Bölümler 42Şu an: 3.4
- 1 0.1599 kelime
- 2 0.2349 kelime
- 3 0.31.765 kelime
- 4 0.41.331 kelime
- 5 0.51.642 kelime
- 6 0.6904 kelime
- 7 0.7965 kelime
- 8 0.81.738 kelime
- 9 0.91.372 kelime
- 10 1.01.503 kelime
- 11 1.11.370 kelime
- 12 1.2632 kelime
- 13 1.33.171 kelime
- 14 1.42.771 kelime
- 15 1.51.903 kelime
- 16 1.61.581 kelime
- 17 1.73.430 kelime
- 18 1.83.958 kelime
- 19 1.92.605 kelime
- 20 2.01.868 kelime
- 21 2.13.210 kelime
- 22 2.22.383 kelime
- 23 2.31.972 kelime
- 24 2.41.718 kelime
- 25 2.52.398 kelime
- 26 2.63.425 kelime
- 27 2.72.975 kelime
- 28 2 84.580 kelime
- 29 2.93.256 kelime
- 30 3.02.963 kelime
- 31 3 14.846 kelime
- 32 3.25.507 kelime
- 33 Siz de gelir misiniz?🌊34 kelime
- 34 3.34.242 kelime
- 35 3.44.038 kelime · Okuduğun bölüm
- 36 Alıntı259 kelime
- 37 3.54.630 kelime
- 38 Alıntıı🌠348 kelime
- 39 3.64.385 kelime
- 40 3.74.320 kelime
- 41 Alıntı240 kelime
- 42 3.87.268 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüme geçmeden önce sizinle biraz konuşmak istiyorum bal tanelerii
Yorum yaparken sadece emoji, nokta bırakmanızı değil, gerçekten ne düşündüğünüzü, neler hissettiğinizi paylaşmanızı isterim🥹
Bölümlerin geç geldiğinin de farkındayım ama oldukça yoğun bir dönemden geçiyorum. Yine de yorumlarınızın benim için ne kadar kıymetli olduğunu bilmenizi isterim. İnanın bir kurguya başlamakla onu devam ettirmek arasında kocaman bir uçurum var
Eğer hâlâ bunu sizinle paylaşabiliyorsam, bunun en büyük sebebi sizden gelen güzel yorumlar ve mesajlar🌠
Seviliyorsunuzzz 🤍
Sabah uyandığımda Suat’ı yanımda bulamamıştım. Aralıksız dokuz saat uyuduğum için uyuşukluğum hala üzerimdeydi.
Sabahlığımı üzerime geçirip evde dolanırken camdan görünen kocama bakarak kaşlarımı çattım. Ne yapıyordu bu adam?
Dışarısı buz gibi olmalıydı. O ise üzerindeki ince montla arabanın kaputunu açmış, bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Soğuktan parmakları uyuşmuş olmalıydı.
Sabahlığın önünü sıkıca kapatıp kapıyı açtığımda şiddetli bir rüzgarla karşılaştım. Dudaklarımdan kaçan küçük bir çığlıkla gözleri hızla beni buldu. Terliklerimle dışarı doğru attığım ilk adımda, kaşlarını çatarak o tok sesini yükseltti.
“İçeri, Asrın.” Çocuk azarlar gibi kaşıyla kapıyı işaret ediyordu.
“Zaten içerideyim.” Diyerek içeride duran ayağımı işaret ettim. Kandırma çabalarımı hiç yememiş gibi dikkatini tekrar arabaya verdi.
“Asıl sen, bu havada dışarıda ne yapıyorsun?” diye çıkıştım. Daha fazla dışarıda kalmamı istemiyormuş gibi eldivenini çıkartıp bana doğru yürümeye başladı.
“Olur da karım uyanır canı çay çeker diye kasabaya gidecektim.” Bunu söyleyip son basamağı da çıkarak üzerime gelmeye başladı.
İstemsizce geriye adımlayıp tamamen içeri girdim. Kapıyı ardımızdan kapatırken tatlı tatlı konuşmuştu.
“Ee? Neden gitmedim peki? Dün de bana bitki çayı yapmadın. Hani fark etmediğimi sanıyorsan, ettim.” Ciddi bir tavırla söylenirken dudakları, hayran olunası tebessümüyle hareketlendi.
Montundan kurtulurken başını biraz yana yatırıp yukarıdan bana bakmaya başladı.
“Hani çay sevmezdin sen?” diye takılmayı da ihmal etmedi. Ani sorusuyla afallamış gibi yüzüne baktım. Doğru ya, ben çay sevmem.
“Doğru,” diye kaçar gibi yanından geçerek mutfak adasına doğru yürüdüm.
“Alıştım ama. Biliyorsun, alışkanlıklarından kolay vazgeçebilen bir kadın değilim.” Sanki bu sırf, bana olan hislerinin bir simgesi olduğu için sahiplenmemişim gibi konuştuğumda, yüzü buna inanmasa da oyunuma ayak uydurdu.
“Tabii. Ben karımı bilmez miyim? Kesin bir gün yapmadım diye seni aldattığımı falan da düşünmemişsindir.”
Yüzünü ciddi tutmaya çalışsa da sesindeki benimle dalga geçen tonuyla, çenemi yukarı kaldırıp gözlerimi kıstım.
Beyefendiye bak sen. Şimdiden baş kaldırıyor. Tamam, belki biraz kafamda boşanma senaryoları kurmuş olabilirdim ama aldattığını da düşünmemiştim.
