de o tanıdık soğukluk içimi sardı.
Günün geri kalanını akşamın gelmesini, o ertelediğimiz konuşmanın gerçekleşmesini bekleyerek geçirdim. Fakat saatler ilerledikçe bir şeylerin ters gittiğini hissetmeye başlamıştım.
Ne telefonlarına ulaşabiliyordum ne de bir haber alabiliyordum. Poyraz’ın masasına yaklaştığımda, düşünceli bakışları beni ancak birkaç saniye sonra fark etti.
“Nazlı’yla konuştun mu?” Sıkıntıyla nefes verdi.
“İkna ettim. Şikayetçi olacak.” Bu, bugün aldığım tek iyi haber sayılabilirdi. Poyraz’ın buna sevinmesi gerekirken hâlâ çok dalgındı.
“Bir sorun mu var? Bebekle mi ilgili?”
“Her şey yolunda,” dedi ama sesindeki inançsızlık her halinden belliydi.
“Sorun ne Poyraz?” Bu defaki netliğim karşısında teslim olurcasına nefes verdi.
“Kafam çok karışık.” Elini saçlarına geçirip geriye doğru çekiştirdi. Tam o sırada İpek beni seslemişti.
“Bir ara konuşuruz. Bu sürede kafamı da biraz toplarım,” dedi Poyraz. Daha fazla üstüne gitmedim ama konunun Nazlı ile ilgili olduğuna dair sezgilerimin doğru çıkmamasını umdum.
“Konuşmak istediğinde ara beni.” Elimi omuzuna koyduğumda dostça gülümsedi.
Poyraz’ın yanından ayrıldıktan sonra İpek’in yanına uğradım, adliyedeki işlerimi de hallettikten sonra günü evde yalnız bitirmek zorunda kalmıştım. Bekleyişim tüm gece sürdü. Ta ki çaresizce uykuya yenik düşene kadar.
Odayı dolduran o ferah kokuyu hemen tanımıştım. Gözlerim yorgunluğa dayanamasa da zihnim hâlâ uykunun kıyılarındaydı. Önce saçlarımda, sonra boynumda hissettiğim öpücüklerle yerimde kıpırdandım.
“Geciktim.” Mırıltılı sesi bile ne kadar yorgun olduğunu ele veriyordu.
Arkadan bana sarılırken sırtımı göğsüne yasladım. Sonunda karanlık odada gözlerimi araladığımda, ona dönme çabalarım başarısız oldu.
Sanki bilerek yüzünü görmemi engelliyordu. Sarılması sıkılaştığında, bu yakınlığın keyfini çıkaramadım.
“Konuşmayacak mıyız?” Uykulu sesimi duymazlıktan geldi.
Sanki bütün gün bu konuşmayı yapmamak için köşe bucak kaçtığını fark etmemişim gibi, zorda olsa ona taraf döndüm. Gözleri kapalıydı.
Yüzündeki o sıkışmış, çaresiz ifade göğsümdeki boşluğu büyüttü. Onu böyle görmek beni neden bu kadar yaralıyordu?
“Suat?”
Sesimdeki endişeyle bu defa gözleri yavaşça açıldı. Kısa bir süre birbirimizi izledik. Yüzümün her tarafına gelişigüzel öpücükler kondurdu.
Nazik ve şefkatli hareketlerinin ardından yıkıcı bir kıyametin geleceğini hissetmiştim. Dudağıma son bir öpücük daha kondurduktan sonra benden ayrıldı.
Önce yatakta doğrularak sırtı bana dönük bir şekilde oturdu. Tek ışık kaynağı komodinin üzerinde yanan loş lambaydı.
İçimdeki tüm endişeyi kenara itip sırtımı yatak başlığına dayadım ve sabırsızca ne söyleyeceğini bekledim.
“Biletini aldım,” dedi aniden.
Battaniyeyi biraz daha üzerime çekerek devam etmesini bekledim.
