25. bölüm / 21
LEYLAVCI
Bölümler 21Şu an: AVCI
- 1 Oyun398 kelime
- 2 İhanet8.928 kelime
- 3 Fener6.695 kelime
- 4 Umut6.165 kelime
- 5 Karakter tanıtımı621 kelime
- 6 Ateş7.541 kelime
- 7 Koku6.954 kelime
- 8 Peter7.796 kelime
- 9 Kale8.171 kelime
- 10 Gül6.777 kelime
- 11 Mühür7.113 kelime
- 12 frank6.211 kelime
- 13 Tehlikeli oyun7.418 kelime
- 14 Güzellim6.194 kelime
- 15 Orvian6.939 kelime
- 16 Müsabaka5.452 kelime
- 17 Öpücük4.565 kelime
- 18 İgor5.097 kelime
- 19 Esir4.923 kelime
- 20 Arayış5.818 kelime
- 21 AVCI6.001 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Melekler, Porsian'ın en eski ve en güçlü varlıkları arasında yer alıyordu. İnsanların anlattığı masallardaki gibi yalnızca iyiliği temsil ettiklerini söylemek büyük bir yanılgı olurdu. Kimileri ışığın koruyucusu olarak anılırken kimileri karanlığın içinde kaybolmuştu. Kanatları, güçlerinin bir göstergesiydi fakat her melek kanatlarını taşıyacak kadar masum değildi. Üstelik düşmüş meleklerin hikâyeleri, anlatılan bütün masallardan çok daha ürkütücüydü.
Sabah gözlerimi açar açmaz yaptığım ilk şey pijamalarımı bile değiştirmeden doğruca İgor'un benim için hazırladığı oyun odasına gitmek olmuştu. Açıkçası aylardır bilgisayar başında hiç vakit geçiremediğim için kendimi odama atar atmaz klavyenin başına geçmek istiyordum. Üstelik İgor, oyun odasına küçük bir abur cubur köşesi hazırlamıştı. Kahvaltıyla uğraşmak yerine birkaç paket atıştırmalık alıp bilgisayarın karşısına yerleşmek bana çok daha cazip gelmişti.
İnternet hiç ama hiç çekmiyordu. Bu yüzden maalesef yalnızca kaset oyunlarını ve çevrimdışı oynayabildiğim oyunları kullanabiliyordum. Yine de hiç yoktan iyiydi. Aylardır kendimi zaten bir oyunun içine düşmüş gibi hissettiğimden bilgisayar başında vakit geçirmeyi pek özlemediğimi düşünüyordum. Meğer kendimi kandırıyormuşum. Ekranın karşısına oturur oturmaz ne kadar yanıldığımı anlamıştım. Sanki uzun zamandır kaybettiğim bir parçama yeniden kavuşmuştum. Sağ dizimi kendime doğru çekerek bilgisayara biraz daha eğildim. Parmaklarım klavyenin üzerinde hızla hareket ederken gözlerimi ekrandan bir an bile ayırmıyordum. Karşımdaki araba yarışında bitiş çizgisine ulaşmama yalnızca birkaç saniye kalmıştı. Kazanmama ramak kalmışken kendimi iyice oyuna kaptırmıştım. Hatta heyecandan nefesimi bile tuttuğumu fark ettim. Tam da rakibimi geride bırakıp birinciliği garantileyeceğim sırada kulaklığım başımdan sertçe çekilip alındı.
"Ne yapıyorsun ya sen!"
Refleksle ellerimi klavyeden çekince arabam kontrolden çıktı ve birkaç saniye içinde bariyerlere çarptı. Ekranda beliren kaybetme yazısına bakakaldım. Birkaç saniye boyunca ne olduğunu anlamaya çalıştım. Ardından öfkeyle sandalyemden kalkıp arkamı döndüm. Karşımda duran İgor, elindeki kulaklığımı masanın üzerine bıraktı.
"İki saattir içeride sana sesleniyorum." Sesi oldukça bezgin çıkmıştı.
"Niye sesleniyorsun? Cevap vermiyorsam seslenme be o zaman!" Kaşlarımı çatıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Bütün keyfim kaçmıştı. Üstelik az önce kazanmak üzere olduğum yarışı kaybetmiştim. Bundan daha kötü bir sabah başlangıcı düşünemiyordum.
"Sana kahvaltı hazırlamakla uğraşıyordum. Bu yüzden seslendim. Neyse, hadi gel de çay soğumadan kahvaltını yap."
"İstemiyorum, ben tokum." Elimi bilgisayar masasındaki abur cubur paketlerine doğru uzattım. "Bak, gayet güzel kahvaltı yaptım."
İgor önce masadaki paketlere baktı, ardından derince bir nefes verdi. İki parmağıyla burun kemiğini sıkarken yüzüne yerleşen ifade, birazdan uzun bir nutuk dinleyeceğimin habercisiydi.
"Sabah sabah aç karnına bu şekilde beslenemezsin. Gel de düzgün bir şeyler ye."
Bir anda gözümde öfkeli bir anneye dönüşmüştü. Üstelik üzerindeki kırmızı mutfak önlüğü de bu görüntüyü fazlasıyla destekliyordu. Siyah keten pantolonunun üzerine mavi, salaş bir gömlek giymişti. Kırmızı önlüğü de gömleğinin üzerine geçirmişti. Bu hâliyle ürkütücü derecede yakışıklı bir genç adamdan ziyade mutfakta çocuklarına kahvaltı hazırlayan bir anneye benziyordu. Gerçi yakışıklılığından hiçbir şey kaybetmemişti. Hatta bu görüntüsüyle bile birçok genç kızın dikkatini çekebileceğine emindim. İnsanın biraz da şanssız olması gerekiyordu. Bazıları sabah yataktan kalkar kalkmaz bile güzel görünürken benim karşıma çıkan yakışıklıların tamamı emir vermekten başka bir şey bilmiyordu.
İgor masanın üzerindeki paketleri ve kırıntıları toplamaya başladı. Birkaç dakika içinde oyun köşemi eski hâline getirmişti. Ardından doğrulup bana döndü. Yüzündeki bezgin ifade yerini kendinden emin bir sırıtışa bırakmıştı.
"Ya şimdi uslu bir kız olup içeriye kendi rızanla geçer ve yemeğini yersin ya da seni kucağıma alıp içeriye kendim götürürüm. Üstelik yemeğini de kendi ellerimle yedirmek zorunda kalırım. Bu arada ikinci seçeneği tercih edersen hiç itiraz etmem."
Kaşlarımı biraz daha çattım. Beni tehdit ederken yüzünde beliren o ukala sırıtışı hiç sevmiyordum. Daha doğrusu, kendisini fazlasıyla eğlendirirken benim sinirlerimi bozmasından nefret ediyordum.
"Of, tamam be!" diye söylendim.
İgor'un yüzündeki sırıtış biraz daha genişledi. Kazanmış gibi görünüyordu. Halbuki henüz hiçbir şey kazanmamıştı. Sadece kahvaltı etmek için yerimden kalkıyordum. İçimden kendisine söylemek istediğim birkaç ağır söz geçse de şimdilik susmayı tercih ettim. Sonuçta beni gerçekten kucağına alıp mutfağa taşıyabilecek biriydi. Sabah sabah böyle bir rezilliğe hiç ihtiyacım yoktu.
Adımlarımı sertçe yere vura vura oyun odasından çıktım. Mutfağa geçtiğimde ilk işim masaya göz gezdirmek oldu. İgor gerçekten iyi bir iş çıkarmıştı. Masada yok yoktu. Anlaşılan Türkiye'de kaldığı süre boyunca yemek kültürümüzü oldukça iyi öğrenmişti. Kahvaltılıkların yanına yerleştirdiği sıcak yemekleri görünce biraz önceki aç olmadığım iddiasından eser kalmadı.