“Abartma,” diye saçlarımı geriye savurup ona yandan bakışlar atmaya devam ettim. Benim için yaptığı filtre kahveye odaklanmış gibi yapıp arsızca sırıtıyordu
“Neden gitmediğini söylemedin?” diye sordum uzattığı kahveyi alırken. Mutfak adasına yaslanıp ellerini göğsünde birleştirdi, kahveyi yudumlamamı izledi.
“Arabanın motoru donmuş.” Dedi basitçe.
“O zaman çalışmaz ki?”
“Çalışmıyor zaten.” Rahat tavrıyla kaşlarımı çattım.
“Peki bana bitki çayını nasıl alacaksın?” Sorumla dudaklarından gerçek bir kahkaha döküldü. Bunu ciddi ciddi düşünürken kahvemin tadını çıkarıyordum.
“Galiba kendim yetiştirmeye başlayacağım.” Dediğinde kahve boğazıma takıldı. Yine ne saçmalıyordu?
Bir an endişeyle doğruldu, eliyle sırtımı sıvazlayıp öksürüğümün geçmesini bekledi.
“Altı üstü iki gün kalacağız,” diye onay beklerken eski yerine yaslandı.
“Neden sustun?” Hızla kahvemi sehpaya bırakıp yanına gittim.
“Araba çalışmıyor, dünkü fırtınadan dolayı telefonlar çekmeyecek ve ana yola kadar gitmememiz imkânsız”
Tane tane anlattığında gözlerim irileşti. Buraya gelmeden önce birkaç günlük alışveriş yapmıştım ama bu bizi en çok bir hafta idare ederdi. Onu geçtim, bu benim işimden günlerce ayrı kalmam demekti.
“Buradan gitmenin bir yolu var, değil mi?” diye sordum tedirginlikle. Suat ise oldukça rahattı.
“Tabii, beş kilometre kurtlarla dolu orman yolundan gitmeyi kastediyorsan var.” Sesiyle dramatik şekilde çığlık atar gibi omzundan ittim.
Bana takılacak konu bulmuştu bir kere, artık dilinden düşürmezdi. Sinirle burnumdan solurken arsızca sırıtmaya devam ediyordu.
“Şimdi ormanın ortasında mahsur mu kaldık?” Dehşet dolu sesime inat, rahatça omuz silkip yanına bıraktığım kahvemi dudaklarına götürdü. Tadına bakıp yüzünü buruşturması gözümden kaçmadı.
“Neden yalnız olalım? Ayılar var, kurtlar-” Kelimelerini bitirmeden elimi ağzının üzerine bastırdım. İnsanın korkularıyla bu kadar dalga geçilmez ama!
“Şu an kurt travmamı tetikliyorsun.” Dedim babasını ve soyadını ima ederek.
Ağzının fermuarını çekiyormuş gibi yapıp sustuğunda elimi çektim. Kara kara düşündüğümü görünce belime sarılıp beni kendine çekti.
“Kocandan ne çabuk sıkıldın?” Alınmış gibi yapan sesine karşılık ciddi kalmaya çalıştım.
“Sıkıldım tabii. Kocam bizi dağın başına getirmiş, ne elektrik var ne internet.” Şu ana kadar hiç sıkılmamıştım ama onun bilmesine gerek yoktu.
“Kocan var ama.”
“Kocam elektrik değil ama.” Diyerek koltuktaki bilgisayarımı gösterdim. Bilgisayarı ve dosyaları görünce gözleri inanamıyormuş gibi irileşti.
“Tatile geldik.” Dedi basitçe. Basit kelimeleri karşısında omuz silktim. Bunda bu kadar şaşıracak ne olduğunu anlamıyordum.
“Tatilde çalışamıyor muyuz?” diye sorduğumda yüzü ciddi bir ifade aldı.
Ama öyle yetişkinlerle konuşurken takınılan ciddi ifadelerden değildi bu. Küçük bir çocuğa bir kavramın gerçek anlamını anlatmak için bürünülen o tatlı ciddiyettendi. Belimi daha sıkı kavrayıp tane tane konuştu.
“Tatil bunun için var, Asrın. Gerçekleri bir süreliğine rafa kaldırmak için.” Sözleriyle kaşlarım çatıldı.
“Ama bu kaçmak.” Sanki kaçmayı en iyi ben bilmiyormuşum gibi söylediğimde iç çekti.
“Hayır,” dedi iç çekerek.
“Peki boş zamanlarımda ne yapacağım?” diye ona takılmak için konuyu uzatırken tüm ciddiyetiyle yeniden devam etmişti.
“Hiçbir şey.”
“Ama zamanım boşuna gider. Hem hiçbir şey yapmadan otursam sıkılırım.” Bu kavramı anlamakta direnmeme rağmen biraz bile sabırsızlık göstermemişti.
“Boş zaman bunun için.” Sözleriyle, hiç boş zamana sahip olmadığımı hatırladım. Hayatımı o kadar tıka basa doldurmuşum ki boş zaman kavramını bile unuttuğuma emindim. Olumlu anlamda başımı salladım.
“Kahvaltılık bir şeyler hazırlıyorum. Sonra da bir yol bulmaya çalışırım.”
Yeniden onu onaylayıp bilgisayarımın yanından geçtim ve peluşun üzerine oturdum.
Boş zaman kavramını denemek için hiç fena bir zaman değildi. Suat, yanımdan geçerken şömineyi izleyişimi dikkatlice inceledi, söylediklerine verdiğim anlam, dudaklarında küçük bir tebessüm oluşturmuştu.
