10. bölüm · Mevzu Kelepçe/Texting
1.0
Yıldızları parlatmayı ve bol bol yorum yapmayı unutmayın💫
Diğer uygulamalardan da bana ulaşabilirsiniz 💖
Wattpad:_okyanus_s
Kitappad: okyanuss_s
Instagram: okyanuss_s
Youtube: okyanus_s
TikTok: okyanuskalemi
Mesajlaşırken gelen ani bir sinirle evine baskın yapma fikri iyi gelmişti. Şimdiyse sapık gibi kapısının önünde dikilirken bu fikrin ne kadar işlevsel olduğunu sorguluyordum. En büyük sorun şuydu ki komiseri tehdit ederken tam da onun alanında olacaktım.
Özellikle son öğrendiklerimden sonra Suat'ı kesinlikle normal bir insanın alışkanlıklarına ve düzenine sahip biri gibi hayal edemiyordum. Fazla mı abartıyordum acaba?
Sonuçta o da sıradan insan. Kendini kandırma Asrın. Adamın evinde el bombası görsen bile şaşırmazsın. Artık kapının önünde dikilmenin beynimdeki sesleri susturmayacağını anladığım için zile basmıştım.
Hadi bismillah. Ya bu evden eski düzenimi geri kazanarak çıkacaktım ya da büyük ihtimalle çıkamayacaktım. Sabırsızca beklerken açılmayan kapıyla iyice huysuzlaşmıştım. Art arda yeniden zili çalarak uyuduğunu zannettiğim komiseri uyandırmaya çalışıyordum.
Hâlâ ses yoktu. Kulağımı kapıya yaslayarak ayak sesleri duymaya çalışmak gibi bir hata yaptığımda kapı açılmıştı. Kapı dinleme pozisyonumda komisere yakalanmakla çoktan bünyeme utanç dalgaları yüklenmeye başlamıştı.
"Telefon çalmaktan bir fayda görmeyince kapı dinlemeye mi başladın avukat?" Bana laf sokan sesi normal sesine nazaran daha kalın ve gerçekten yorgun çıkmıştı.
Gözlerimi yüzüne doğru kaldırdığımda artık emin olmuştum. Gözleri resmen uykuyla savaşıyordu. Saçları hâlâ ıslak olduğuna göre duştan yeni çıkmış olmalıydı. Bu da kapıyı niye geç açtığını aslında açıklıyordu.
Akşam baskını için ne kadar yanlış zaman olsa da artık çok geçti. Yüzüme umursamaz ifademi yerleştirerek tepeden tırnağa onu süzdüm.
"Siz kafanızda kurmuşsunuz komiserim. Sadece öldünüz mü kaldınız mı diye merak ettim." Sanki ben onu değil de o beni rahatsız etmiş gibi bakışlarımı ona diktim. İnanmazmış gibi yüzünde garip bir tebessüm yaranmıştı.
"Tabii ölmem işinize yarar." Hafif alaycı sesinin aksine yüzü ciddiyetini koruyordu.
"Sonuçta tanıklardan kurtulmanın en hızlı yolu bu." Sona doğru bana meydan okuyan sesiyle rahatça kapının pervazına yaslandı. Gerçekten böyle mi düşünüyordu? Sonuçta az çok ben de onun karanlığına tanıklık etmiştim. Hiç pozitif bir düşünce değil. Umarım beni de ortadan kaldırmak gibi bir fikir olmaz.
"Daha birkaç saat önce olsa bu fikirlerinize katılırdım. Ama gel gör ki bana şu an canlı lazımsınız." Sözlerimle kaşları çatılmıştı. Ne demek istediğimi henüz çözmemişti. Acelem yoktu.
Bu şaşkın halini fırsat bilerek biraz ona doğru yaklaştım. Uzun boyundan dolayı yüzüne bakmak için başımı biraz geriye eğdim. "Hem tanıkları susturmanın daha iyi bir yolunu biliyorum" diye fısıldadım. Komiseri böyle gafil avlanırken görmek iyice keyfimi yerine getirmişti.