Peynir çeşitleri, zeytinler, domates, salatalık, bal ve reçelin yanında sıcacık bir demlik çay duruyordu. Masanın ortasındaki sucuklu yumurtanın kokusuysa bütün mutfağı sarmıştı. Bir an önce yemek istiyordum.
Sandalyelerden birine geçip oturdum. Tabağıma bir şeyler koymakla bile uğraşmadım. Doğrudan ekmekten bir parça koparıp sucuklu yumurtaya daldırdım.
Gözlerimi kapatıp ağzımdan kocaman bir "Hımm!" çıkmasına engel olamamıştım. Çünkü sucuklu yumurta beklediğimden çok daha lezzetliydi. Hatta o kadar hoşuma gitmişti ki tabağıma başka bir şey koymakla bile uğraşmadan ekmeğimi doğrudan tavaya daldırmaya devam ediyordum. İgor ise karşımdaki hâlime bakıp gülümseyerek çay doldurmaya başladı. Bardağı doldurduktan sonra bana uzattı.
"Al bakalım, sıcak sıcak iç."
Bardağı elinden alırken ağzım tıka basa doluydu. Yine de teşekkür etmeden geçmek istemediğim için anlaşılması güç bir sesle karşılık verdim.
"Teşekkür ederim." Söylediklerimin ne kadarının anlaşılabildiği tam bir muammaydı. İgor da bunun farkındaymış gibi gülümseyerek başını salladı.
"Rica ederim" Dedi. Ardından karşımdaki sandalyeye oturdu. Her zamanki gibi kendisi hiçbir şey yemiyor, yalnızca beni izlemekle yetiniyordu. Birkaç lokma daha aldıktan sonra ağzımdaki yiyecekleri güçlükle yutabildim. Çay bardağımı masaya bırakıp merakla yüzüne baktım.
"Sen hiç mi beslenmiyorsun?"
"Besleniyorum tabii. Hatta sen yemeğini bitirdikten sonra ben de avlanmaya gideceğim."
Son söylediğiyle birlikte ağzımdaki çayı resmen püskürttüm. Bir anda boğazıma kaçan sıvı yüzünden öksürmeye başladım. Ne olduğunu anlamaya çalışırken İgor çoktan yanımda bitmişti. Sırtımı nazikçe sıvazlamaya başladı. Hangi ara sandalyesinden kalkıp yanıma geldiğini bile fark etmemiştim. Masanın üzerindeki sürahiden bir bardak su doldurup elime tutuşturdu. Bardağı alır almaz tek seferde bitirdim.
"İyi misin?"
Başımı olumlu anlamda salladım. Nefes alışverişim normale dönünce İgor da rahatlamış olacak ki yeniden karşımdaki yerine geçti. Birkaç saniye boyunca yüzüne baktıktan sonra az önce söylediklerini hatırlayıp kaşlarımı kaldırdım.
"Ava mı çıkacaksın? Nasıl yani?"
İgor sorum karşısında gülümseyerek arkasına yaslandı.
"Vampir olduğumu unuttun mu? Üstelik artık insan kanının tadına bakmış gerçek bir vampirim. Bu yüzden eski hâlime kıyasla çok daha sık acıkıyorum. Beslenmek için taze kana ihtiyacım var. Ormana gidip birkaç hayvan avlamam gerekecek."
Yüzündeki rahat ifadeye rağmen söyledikleri pek iç açıcı değildi. Bir süre onu süzdükten sonra aklıma takılan soruyu sormadan edemedim.
"İnsan avlamayacağından eminsin, değil mi?"
Sesimdeki şüpheyi gizlemek için hiçbir çaba sarf etmemiştim. Hatta bakışlarımdan bile kendisine pek güvenmediğim açıkça anlaşılıyordu. İgor yüzüne küçük bir gülümseme yerleştirdi.
"Ben katil değilim güzelim. İnsan öldürmem, merak etme."
Ardından iki elini saçlarına götürerek normalde düzenli duran sarı tutamları dağıttı. Birkaç saniye saçlarıyla uğraştıktan sonra yeniden konuşmaya başladı.
"Burada kaldığımız sürece ormana gidip hayvanlarla besleneceğim. Böylece seni rahatsız etmeden ihtiyaçlarımı karşılayabilirim."
Bir yandan taze ekmeğime çilek reçeli sürerken söylediklerini düşündüm. Aslında sürekli ormana gidip gelmesi yerine daha mantıklı bir çözüm bulabilirdik. Hem böylece her acıktığında evden çıkmak zorunda kalmazdı. "Bence büyük bir hayvan avlayıp buraya getir. Sonra da kanını stoklarsın. Böylece sürekli avlanmak için ormana gitmen gerekmez."
Parmağıma bulaşan reçeli dilimle temizlerken söylediklerimin gayet mantıklı olduğunu düşünüyordum. Gerçi neden böyle bir öneride bulunduğumu ben de bilmiyordum. Sürekli evde olmaması ve zaman zaman ortadan kaybolması benim açımdan çok daha iyi olabilirdi. Yine de kendisi için pratik bir çözüm bulduğumu düşünmüştüm.
"Hayır, beni düşünmen her ne kadar çok hoşuma gitse de bunu yapamam."
"Neden peki?"
Cevabını gerçekten merak etmiştim. İgor birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra sesini biraz alçalttı.
"Yapamam çünkü beni o hâlde görmeni istemiyorum. Ayrıca buzdolabında kan görürsen bundan tiksineceğini de biliyorum. Seni rahatsız edebilecek hiçbir şeyi yapmam, Nalin."
Ağzıma götürmek üzere olduğum ekmek elimle birlikte havada asılı kaldı. Birkaç saniye boyunca ne diyeceğimi bilemedim. İgor'un böyle ince düşünen biri olduğunu hiç bilmiyordum. Sırf kan görmekten rahatsız olabileceğimi düşündüğü için kendisine daha kolay bir yol seçmeyi bile istemiyordu.
Aslında bir vampir için oldukça tuhaf bir davranıştı. En azından benim şimdiye kadar tanıdığım vampirlerin böyle şeyleri umursayacağını düşünmezdim. Onun için oldukça sıradan olan bir durumun benim gözümde nasıl görüneceğini hesaba katmıştı. Üstelik bunu kendisinden beklemediğim bir incelikle yapıyordu.
Ne diyeceğimi bilemeyince gözlerimi kaçırdım. Ekmeğimden kocaman bir ısırık alıp çiğnemeye başladım. İgor ise sandalyesinde hiç kıpırdamadan beni izliyordu. Bakışlarını üzerimde hissetmek fazlasıyla tuhaflaşmaya başlamıştı. Birkaç saniye daha sessiz kalırsam yüzümdeki ifadeden her şeyi anlayacakmış gibi hissediyordum.
"E hadi, avına gitsene. Neyi bekliyorsun?" dedim gözlerimi kendisine çevirmemeye çalışarak.
"Kahvaltını bitirmeni bekliyorum."
Daha fazla dayanamayarak başımı kaldırdım. Buz mavisi gözleriyle karşılaştığımda kaşlarımı hafifçe çattım.
"İyi de neden?"
İgor'un dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. "İlk ve en önemli nedeni, seni yemek yerken izlemeyi sevmem" dedi.
Aklıma bir anda kafede çalıştığım günler gelmişti. İgor, tabii o zamanlar kendisini Ali olarak tanıyordum, o gün işi olsa bile mutlaka öğle yemeği saatinde yanımıza uğrardı. Bazen birkaç dakikalığına geldiğini söyler, bazen de bizimle oturup vakit geçirirdi. Fakat dikkatimi çeken bir şey vardı. Her defasında özellikle benim karşıma oturur ve önündeki hiçbir şeye dokunmazdı.