Günün geri kalanında evde yalnız kalmıştım. Suat, araba tamiri için yardım bulmaya gitmişti. Onunla gelmek için ısrar etsem de aşırı soğukta ve savrulan karda yorulacağımı söyleyerek beni vazgeçirmişti.
Haklıydı, soğuğu hiç sevmezdim. Ben de vaktimi Pars’ın odasında bulduğum o eski albümü karıştırarak geçirdim. Onun da bir zamanlar çocuk olduğunu bilmek, içimde tarifsiz bir şefkat uyandırıyordu.
Bir zamanlar babasının küçük oğlu Pars’tı. Bedeni gibi kalbi de küçüktü. Ancak sayfalar ilerledikçe o geniş gülümsemeler soluyor, arkadaşları birer birer eksiliyordu.
Dışlanmış bir çocuğun kendini ispatlama çabasını izlemek, içimi acıttı. Hayatı boyunca kendini ispatlamak zorunda kalmıştı. 18 yaşındaki o son fotoğrafa gelene kadar gözlerinde hala bir umut kırıntısı vardı.
Son fotoğrafı elime aldığımda arkasındaki tarihi inceledim.
Tarih: 13 Mayıs
Düzgün el yazısını görür görmez tanıdım. Albüme yerleştirilmeyen tek fotoğraf buydu. Sanki sık sık bakılıyormuş gibi son sayfaya gelişigüzel bırakılmıştı.
Kehribar gözlerindeki umut gitmiş, yerine kanımı donduracak bir nefret yerleşmişti. Sanki o nefreti ölümsüzleştirmek, belki de zamanla kendine hatırlatmak için çekilmiş bir fotoğraftı bu. Cüzdanımda fotoğrafını sakladığım o küçük Pars’tan çok farklıydı.
Bir anda kapı açıldığında, koltukta doğrulup fotoğraf albümünü hızla kapatmaya çalışırken yere düşürdüm.
Tedirginlik tüm bedenime yayılmıştı. Suat’ın bakışlarıyla karşılaştığımda içimi bir suçluluk duygusu kapladı. Yine hakkım olmayan bir şeyleri görmüş gibi hissediyordum.
Suat ne kadar kocam olsa da, Pars üzerinde hiçbir hakkım yokmuş gibi geliyordu.
Üzerindeki karları temizlerken ihtiyatlı bakışları beni inceledi. Öylece donup kalmıştım. Ne yere düşen albümü kaldırıyordum ne de bir açıklama yapabiliyordum.
Yüzümdeki ifadenin değişmesinden ödüm kopuyordu. Pars’ın karanlığına az da olsa şahitlik etmiştim. Artık o karanlığın nasıl görünebileceğini biliyordum ve ben buna henüz hazır değildim. İfadesiz suratıyla nabzım hızlandı.
Adımları bana doğru gelirken kalp atışlarım iki katına çıktı. En sonunda önümde diz çöktüğünde, yere düşen albümü alıp kucağıma bıraktı.
Arkasında tarih yazan fotoğraf hala ayaklarımın dibinde duruyordu. Onun yanında başka bir fotoğraf daha olduğunu fark ettim. Eğilip onu ve yanındaki diğer kareyi aldığında, sert yüz hatlarının yavaşça yumuşadı, bakışları ısındı.
Hatta nefretle baktığı fotoğrafı alıp diğerlerinin arasına koyarken bile daha ılımlıydı. Üzerimdeki tedirginliği fark ettiğini o an anladım. Diğer fotoğrafı da yerden aldığında önce bir kendi baktı, sonra onu da kucağıma bıraktı.
Mavi’nin fotoğrafını görmemle yüzümde anlamsız bir tebessüm oluştu. Onu fotoğrafların arasında fark etmemiştim. Saçları ve yüzü sürdüğü zar tozuyla ışıl ışıl parlıyordu.
Suat yanıma geçerken elini omzuma attı, ben de yanına sokularak Mavi’nin fotoğrafına bakıyordum.
“Küçükken de ışıltılı şeylere bayılıyormuş,” dedim kıkırdayarak.
“Halasına çekmiş. Çocukken o da böyleydi,” diye geçmişin güzel anılarına daldı. İç çekmesiyle gözlerimi fotoğraftan ayırıp dalgın bakışlarına çevirdim. Onu böyle görmek içimde tarifsiz bir kırgınlık yarattı.
“Kızımı özledim,” dedi. Sesi o kadar içliydi ki, göğsümün daraldığını hissettim. Mavi, her şeye rağmen onun da kızıydı.
“İlk defa ondan bu kadar uzun süre ayrı kalıyorum,” diye devam ettiğinde kendini bana açması hoşuma gitti. Bazı şeyleri bu kadar rahat dile getirmek bizim için o kadar kıymetliydi ki buraya hiç de kolay gelmemiştik.
“O yüzden mi İzmir’den ayrılmıyordun?” Uzun süre orada kalması için geçerli bir nedendi.
“Onu bırakmak benim için kolay değildi,” derken diğer eliyle saçlarımı okşadı.
“Ama İstanbul’a seni ziyarete gelir, değil mi?” Bir anda aklıma gelen fikirle sevinçle doğrulduğumda yüzündeki o buruk ifadeyle hevesim kursağımda kaldı.
“Biz gideriz,” dedi kestirip atarak. Bakışlarından korkularını okuyabiliyordum. Sevdiklerini korumak için yine kendine acı çektirecek bir yola başvuruyordu.
Kendisini en sevdiklerinden mahrum ederek onları koruyamayacağını artık anlamalıydı. Bana da aynısını yapıyordu, sanki saatli bir bombaymış gibi etrafındaki herkesi kendinden en uzağa itiyordu.
