29. bölüm / 42
Mevzu Kelepçe/Texting2.9
Bölümler 42Şu an: 2.9
- 1 0.1599 kelime
- 2 0.2349 kelime
- 3 0.31.765 kelime
- 4 0.41.331 kelime
- 5 0.51.642 kelime
- 6 0.6904 kelime
- 7 0.7965 kelime
- 8 0.81.738 kelime
- 9 0.91.372 kelime
- 10 1.01.503 kelime
- 11 1.11.370 kelime
- 12 1.2632 kelime
- 13 1.33.171 kelime
- 14 1.42.771 kelime
- 15 1.51.903 kelime
- 16 1.61.581 kelime
- 17 1.73.430 kelime
- 18 1.83.958 kelime
- 19 1.92.605 kelime
- 20 2.01.868 kelime
- 21 2.13.210 kelime
- 22 2.22.383 kelime
- 23 2.31.972 kelime
- 24 2.41.718 kelime
- 25 2.52.398 kelime
- 26 2.63.425 kelime
- 27 2.72.975 kelime
- 28 2 84.580 kelime
- 29 2.93.256 kelime · Okuduğun bölüm
- 30 3.02.963 kelime
- 31 3 14.846 kelime
- 32 3.25.507 kelime
- 33 Siz de gelir misiniz?🌊34 kelime
- 34 3.34.242 kelime
- 35 3.44.038 kelime
- 36 Alıntı259 kelime
- 37 3.54.630 kelime
- 38 Alıntıı🌠348 kelime
- 39 3.64.385 kelime
- 40 3.74.320 kelime
- 41 Alıntı240 kelime
- 42 3.87.268 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Uzun bir aradan sonra yeniden burada sizlerle buluşmak çok güzel. Umarım iyisinizdir çiçeklerimmm💞
(Kitabın aktifliği için desteğinizi esirgemeyin bebekler.)
1 saat sonra
“Memur bey, gerçekten bu işle hiçbir alakam yok!”
Kendimi anlatma çabalarım sonunda kısmen de olsa fayda vermişti. Tehlikeli patlayıcı madde kullanımından gözaltına alınmışken, Suat’ın müdahalesiyle kendimi onun odasında, durumu netleştirmeye çalışırken bulmuştum.
Sevgili kocam, başımda bir cellat gibi dikilmiş, beni soru yağmuruna tutan memurunu sessizce izliyordu. Bu sükunetin altından nasıl bir fırtına çıkacağını henüz ben bile kestiremiyordum.
“Sende bir şey söylesen ya?” Küçük çocuklar gibi kolunu çekiştirdiğimde, kısılmış gözleri nihayet beni buldu.
“Biricik karını hapse tıkıyorlar be adam, biraz gayret!”
Sitemlerim karşısında tek kaşını dahi oynatmadı. Anlaşıldı, bu adamdan bugün bana hayır yoktu.
İşin kötüsü, başta Suat’la evli olduğumuza bile inanmamışlardı. Özellikle haftalar önceki o meşhur karakol rezilliğimizden sonra, Suat’ın iş arkadaşları aramızdaki bu ilişkiye bir türlü anlam veremiyordu.
Suat, tam karşıma geçip oturdu. Hafifçe öne doğru eğildiğinde, sesini içerideki memurun duyamayacağı o muzip ve boğuk tona ayarladı.
“Sahte karım için elimden bir şey gelmiyor maalesef.”
Karşımda arsızca intikamını alırken, masadaki kalemi alıp alnının ortasına fırlatmamak için kendimi zor tuttum.
Niyetimi anlamış gibi onaylamaz bir tavırla dilini damağına vurdu. Rahatça arkasına yaslanıp parmaklarıyla masada o sinir bozucu ritmine devam etmişti.
“Sinan, fiziksel şiddetin cezası kaç aydan başlıyor?” Bizi meraklı gözlerle inceleyen Sinan, bana kısa bir bakış attı.
“Üç aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası olabilir.”
Bilmiş tavrına karşılık elimdeki kalemi sertçe masaya bıraktım. Anlaşıldı, bu gece kedinin fareyle oynadığı gibi benimle oynayacaktı.
“Tamam Sinan. Gerisini ben hallederim.”
Memur nihayet dışarı çıktığında, masadaki kalemi kaptığım gibi hiç tereddüt etmeden ona doğru fırlatmıştım.
“Adi herif!”