O zamanlar bunu pek umursamamıştım. Hatta kendisine neden yemek yemediğini sorduğumda geçiştirdiği bile olmuştu. Şimdiyse davranışlarının sebebini çok daha iyi anlıyordum. Ben yemek yerken beni izlemekten gerçekten hoşlanıyordu. Meğer bütün bu süre boyunca karşımdaki sandalyede oturup benim yediklerimi seyretmekten keyif alıyormuş.
"İkinci bir nedenin daha mı var?" diye sordum. Sesimdeki utangaçlığı belli etmemeye çalışıyordum.
"Evet, var. Masayı toplayıp bulaşıkları yıkayacağım."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Biraz önce söylediği şeyin ardından böyle bir cevap vermesini beklemiyordum.
"İyi de bunu ben de yapabilirim."
"Hayır, sen hiçbir şey yapmayacaksın."
İgor'un sesindeki kararlılık, itiraz etmemin pek bir işe yaramayacağını gösteriyordu. Yine de kaşlarımı kaldırıp kendisine bakmaya devam ettim.
"Buraya seni iş yapasın diye değil, benim kraliçem olasın diye getirdim. Ben senin hizmetkârınım ve bundan da oldukça mutluyum."
Şu an yüzümdeki ifadeyi görmesem bile karşısında farklı bir yaratığa bakıyormuş gibi durduğumdan emindim. Kraliçe mi? Hizmetkâr mı? Birkaç gün önce hayatımın nasıl bir hâl aldığını düşününce kendimi tuhaf bir masalın içinde bulmuş gibi hissediyordum. Üstelik bu masalda prens yerine vampir bir adam vardı ve kendisi bana kahvaltı hazırlamakta ısrar ediyordu.
"Peki, sen nasıl istersen."
Aslında temizlik yapmak istiyorsa benim için hiçbir sakıncası yoktu. Hatta açık konuşmak gerekirse canıma minnetti. İstediği kadar evi temizleyebilir, bulaşıkları yıkayabilir ve bana hizmet edebilirdi. Sonuçta kendisi bir vampirdi ve yapmak istediği şeyleri seçmekte özgürdü. Benim de bu durumdan şikâyetçi olmam için herhangi bir sebep yoktu.
Kahvaltının geri kalanı sessizlik içinde geçti. Arada bir çayımı tazeleyen İgor, tabağımdaki yiyecekleri bitirmem için de göz ucuyla beni kontrol ediyordu. Son lokmamı da yedikten sonra sandalyemden kalktım. Masayı toplamaya başladığımda hemen itiraz etti.
"Ben hallederim, sen otur."
"İgor, sadece birkaç tabak taşıyacağım. Alt tarafı bulaşık yıkayacağız."
Söylediklerime rağmen beni durdurmaya çalıştıysa da pek başarılı olamadı. Sonunda birlikte mutfağı toplamaya başladık. Bulaşıkları yıkarken ara sıra bana bakıp sırıttığını fark ediyordum. Üstelik bu sırıtışını saklamak için en ufak bir çaba bile göstermiyordu. Birkaç kez neden güldüğünü sormak üzere ağzımı açtım ama vazgeçtim. Kendisiyle uğraşacak hâlim yoktu.
Bulaşıklar bittiğinde mutfak önlüğümü çıkarıp yerine astım. İgor da kendi önlüğünü çıkardıktan sonra birlikte mutfaktan ayrıldık. Küçük salona geçtiğimizde kendimi doğrudan koltuğun üzerine bıraktım. Güzel bir kahvaltının ardından üzerime çöken ağırlık yüzünden göz kapaklarım bile ağırlaşmaya başlamıştı. Burada biraz kestirmek hiç de kötü bir fikir gibi görünmüyordu.
İgor şöminenin önüne eğilip ateşi karıştırdı. Ardından birkaç odun daha ekleyerek alevlerin yeniden yükselmesini sağladı.
"Ben gelene kadar ateş büyük ihtimalle sönmez." diye mırıldandı.
Başını şömineden kaldırıp bana doğru döndüğünde yüzündeki rahat ifadeyi gördüm. Fakat birkaç saniye sonra yaptığı hareketle bütün uykum kaçtı. Üzerindeki gömleğin düğmelerini açmaya başlamıştı.
Yerimden bir hışımla doğruldum.
"N-ne yapıyorsun? Hani avlanmaya gitmeyecektin?"
Sözlerim ağzımdan biraz fazla hızlı çıkmıştı. Ne diyeceğimi bilemeyerek kendisine bakarken İgor dilini alt dudağında gezdirdi ve birkaç adımda yanıma yaklaştı. Yüzünde yine o sinir bozucu gülümseme vardı.
"Bunun için zaten gömleğimi çıkarıyorum."
Bir an duraksadım. İgor gömleğinin düğmelerini açmayı sürdürürken bakışlarım istemsizce ellerine kaydı.
"Bu gömleği seviyorum. Kana bulanmasını istemem." Dedi ve son düğmeyi de açtıktan sonra gömleği geniş omuzlarından aşağı indirdi. Ardından üzerime doğru eğilmeye başladı. Beklemediğim bu hareket karşısında refleksle geriye doğru yaslandım. Fakat İgor yaklaştıkça koltuğun üzerinde kendime ayırabildiğim alan da daralıyordu. Sonunda başım koltuğun arkalığına değdi. Artık kaçacak başka bir yerim kalmamıştı.
Kalbimin ritmi değişirken gözlerimi yüzünden ayıramıyordum. Birkaç saniye boyunca öylece durdu. Ardından dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.
"Çok fesatsın güzelim."
Ne?
İgor gömleğini yanıma bıraktıktan sonra doğruldu. Ben hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışırken kendisi hiçbir şey yaşanmamış gibi rahattı.
"Ben çıkıyorum. Umarım evden kaçmayı düşünmüyorsundur. Burası dağ başı ve bu kötü havada kaçmanın senin için pek iyi sonuçlanmayacağının farkındasındır."
Öksürüp boğazımı temizledim. Birkaç saniye boyunca yüzüne bakmadan oturdum. Dün kendim için belirlediğim plana sadık kalmalıydım. Birisi beni kurtarmaya gelene kadar İgor'dan hoşlanmaya ve onunla ilgilenmeye başlamışım gibi davranacaktım. En azından kendisine şüphelenmesini gerektirecek bir şey hissettirmemeliydim.
Dışarıdaki hava gerçekten kötüydü. Pencereden görünen manzaraya göre kar lapa lapa yağıyordu. Böyle bir havada dışarı çıkmak için insanın aklını kaçırmış olması gerekirdi. Üstelik ona biraz ilgi gösterirsem belki de kendisini daha iyi hissederdi. Bu yüzden sesimin yapmacık çıkmaması için ekstra çaba harcayarak konuşmaya başladım.
"Dediğin gibi dışarıda hava çok kötü. Lapa lapa kar yağıyor. Bu hâlde gidersen üşümez misin?"
Sorumu duyduğu anda yüzündeki ifade değişti. Sanki kendisini düşündüğümü fark etmiş ve bundan fazlasıyla mutlu olmuştu. Dudaklarına yerleşen kocaman gülümsemeyi görünce küçük bir sorunun bile işe yaradığını anladım.
"Vampirim ben, üşümem. Beni merak etme."Ardından elini ensesine götürdü. Tam da bu sırada gömleğini çıkarmasıyla belirginleşen kol kaslarına bakmadan duramadığımı fark ettim. Gözlerim istemsizce kollarına kaymıştı. Kendime gelmek için hemen başka tarafa baktım. Gerçekten de bu adamın bu kadar çok yakışıklı olması benim için başlı başına bir sorundu.
"Ben artık gidiyorum."
İgor'un sesiyle bakışlarımı yeniden yüzüne çevirdim. "Ah, tamam" dedim.
Kapıya doğru ilerlerken arkasından bakakaldım. Birkaç saniye sonra odadan çıkıp gözden kayboldu. Ben de yeniden koltuğa uzandım. Başımı yastığa yerleştirip koltuğun üzerindeki örtüyü biraz daha çektim. Şöminenin çıtırtıları küçük salonun sessizliğine karışırken gözlerimi tavana diktim.