Bu davranışı hem kalbimi acıtıyor hem de ona sarılmak için delice bir istek uyandırıyordu. Ve ona sarılma isteğim tüm mantığımın önüne geçti.
Kollarımı hızla boynuna dolayıp yüzümü boyun boşluğuna gömdüm. Hiç tereddüt etmeden beni göğsüne çekti, saçlarımda küçük öpücükler hissettim. Gözlerim anlamsız yaşlarla dolmaya başladı, aptal gözyaşlarımdan nefret ediyordum.
Burnumu çekerek ona, beni kendinden uzaklaştırmayacağını anlatmaya karar verdim.
“Beni bir daha kendinden uzaklaştırmaya cüret etme,” dedim. Tehditkar sesim karşısında sadece sessiz kalmıştı.
“Yoksa yemin ederim, bozuk kelepçelerinden biriyle seni yeniden kendime kelepçelerim.” Sözlerimi beklemiyormuş gibi, göğsü içten bir kahkahayla sarsıldı.
O an fark ettim ki, birbirimizin yanındayken aramızdaki her şey gerçekti. Artık oyun yoktu.
“Artık akıllandım,” dedi gülümseyerek. “Ortalıkta bozuk kelepçe bırakmıyorum.” Sözleriyle gülümsememe engel olamadım.
O günü hatırlarken bile içim garip bir hisle doldu. Sanki üzerinden asırlar geçmiş gibi gelmişti. Sanki bunu o da hissetmiş gibi sırtımda hareket eden eli yavaşladı.
Sonraki iki gün, hayatımda yaşayabileceğim en huzurlu günlerdendi. Tembel bir kedi gibi geçirdiğim günlerin sona erdiğini anlıyordum.
Artık fırtına dinmiş, yeşil çam ağaçları beyazlarından kurtuluyordu. Güneş daha sık bulutların arasından görünür olmuştu.
Eriyen karın aksine kalbim, asıl kışın daha karşıda olduğunu söylüyordu. Camdan gün doğumunu izlerken belime dolanan kollar, beni daldığım düşüncelerden ayırdı.
“Erkencisin,” diyerek dudaklarını boynuma bastırdı. Öpücüğüyle gözlerimi sıkıca kapattım. Sessiz huzurun keyfini çıkarmam kısa sürdü.
Onun buraya gelmeden önce bana söylediği kelimeleri tekrar etmiştim.
“Neyi fark ettim, biliyor musun?” Bir şeylerin ters gittiğini anlamış gibi belimdeki eli sıkılaştı. Sessizce, benim gibi ufukta asılı kalan güneşi izledi. Aklında yüzlerce senaryo dolanıp durduğuna emindim.
“Neyi?” dedi, rollerimizin değişmesinden pek hoşnut olmadığını belli eden bir tonla. Yavaşça ona doğru döndüm ve parmaklarımı dağınık, koyu kumral saçlarının arasında gezdirdim.
“Beni sevdiğini hiç söylemedin.” Sesimdeki şakacı tona rağmen, bakışlarımdaki ciddiyeti fark etti.
Dün geceden beri neden bunu düşündüğümü bilmiyordum ama benim için her şeyi göze alan adamdan bu iki kelimeyi neden hiç duymadığımı merak ediyordum. Yüzü ciddi ifadesinden arınsa da bakışları oldukça netti.
“Ben öyle süslü kelimeler söylemem.” Demesiyle kaşlarımı çattım. Sevdiğini söylemek onun için gerçekten böyle miydi? Yüzündeki elim düşerken, neden bu cevabı hiç beklemediğimi düşündüm.
“Ben de söylemem,” diye çenemi dikleştirdiğimde kaşları çatıldı. Ne bekliyordu acaba? Bir anda mağara adamı tavrıyla tam elinden kurtulacakken belimi sıkıca kavradı.
Kaçmama izin vermeye niyeti yoktu.
“Neyi söylemesin?” Şimdiden laf oyunlarıyla beni kandırmaya çalışıyordu. Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdığımda, bu tavrıma hem gülmek istiyor hem de o kelimeleri duymak istiyormuş gibi sabırsızlaştı.
Tam dudakları kelimeler için açılacaktı ki büyük bir gürültüyle irkilerek Suat’a doğru sokuldum. Gürültü gittikçe artarken paniğimin geçmesi birkaç saniyemi almıştı.
Benim aksime Suat soğukkanlılığını koruyarak beni arkasına aldı ve perdeleri hızla araladı. Bir eli kolumu sararken, diğer eli belindeki silahındaydı.
Yanımızda silah taşıdığını o ana dek hiç fark etmemiştim. Yaşadığım şoku atlatamadan gökyüzünde inmekte olan helikopterle şaşkınlıkla ağzım açık kalmıştı.
Bir an, operasyon düzenlendiğini sanıp kendimizi suçüstü yakalanmış gibi hissettim.
“Bu da ne?” dedi Suat, şaşkınlığımızı paylaşarak.
“Seninle ilgili değil mi?” diye gittikçe gürültüsü kulak batırıcı olan helikopteri işaret ettim.
“Sanmıyorum.” Diyerek belindeki silahı çıkarıp elime tutuşturmasıyla iyice paniğim zirvelere çıkmıştı.
“Ben işaret vermedikçe çıkma.”
“Sen nereye?” Kolundan tutmamla bana güvence vermek ister gibi tane tane konuştu.
“Bana bir dakika ver.” Yanımdan ayrılıp yatak odamıza gitmesiyle helikopter havada garip hareketler yapmaya başlamıştı.