Bu kafa karışıklığının sebebinin yakınlığım mı yoksa sözlerim mi olduğundan emin değildim. Kehribar gözlerini gözlerimden ayırarak dudaklarıma indirdiğinde yüzümdeki gülümseme yavaşça solmuştu. Evet, galiba fazla yakındım.
Kelimelerimi söyledikten sadece birkaç saniye sonra, ne kadar yanlış anlaşılabileceğini yeni fark ettim. Bunu fark ettiğimdeyse soluğum kesilmişti. Hızla kendimi geriye çekerken toparlanmak için bakışlarımı ondan başka her yerde gezdirdim.
Araya çöken garip gerginliği bozmadan önce o da benim gibi az önceki rahat duruşunu dikleştirmişti. Boğazını temizledikten sonra konuşmaya başladı.
"Hayırdır, gecenin bu saatinde komşu ziyaretine mi geldiniz?" Gözlerini hâlâ üzerimde hissetsem de yüzüne değil de omzuna odaklandım.
"Hayır, konuşmaya geldim." Az önceki muzipliğimin aksine gayet ciddi ses tonuyla onu cevapladım. Kısılmış bakışlarıyla birkaç saniye ciddiyetimi yokladıktan sonra ikna olmuş gibiydi.
"Hadi geç. Bakalım neymiş bu avukatı kapıma kadar getirecek önemli mevzu." Kendini biraz geriye çekerek geçmem için bana alan tanıdı. Yine de ona dokunmadan geçebileceğim kadar geniş bir alan değildi.
Onun arkasınca adımlarken komiseri böyle görmek garibime gitmişti. Evi düşündüğüm kadar saçma sapan silahları barındırmıyordu. Onu da geçtim, şu an komiser gözüme fazla insansı ve sıradan görünmüştü.
Üzerine giydiği rahat pantolon ve siyah tişört her zaman onu gördüğüm resmiyetinin tam aksiydi. Uslu uslu arkasından yürürken etrafı da inceliyordum. Işıkları açık olan tek yer loş sarı ışığın sızdığı çalışma odası olduğunu düşündüğüm yerdi.
Oraya baktığımı fark etmiş olacak ki aralık olan kapıyı kapatmıştı. Sonunda her zaman ışıkları kapalı olan salona girdiğimizde, ilk defa odanın benim gelişimle aydınlığa kavuştuğuna emindim.
"Evet, dinliyorum?" diyerek merakla konuşmamı bekledi. Derin bir nefes alarak kendimi söyleyeceklerime hazırladım. Sonuçta koskoca devletin komiserini, belki ajanını tehdit edecek kadar yürek yemiştim.
"Buraya bir anlaşma yapmaya geldim." Diye sessizce söyledim.
Yorgun bakışları sözlerimi ciddiye almamış gibi alayla parladı.
"Nasıl bir anlaşmaymış o?" Onun meydan okuyan alaycılığının aksine ben gayet ciddiydim.
"İkimizin de birbirimizin yolundan çekildiği ve belki de aynı tarafta olabileceğimiz bir anlaşma." Diyerek telefonumdan Furkan'ın bana yolladığı bazı dosyaları açıp ona doğru uzattım. Önce ne yaptığımı çözemediği için kaşları çatılsa da uzattığım telefonu aldı.
"Kuşlar bana bazı sırları fısıldadı. Ben de size sır saklama konusunda ne kadar kötü olduğumu söylemem gerektiğini düşündüm." Sözlerimle birlikte telefonda gördükleriyle yüzündeki ifade karardı. Bakışları hâlâ telefonda olsa da yaydığı öfke dolu enerjiyi hissedebiliyordum.