Burnuma dolan bergamot ve misk kokusuyla başımı hafifçe çevirdim. Yanımdaki koltukta duran İgor'un gömleğini elime alıp burnuma yaklaştırdım. Koku doğrudan kumaşa sinmişti. Güzel, hatta baştan çıkarıcı bir kokuydu. Yalan söyleyecek değildim. Fakat Karga'nın kokusunun yanından bile geçemezdi.
Karga'nın kokusu burnuma dolduğunda tek istediğim kendimi kollarına bırakıp sonsuza kadar o kokunun içinde kaybolmaktı. Kokulara karşı oldukça hassas bir insandım. Bugüne kadar pek çok güzel kokuyla karşılaşmıştım ama hiçbiri Karga'nın kokusu kadar beni etkilemeyi başaramamıştı. Sanki kendisine ait bir şeyler tenime işlemişti. Yanımda olmadığı zamanlarda bile kokusunu hatırlayabiliyordum. Bunu düşünmek bile yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşturmuştu.
İgor'un gömleğini elimden bırakıp yanımdaki tekli koltuğa fırlattım. Karga yine aklıma düşmüştü. Ne zaman kendimle baş başa kalsam bir şekilde düşüncelerimin arasına sızmayı başarıyordu. Üstelik bundan hiç hoşnut değildim. En azından hoşnut olmadığımı kendime inandırmaya çalışıyordum.
Acaba kaybolduğumu öğrenmiş miydi? Benim için endişelenmiş olabilir miydi? Beni bulmak için harekete geçer miydi? Yoksa hayatına kaldığı yerden devam mı edecekti?
Bir süre tavana bakarak sorularımın cevaplarını düşünmeye çalıştım. Aslında en çok merak ettiğim şey beni kurtarmaya gelip gelmeyeceğiydi. Fakat bunu neden yapsındı ki? Bunu yapması için mantıklı bir sebep yoktu. Birbirimize karşı pek de iyi davranmış sayılmazdık. Hatta karşılaştığımız her fırsatta birbirimizin sinirlerini bozmayı başarıyorduk.
"Yok muydu? Bal gibi vardı!"
İç sesimin aniden araya girmesiyle gözlerimi devirdim. "Kızım, adam senden hoşlanıyor!" dedi öfkeyle.
"Hayır, birkaç kez flört etmemiz onun benden hoşlandığı anlamına gelmez."
Kendi kendime cevap verirken sesimi alçak tutmaya çalışıyordum. Sanki odada bir başkası varmış gibi iç sesimle tartışıyordum. Gerçi bazen kendimle anlaşmak, başkalarıyla anlaşmaktan çok daha zordu.
"Kızım, siz az daha sevişiyordunuz! Sence flörtleşmenin de ötesine geçmediniz mi?" İç sesim resmen beni azarlıyordu. Yüzümü buruşturarak başımı yastığa gömdüm.
"Her şey anlık dürtülerle gelişti. Abartmaya gerek yok bence."
"Nalin, var ya sen tam bir katıksız malsın!"
Kaşlarımı çatıp tavana baktım. Kargayla aramızdaki ilişkiyi nasıl tarif edebileceğimi gerçekten bilmiyordum. Birbirimize düşman olmamız gerekiyordu. Hatta şartlar düşünüldüğünde birbirimizin boğazına sarılmamız bile şaşırtıcı olmazdı. Buna rağmen ne zaman bir araya gelsek aramızdaki tuhaf çekim bütün düşmanlığımızın önüne geçiyordu. Sanırım biz birbirine ölümüne düşman olması gereken ama bunu bir türlü beceremeyen iki şapşaldık.
Üstelik daha yüzünü bile doğru düzgün görmediğim bir adama bu kadar kayıtsızca kapılmak beni daha da şapşal yapıyordu. Maskesinin ardındaki yüzü bile benim için bir sırken nasıl böyle hissedebiliyordum? Belki de asıl sorun buydu. Hakkında bilmediğim onca şey varken kendisini düşünmekten vazgeçemiyordum. Bir yanım onu yeniden görmek istiyor, diğer yanım böyle hissettiğim için kendime kızıyordu.
Daha fazla düşünmek istemiyordum. Göz kapaklarım giderek ağırlaşırken başımı yastığa biraz daha gömdüm. Şöminenin çıtırtıları eşliğinde kendimi uykunun kollarına bıraktım.
Rüyamın en can alıcı yerinde beni uyandıran şeyse mutfaktan gelen gürültü oldu.
Gözlerimi ağır ağır açıp birkaç kez kırpıştırdım. Bir süre nerede olduğumu anlamaya çalıştıktan sonra doğruldum. Uykunun ağırlığı hâlâ üzerimdeydi. Ayağa kalkarken esnememe engel olamadım. Saçlarımı gelişigüzel toparlayıp mutfağa doğru ilerledim. Fakat kapıdan içeri girer girmez yerdeki tencereleri toplamaya çalışan İgor'u görünce bütün uykum kaçtı.
"Ne diye bu kadar ses çıkarıyorsun ya?"
Sesimdeki huysuzluğu gizlemek için hiçbir çaba göstermemiştim. Çünkü Karga'yla ilgili gördüğüm rüyanın en güzel yerindeydim. Yatakta uzanmıştım ve nihayet maskesini çıkarmak üzereydim. Tam yüzünü göreceğim sırada İgor'un çıkardığı ses yüzünden uyanmıştım. Şimdi düşününce kendisine biraz daha kızasım geliyordu.
"Özür dilerim güzelim. Akşam yemeği hazırlayacağım. İstersen salona geçip uykuna devam edebilirsin."
İgor, yerdeki tencereleri topladıktan sonra doğrulup hepsini tezgâhın üzerine yerleştirdi. Bense kollarımı göğsümde birleştirip kendisine ters ters baktım.
"Uyku bıraktın sanki de!"
Derince bir nefes vererek tezgâha yaslandım. Ardından gözlerimi mutfakta gezdirip merakla sordum. "Peki, ne yapacaksın?"
"Soslu makarna ve tavuk yapmayı planlıyorum."
İgor'un koltuğun üzerine fırlattığım gömleğini yeniden giydiğini fark ettim. Ancak düğmelerinin hiçbirini kapatmamıştı. Anlaşılan duş da almıştı. Saçları hâlâ nemliydi ve sarı tutamları alnına doğru dökülüyordu. Normalde kendisine baktığımda ilk dikkatimi çeken şey ürkütücü derecede yakışıklı yüzü olurdu. Fakat bu kez nedense gözüme oldukça sevimli görünmeyi başarmıştı. Belki de ıslak saçlarının alnına düşmesiyle daha genç görünüyordu.
Kırmızı mutfak önlüğünü beline bağlarken bana doğru döndü. "Bu yemekler iyi mi? Başka bir şey yemek istersen söyle, onu da yapabilirim."
"Hayır, makarna ve tavuk gayet iyi. Ama ben bir şeyi merak ediyorum."
Kaşlarını kaldırarak devam etmemi bekledi. "Sen hiç yemeklerin tadını bilmeden nasıl bu kadar iyi yemek yapabiliyorsun?"
Bu, İgor'un bana ilk yemek yapışı değildi. Kafede çalıştığım zamanlarda da ara sıra yemek hazırlayıp getirirdi. Hatta bir keresinde sarma bile yapmıştı. O zamanlar kendisine nasıl bu kadar iyi yemek yapabildiğini sorduğumuzda yıllardır yalnız yaşayan bekâr bir adam olduğunu, bu yüzden yemek yapmayı öğrenmek zorunda kaldığını söylemişti. Üstelik yemek yapmak onun hobisiydi. Hâliyle verdiği cevap bize gayet mantıklı gelmiş ve üzerinde fazla durmamıştık.