Pilotun profesyonel olmadığı, hatta düpedüz acemi olduğu her halinden belliydi. Bir an helikopterin tepemize çakılacağı düşüncesiyle yüzümü buruşturdum. İniş yapmaya çalışırken çam ağaçlarına sürtünüyor, yalpalıyordu.
Evin önündeki boş sahaya inmeyi başardığında, Suat’ın elinde ağır bir silahla dışarı çıkması bir oldu. Az önce onu yatak odamızdan mı çıkarmıştı?
Sağlam adımlarla kapıya doğru giderken hareketlerindeki profesyonellikle neredeyse küçük dilimi yutacaktım. İşaret parmağıyla eğilmemi işaret ettiğinde onu ikiletmeden eğildim.
Tam ona durması için seslenecektim ki, gözlerim camdan tanıdık görüntüyle kısıldı. Durumu idrak etmem birkaç saniyemi almıştı. Daha neler? Yine hayla görmeye başlamıştım.
Önce görüş alanıma giren Eren, daha sonraysa Hakan’ın kürküne basıp ayağı kayan İpek’in küfürler savurduğunu duydum.
“Siktir!”
Yalnız Hakan’ın çığlığını duyduğumda, kocam olacak adamın elindeki silahla kapıyı tekmeleyerek açtığını fark etmiştim. Resmen katliamdan son anda kurtulmuş olmalıydık.
Hızla yerimden doğrulup onlara doğru koştuğumda Hakan dizlerinin üzerine çökmüş, avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Eren ve İpek çamura bulanmış kar girdabından kurtulmaya çalışmakla meşguldü. Panikten göğsüm hızla inip kalkarken Suat’ın tam yanında durdum. Kafası karışmış şekilde karşısındaki manzarayı anlamlandırmaya çalışıyordu.
“Hakan?” Sesimi duymasıyla daha da cesaret bulmuş gibi çığlıklarını artırdı. Yüzümü buruşturarak Suat’ın elindeki silahı indirmesini işaret edip, beni her ortamda rezil kepaze eden arkadaşlarıma doğru adımladım.
“Hakan sus artık! Senin derdin ne be?” Sinirle onu sarstığımda bacaklarıma yapışması bir oldu.
“Kocan olacak adam bizi kurşuna dizecek.” Neredeyse ağlayacağını düşündüğüm ses tonuyla konuştuğunda gerçekten korktuğunu anlamıştım. Siktir, bir bu eksikti.
“Saçmalama. Suat neden seni vursun? Hakan ağlamayı bırak artık.”
Onu sarsmama rağmen abartılı şekilde bağırmaya devam edince İpek, ayağının altındaki çamurlu karı Hakan’ın ağzına tıkıştırdı. Etkili bir şekilde ses bir anda kesilmişti.
“Yeter be! Sen de bırak şu kolumu.” Eren’in yardımını itip doğrulurken, İpek dramatik bir şekilde ayakta kalmayı başarmıştı.
“Arkadaşım” diyerek çamurlu haliyle boynuma atılmasıyla dengemi kaybettim ve geriye doğru düşmüştük. İkimiz de berbat durumdaydık.
“Kurtlara yem olmadan seni bulabildik” Sevinçli bağırışıyla Suat’a kötücül bir bakış fırlatmayı da ihmal etmedi. Galiba buradaki kurt Suat oluyordu. Yüzüme kondurduğu sulu öpücük yetmezmiş gibi, boğulacakmışçasına sıkı sarılıyordu.
“Eren, şu karını al üzerimden!” Öksürük krizine girerken, Eren dediğimi yaparak İpek’i üzerimden çekti.
“Bırak beni” dedi İpek, hala Hakan’ı boğacakmış gibi bakarak. “Zaten şu salak yüzünden midem bulandı.”
“Galiba kusacağım.” İpek çam ağaçlarına doğru koşarken yüzümü buruşturdum. Helikopteri gerçekten Hakan’ın kullandığına inanmak istemiyordum.
O ve İpek’in Hakan’ın pilotluğuna güvenip o araca binmiş olmaları başlı başına bir delilikti.
“İyi misin?” Eren’in uzattığı elini tutarak zor da olsa ayağa kalktım. Bu sırada Hakan çamura bulanmış ağzını kürküne siliyor, İpek ise ağacın dibinde midesindekileri boşaltıyordu.
“Neden iyi olmayayım ki?” Sinirimi ondan çıkaracakken derin bir nefes alıp kendimi dizginledim.
“Hem sizin burada ne işiniz var? Allah’ın cezası, ıssız dağın başında bile beni bulduğunuza inanamıyorum.” Suat yanıma gelince, yorgun bedenimi ona yasladım. Suat’a ve bize attığı tuhaf bakışlar gözümden kaçmadı.
“Sen gerçekten iyi olduğundan emin misin?” Gözleri Suat’ın üzerinde geziniyordu.
“Siz gelene kadar gayet iyiydim. Şimdi gördüğün gibi, çamur banyosu yapmış bir kaplumbağadan farkım yok.” Kendimi kirli hissetmek moralimi bozmuş, sinirlerimi iyice germişti.
Eren elini omzuma atmış, kafası karışmış bir şekilde bir bize, bir de mahvolan kürküne hayıflanan Hakan’a bakıyordu.
“Şey, Hakan dedi ki-” Biraz duraksayıp kafasında olanları birleştiriyormuş gibi Hakan’a baktı.
“Ne dedi?” Neler döndüğünü hâlâ anlayamıyordum.