Yine mi İzmir’e gitmemiz gerekiyordu? Beynim aniden onlarca senaryo üretti. Kötü bir şey mi olmuştu? Mavi’yle ilgili bir durum mu vardı? Kalbimi sıkıştıran o hisler, Suat’ın sonraki kelimeleriyle bir anda yok oldu.
“Ankara’daki işini de ayarladım. Kuzey’in yanında çalışacaksın. Evin de birime çok yakın, istediğin gibi yeniden dekore edebilirsin.”
Az önce bana sarılan o adamın yerini alan bu yabancıyı tanıyamadım. Ne söylediklerini kafamda bir yere oturtabiliyordum ne de bu tavrını.
“Sarhoş musun sen?” Çaresiz bir sesle, bana dönmesi için omzuna dokundum. Kesinlikle sarhoş olmalıydı.
Bana döndüğünde yüzündeki o korkunç ifadesizlikle duvara çarpmış gibi hissettim. Bomboştu.
Bakışlarında tek bir duygu, tek bir kıvılcım bile yoktu. Her defasında tüm hislerini nasıl bu kadar iyi saklamayı beceriyordu, anlamıyordum.
Yaşadığım şeye ne ad vereceğimi bilmeden elimi hızla omzundan çektim. Sanki ateş olup beni yakacak, okyanus olup beni boğacakmış gibi ondan uzaklaştım.
Öyle aniden yataktan kalkmıştım ki, ifadesindeki o ilk duygu çatlamasına şahit olduğumda bunu hayal ettiğimi sandım.
Ondan olabildiğince uzağa gittiğimde yalnız konuşa bilmiştim. Gözleri her uzaklaşan adımımı izlerken, ifadesindeki çatlaklar biraz daha artıyordu. Sanki daha fazla o maskenin arkasına saklanamıyordu.
“Ne saçmalıyorsun?”
Ne söylediğimi kendim bile tam algılayamıyordum. Boğazıma oturan o dikenli yumru, bu iki kelimeyi yan yana getirmeme bile zorlukla izin vermişti.
Cevap vermedi. Yutkunmaya çalışarak yaşlarla dolan gözlerimi hızla kırpıştırdım.
“Ne saçmalıyorsun diyorum” Her susuşunda, içimdeki hayal kırıklığı karanlık bir sis gibi biraz daha büyüyordu.
Sonunda ayaklandığında, bana doğru attığı ilk adımla makyaj masasına daha çok yaslandım. Tutunacak bir şeylere, bir dayanağa ihtiyacım vardı.
“Halledemedim,” kuru sesiyle dişlerimi sıktım.
“Hiçbir şeyi halledemedim.”Bu defa sesinden resmen çaresizlik akıyordu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
İnen omuzlarını dik tutmaya çabalamadı bile. Karşımdaki adamın ilk defa bu denli yenilmişliği kabul etmesi kanıma dokunuyordu. Bana bu saçma kararlarını söylerken bile onu bu noktaya getiren asıl şeyi öğrenmek istiyordum.
“Bugün Karakurt’un davası sonuçlandı.”
Sesini duyduğum an nefesimi tuttum. O gün bugün müydü? Babasıyla karşı karşıya mı gelmişti?
“Tutuksuz yargılandı. O elini kolunu sallayarak o salondan çıkarken, ben hiçbir şey yapamadım.” Sesindeki saf nefretti. Babasına, ona yaşattıklarına, bu sisteme, adaletsiz olan her şeye duyduğu o köklü nefretti.
Bana doğru birkaç adım daha attı. Sanki ondan daha fazla uzaklaşmamdan korkuyor gibi her adımı ihtiyatlıydı.
“Beni canımla tehdit etti.”
“Ne?”.İnanmazca çıkan sesimle bir adım daha yaklaştı.
“Beni canımla tehdit etti” Aynı kelimeleri bir defa daha tekrarladığında ancak idrak edebilmiştim. Onu benim canımla tehdit etmişti.