Suat kahkaha atarken dik dik ona bakıyordum. Oh, paşamızın keyfi de yerinde maşallah!
“Ya adamın yanında ne diye kendini ‘karısından dayak yiyen masum koca’ gibi gösteriyorsun? Şurada kariyerim söz konusu. Bir terörist damgası yemediğim kaldı.”
Somurtarak ellerimi göğsümde birleştirirken, Suat keyifli bir şekilde önüme bir kağıt yığını itti.
“Bunu imzalayarak çıkabilirsiniz.”
Kendinden emin sesiyle, az önce fırlattığım kalemi nazikçe bana uzattı. Şaşkınlıkla bir kağıtlara, bir de ona baktım.
Bu kadar kolay mıydı yani? İtiraz etmeden kaleme uzandığımda, elini çevik bir hamleyle geri çekti. Tabi ya bu işin bu kadar bedelsiz olmayacağını bilmeliydim.
“Bir şartla.”
Gözlerindeki o muzip parıltı yüzümde birkaç saniye oyalandıktan sonra, dudaklarıma inmişti. Bakışlarının aklımı çelmesine izin vermeden gözlerimi kaçırdım.
“Ben de sevgili kocamın merhametini neye borçlu olduğumu düşünüyordum.”
Sırıtan yüzü aniden ciddi bir ifadeye büründü. Sanki vereceğim tepkiyi kestiremiyormuş gibi, kararsız bir tavırla elini ensesine attı.
“Birkaç dakikaya buradan çıkacaksınız, karşılığında..” diye fısıldayıp bana doğru eğildi ve kalemi parmaklarımın arasına bıraktı. Bakışları tam bir avcı misali üzerimdeydi.
“Karşılığında?”
Sesimdeki o ele avuca sığmaz tınıdan hoşlanmış gibi dudakları hafifçe seğirdi.
“Benimle akşam yemeği yiyeceksin.”
Sözlerine anlam veremeyerek kalakaldım. İstediğinde olağanüstü bir şey yoktu, zaten çoğu akşamı birlikte geçiriyorduk. Sessizliğimi yanlış anlamış olacak ki, üzerine bastırarak eklemişti.
“Baş başa. Sadece sen ve ben.”
Gözlerimi kısıp koltuğa yaslandım. Artık niyetinin gerçekten bir adım atmak olduğunu anlamak zor değildi.
Kalbim, onun bu beklenmedik hamlesiyle hızlanırken gülümsememi bastırmak için içimden dualar ediyordum. Az önceki o alaycı ses tonu gitmiş, yerine ciddi ama bir o kadar da tedirgin bir tını gelmişti.
Biraz intikam almak için sesimi olabildiğince kayıtsız tutmaya çalıştım.
“Hangi sıfatla?”
Tam o sırada kapının tıklatılmasıyla Suat’ın eli koltuğun kenarını sertçe kavradı. Gerilmişti.
“Gir.”
Birbirimize kilitlediğimiz gözlerimiz, kapı açılmasına rağmen ayrılmadı.
“Komiserim, Asrın Hanım’ın avukatı Arkın Altuğrul sizinle görüşmek istiyor.”
Mert’in bu sözleri ikimizi de öyle bir şaşırttı ki, aynı anda başımızı ona çevirdik. Arkın benim avukatım falan değildi. Bizim çocuklardan biri aramış olmalıydı.
İşin garibi Arkın, Türkiye doğumlu olsa da eğitimini ve kariyerini yurt dışında yapmıştı. Burada avukatlık yapma izni olduğunu hiç sanmıyordum.
Geleli şurada birkaç gün olmuşken bu işi bu kadar hızlı çözmesi imkânsızdı. Anlaşılan yine o köklü ailesinin nüfuzunu konuşturmuştu.
Suat’ın bakışları yeniden bana döndü. Şaşkınlığımı fark etse de, yükselen öfkesini bastırmakta pek başarılı olduğu söylenemezdi.
“Avukatlık bir durum yok, diğerlerini serbest bırak,” dedi Mert’e doğru. Mert başını sallasa da bana kısa, çekingen bir bakış atmıştı.
“Peki, yenge?”
Suat’ın gözleri yeniden bana döndüğünde, bedenimi baştan sona süzmesi içimdeki küçük kıvılcımları yeniden harlamıştı.
Sadece bakışlarındaki o bariz farkı bile iliklerime kadar hissediyordum. Artık kesinlikle kaçak oynamaya niyeti yok gibiydi. Bulduğu her fırsatta bakışlarıyla, gülüşüyle, hatta o hafif dokunuşlarıyla bile niyetini belli etmekten gizli bir zevk alıyordu.