“Gerizekalı!” diye bir anda bağırdığında irkilmiştim. İri adımlarla Hakan’a doğru gittiğine, yaşanacaklara önceden defalarca şahit olduğum için Eren’in ensesinden tutup geri çektim.
“Eren, sabrımın son sınırındasınız, bak. Hakan ne söyledi?” Sinirle burnundan solurken elimden kurtulup mahcup şekilde Suat’a baktı. Sanki söyleyeceklerinin saçmalığının şimdiden farkındaydı.
“Sen Hakan’a burada, Suat’la olduğuna dair mesaj göndermişsin,” dedi. Duraksadım. Evet, göndermiştim ama hat çekmediği için mesajın gitmediğini sanıyordum.
“Ee?”
“Mesajı aldığında Arkın da bunun yanındaymış.” Yeniden duraksadığında bu defa sabırsızca konuya giren Suat olmuştu.
“Ee?”
“İşte sizin hakkınızda Arkın’la konuşmuşlar. Hakan da bize gelip baban hakkında salak saçma şeyler zırvaladı. Seni burada zorla tutuyormuş falan, Ankara’ya gidecekmişsin.” Kendisi bile söylediklerine inanmıyormuş gibi Hakan’a ters ters bakmayı ihmal etmedi.
“Anlaşılan şu salak her şeyi yanlış anlamış. Zaten şuna inandığım aklıma tüküreyim,” diye yeniden Hakan’a doğru atılacakken, yeniden kolundan tutup geriye çektim.
Söylediklerini anlamıyordum. Arkın’ın bu kadar şeyden haberdar olması içimde anlamsız bir ürperti yarattı. Arkadaşlarımı manipüle etmesini hiç beklemiyordum.
Sonunda bakışlarım Suat’ı bulduğunda, sıktığı çenesini ve kasılmış bedenini görmezden gelemedim. Arkın’ın bu yaptığı hadsizlikti.
“Bu saçmalığı Arkın mı uydurmuş? Ankara’ya falan gittiğim yok.” Suat’la bu konuyu kapatmıştık. Onun da onaylamasını bekler gibi yüzüne baktığımda tek bir mimik bile belli etmedi.
İfadesiz, soğuk bakışlarını arkadaşlarımın üzerinde gezdirmekle yetindi. Bu suskunluğu Eren’e de garip gelse de umursamadım. Bu konu tamamen kapanmıştı.
Eğer Suat beni biraz bile olsa tanıyorsa, bu konunun bir daha açılması ihtimalinde bile aramızdaki her şey bitireceğini bilmeliydi. Hem de bir daha toparlanmayacak şekilde.
“Evet, saçmalık.” Eren, kendisinin bile inanmadığı sesiyle bakışlarını bizden kaçırıp karısına çevirdi.
“Ben bir İpek’e bakayım,” diye yanımızdan ayrıldığında, ikimiz arasındaki gergin enerjiyi iliklerime kadar hissediyordum.
“Ben Hakan’a yardım edeyim, sonra da toparlanıp geri döneriz.” Bir anda hava daha soğuk gelmeye başlamıştı.
Oysa dakikalar önce fırtınanın dindiğinden emindim. Şimdiyse gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı. Güneşin küçük bir ışık huzmesinin Suat’ın yüzünden yavaşça çekilmesini izledim.
Gözlerimi gökyüzüne kaldırıp gerçeği söyleme isteği hissettim. “Fırtına yaklaşıyor.” Sesim fısıltıdan farksızdı.
Gözlerimiz kesiştiği an güneş ışığının kehribar gözlerini boyadığı renkler soldu. Son ışık huzmesi de karanlığa gömüldü.
Duruşu dikti, pişmanlık ya da son kalan güneşli saatler için özlem duymuyordu. İfadesiz ve tahmin edilemezdi. Konuşmadan sadece başını salladı.
Sanki aramızdaki sessizliği bastırmak ister gibi rüzgâr şiddetlendi. Çam ağaçlarının rüzgârla savruluş bu defa korku filmlerindeki o duygudan farksızdı.
Sonunda o bana arkasını dönüp eve adımlarken sadece birkaç saniye, giderek benden uzaklaşan bedenini izledim. Sonra onun gibi arkamı dönüp Hakan’ın yanına gittim.
Derin nefes alıp üzerimdeki bu hissi dağıtmak ister gibi tüm dikkatimi arkadaşıma vermiştim.
Orada sadece birkaç saat daha oyalanmış, sonrasında yola çıkmıştık. Suat’la ikimizin araç yolculuğu neredeyse bitmeyecek bir işkence gibi gelmişti.
Bir şeylerin açıklamasını istiyordum ama ne olduğunu kendim bile bilmiyordum. Ya sessizliği bozacaktım ya da güvensizliğimizin ilk temelini koyacaktık.
Ve anlaşılan hayat, benim için seçimleri çoktan yapmıştı çünkü yolun diğer kısmını uyuyarak geçirmiştim. Aramızdaki sessizlik bir çığ gibi büyüyordu. Hem de karşısı alınamaz bir çığdı bu.
Evin anahtarını bana uzatırken sessizce kapıyı açtım. Hakan ofise geçtiği için evde ikimizdik. Küçük bavullarımızı yatak odasına bırakırken peri masalı da sona ermişti.
Yine başladığımız yere geri dönmüştüm. Yol kat ettiğimiz ortadaydı, peki neden yerimizde sayıyormuşuz gibi hissediyordum?
Ben üstümü bile değiştirmeden dosyalara gömülürken o formasını giyinmiş, bana bu gece nöbeti olduğunu söyleyip çıkmıştı.