Sonunda öfkenin kıvılcımlarıyla parlayan gözleri beni bulduğunda yüz hatları sinirle kasıldı. Tamam, sinirlenirken bu kadar korkutucu olacağını hesaba katmalıydım. Öfkeyle nefes alış verişleri hızlanırken elindeki telefonu sıkarak bana doğru uzattı.
Hâlâ sessizdi. Ve ben bu sessizliği hiç sevmemiştim. Ava giderken avlanmasak iyi olurdu. Yüz ifademi sanki bu duruşundan hiç etkilenmemiş gibi sabit tutmaya çalıştım.
"Şartları konuşmaya başlayalım mı?" diye masumca sorduğumda dudaklarından sinirli bir kahkaha kaçmıştı. Gülüşü yüzünde yavaşça solarken bana doğru bir adım attı. Gözlerindeki sınırsızlığı görmemi istiyordu.
"Sınırı aşıyorsun avukat." Dişlerinin arasından telaffuz ettiği kelimelerle tüm yüz hatları kasılmıştı. Kendi sınırsız karanlığının aksine beni sınırı aşmakla suçluyordu.
"Eğer biraz bile olsa aklın varsa öğrendiklerinden sonra gelip bana kafa tutma. Yoksa-" Daha sözünü tamamlayamadan sinirle onun sözünü kesmiştim.
"Yoksa gidip kariyerimi mahvedersin. Öyle mi? Hadi git yap. Ama sana yemin ederim ki ben de durmam. Tüm hayatını alt üst etmekten zerre geri durmam." Ona savurduğum tehditlerle kalbim kulaklarımda atıyordu.
Öfke ve korkuyu aynı anda yaşamak kalbimin ritmini kaçırmıştı. Bakışlarımız birbirine kilitlenmişti. Suat'ın öfkeyle göğsü inip kalkarken kendini frenlediğinin farkındaydım.
"Sen." Diye fısıldadı. Ama bu sessiz fısıltısı bir bağırıştan daha tehlikeliydi. Aramızdaki mesafeyi iyice kapattı. İşaret parmağını göğsüme doğru bastırırken geri çekilmedim.
Tam bir şeyler söyleyecekti, telefon sesi aradaki gerginliği bir anda böldü. Çalan onun telefonuydu. Sinirle nefes verdikten sonra hızla telefonu kapatmak için uzandığında gördüğü isimle durakladı.
"Seninle işim daha bitmedi." Diye beni uyarmayı da ihmal etmeden telefonu açmak için uzandı. Birkaç saniye süren sessizliğin ardından yalnızca "geliyorum" demişti. Az önce yaşananlarla tuttuğum nefesimi vermiştim.
Nabzım kulaklarımda atarken beynim olanları hâlâ algılayamıyordu. Sadece birkaç saniye önce adamı tehdit etmiştim ve ikimiz de yeterince sinirliydik. En önemlisi de komiser bu defa gerçekten karşımda savunmasızdı. Hangi nedenle olursa olsun gitmesi ona zaman kazandıracaktı.
Zeki piçe düşünmek için bir saniye bile tanıyamazdım. Onun düşündüğü her bir saniye benim ölüm fermanımdı. Üniformasının yanında, silahının hemen bitişiğinde duran kelepçeyi çektim. Önce bir halkasını Suat'ın bileğine geçirip kapattım, soğuk metalin tıkırtısı hâlâ kulağımdaydı.
Zincirin verdiği gevşeklikle diğer halkasını da kendime doğru çekip kolumu içinden geçirip kapattım. Zincirin kısıtlı uzunluğu ikimizi de yerimizde tutuyordu. Ben bile kendi yaptığıma tam inanmazken komiserin algılamasını beklemiyordum.
"Anlaşma yapmadan hiçbir yere gitmiyorsun." Diye nefes nefese söylediklerimle Suat bir bana bir de kelepçeli kollarımıza baktı. Gerçekten kafayı yemiş olmalıydım. E kelepçe onunsa, onu açacak anahtar falan da burada olmalıydı. Yani bu kısa girişimli çabam pek faydalı görünmüyordu.