Mert’in hitabından hoşlanmış olacak ki, kelimeleri uzatarak tekrarladı.
“Yengen. Hmm.”
Düşünüyormuş gibi yapmasıyla kaşlarımı çattım. Beni fazla hafife aldığını düşünmeye başlamıştım artık. Eğer bizi hemen serbest bırakmazsa, bu gece kesinlikle ağır hasarla kurtulacaktı benden.
“Serbest,” diyerek ayağa kalktı ve başımın üzerinde dikildi. Mert odadan çıkarken, Suat bir elini koltuğumun arkasına yaslayıp üzerime doğru eğildi.
İmzalamamı bekliyordu. Sanki yapacak onlarca işi yokmuş gibi, bana ayırdığı her saniyeden keyif alır gibiydi.
“Senin için kiminle iletişime geçti acaba?”
Sesindeki o ince tehdit tınısı, Arkın’ı çoktan kara listesine aldığının kanıtıydı. Elindeki kalemi bu defa tereddüt etmeden tam önüme bıraktı.
Aramızdaki bu tehlikeli yakınlıktan gram rahatsız olmazken, ben de tıpkı onun gibi gözlerimi kırpmadan karşılık verdim. Sesindeki kıskançlığı gizleme gereği bile duymuyordu. Kalemi alıp imzaları atarken, bir yandan da onu yanıtlıyordum.
“Arkın’ın çevresi geniştir,” dedim kestirip atarak. Sözlerim karşısında yüz ifadesi sabit kalsa da, gözlerindeki o koyu karanlık aksini söylüyordu.
Tam kalkacağım sırada, ona ne kadar yakın olduğumu bir an unutmuş olmalıyım ki, döndüğüm anda yüzlerimiz arasındaki mesafe yok denecek kadar azaldı.
Kısılan gözleriyle beni sanki nereye koyması gerektiğini bilmediği bir yapboz parçasıymışım gibi izliyordu. Bakışlarında gördüğüm bu aklı karışmış ifade her zaman hoşuma giderdi.
İlk tanıştığımız zamanlarda bu durum için bana nasıl isyan ettiğini hatırlayınca, gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Gerçek şuydu ki, hiçbir zaman birbirimizi açık bir kitap gibi okuyamamıştık. Hep çözülmesi gereken gizli taraflarımız vardı.
Ve nedense, bunları konuşmadan aramızdaki bu “şey” tam anlamıyla gerçeğe dönüşmeyecekti.
Karakoldan çıkarken yol boyunca sessiz kaldık. Akşam yemeği konusu bir daha açılmamıştı. Eve vardığımızda anahtarla kapıyı açtı ve içeri girmem için geriye çekildi. İkimiz de yatak odasına ilerlerken, üzerimdekilerden kurtulmak için hemen dolaba yöneldim.
Suat’ın kapının önünde duran hareketsiz gölgesini hissettiğimde, gözlerim ister istemez ona kaydı.
Komodinin üzerindeki o meşhur, bitirilmemiş bitki çayı kupasını fark etmesiyle ifadesi gözle görülür bir şekilde değişti.
Bu oyunu daha ne kadar sürdüreceğimizi merak ediyordum. Anlaşılan o da en az benim kadar meraklıydı. Gözleri beni bulduğunda, elimdeki kıyafetlerle öylece kalakaldım.
“Bu konuyu konuşacağız.”
Dudaklarından dökülen bu net kelimelerle nefesimi tuttum. Ucu çok açık bir cümleydi. Tam olarak neyi? Nedense ben de onun gibi dürüst olma ihtiyacı hissetmiştim.
“Akşam yemeğini mi, yoksa bitki çayını mı?”
“Bizi” dememiştim. Çünkü aramızdaki o görünmez bağ, bizi çoktan “biz” yapmıştı.
“Her şeyi.”
Kendinden emin bir şekilde konuşurken, gözlerindeki o hınzır ışıltı artık oyunun bittiğini fısıldıyordu. Ben tek kelime dahi edemezken, o ceketini çıkarıp yandaki koltuğa fırlattı ve banyoya girdi.
Hakan salağı son anda adamın üzerine şarap döktüğü için gerçekten bir duşa ihtiyacı vardı. İçeriden gelen su sesiyle birlikte ben de üzerimdeki kıyafetlerden kurtulup rahat bir şeyler giyindim.