Şimdiyse durumun ne kadar farklı olduğunu daha iyi anlıyordum. İgor, hazırladığı yemeklerin tadını bile bilmiyordu. Buna rağmen mutfakta benden çok daha becerikliydi.
Buzdolabından gerekli malzemeleri çıkarırken sorumu cevaplamaya başladı.
"Tatlarını bilmiyorum, evet. Ama tariflerini biliyorum. Ayrıca yıllar içinde deneme yanılma yöntemiyle hangi malzemelerin birbiriyle uyumlu olduğunu ve güzel bir lezzet ortaya çıkardığını öğrendim."
Malzemeleri tezgâha yerleştirdikten sonra makarna için bir tencereye su doldurup ocağa koydu. Ardından domatesleri alıp yıkamaya başladı. Ben de kendisiyle sohbet etmek için mutfak masasının üzerine çıkıp oturdum. Ayaklarım daha şimdiden benden bağımsız bir şekilde sallanmaya başlamıştı.
"Peki, neden bunu öğrendin ki? Yani sen bir vampirsin. Yemek yapmayı öğrenmek için ne gerek vardı?" İgor sorum karşısında hafifçe güldü. Domatesleri yıkamayı bitirince kesme tahtasının üzerine yerleştirdi.
"Aslında öğrenmesem de olurdu. Fakat bu diyara ilk geldiğimde kendime bir uğraş edinme ihtiyacı hissettim. Bu yüzden yemek yapma kursuna başladım."
Elindeki bıçağı ustalıkla kullanarak domateslerin kabuklarını soymaya başladı. Bir yandan da anlatmaya devam ediyordu.
"Benim dünyamda böyle bir kurs bulmam imkânsızdı. Ayrıca yemek yapmak, özellikle de ortaya gerçekten lezzetli bir şey çıkarmak normal insanlar için bile kolay değil. Benim gibi hiçbir tadı bilmeyen bir adamın bunu başarmaya çalışması kulağa eğlenceli gelmişti."
Son cümlesini gülerken söylemişti. Fakat ben nedense aynı şekilde gülememiştim. İster istemez kendisine üzülürken buldum. Önümde harika yemekler hazırlayan bir vampir vardı ama hazırladığı yemeklerin ne kadar lezzetli olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Bir şeyin tadını merak etmekle onu gerçekten deneyimlemek arasında büyük bir fark vardı. İgor ise hayatının geri kalanında bu farkla yaşamak zorundaydı.
Düşüncelerimden sıyrıldığımda bana doğru döndüğünü fark ettim. Bıçağın ucuna küçük bir domates parçası saplamıştı. Elini bana doğru uzatırken yüzünde oldukça masum bir gülümseme vardı.
"Bu mevsimde güzel domates bulmak zor. O yüzden tatları iyi mi emin değilim. Sen bana söyler misin?"
Sorusu karşısında gülümsemeden edemedim. Bıçağın ucundaki domatesi alıp ağzıma attım.
"Tadı fena değil."
İgor da cevabımı aldıktan sonra gülümseyerek yeniden işine döndü. Ben ise sessizce kendisini izlemeye başladım. Gerçekten yemek yaparken bütün dikkatini işine veriyordu. Ellerini malzemelerin üzerinde öylesine ustalıkla hareket ettiriyordu ki bir süre gözlerimi kendisinden alamadım.
Daha önce onun kadar iyi bıçak kullanabilen birini görmemiştim. Domatesleri aynı kalınlıkta doğruyor, her malzemeyi kullanacağı sıraya göre hazırlıyordu. Üstelik mutfak konusunda oldukça titizdi. Kullandığı her tabağı ve gereci işi biter bitmez yıkıyor, tezgâhın üzerinde gereksiz hiçbir şey bırakmıyordu. Bir yandan yemek hazırlarken diğer yandan mutfağı temiz tutmayı da başarıyordu.
İgor tavukları tavada pişirirken daha fazla dayanamayıp konuşmaya başladım. "Sana bir şey sormak istiyorum." Dedim.
"Buyur, sor güzelim."
Başını bana doğru çevirip kısa bir süre yüzüme baktıktan sonra yeniden yemekle ilgilenmeye başladı. Bir an nasıl soracağımı düşündüm. Aslında cevabını tahmin edebiliyordum ama yine de kendi ağzından duymak istiyordum.
"Benim Porsian prensesi olduğumu biliyorsun. Peki, annemden hiç korkmuyor musun?"
Kraliçe için anne kelimesini kullanmak bile dilimde acı bir tat bırakıyordu. Bir insanın kendi annesinden bu kadar nefret edebileceğini hiç düşünmezdim. Fakat Luhayra, annelik denildiğinde akla gelen her şeyden uzaktı. Beni korumak yerine kendi çıkarları için kullanmaya çalışan bir kadına anne demek bile fazlasıyla zordu.
İgor tavada çevirdiği tavuklardan birini kontrol ettikten sonra omuz silkti. "Porsian prensesi olup olmamanla hiç ilgilenmiyorum. Ayrıca benim kimseden bir korkum yok."
Söyledikleri karşısında kaşlarımı çattım. Bu kadar rahat olması sinirlerimi bozuyordu. Sanki karşısındaki kişi sıradan bir kadınmış gibi davranıyordu. Halbuki Luhayra, karşısına çıkan pek çok krallığı dize getirebilecek kadar güçlü biriydi.
"Yaptığın şeyin iki krallık arasında savaş başlatabileceğinin farkındasın, değil mi?"
İgor bu kez başını kaldırıp bana baktı. Yüzünde en ufak bir endişe belirtisi yoktu.
"İki krallık arasında kolay kolay savaş çıkmaz. Özellikle de bu, kraliçenin tercih edeceği bir yol değil. Bunun nedenini benden daha iyi biliyorsundur. Maalesef annenin destekçisi yok denilecek kadar az. Bu yüzden böyle bir savaşı başlatmaya cesaret edemeyecektir. Hatta seni benimle evlendirmek bile işine gelir. Covarsi Krallığı, Porsian'ın en güçlü krallıklarından biri. Beni damadı yaparsa yanına oldukça güçlü bir müttefik çekmiş olur."
Söyledikleri karşısında bir süre sessiz kaldım. Aslında söylediklerinde haklılık payı vardı. Luhayra'nın siyasi çıkarları söz konusu olduğunda kendi kızını bile bir pazarlık unsuru olarak kullanabileceğini biliyordum. Yine de İgor'un bu kadar rahat konuşması aklımı karıştırmıştı.
"Bunun farkındasın madem, neden beni kaçırmak yerine gidip kraliçeyle konuşmadın? Böyle bir teklifle karşısına çıksaydın kabul etmesi dediğin gibi oldukça muhtemeldi."
İgor elindeki bıçağı tezgâha bıraktı. Ardından ellerini mutfak havlusuna silerek bana doğru döndü.
"Çünkü böyle bir teklifle gitmedim. Kabul edeceği zaten ortada. Fakat ben seninle krallığın için evlenmek istemiyorum. Benimle, bana âşık olduğun için evlenmeni istiyorum. Seni hiçbir şeye zorlayamam."
Bir an söyleyecek söz bulamadım.
İgor'un bilmediği asıl mesele şuydu ki ben gerçekten bir prenses değildim. En azından Luhayra'nın sandığı anlamda bir prenses değildim. Üstelik kraliçenin beni İgor'la evlendirmek gibi bir düşüncesi de asla olamazdı. Çünkü kendisi için hazırladığı bambaşka bir plan vardı. Gezegenin bir yerlerinde saklı bulunan öz suyu bulup bana içirmek istiyordu. Bunu başarabilirse reenkarnasyonun gerçekleşmesini engelleyebilecekti.