Gözlerimin anahtarı aramasına bile fırsat vermeden komiser sinirle bağırmıştı. "Gerçekten delireceğim." Sinirle boşta olan elini saçlarının arasından geçirirken ifadesi sinirli gülüşüyle kasvetli suratı arasında gidip geliyordu.
"Uğraştığım deliye bak." Diye yakındığında daha fazla sessiz kalamamıştım.
"Altı üstü bir kelepçe, ne bu tantana. Hem ben de çok meraklı değilim sana bağlı kalmaya." Diye karşılık vererek ters ters ona bakmıştım. Bir kelepçe içinde insana deli denmez sonuçta. Zaten bağırarak tüm keyfimi de kaçırmıştı.
İnatla karşılık verdiğim için inanmazmış gibi bana bakıyordu. Genelde zaten hep haklıyken onu haksız duruma düşürdüğüm için böyle bakardı. Umurumda mıydı? Tabii ki hayır. Ben huysuzca ikimizi de kelepçeden kurtarmak için parlak metali inceliyordum.
"Nerede şunun anahtarı? Daha fazla sana tahammül edemem." Diye üniformasının üzerine bakındım. Diğer tarafa da bakınmak istesem de bizi birbirimize bağlayan kelepçe bunu engellemişti.
Onu yerinden kıpırdatmak adına çekmeme bile karşılık vermemişti. Tam ona aklıma gelen kelimeleri yağdırmak için dönüyordum ki komiser yanımdan geçerek kanepeye oturdu.
Öfkeden her an patlayacakmış gibi durmasına rağmen üniformasının cebine uzanıp anahtarı çıkardı. Kendisini açmak yerine bana uzattıysa biraz şaşırmıştım.
"Hadi aç. Açabiliyorsan aç." Sinir karışık alayla söylediklerini hiç umursamadan anahtarı ondan alıp yuvasına salmaya çalıştım. Neredeyse yedinci denemem olsa da komiser büyük bir ilgiyle beni izliyordu. Sonunda pes eder gibi yanına oturarak ofladım.
"Neden uğraştırıyorsun, al aç işte. Becermiyorum." Kaşlarımı çatmış, bu inadının nedenini anlamaya çalışıyordum. Elimdeki anahtarı alıp gelişigüzel şekilde koltuğun diğer tarafına fırlattı. İki elini de dizlerinin üzerinde birleştirerek hiçbir şey söylemeden durduğunda ona göz devirmiştim.
"Kendi kendine açılan elektronik kelepçeler mi icat edildi, benim mi haberim yok?" diye iğneleyici sesimle konuştuğumda yandan bana bakış atmıştı. Sol eliyle yüzünü sıvazladığında sonunda konuşabilmişti.
"Açılmaz o."
"Açmazsan tabii ki açılmaz." Diye açıkladığımda hâlâ uğraştığımız şeye inanamıyordum. Sabır diler gibi bana bakıp nefes çektikten sonra kelepçenin anahtar yuvasını görebileceğim hizaya getirdi.
"Bozuk bu. Anahtar kırılıp kilit içinde kaldığı için açılmaz." Diye açıkladığında aval aval ona bakıyordum.
"Ne demek kilit içinde kaldığı için açılmıyor? Dalga mı geçiyorsun?"
"Basbayağı açılmıyor işte." Diye patlamıştı.
"Bozuk bir kelepçeyi ne diye ortaya koyuyorsun?"
"Çok özür dilerim. Benim suçum. Sonuçta deli bir avukatın gelip beni kelepçeleyeceği ihtimalini önceden düşünmeliydim." diye homurdanmaya başladı.
Beni her an öldürecekmiş gibi öfkeyle soluyan adama kendimi kelepçelediğime inanamıyordum.
Her bölümün sonunda nasıl daha beter duruma düştüğümüzü hâlâ anlamış değilim🦭
Oy vermeden mi gidiyorsun???