Ne kadar uykum gelse de içimdeki o çocuksu heyecanı bastıramıyordum. Suat’ın çalışma odasına gidip aldığım saksıyı incelemeye başladım.
Bunu ona vermenin tam zamanıydı. Eğer açık konuşacaksak, onu önemsediğime dair bir şeyler gösterme ihtiyacıyla dolup taşmıştım.
Onu önemsiyordum. Ona değer veriyordum. Hatta daha da kötüsü, ondan gerçekten hoşlanıyordum.
Dakikalar geçtikçe heyecanım azalmak yerine katlanıyordu. Keşke daha karakoldayken oyunlar oynamak yerine konuşsaydık. Ya da arabada geçirdiğimiz o ağır sessizliğin içinde.
Beni bu kadar bekletmesine bir anlam veremiyordum. Alt tarafı bir duş ne kadar uzun sürebilirdi? Daha fazla odada duramayıp kapı koluna uzandığım anda, kapı Suat tarafından açılmıştı.
Saçları ıslaklığın etkisiyle koyu kahve bir tona bürünmüş, birkaç inatçı tutam alnına doğru düşmüştü. Üzerinde tamamen rahat ev kıyafetleri vardı. Diğer elinde gördüğüm kupayla birlikte dudaklarımdaki o hafif iç çekişe mani olamadım.
Muhtemelen çoktan duştan çıkmış ve mutfakta benim için o bitki çayını hazırlamakla meşgul olmuştu. Kendimi ne konuşacağımıza o kadar kaptırmıştım ki, dışarıdaki sesleri duymamıştım bile. Gözleri itinayla üzerimde gezinirken dudakları yavaşça aralandı.
“Seni arıyordum.”
Sesindeki o alışılmadık yumuşaklık içime işledi. Uzattığı kupaya bakarken, kendimi ilk defa bu kadar büyük bir ikilemde kalmış gibi hissediyordum.
O çayı içmek, sanki ona olan hislerimi resmen kabul etmek gibi geliyordu. Yine de o sıcak kupayı parmaklarımın arasına aldım ama dudaklarıma götürmedim.
“Teşekkür ederim.”
Sessizce beni izlerken, çayı hemen içmeyeceğimi anlamış gibi gözleri arkamdaki bir noktaya sabitlendi.
Önce kaşları çatıldı, sonra bir şeyleri fark etmiş gibi bakışları yeniden beni buldu. Birkaç adımda çalışma masasına yaklaşıp aldığım bitkiye kısa bir bakış attı.
“Sadece bunu bulabildim,” diye açıkladığımda, işaret parmağı yaprakların üzerinde nazikçe kaydı.
Dudaklarındaki o küçük gülümsemeye benzer seğirme, kalbimde yumuşacık bir iz bıraktı.
O çalışma masasına yaslandığında, ben de onun gibi yanına gidip yerimi aldım. Aramızda sadece o bitki çayı ve küçük saksı vardı. Elimi masanın kenarına yasladığımda, o da elini benimkinin hemen yanına, aramızda milimetrik bir mesafe bırakacak şekilde koydu. Ne muhteşem bir görüntüydü ama.
Bakışlarımı önümüzdeki kapıya dikip ilk kimin konuşacağını bekledim. Ve beni çok bekletmemişti.
“Oyunlar oynamaktan sıkıldım, oyun arkadaşım.”
Sesiyle geçmişe o kadar zarif bir gönderme yaptı ki, dudaklarımda ister istemez küçük bir gülümseme belirdi. Bana bakmak için kafasını çevirdiğini hissetsem de, ben gözlerimi ısrarla yan yana duran ellerimize dikmiştim.
Bir kalp atışı kadar süre beni izledi. Bakışları, tenimde bir okşama gibi hissediyordum.
Ellerimiz arasındaki o son boşluğu kapattığında, teninin sıcaklığını derinden hissettim. Parmakları, adeta bir şefkat gösterisi gibi tenimde gezindi.
Gözlerimi kaldırıp ona baktığımda, bakışlarındaki o koşulsuz teslimiyet kalbimin teklemesine sebep olmuştu.
“Özür dilerim.”
İçten gelen o derin sesiyle konuştuğunda, yüzümde şaşkınlık belirdiğine emindim.
“Ne için?”
Bakışları yüzümde ağır ağır gezdikten sonra dudaklarımda durakladı. Kısa bir an bakışlarının yeniden gözlerime dikilişini izledim.