Akademiye gönderilmemin sebebi de tam olarak buydu. Dikkat çekmeden vakit geçirmemi istiyor, bir yandan da dünya ve güçlerim hakkında daha fazla şey öğrenmemi sağlıyordu. Böylece zamanı geldiğinde öz suyu bulabilecek ve kendi planını gerçekleştirebilecekti. En azından Luhayra'nın hesabı buydu. Benimse onun planlarını bozmak için kendime ait başka düşüncelerim vardı.
"Annemin zoruyla değil de beni kaçırarak kendine âşık etmeyi düşünmen ne hoş."
Yüzümde küçük bir gülümseme vardı ama sözlerimdeki iğnelemeyi saklama gereği duymamıştım. İgor ise söylediklerimden rahatsız olmak yerine gülümsemesini genişletti.
"Zaman her şeyi çözer derler. Bunu da çözecek. Ben seni ne kadar seviyorsam sen de bir gün beni aynı şekilde seveceksin."
Kaşlarımı çatarak kendisine baktım.
"Buna nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"
İgor arkasını dönüp bana doğru yürümeye başladı. Birkaç adım sonra önümde durdu. Ardından ellerini iki yanıma, mutfak tezgâhının üzerine yerleştirerek üzerime doğru eğildi. Buz mavisi gözlerini orman yeşili gözlerime dikmişti. Aramızdaki mesafe gittikçe azalırken bakışlarımı kaçırmak istedim ama nedense bunu başaramadım.
"Çünkü ben seni yalnızca güzel olduğun için istemiyorum, Nalin. Senin en öfkeli hâlini de en huysuz anlarını da seviyorum. Benden nefret ettiğini söylediğinde bile gözlerinin içine bakmaktan vazgeçemiyorum. Bir gün bana baktığında kendini güvende hissedeceksin. Başka birinin kollarında aradığın huzuru benim yanımda bulacaksın. İşte bu yüzden eminim güzelim."
Sözleriyle birlikte yanaklarımın kızardığına emindim. Üstelik yüzümdeki ifadeyi saklamak için ne yapacağımı da bilmiyordum. İgor'un bakışları bir süre gözlerimde kaldıktan sonra kızaran yanaklarıma indi. Ardından dudaklarıma baktı. Yüzündeki gülümseme yavaşça silinirken bana biraz daha yaklaştı.
Nefesini yüzümde hissedebiliyordum. Kalbim sanki göğüs kafesimden çıkmak için çırpınıyordu. Tam dudaklarımız birbirine değmek üzereyken tavadan sıçrayan kızgın yağları fark ettim.
"Yemek!"
İgor'un yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. Bir anda bütün büyüsü bozulmuştu. Fakat kendisi hâlâ hülyalı gözlerle dudaklarıma bakıyordu.
"Ne olmuş yemeğe?"
Anlaşılan onun için asıl yemek benim dudaklarımdı.
"Yemek yandı, bitti, kül oldu!"
Çenesinden tutup başını ocağa doğru çevirdim. Tavadan yükselen dumanları görünce nihayet kendisine geldi.
"Ha siktir!"
Bir anda yanımdan uzaklaşıp ocağa yöneldi ve ateşi kapattı. Ben de bu sırada mutfak masasından aşağı atladım. Tavaya yaklaştığımda etlerin neredeyse kömürleştiğini gördüm.
"Etler yanmış. En baştan pişirmem gerekecek."
İgor, tavada kalan etleri çöpe boşaltırken başını iki yana salladı. Ben ise kollarımı göğsümde birleştirip kendisine baktım.
"Anlaşılan sandığım kadar iyi bir aşçı değilsin."
Saçlarımı parmaklarımla toparlayıp arkaya sıkıştırdım. İgor başını kaldırarak bana baktı. Yüzünde yeniden o kendinden emin gülümseme belirmişti.
"Senin yüzünden dikkatim dağıldı. Seni öpmeye öyle istekliydim ki etleri tamamen unuttum. Neyse, hazır yemek de yanmışken yarım kalan işimizi bitirelim, değil mi?" Daha ne olduğunu anlayamadan elini belime doladı ve beni kendisine doğru çekti. Göğsüne birkaç kez vurarak aramızdaki mesafeyi açmaya çalıştım.
"İyi de ben seninle öpüşmek istemiyorum ki!" diye bağırdım ve göğsüne vurmaya başladım. İgor ona vurmamdan hiç rahatsız değil gibiydi. O da en az benim kadar yüksek bir sesle karşılık verdi.
"Ama az önce öpüşmeye hazırdın! Şimdi ne değişti?"
"Çünkü az önce dikkatim dağılmıştı!" tekrar bağırmıştım.
"Tamam, şimdi de dikkatin dağılsın o zaman!" Beni kendisine doğru biraz daha yaklaştırdı. Fakat bu kez geri adım atmaya niyetim yoktu.
"İstemiyorum!"
"Hiç mi istemiyorsun? Birazcık bile mi?"
"Evet, birazcık bile istemiyorum!"
"Çok gıcıksın! Alt tarafı bir öpücük versen ne olur?"
Bu kez sesi daha güçlü çıkmıştı. Fakat bütün bu tartışmaya rağmen gözleri bir an bile dudaklarımdan ayrılmıyordu. Sanki söylediklerimi duymuyor, yalnızca ağzımdan çıkacak başka bir cevabı bekliyordu.
"Gıcıksam gıcığım! Sana ne be? Ayrıca bana bir daha bağırma!"
İgor da sesini yükselterek karşılık verdi.
"Peki!"
Nihayet belimdeki elini çekip beni bıraktı. Birkaç saniye boyunca öylece durdum. Sonunda güçlü kollarından kurtulmayı başarmıştım. Üzerimi başımı düzelttikten sonra sinirli adımlarla dış kapıya doğru yürüdüm.
"Ben gidiyorum!"
İgor'un yüzündeki şaşkınlık ifadesi görülmeye değerdi. Birkaç saniye içinde inanılmaz bir hızla önüme geçti.
"Nereye gittiğini sanıyorsun güzelim?"
"Evde çok boğuldum. Dışarı çıkıp biraz yürüyüş yapacağım."
İgor kapının önünde durarak dışarıya baktı. Ardından yeniden bana döndü.
"Tamam ama ormana girmek yok, anlaşıldı mı? Etraf kurt kaynıyor. Yalnızca kulübenin çevresinde dolaşabilirsin."
"Of, tamam ya!"
Tam kapıya uzanmıştım ki arkamdan yeniden seslendi.
"Bekle!"
Ayakkabılığın üzerindeki dolabı açtı. İçinden çıkardığı siyah şişme montu alıp hiç beklemediğim bir şekilde üzerime giydirdi. Ardından dolaptan siyah bir atkı çıkarıp başıma doladı. Atkının uçlarını boynumun çevresinde düzenledikten sonra birkaç adım geri çekilip beni süzdü.
"Tamam, şimdi gidebilirsin. Yemek hazır olduğunda seni çağırmaya gelirim."
Bu kez cevap vermek yerine yalnızca başımı salladım. Kapıyı açıp dağ evinden dışarı çıktım. Arkadan kapıyı kapattığımda yüzüme çarpan soğuk hava nedeniyle istemsizce ürperdim. Şansıma kar yağışı durmuştu. Fakat gece boyunca yağan kar, çevredeki her şeyi kalın bir beyaz örtünün altında bırakmıştı.
Önümde uzanan patikaya baktım. Birkaç adım ilerleyip karın içinde bata çıka yürümeye başladım. Her adımımda ayakkabılarım kara gömülüyor, kendimi yeniden yukarı çekmek için uğraşmak zorunda kalıyordum. Bir süre ilerledikten sonra arkamı dönüp kulübeyi incelemeye başladım.