Aramızdaki son adımlık mesafeyi de kapattığında, yaşlar süzülen yüzümü avuçlarının içine aldı. Bakışlarındaki o korkuyu iliklerime kadar hissettim.
“Sensiz olmaz.” Başını, bunu asla kabul edemiyormuş gibi iki yana salladı.
“Sensiz olmaz Asrın. Beni bununla sınamasına izin verme. Canımdan bir daha can almasınlar.” Her kelimeyi zorlukla telaffuz ederken yüzü, saf nefret ile çaresizlik arasına sıkışıp kalmıştı.
Benim tanıdığım Suat her zaman bir yolunu bulurdu. Yüzümdeki ellerini sertçe itip akan gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim.
“Sen de kendi kafana göre benim hayatım hakkında kararlar aldın, öyle mi?” Nefretimin kime olduğunu ben bile bilmiyordum artık.
“Durumun ciddiye—”.Sözlerini hızla keserek elimi sertçe göğsüne bastırdım.
“Benim hayatım hakkında karar vermeyi kesin artık. Bu benim hayatım!” Her kelimenin üzerine basarak konuşurken, o bu inadıma bir anlam veremiyor gibiydi.
“Öyle beni şekillendirip oradan oraya sürükleyemezsin. Yıllarca didinerek, savaşarak yarattığım hiçbir şeyi benden alamazsın.”
Bunun sadece onunla ilgili olmadığını o an anlamıştı. Bakışlarındaki ifade, çoktan benim karanlık ve zehirli taraflarımı da görmüş gibiydi. Ama kaçmak yerine orada durmayı seçti. Bir gün kaçmayı dileyeceğine emindim.
“Ne yapmamı bekliyorsun Asrın? Öylece elim kolum bağlı her gün bu hisle mi yaşayacağım? Her an yanında olamam, her an seni koruyamam. Her saniyesinde ‘Acaba sana bir şey oldu mu? O aşağılık herif sana dokundu mu?’ hissiyle yaşayamam.”
Öfkeyle inip kalkan göğsünü elimin altında hissedebiliyordum. Kalbi deli gibi atıyordu. Sözleri çaresizce kendini açıklamaya çalışıyordu ama gözlerindeki yalvaran ifade bende hiçbir şeyi değiştirmedi.
Kimse bir daha benim hakkımda karar vermeyecekti. Beni yaşatmanın ya da öldürmenin kararını kimsenin eline vermeyecektim.
“Hiçbir yere gitmiyorum.”
“Gidiyorsun!” Sözlerime verdiği bu keskin karşılık göğsümdeki öfkeyi daha da artırdı.
“Siktir git Suat” İki elimle sertçe göğsünden ittim. Yerinden bir milim bile kıpırdamadı.
“Hayatımdan da dünyamdan da siktir git!”
Sona doğru hıçkırıklarımı bastıramamıştım. İkimizi de öfke ve hayal kırıklığı tüketmişti. Karşı karşıya, çaresizce birbirimize bakıyordu. Öylece durup akan gözyaşlarıma baktı.
Kaç saniye geçti bilmiyorum ama kehribar gözleri bir şeyin kararını vermiş gibi arkasını döndüğünde kalbim hiç olmadığı kadar acıdı.
Bana sırtını dönmesi sözlerinden, o düşüncesiz tavırlarından daha kırıcıydı.
Sağlam adımlarından hiçbir şey eksilmemişti. Öfkeyle koltuğa fırlattığı ceketini aldığında birkaç adımda kapıya ulaştı. O an aramızdaki her şeyin yok olduğu korkusunu iliklerime kadar hissettim.
Kapıda durdu. Bedenindeki her kas öfkeyle kasılmış gibiydi. Bir an sonra, öfkesine tamamen teslim olurcasına kapıya indirdiği o sert yumrukla dudaklarımdan çığlık kaçmıştı.