“Bunu daha önce yapmadığım için.”
Sözlerini tam olarak algılayamadan, elinin yüzümü kavradığını hissettim ve dudaklarımda o beklenmeyen sıcaklıkla kaplandı.
Beni öpüyordu.
Karşısında öylece hareketsizce dikilirken, konuşmadan önce bu kadar çabuk ve cesur bir hamle beklemiyordum. Kalbim delice atmak yerine, tarif edemediğim bir şekilde yavaşladı. Sanki zaman o an durmuştu.
Diğer eli belimi kavrayıp beni kendine çektiğinde, bedenine yaslanan o yakıcı sıcaklığı iliklerime kadar hissettim.
Hareketsizliğim, alt dudağımda hissettiğim küçük bir sızıyla son buldu. Beni ısırmıştı. Bunu, benden bir tepki almak için yaptığı belliydi.
Dudaklarımı hareket ettirip verdiğim küçük karşılıkla öpüşmemizi derinleştirmek ister gibi üzerime doğru eğildi.
Tenim, onun dokunuşuna ihanet edercesine alev alev yanıyordu. Sadece bir saniyeliğine dudakları geri çekildiğinde, sıcak nefesi tenime çarptı.
Aklımı başımdan alan bu öpücüğe karşı yalnızca nefes nefese karşılık verebilmiştim.
Dudakları yeni bir öpücük için sabırsızca yaklaştı. Aramızda hiçbir zaman ten uyumu sorunu olmamıştı. Bedenlerimizin birbirine verdiği bu muazzam tepkiyi görmemek için kör olmak gerekirdi.
Ama yine de küçük bir öpücüğün beynimde onlarca yıldız patlamasına eşdeğer olacağını hiç hayal etmemiştim. Üstelik öptüğüm ilk erkek olmadığını bildiğim halde.
Nefes nefese dudaklarımdan ayrıldığında, elim hızla inip kalkan göğsünün üzerindeydi. Kalbinin benim için bu kadar hızlı çarptığını bilmek, içimdeki karanlık bir şeyleri tetiklemişti.
Gözlerim hâlâ kapalıyken, bu defa dudaklarını dudaklarımın hemen kenarına bastırdı.
“Konuşmamız gerekiyor,” nefesi tenime çarparken gözlerimi açmadım.
“Evet,” dedim kesik nefesler arasında. Sesimi duyduğundan bile emin değildim.
“Evet...” diye fısıldadı. Kelimeleri tekrarlarken ne belimi bırakmış ne de aramıza mesafe koymuştu.
Kendini kontrol etmek adına kısa bir saniye dursa da, karşı koyamamış gibi pes etti. Küçük bir öpücük daha dudaklarımla tenim arasındaki o hassas yere dokundu.
Siktir!
Bu adam her öpücüğüyle tereyağı gibi eridiğimi görmüyor muydu?
Kendini toplamak adına birkaç saniye bekleyip, sadece yüzümü görebilecek kadar geri çekildi.
Az önceki cesur karşılığımı hatırladığımda, yanaklarımdaki sıcaklıkla gözlerimi omuzlarına diktim. Hâlâ tehlikeli sayılacak kadar yakındık.
Ellerim yavaşça göğsünden düşerken masanın kenarını sıkıca kavradım. Tam karşımda dikilirken, o da ellerini zahmetsizce tenimin üzerine bıraktı ve yüzüme doğru eğildi.
“Neyin sahte olduğu umurumda değil. Seninle ilgili olan her şey bende gerçek.”
Bakışları gerçekten bir şeyleri anlamamı ister gibi duygu yüklüydü. Gözleriyle kenetli ellerimizi işaret ettiğinde bakışlarım oraya kaydı. Elinin üzerindeki eli, o kadar doğru hissettiriyordu ki.
“İçinde ismin yazan şu yüzük kadar gerçek.”
Ani bir hareketle ona dönerken yutkundum. Yüzükleri takarken içine bakma fırsatım olmamıştı ve onun bu kadar ince düşünmesini gerçekten beklemiyordum.
“Yani artık oyun yok?” dedim kalbim küt küt atarken. Dudakları anlamlı bir gülümsemeyle kıvrıldı.
“Yok.” Buna gerçekten inanıyor gibiydi.
“Ya sırlar?”