İki katlı ahşap bir dağ eviydi. Dış cephesi kalın kütüklerle kaplanmıştı. Çatısının tamamı karla örtülmüş, evin bir köşesindeki taş şömine bacası çatının üzerinden yükselmişti. Ön tarafında geniş bir veranda bulunuyordu. Verandanın ahşap korkulukları da karla kaplanmıştı. Evin girişine uzanan yolun iki yanında sıralanmış kalın kütüklerden yapılmış çitler vardı. Çitlerin üzerine biriken kar, yuvarlak ahşapların tepelerinde küçük beyaz yastıklar oluşturmuştu.
Evin çevresindeki uzun çam ağaçları manzarayı tamamlıyordu. Dalların üzerine biriken karlar, ağaçları neredeyse beyaza boyamıştı. Biraz daha uzakta yükselen dağların yamaçları da sık ormanlarla kaplıydı. Yapraklarını dökmüş ağaçların arasından koyu renkli çamlar yükseliyordu. Her taraf o kadar sessizdi ki ayaklarımın altında ezilen karın sesini bile duyabiliyordum.
Kulübenin ikinci katına baktığımda dikkatimi büyük pencereler çekti. İgor'un odası bu tarafa bakıyor olmalıydı. Çünkü duvarın neredeyse tamamı yerine tavandan zemine kadar uzanan geniş camlar vardı. İçeriden bakıldığında bütün ormanı görebileceği harika bir manzaraya sahipti. Böyle bir yerde yaşamak insana huzur verebilirdi. Tabii yanında beni kaçırıp dağ başına getiren bir vampir bulunmuyorsa.
Bakışlarımı evden uzaklaştırıp ormana çevirdim. Ağaçlar yalnızca birkaç adım ötemdeymiş gibi görünüyordu. Fakat karın içinde ilerlemek düşündüğümden çok daha zordu. Ormana ulaşmam dakikalarımı almıştı. İgor'un neden buradan kaçmanın imkânsız olduğunu söylediğini şimdi daha iyi anlıyordum. Büyü kullansam bile bu kadar yoğun karın içinde fazla uzağa gidebileceğimi sanmıyordum. Üstelik nereye gideceğimi de bilmiyordum.
Bir süre ağaçların arasında ilerleyip çevreyi incelemeye başladım. Her şey birbirine benziyordu. Uzun ağaçlar, karla kaplı dallar ve ayaklarımın altında uzanan bembeyaz zemin. Burası gündüz vakti bile insanın yolunu kaybetmesine neden olabilecek kadar geniş görünüyordu. Birkaç kez arkamı dönüp geldiğim yolu kontrol ettim. Kulübeyi göremediğimde içime hafif bir huzursuzluk çöktü.
Tam geri dönmeye karar vermiştim ki ormanın derinliklerinden gelen bir ses duydum.
Uluma.
Olduğum yerde durup kulak kesildim. Ardından bir tane daha duyuldu. Bu kez daha yakındı. Kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. İgor'un kurtlarla ilgili söyledikleri aklıma geldiğinde etrafıma bakındım. Ağaçların arasında bir hareketlilik var mı diye gözlerimi gezdirdim ama hiçbir şey göremedim.
Bir kez daha uluma duyduğumda artık cesur davranmaya çalışmanın anlamı olmadığını anladım. Geldiğim yöne doğru koşmaya başladım. Karın içinde ilerlemek koşmaktan çok sendelemeye benziyordu. Birkaç kez düşecek gibi oldum ama kendimi toparlayıp yürümeye devam ettim. Nihayet kulübeyi gördüğümde derin bir nefes aldım. Kapıya ulaştığımda hiç vakit kaybetmeden içeri girdim.
Beni karşılayan ilk şey İgor'un güçlü sesiydi.
Telefonda biriyle konuşuyordu. Sesi mutfaktan bile duyulabilecek kadar yüksekti. Üstelik az önceki neşeli hâlinden eser yoktu. Konuşmasındaki öfke, karşısındaki kişiden pek memnun olmadığını açıkça gösteriyordu. Eve girdiğimi henüz fark etmemişti.
Ayakkabılarımı çıkarıp montumu üzerimde bıraktım. Ardından parmak uçlarımda ilerleyerek mutfak kapısına kadar geldim. Merakım ağır basmıştı. İgor'un kiminle konuştuğunu ve neden bu kadar sinirli olduğunu öğrenmek istiyordum. Kapının kenarına yaslanıp konuşmayı dinlemeye başladım.
"Kaç kişiydiler?"
Bir süre karşısındaki kişiyi dinledi. Ardından kaşlarını çatarak yeniden sordu.
"Sadece dört mü?"
Telefonun diğer ucundaki adamın cevabını beklerken parmaklarıyla tezgâha vurmaya başladı. Belli ki anlatılanlardan pek memnun değildi.
"Peki, isimleri ne? Sordun mu?"
Karşısındaki kişinin verdiği cevaptan hoşlanmamış olmalıydı. Çünkü bir anda sesi yükseldi.
"Hayır mı? Bir işi de düzgün yapsan şaşarım! Bari neye benzediklerini tarif et."
Bir süre sessiz kaldı. Telefonun diğer ucundaki adam konuşurken İgor'un yüzündeki ifade giderek değişiyordu. Kaşları çatılmış, çenesi gerilmişti. Sanki duyduğu her kelimeyle biraz daha sinirleniyordu.
Sonunda yeniden konuşmaya başladı.
"Adamlardan biri kırmızı saçlı ve yeşil gözlü. Diğerinin yüzünde garip bir maske var ve siyah saçlı. Bir diğeri bana görünüş olarak benziyor. Sonuncusu da kumral, uzun boylu ve yakışıklı bir adam, öyle mi?"
Söylediklerini duyduğumda kaşlarım istemsizce çatıldı. Kırmızı saçlı ve yeşil gözlü bir adam mı? Bir de yüzünde maske bulunan siyah saçlı biri mi? Mortias ve Karganın dış görünüşleriydi bu. Üstelik konuştuğu kişi kimdi? Karga ve Mortias birde yanlarında gelen iki adamla birlikte beni kurtarmaya mı gelmişlerdi? Sanırım beklediğimdende kısa bir süre sonra buradan kurtulacaktım.
İgor bir süre daha karşısındaki kişiyi dinledi. Ardından yüzünde memnun bir gülümseme oluştu.
"Tamam, doğru adamlarla konuşmuşsun. Onlara sana söylediğim gibi yanlış adresi verdin, değil mi?"
Telefonun diğer ucundan olumlu bir cevap almış olmalıydı. Çünkü İgor bir anda kahkaha attı. Az önceki öfkeli hâlinden eser kalmamıştı.
"Tamam. Bundan sonra da plana böyle sadık kalmaya devam et. Acil bir şey olmadığı sürece beni arama." Konuşmasını bitirdikten sonra telefonu kapatıp cebine koydu.
İgor ellerini tezgâha yaslayıp öne doğru eğildi. Başını hafifçe yana yatırırken yüzünde kendinden emin bir gülümseme belirdi.
"Daha ne kadar duvarın arkasında kalıp beni izlemeye devam edeceksin güzelim?"
Yakalandığımı anlamam uzun sürmedi. Zaten bunu fark etmemesi mümkün değildi. Karşımda sıradan bir insan değil, işitme duyuları insanlardan katbekat gelişmiş bir vampir vardı. Muhtemelen eve girdiğim andan itibaren her hareketimi duymuştu.
Mutfağa doğru ilerlerken bir yandan montumu çıkarıp kolumdaki atkıyı çözdüm.
"Mortias ve Karga burada mı?"
İgor doğrulup bana döndü. Yüzündeki gülümseme bir anda silinmese de gözlerindeki ifade değişmişti.
"Evet, buradalar. Seni kurtarmaya gelmişler."
Söylediklerinin ardından kısa bir süre sessiz kaldı. Ardından buz mavisi gözlerini kısıp ekledi.
"Mortias'ın seni kurtarmaya gelmesini anlarım da Karga'nın buradaki alakasını pek çözemedim."