Nöbetlerinin saatini kadar biliyordum. Bu gece nöbeti yoktu. Bunu bildiğimi o da biliyordu. Yine de yalan söylemesini umursamıyormuş gibi, sözlerini görmezden gelerek yüzüne bile bakmadım.
Dikkatimi sadece Nazlı’nın dosyasına verdim. Yeterince dikkatimi ve odağımı dağıtmıştım, şimdi toparlanma zamanıydı.
Sonraki günlerimiz basit ve sıradandı. Ben geç saatlere kadar büroda çalışıyordum. Artık Suat beni almak için gelmiyordu. Güvenliğim için kapıya diktiği iki adamı altıya çıkarmıştı.
Aynı şekilde evin etrafında, adliyede de izlendiğimin farkındaydım. Son günlerde bunun beni ne kadar rahatsız ettiğini gizlemem mümkün değildi.
Bazen suskunluğumla, bazense gereksiz laf sokmalarımla onu kışkırtma çabalarım başarısızdı çünkü her karşılığıma insanı delirtecek sakinliğiyle karşılık veriyordu. Ve galiba ben de artık yorulmuştum.
O yüzden nadiren akşam yemeklerinde toplandığımız masada bir tek Hakan konuşuyordu.
Eksilmeyen tek şey, her gece aralıksız yapılan bitki çayı ve gece uyurken beni göğsüne çekip öyle uyumaya çalışmasıydı.
Ne bitki çayını içiyor ne de sarılmasına karşılık veriyordum. Bunun ne kadar devam edeceğini bilmiyordum.
~~~
Adliye binasının önünde Poyraz’la arabaya yaslanmış, Nazlı’nın küçük bir kız çocuğuyla ilgilenmesini izliyorduk.
Kızın elindeki kırmızı balonu Nazlı’ya uzatmasıyla Nazlı’nın yüzündeki gülümseme genişledi. Aynı anda bakışlarımı arkadaşıma çevirdim.
Hislerinin farkındaydım ama bazı şeylerin dile getirilmemesi daha iyiydi. Bir anda bakışlarımız kesiştiğinde, yakalanmış bir suçlu gibi bakışlarını hemen kaçırdı.
“Her şeyin farkındayım,” diye iç çektim. Bunu daha önce konuşmalıydık ama bir türlü vakit bulamamıştık.
Bugün, Nazlı’nın gerçekten özgürlüğünü yeniden kazanacağı gündü. Bu yüzden Poyraz’ın bile bunu gölgelemesini istemiyordum.
“Şerefsizin tekiyim.” Sesi, bundan dolayı kendinden nefret ediyormuş gibi çıkıyordu. Kaşlarımı çattım.
Nazlı’nın ona olan aşırı güveninden dolayı onunla aynı evde kalmak zorunda olduğunu biliyordum. Buna rağmen Poyraz’ın mesafesini hep koruduğunu da biliyordum.
“Aranızda bilmediğim bir şey olmadı, değil mi?” Bu soruyu bir arkadaşa konuşuyormuş gibi değil, Nazlı’nın avukatı olarak ona sormuştum. Ne ima ettiğimin gayet farkındaydı.
“Hiçbir şey.” Yemin eder gibi bir sesle, gözlerini yeniden genişçe gülümseyen Nazlı’ya çevirdi. Sanki göğsü taşıyamadığı bir ağırlıkla dolmuş gibi bakışlarını yeniden kaçırdı.
“Ama kendime yediremiyorum. Bana güvenip sığınan bir kıza beslediğim bu şey-” Sözlerini devam ettiremiyormuş gibi başını iki yana salladı.
“Nazlı’yla konuştum. Daha fazla benimle kalamaz. Başka yere taşınırsa içim rahat etmez, o yüzden ben yarın evden çıkacağım. Hem büronun üst katı olduğu için o ev daha güvenli.” Benden onay bekler gibi kararsızca yüzümü inceledi.
Nazlı’nın yol boyunca bu kadar üzgün olmasının davasıyla ilgili olduğunu sanmıştım ama anlaşılan asıl neden Poyraz’ın taşınıyor oluşuydu.
Nazlı psikolog randevularına bile sadece Poyraz onunla gelirse gitmeyi kabul ediyordu. Hiç kimseye bir şey anlatmazken Poyraz’ın yanında tüm yaşananları, çektiği işkenceleri anlatmak onun için zor değildi.
Psikologla dava ile ilgili görüştüğümde, Poyraz’a olan bu bağlılığın şimdiki süreçte tehlikesiz ama zamanla sağlıksız bir boyut alacağını söylemişti.
Zamanla onu, Poyraz’ın olmadığı bir hayatta da kendini güvende hissetmeye alıştırmalıydım. Büronun yakınlarında başka bir eve taşınmak, güvenli bir yol olarak görülmüştü.
“Sana olan hisleri aşk değil,” dedim acımasız bir dürüstlükle. Niyetim onu yaralamak değildi, sadece arkadaşımı korumaya çalışıyordum.
Nazlı bu zincirlerinden kurtulduğunda hayal kırıklığına uğrayan o olacaktı. Sözlerimle sertçe yutkundu.
“Biliyorum. Kendimi zaten bir pislik gibi hissediyorum. Daha 19 yaşında,” dedi, kendisine bunu hatırlatmak ister gibi. Aslında aralarında beş yaş fark vardı.
Nazlı da yetişkin sayılırdı ama konu yaştan çok yaşanan hayat tecrübeleriyle ilgiliydi ve ikisi şu an o noktanın yakınında bile değillerdi.