Bu defa ona beklentiyle bakan bendim. Çünkü aramızdaki asıl engel, o aşılmaz sırlar ve sakladıklarıydı. Dudaklarından derin bir iç çekiş dökülürken gözleri itinayla beni izledi.
“Her şeyi anlatacağım.”
Kısa bir süre, eli yüzüme dökülen birkaç tutam saçta oyalandı. “Bunun için bana zaman verecek misin?”
Bir şeyler için yine zaman isterken ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Bu zamanın yeni yalanları beraberinde getirmesinden korkuyordum.
Ama aynı zamanda bizim için hayal edemediğim kadar güzel bir başlangıç da getirebilirdi. Başımı olumlu anlamda salladığımda, dudaklarının sıcaklığını alnımda hissettim.
Birkaç saniye öylece, sessizce durduk. Yüzümü avuçları arasına alırken, gözlerime bakmak için hafifçe geri çekildi.
Onu sevdiğimi söylememiştim. O da söylememişti. Ama buna eşdeğer birçok şey yapmıştı. Nedense bunu sesli bir şekilde dile getirmeye henüz hazır değilmişim gibi hissediyordum.
“İsmail Karakurt adalete teslim edildiğinde artık daha fazla sır kalmayacak. Sen ve ben,” dedi üzerine bastırarak.
“Sadece ikimizin yaşayacağı güzel bir eve taşınırız.”
Bunu hayal etmesi bile içimde küçük bir kelebek ordusunu harekete geçirmişti. Sözleri bana gelecekle ilgili umutlar vaat ediyormuş gibi gözlerimi kırpıştırdım.
“Benim zaten bir evim var.”
“Benim de bir evim var Asrın. Ama içinde sen yoksun.”
Sözleri gerçekten bir sitem gibi çıkarken onu izliyordum. Haklıydı. Burada yaşayabilirdim ama her zaman bir misafir gibiydim.
Asla evdeki hiçbir şeyi kişiselleştirmemiş, kendime dair kalıcı bir iz bırakmamıştım.
Komodinin üzerindeki küpelerim ve rujum olmasa, bu odada bir kadının yaşadığını düşünmezdin bile. Buna dikkat ettiğini hiç düşünmemiştim.
Buraya gerçekten alışarak aramızdaki o karmaşık durumu daha da karmaşıklaştırmak istememiştim aslında.
“Eğer bitkilerle çevrili bir çalışma odam olacaksa, neden olmasın?”
Sesimle birlikte belimdeki tutuşu sıkılaşırken beni iyice kendine doğru çekti. Dudakları bu fikre bayılmış gibi kıvrıldı. “Bu fikre bayıldım.”
Dudaklarını boynuma bastırırken mırıldandığı kelimelerle sarhoş olmuştum. Ona daha fazla alan açmak için boynumu yavaşça sağa eğdiğimi fark etmiş gibi, eli boynumdan saçlarıma tırmandı.
Dudakları hâlâ boynumla omzum arasına onlarca öpücük konduruyordu. Bu delilikti. Sadece öpücükleri bile nasıl bu kadar iyi hissettirebilirdi?
Sıcaklığını ister gibi gömleğinin yakasını tutup kendime doğru çekmemi fırsat bilerek belimdeki eli daha da sıkılaştı.
Masayla onun arasında sıkışıp kalırken, ikimiz de eğer şimdi durmazsak bu işin nereye gideceğini biliyorduk. Ve kesinlikle onu durduracak bir iradeye sahip değildim.
Az önce şehvetle tenimi yakan dudaklarını, bu defa daha sakin bir öpücükle kulağımın yanına bastırdı.
“Bana bir sırrını ver.”
Sesi tenime çarparken elleri itinayla saçlarımda geziniyordu. Eğer beni böyle öpmeye devam ederse ona istediği tüm sırları verebilirdim.
Yüzümü görebilmek için başını kaldırdığında yanaklarımın alev alev yandığına emindim. Daha ileri gitmekten onu alıkoyan bu kadar önemli şeyin ne olduğunu merak ettim.
Çünkü bakışları beni her şeyden daha çok istediğini göstermekten zerre rahatsızlık duymuyordu.
Kendimi toplamak adına kuruyan dudaklarımı ıslatmak için dilimi yavaşça üzerlerinde gezdirdim. Hâlâ nefeslerim kesik kesikti. Benim aksime Suat, bunların hiçbirini gizleme gereği duymuyordu.
“Nasıl bir sır?” Sonunda kendimi toparlayabilmiştim.