(Kızlarrr, bundan sonrası hafif +18 vibe 👉🏻👈🏻 Çok detaya girmedim ama yine de uyarayım)
Ve hiç beklemediğim bir anda yeniden bana döndü. Hızlı, kararlı adımlarla üzerime gelmeye başladı. Elindeki ceket odanın öbür ucuna fırlatılmıştı bile.
Yüzüne tokat atmak için kendimi hazırlarken elim havada asılı kalmıştı. Bir eli beni sertçe sarıp kendi göğsüne yaslarken, diğeriyle yüzümü kendine doğru çekti.
Hiç beklemediğim bir anda dudaklarımda hissettiğim o sıcaklığı başta kavrayamadım.
Öpüşü, tıpkı dokunuşu gibi üzerimde hak iddia ediyordu. Öpücüğüne karşılık vermediğimde alt dudağımı sertçe ısırdı. Acıyı yutarken parmaklarını saçlarımın arasına geçirip başımı daha da kendine çekti.
Aynı öfkeyle karşılık verdiğimde, aramızdaki o arzuyla nefret arasındaki ince çizgide sıkışıp kalmıştık.
Her nefesime muhtaçmış gibi olan öpücüğü, aklımı da elimden almıştı. Kollarımı boynuna dolayıp onu daha da kendime çektim. Hem ona bu kadar yakın olmayı arzuluyor hem de benden olabildiğince uzağa gitmesini istiyordum.
Dudakları dudaklarımdan ayrılıp önce yanağıma, oradan da boynuma doğru yol alırken ikimiz de irademizi çoktan yitirmiştik.
Yatağa doğru sendelediğim de titreyen ellerimle gömleğinin düğmelerini çekiştirmeye başladım. Birkaç tanesini açsam da, diğerlerini koparırcasına ayırmayı ancak becerebilmiştim.
Dizlerim yatağın kenarına çarpınca kendimi onun altında bulmam bir oldu. Suat üzerime çöktüğünde kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Dudakları boynuma indiğinde, nefesinin tenimi yaktığını sandım.
Boynumdan yeniden dudaklarıma çıkan öpücükleri az öncekinden daha arzu doluydu.
Sonunda titreyen ellerimle gömleğinin düğmeleri sertçe çektiğimde bir tanesi koptu, odanın bir yerine düştü.
Nefes nefese geri çekilip yarım yamalak açtığım gömleğini tek bir hamleyle üzerinden çıkarıp attı.
Çıplak göğsünün sıcaklığı benimkine değdiği anda dünyayı, babasını, tehditlerini, her şeyi unuttum.
Boynunu tutup onu kendime çektiğimde, dudaklarını yeniden tenime bastırdı. Dokunuşları beni delirtiyor, aklımı başımdan alıyordu.
Eli boynumdan geceliğime indiğinde, omuzlarımdan aşağı kayan askılardan bir an önce kurtulmak istedim. Diğer eli eteğimi yukarı çekiştiriyor, bedenimin her karışında sahiplenici bir tavırla geziniyordu.
İçimde patlayacakmış gibi duran o ateşle ne yapacağımı bilmiyordum. Tek bildiğim, aldığım nefes kadar onun dokunuşuna muhtaç olduğumdu.
“Asrın..”
Yalvarır gibi boynuma çarpan sesiyle bedenini bana daha sert bastırdı. Bu defa sesimi bastırmadım. Tırnaklarımı çıplak sırtından aşağı kaydırıp pantolonunun kemerinde durduğumda, ellerimi yakalayıp başımın üzerinde birleştirdi.
Çıkardığım memnuniyetsiz sesleri umursamadı bile. Sonunda dudakları boynumdaki keşfini bitirip yüzüme baktı.
Gözlerindeki o ham arzu ve göğsünün hızla inip kalkışı nutkumun tutulmasına sebep olmuştu. Bu adam benim her zerremi tüketecekti.