“Kendine bu kadar yüklenme. Sen doğru olanı yaptın.” Elimi omzuna koyup destek verircesine sıktım. Bir süre daha orada durduktan sonra içeriye geçtik.
Küçük çocukla karşılaşması, Nazlı’nın kendisini toparlamasına çok yardımcı olmuştu.
Nazlı’nın kocası boşanmak istemediği için çekişmeli bir boşanma olacağı ortadaydı. Yine de ilk adımı atmamız bile büyük başarıydı. Herkes salonda yerini almasıyla yanımdaki Nazlı’ya kısa bir bakış attım.
Gözlerini elini sıkıca bastırdığı karnına dikmişti. Hâkimin gelmesiyle hepimiz ayağa kalktık.
“Oturabilirsiniz.” hâkimin sesiyle yerimize aldık. İlk başlayan karşı taraf olmuştu. Onlar dinlendikten sonra sıra bizdeydi. Ayağa kalkıp gözlerimi önümdeki şerefsize diktim.
Karşı taraftaki o şerefsizin pişkin gülüşü sinirlerimi tepeme çıkarıyordu. Yeterli uyarıyı aldığından emin olduktan sonra konuşmuştum.
“Sayın Hakim müvekkilim yıllarca psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalmış, çocuk yaşta evlendirilmiş, eğitimi elinden alınarak hor görülmüştür. Müvekkilimin boşanmasını ve korunma kararının devamını talep ediyorum. Delillerimizi ve tanık beyanlarımızı daha önceden mahkemeye sunduk”
Sözlerim biter bitmez salonun kapısı büyük bir gürültüyle açılmıştı. Üç polis memurunun doğrudan kürsüye doğru ilerlemesiyle salondaki herkesin kafası karışmıştı. Yine neler oluyordu?
Hâkim şaşkınlıkla gözlüklerini indirirken önüne konulan dosyalara bakmamıştı bile. “Mahkeme salonuna bu şekilde giremezsiniz”
Komiser elindeki diğer evrakları da ciddiyetle Hâkimin masasına bırakmıştı.
“Müdahale etmek zorundayız. Dosya hakkında gizli bir soruşturma başlatıldı.” Başkomiserin sesiyle salondaki fısıltılar anında yükseldi. Bu imkansızdı. Her şeyi, en ince detayına kadar planlamıştım.
Hâkim, önündeki dosyayı sonunda açıp kısa bir bakış attıktan sonra bakışları beni buldu. O ana kadar yüzündeki güven duygusu yerini soğukluğa bırakmıştı. Dosyayı sertçe kapatıp kenara itti.
“Mahkeme duruşmaya ara vermiştir,” Sesi o kadar keskindi ki bedenim anında hareketsizleşti.
“Ne demek ertelendi?” diye atıldığımda polisler çoktan etrafımızı sarmıştı. Nazlı dehşet içinde arkama sinerken, onu korumak ister gibi kolunu sıkıca kavradım. Ellerim titriyordu ama onu bırakmaya niyetim yoktu.
“Artık Nazlı Hanım’ın avukatı değilsiniz.” Memurunun sesiyle bedenim hem öfke hem endişeyle kasıldı. Ne haltlar dönüyordu burada?
Sorularıma cevap misali sevgili kocam salon kapılarının hemen yanında görünmüştü. Kalabalığın ortasında, bir satranç ustası edasıyla tüm bu manzarayı izliyordu.
İhaneti iliklerime kadar hissettiğim anda, daha her şeyin bir başlangıç olduğundan habersizdim.
Nazlı’yı benim yanımdan almalarını beklerken söylenen birkaç kelime dünyamı altüst etmişti.
“Kanundışı delil toplama ve devlet memurunu tehdit suçlamasıyla tutuklusunuz.”
Hareketsiz şekilde karşımdaki adamlara bakarken, söylediklerinin beynimde anlam kazanması bir saniyemi aldı. İnce bileklerime geçirilen kelepçeyle yutkunamadım.
Gözlerim, kalabalığın ardında tüm bu manzarayı soğukkanlı şekilde izleyen adamı buldu. Rüya olmasını, korkunç bir kâbus olmasını ve uyanmamı bekledim.
Hayır, ne rüyaydı ne hayal. Pars Karakurt yeniden benimle oyunlar oynamıştı ve bu defa kaybeden taraf bendim.
Yaşadığım ihanetin hayal kırıklığı, öfkemi bile bastırdı. Yanılmıştım. Hem de çok.
Onun şiddetli kasırgası ormanları yok ederken, bir pervane gibi küçük çiçeği koruduğunu sanmak gibi bir aptallığa inanmıştım.
Meğer bu sessiz fırtınadan sonra hayatıma getireceği kasırganın habercisiymiş. Ve öyle de oldu. Hayatımın tam orta yerinden beni kırarken her parçamı nasıl toplayacağımı bilemiyordum.
Geri dönüş yokmuş gibi geldi. Sanki o sondu ve ben artık hiçbir şeyi toparlayamayacaktım.
Sevgili kocam, babasının oğlu Pars Karakurt olmayı seçmişti.
Pars tam bir hayal kırıklığı mıydı?
Yoksa hâlâ umut var mı? 👀
Bölümün genel gidişatını beğendiniz mi?
Bu arada sınavlarınız nasıl geçti? Umarım istediğiniz gibi olmuşturr🥹🫂
Gitmeden önce oy vermeyi de unutmayın, tamam mııı? 🤍
Bölüm etkileşimi