Gözleri, sanki bir karara varmaya çalışır gibi yüzümde gezindi. En çok neyi öğrenmek istediğini tartıyordu.
Aptal değildim. Bana ailem ya da ablam hakkında bir şeyler sormasa bile, bir yerleri eşelediğini biliyordum. Tıpkı benim onu araştırıp pek bir şey bulamadığım gibi.
Eminim istihbaratı çok güçlüydü. Ama geçmişim hakkında genel detaylar dışında pek bir şey bildiğini sanmıyordum. Annem ve babam, özellikle bazı sırların gün yüzüne çıkmaması için hatırı sayılır servetler harcamışlardı.
Yine de Suat, kafasında bu olayların haritasını çizecek kadar zeki bir adamdı.
Sonunda kararını vermiş olacak ki, gözleri saçlarıma kaydı.
“Neden on iki yıldır saçlarını boyuyorsun?”
Sesindeki saf merakla bedenim kaskatı kesildi. Anlaşılan bazı şeyleri saklamak için para yeterli olmuyordu. Saç boyatmakta tabii ki bir sorun yoktu.
Ama on üç yaşındaki bir çocuğun ablasının cenazesinden sonra tek başına saçlarını kesip sarıya boyaması, altı deşilmesi gereken bir sorundu. Gözleri cevap beklerken, o günü hatırlayarak ellerim sarı tutamlarıma gitti.
Tam on iki yıl önce aynanın önünde duran o küçük kızın uzun kahverengi saçlarını, çok sevdiği kâküllerini hatırladım. Görüntü fazlasıyla bulanıktı.
Her gün aynaya baktığımda sırf o kızla karşılaşmamak için yaptığım bu küçük değişiklik, zamanla bana eski kendimi unutturmuştu.
Şimdi değil. Ona istediği cevapları şimdi vermeyecektim. Her şeyi sindirmek için biraz daha zamana ihtiyacım vardı.
“Sarıyı seviyorum,” dedim. Sesim şımarık bir kız çocuğu gibi çıksa da sözlerime inanmamıştı.
Sarıdan nefret ederdim.
“Yanlış cevap.”
Sözlerini umursamadan ellerimi boynuna dolayıp çenesine küçük bir öpücük kondurdum. Elleri hemen belimi sararken, o da dudaklarını yanağıma bastırdı.
“Yanlış soru,” diye onu düzeltmemin hemen ardından kapı, alacaklıymış gibi çalmaya başladı.
Gelen tabii ki Hakan’dı. Neden asla anahtar almadığını bir türlü anlamıyordum.
“Eğer kapıyı açmazsak, artık bir kapın olmayabilir.”
Suat’tan ayrılmaya çalışırken çıkardığı o memnuniyetsiz homurtulara gülmeden edemedim.
“Çelikten bir kapı olduğunu sana söylemiş miydim?”
Sözleriyle gözlerim şaşkınlıkla aralandı. Nasıl yani?
“Camlar da kurşun geçirmez de, tam olsun.”
Söylediklerime itiraz etmeyince gerçekten afallamıştım. Yüzümün girdiği hal hoşuna gitmiş olacak ki sırıtmaya başladı.
“Sana inanmıyorum.”
Ellerinden kurtulup masanın üzerine bıraktığı kupayı aldım. Bunu fark edince gözleri dikkatle her hareketimi izlemeye başladı.
Zahmetsizce kupayı dudaklarıma götürdüm. Karşımdaki adamsa sanki nefesini tutmuş, merakla ne yapacağımı bekliyordu. Aldığım ilk yudumda gözlerimi kapattım.
Kokusu kadar tadı da güzeldi. Gözlerimi açtığımda, yüzündeki o içten gülümsemeyle beni izlemesinin keyfini çıkardım. Ta ki o kapı sesi yeniden duyulana kadar.
Sıkıntıyla nefes verip kapıya doğru adımlarken, onun da arkamdan geldiğini hissediyordum.
Yüzümdeki kocaman gülümsemeyle kapıyı ardına kadar açtım. Ancak kapıda dikilen sevgili “iş arkadaşlarımı” görünce ifadem anında soldu. Benim mesai yine başlıyordu.
Suat da tıpkı benim gibi diğerlerine bakıyordu. Gecenin bu saatinde toplu halde kapıma dikilmelerinin tek bir nedeni olabilirdi. Eğer tahmin ettiğim şeyse, hepsini yeryüzünden silmem gerekecekti.