Buz mavisi gözleri giderek koyulaşmıştı. Birkaç saniye önce açık mavi olan irisleri şimdi neredeyse lacivert görünüyordu. Kıskançlık mıydı, yoksa yalnızca Karga'nın buraya kadar gelmesini kabullenememiş miydi, anlamak zordu. Fakat yüzündeki ifadeden pek hoşnut olmadığı belliydi.
Montumu ve atkımı masanın üzerine bıraktım. Ardından kendisine doğru birkaç adım atıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Aynı hareketi daha önce kendisi de yapmıştı. Şimdi sıra bendeydi.
"Bilmem. Bununla yüzleşip doğrudan kendisine sormaya ne dersin? Tabii cesaretin varsa."
Dudaklarımın kenarına küçük bir gülümseme yerleşti. Onu kızdırmak hoşuma gidiyordu. Özellikle de Karga'nın adını duyduğunda yüzünün aldığı hâli görmek fazlasıyla eğlenceliydi.
"Beni kışkırtma güzelim. Zararlı çıkan sen olursun."
Daha ne olduğunu anlayamadan elini yanağıma uzatıp iki parmağının arasına aldı ve hafifçe mıncıkladı.
"Ne yapıyorsun sen be!"
Başımı hızla geri çekerek yanağımı kurtardım. İgor'un bulduğu her fırsatta bana dokunmayı kendisine görev edindiğini düşünmeye başlamıştım. Bir insanın bu kadar rahat olması normal miydi? Üstelik kendisine karşılık vermemem de pek umurunda değilmiş gibi davranıyordu.
"Neyse, seni kurtarmaya gelen tayfayı oyuna getirmeyi başardım."
Bir yandan yemekleri tabaklara paylaştırırken sanki dünyanın en sıradan şeyinden bahsediyormuş gibi konuşmuştu.
"Nasıl yani?"
Söylediği şeyin ne anlama geldiğini anlamak için yüzüne dikkatle baktım. İgor ise tavadan aldığı son parçayı da tabağa yerleştirdikten sonra konuşmaya devam etti.
"Onlar bizim bir dağ evinde olduğumuzu biliyorlar. Evet, bu doğru. Fakat hangi dağ evinde olduğumuzu bilmiyorlar. Gerçi bunu kimse bilmiyor. Telefonda konuştuğum adam bile başka bir yerde olduğumuzu sanıyor. Neyse, seninkilere de yanlış adresi verdim."
Son tabağı da masaya bıraktığında yüzüne öylece bakakaldım. Az önce telefonda dinlediğim konuşma yeniden zihnimde canlandı. Demek ki İgor'un planı bundan ibaretti. Bizi arayanları yanlış yönlendirmiş, böylece kurtarma girişimlerini daha başlamadan boşa çıkarmıştı.
"Sen ciddi misin?"
Cevap vermek yerine yalnızca gülümsedi. Üzerindeki kırmızı mutfak önlüğünü çıkarıp askıya astıktan sonra yanıma geldi. Şaşkınlığımı fırsat bilerek kolumdan tuttu ve beni yemek masasına doğru yönlendirdi. Sandalyeye oturmamı sağladıktan sonra karşıma geçti.
"Sen şimdi uslu bir kız olup güzelce yemeğini ye. Ben tekrar avlanmaya çıkacağım. Bir iki saate dönmüş olurum."
Daha ağzımı açıp itiraz etmeye fırsat bulamadan eğilip yanağıma bir öpücük kondurdu. Ardından arkasını dönüp kapıya doğru ilerledi.
"Ya!"
Bir anda yerimden kalktım ama İgor çoktan uzaklaşmıştı. Hızla şöminenin yanındaki pencereye yaklaşıp dışarı baktım. Onun karların üzerinde ormana doğru koşuşunu izledim. Ben birkaç adım attıktan sonra nefes nefese kalırken kendisi tıpkı bir tazı gibi karın üzerinde hiç zorlanmadan ilerliyordu. Birkaç saniye içinde ağaçların arasında kayboldu.
Perdenin önünde biraz daha bekledikten sonra yavaşça geri çekildim. Yemek masasına baktığımda iştahımın tamamen kaçtığını fark ettim. Az önceki konuşma yüzünden mideme bir ağırlık çökmüştü. Karga buradaydı. Beni kurtarmak için gelmişti. Fakat bu lanet vampir yüzünden şimdi bambaşka bir yerde zaman kaybediyordu.
Halbuki şu dağ evinde İgor yerine Karga'yla kalmayı ne kadar çok isterdim. Sanırım hayatımın en güzel zamanlarını geçirirdim. Hatta yalnızca yanımda bulunması bile yeterliydi. Onunla konuşmak, tartışmak, bazen sinirlenmek ve bütün bunların arasında kendimi güvende hissetmek istiyordum. Başımı koltuğun arkasına yasladım. Son günlerde kendimle ilgili fark ettiğim en büyük gerçeklerden biri Karga'ya fazlasıyla bağlanmış olmamdı. Başlangıçta birbirimizden nefret ettiğimizi düşünüyordum. Birbirimize söylediğimiz sözler de bunu doğrular nitelikteydi. Fakat aramızdaki şeyin yalnızca düşmanlıktan ibaret olmadığını artık inkâr edemiyordum.
Sanırım yıllar sonra aşk yeniden kalbime uğramak üzereydi.
Elimi göğsümün üzerine koyup düşüncelerimin içinde kaybolmuşken birden duyduğum kadın sesiyle irkilerek ayağa fırladım. "Hey!" Ses evin içinde yankılanmıştı. Bir an nereden geldiğini anlayamadım. Gözlerimi salonda gezdirip ardından mutfağa baktım.
"Kim var orada?"
Sesimi yükselterek etrafı kontrol etmeye devam ettim. İçeride benden başka kimsenin bulunmadığına emindim. İgor da ormana gitmişti. Peki, bu ses nereden geliyordu?
"Buradayım Nalin."
Kadının sesi yeniden duydum. Bu kez nereden geldiğini anlamıştım. Şöminenin içinden geliyordu. Şaşkınlıkla ateşe doğru döndüm. Birkaç adımda şöminenin önüne ulaşıp karşısına oturdum. Alevler her zamanki gibi dans ediyor fakat sanki içlerinde başka bir şey saklıyorlardı.
"Sen sihirli bir ateş falan mısın?" dedim. Söylediğim şeyin ne kadar saçma olduğunun farkındaydım ama aklıma başka bir açıklama gelmiyordu.
"Hayır, değilim aptal!"
Kadının cevabıyla gözlerimi kocaman açtım. Tam itiraz edecektim ki şöminenin içindeki alevler birden hareketlenmeye başladı. Önce birbirine karışan kızıl ve turuncu renkler yükseldi. Ardından ateşin ortasında küçük bir siluet belirmeye başladı. Alevler yavaş yavaş şekil değiştirirken karşımdaki görüntüye hayretle bakakaldım.
Birkaç saniye içinde ateşin içinde küçük ve sevimli bir yüz belirdi. Bu yüzü dünyanın neresinde görsem tanırdım.
"Mirena!" Sonunda Mirena benimle iletişime geçmeyi başarmıştı.
💅🏻💅🏻💅🏻💅🏻💅🏻💅🏻💅🏻💅🏻💅🏻💅🏻💅🏻💅🏻💅🏻💅🏻
YENİ BÖLÜMÜ NASIL BULDUNUZ ACEP????
BÖLÜMÜ BEĞENMEYİ VE YORUM BIRAKMAYI UNUTMAYIN LÜTFEN 🥹🥹🩷
BENİ VAVEYLADAN TAKİP ETMİYORSANIZ LÜTFEN TAKİP EDER MİSİNİZ? 🥹
İnsta hesabım: Hima_gcs Instagram da beni takip ederseniz gerçekten çok mutlu olurum 🙃🫶🏻
Bölüm etkileşimi