Dudakları az önceki acelesinden kurtulmuş gibi yavaşça önce yanağıma, sonra çeneme ve gözlerimin üzerine dokundu. Yüzümün her yanını öpüyordu, dudaklarım hariç her yeri.
Sabırsızlıkla beklediğim o son hamle geldiğinde geceliğimden çoktan kurtulmaya başlamıştı.
O ana kadar Suat’ın dudaklarının altında eriyen bedenim, buz gibi bir gerçekle kaskatı kesildi. Şehvetin sisi dağıldığında, kendimi tamamen savunmasız hissettim.
Artık bedenimdeki o derin kesikleri ve geçmişin izlerini ondan gizleyecek hiçbir kumaş parçası, hiçbir karanlık köşe kalmamıştı.
Bunu unutacak kadar ona teslim olmuştum ama şimdi bu farkındalık o kadar ağır geldi ki, Suat’ın öpüşüne karşılık vermeyi bile kesmiştim. Bedenim bir buz kütlesi gibi hareketsizleşti.
Bir şeylerin ters gittiğini, içimdeki o ateşin bir anda söndüğünü anlamış gibi geri çekildi.
Hareleri hala buğulu olan gözlerimle karşılaştı. Öylece ona bakıyordum. Onu üzerimden itip kendimi saklayacak bir şeyler bulmak istiyordum.
“Asrın?” Sesi, beni kırmaktan korkar gibi şefkat doluydu.
Sessizliğimle kafası karışmış gibiydi, bense kollarımı bedenime sarmıştım bile. Bunu fark ettiğinde bakışları ilk defa aşağıya indi.
“Seni incittim mi?”
Dudaklarıma kadar gelen hıçkırığı güçlükle yuttum. Işıkta ne olduğunu anlamak için daha da geri çekilmek istediğinde, hızla ellerimi çekip boynuna sarıldım.
“Öp beni,” dedim neredeyse yalvarırcasına.
Şu an değil. Şu an hiçbir şeyi ona açıklayamazdım. Hareket etmediğini gördüğümde bu defa ben onun dudaklarına uzandım ama çaresizce verdiğim bu öpücük karşılıksız kaldı.
Bir şeylerin yanlış olduğunu artık tamamen anlamıştı. Geriye çekildiğinde tüm zayıflıklarımla onun karşısındaydım.
Kehribar gözleri, ağır ağır inip kalkan göğsümdeki o uzun dikiş izine sonraysa sutyenimin altından aşağıya doğru uzanan diğer ize takıldı.
Bakışlarındaki arzu, yerini derin bir sarsıntıya bıraktı.
Hareket etmedi. Aramızdaki çoğu şeyin bu gece yeniden şekilleneceğini hissettim. Eski Suat’tan geriye sadece o eski yara izlerinin üzerinde dolaşan bakışları kalmıştı.
Bu ikisinin arasındaki ilişki toksik bir hal alacak diye o kadar korkuyorum ki
Kara kara hikayeyi buradan nasıl toparlayacağımı düşünüyorum
Sonraki bölümü Pars'ın anlatımıyla yazmak istiyorum ama biraz da çekiniyorum
Her erkek karakterin ağzından yazmak kolay olmuyor, üstelik yazacağım kişi Pars
Yorum sınırımızın dolmasına destek olmak için aşağıdaki soruları cevaplayabilirsinizzz✨️
Bölümü beğendiniz mi?
Bir anda Arkın'ıana karakter yapsam çok mu kızarsınız? (şaka şaka)
Hangi sahneyi daha çok beğendiniz?
Pars'a hafiften kızdığınızı sezer gibiyim. Kızgınlığınız 10 üzerinden kaç?
Oy vermeden mi gidiyorsun???
Diğer uygulamalardan da bana ulaşabilirsiniz 💖
Wattpad:_okyanus_s
Instagram: okyanuss_s
Youtube: okyanus_s
TikTok: okyanuskalemi
Bölüm etkileşimi