“Canım arkadaşım!”
Hakan’ın korku dolu sesini duymamla gözlerimi kısmam bir oldu.
“İçeri!”
Bağırmaktan sadece bir ton aşağıda olan sesimle, hepsi duruşlarını dikleştirip sakin adımlarla önümden geçtiler.
Suat kafası karışmış gibi görünse de elimdeki kupayı ellerine tutuşturdum.
“Neler oluyor Asrın?”
Yüzümü sabit tutmaya çalışarak, avını izleyen vahşi bir kuş gibi önümdekilere baktım.
“Duvarlar ses yalıtımlıydı, değil mi?”
Ürkütücü sesimle Suat bir bana, bir de diğerlerine bakıyordu. “Evet, de ”
“Kapıyı kilitle. Ve benim için avlusu geniş, güzel bir cezaevi bakmaya başla.”
Daha sözlerimi bitiremeden Öykü, kocasının arkasına saklanmıştı. Demek can korkusu, ihaneti bile unutturabiliyordu.
“Asrın, beni korkutuyorsun.”
“Bence de korkmalısınız!” diye attığım ilk adımda Eren, karısının kolundan tutarak hızla odaya doğru koşuşturdu.
Batu da aynı şekilde Öykü’yle birlikte Suat’ın çalışma odasına girerken hedefte sadece Poyraz ve Hakan kalmıştı.
“Hepsi onun suçu!” Poyraz, küçük bir çocuk gibi Hakan’ı önüne siper ederken sinirle kahkaha atmak arasında sıkışıp kalmıştım.
“Asrın, yemin ederim—“
“İçeri!” diye yeniden diretmemin ardından ikisi de kapıda birbirlerini iterek zorlukla içeri geçtiler. Çocuk gibi kapıya sıkışmalarını izlerken yüzümü buruşturdum.
Arkama bakmak gibi bir hata yaptığımda, Suat’ı az önce eline tutuşturduğum kupadaki bitki çayını içerek bizi izlerken buldum.
Biraz şaşkın, biraz da eğleniyor gibiydi. Tabii, 7/24 sirk gösterisinden farksız olan arkadaş ortamıma verebileceği en normal tepki buydu.
“Eğer kan tutuyorsa girmeni tavsiye etmem,” dedim ciddi bir ifadeyle. Aksine, dudaklarından keyifli bir kahkaha yükseldi.
“Alışkınım.”
Hiç tereddüt etmeden açık tuttuğum kapıdan girdiğinde, koluma dokunan bedeninin ısısıyla iç çektim. Az önceki öfkem bile bir anlığına uçup gitmişti.
Hayır. Şu an kocam olan şu adama içimin gitmesinin zamanı değildi. Önce şunların dertlerini öğrenecektim. Ve eğer tahmin ettiğim şeyse, kanlı bir katliam yapmam gerekecekti.
Kanı da hiç sevmezdim.
Kapının ardındaki hengâmeye doğru yürürken derin bir nefes aldım. Aşk hayatım düzene giriyor sandığım anda ekipçe bir haltlar karıştırmaları gerçekten takdire şayandı.
Harika.
Gerçekten harika!
Bir insan hem romantik bir itiraf alıp hem de aynı gece cinayet planı yapma noktasına nasıl gelir, canlı örneğiydim.
Bir adım daha attım. Kapıyı ayağımla yavaşça kapatıp, ellerimi birbirine vurarak avlarıma döndüm.
“Yemin ediyorum,” dedim iç çekerek, “bir gün sadece çay içip uyuduğum normal bir akşam yaşayacağım.”
Arkadaşlarım nefeslerini tutmuş beni izliyordu.
“Ama o gün, bugün değil!”
Bölüm hakkındaki fikirlerinizi buraya bırakabilirsiniz.
Suat ve Asrın sahnelerini beğendiniz mi?
Doğrusu bölümü paylaşırken çok kararsız kaldım. Kötü günler geçiriyoruz. Ve işin daha kötü tarafı yalnız bir ülke ya da millet değil, dünya genelinde işler iyice çığırından çıktı. Bunu karamsarlık için söylemiyorum. Sadece her şeyin bilincinde olmanızı bunları ciddiye alarak kendinizi ve sevdiklerinizi korumak için elinizden geleni yapmanızı rica ediyorum. Özgürlüğünüz ve sevdikleriniz için susmayın🤍
OY vermeden mi gidiyorsun?
Bölüm etkileşimi
