LEYL kitap kapağı

20. bölüm / 18

LEYL

Öpücük

Vaveyla Yazarı: Hima 𓂀🪽

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: Öpücük

Gözlerimi açtığım an başımı döndüren bir ihtişamın tam ortasına düşmüştüm. Gökyüzünün en yüksek tepesine kurulmuş gibi duran bu devasa meclis salonu, göz alıcı bir mimariye sahipti. Her yeri kaplayan bembeyaz mermer sütunlar, ucu bucağı görünmeyen tavanı sırtlanmış gibi göğe doğru yükseliyordu. Pürüzsüz mermerlerin üzerine düşen ışık hüzmeleri etrafa büyüleyici bir parlaklık yayıyordu. İçeride sayısız melek vardı. Kimi sütunların gölgesinde fısıldaşıyor kimi devasa salonun süzülen ışıklarında kanat çırpıyordu. Beyaz kanatların havada yarattığı tatlı rüzgar yüzüme vururken, bu muazzam kalabalığın yarattığı fısıltı korosu tüm salonu dolduruyordu.

"Gelsene, hâlâ neyi bekliyorsun Mirena?" dedi Orvian, çatık kaşlarının altından bana bakarak.

"Ha, ne? Tamam," dedim ve şaşkın bakışlarımı büyüleyici meleklerden çekip hızlı adımlarla onları takip ettim. Etraftaki tüm srafim meleklerin yüzünü tek tek seçebiliyordum. Hepsi gelecekte başlarına gelecek felaketlerden tümüyle habersiz, birbirleriyle gülüşerek sohbet ediyordu. Kraliçe ve Orvian yan yana kurulmuş gösterişli koltuklara oturunca, ben de hiç düşünmeden Orvian’ın yanındaki boşluğa kuruldum.

Bunu gören Orvian, şaşkınlıkla kaşlarını yukarı kaldırıp bana döndü. "Kendi tayfanın yanına geçmek yerine şimdi de bizimle mi oturacaksın?" diye sordu.

Hafifçe oflayarak tepki verdim. "Evet, bir sorun mu var?" dedim.

Orvian bakışlarıyla salonun ilerisini işaret etti. "Genelde kendi arkadaş grubunla oturursun, o yüzden şaşırdım," dedi.

Bakışlarının yöneldiği yere doğru baktığımda, en alt basamaktaki mermerin üzerine bağdaş kurup oturmuş üç melek gördüm. İkisi kız, biri erkek olan bu üçlü kendi aralarında eğlenceli bir sohbete dalmıştı. Büyük ihtimalle bu bedendeki geçmişimde onlarla yakındım. Yanlarına gidip konuşabilirsem çaktırmadan bu evrenle ilgili daha fazla ayrıntı öğrenebilirdim. Ne yazık ki Mirena zihnimin içinde sadece arada bir konuşuyor, sonra bir anda ortadan kayboluyordu. Bu yüzden aklımdaki sorulara bir türlü yanıt alamıyordum.

"Bugünlük bir değişiklik olsun istedim," dedim ve gıcık bir gülümsemeyle Orvian’a baktım.

Orvian bende bir şeyler olduğunu sezip şüpheyle baktı ama üstelemeyip önüne döndü. Hâlâ sırtımdaki devasa kanatlara alışamadığım için onların getirdiği ağırlık yüzünden omuzlarım feci şekilde ağrıyordu. Bu ağrıyı hafifletmek için sırtımı geriye doğru yasladım, başımı esnetip vücudumu biraz gevşetmeye çalıştım.

Bu sırada gözüm Orvianın sol tarafında oturan kraliçeye takıldı. O da benim gibi geriye yaslanmıştı fakat gözünü bile kırpmadan belirli bir noktaya kilitlenmişti. Bakışlarını takip edip sağ taraftaki devasa sütunun dibinde oturan Turn’a baktığını fark ettim. Asıl beni şoka uğratan detay ise Turn’un da tıpkı kraliçe gibi pür dikkat bakmasıydı ama kraliçeye değil, doğrudan bana bakıyordu. Gözlerini benden bir an bile ayırmadan geriye yaslanmış, eliyle dolgun dudağını yavaşça okşayarak beni izliyordu.

Ağzımdaki tükürük birden boğazıma kaçınca şiddetli bir şekilde öksürmeye başladım. Turn ise durumumu görüp birden bana gülümsedi, ardından omuzlarına dökülen simsiyah saçlarını eliyle karıştırdı. Bu koskoca mecliste siyah giyinen tek kişi sadece oydu. Herkesin üzerinde bembeyaz giysiler varken, onun üzerinde sadece simsiyah kıyafetler vardı ama kanatları tıpkı bizimkiler gibi bembeyazdı.

Kraliçe, Turn’un bana bakıp gülümsediğini fark edince adeta öldürücü bakışlarını üzerime dikti. Ben bu karmaşık ilişki ağını gerçekten anlayamıyordum. Mortias bana kraliçe ile Turn’un cenneten düşmeden önce büyük bir aşk yaşadıklarını, birbirlerinin ruh eşi olduklarını anlatmıştı. Öyleyse kraliçe şimdi neden hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı Orvian ile birlikteydi ve Turn neden bana bu kadar derin bir ilgiyle bakıyordu?

Neyse ki tam o anda meclis kürsüsüne yetişkin bir melek çıktı. Elindeki ağır tahta tokmağı kürsüye vurarak yüksek bir ses çıkardı. Çıkan bu gür sesle birlikte üzerimdeki baskıcı bakışlardan kurtulup derin, rahat bir nefes alabildim.

"Bugünkü toplanma konumuz Kantuos gezegeninin kıyametidir. Tanrıların verdiği nihai karara göre bu dünyanın halkı artık yok olmanın eşiğine geldi. Dünyalarındaki tüm denge altüst oldu ve halkın büyük kısmının Jurionlarla anlaşma yapıp ruhlarını sattığı tespit edildi. Şimdi sizlere tanrıların yüce mesajını okuyacağım," dedi yaşlı melek ve elindeki parşömeni yavaşça açtı.

Melek konuşmaya başladığı andan itibaren devasa meclis salonunda adeta çıt çıkmıyordu. Yaşlı melek parşömeni açarken içerideki herkes birden ayağa kalktı, başlarını saygıyla öne eğdi. Ben de ne yapacağımı bilemeyerek hemen ayağa kalktım, çaktırmadan hareketlerini taklit etmeye başladım.

Kürsüdeki melek gür sesiyle parşömeni okumaya devam etti. "Tanrıların lideri, adaletin ve yıkımın tanrısı Guveri bu kıyamete bizzat önderlik edecektir. Bu kıyamet sürecinde en fazla can alan, kıyametin gerçekleşmesine en büyük katkıyı sağlayan meleklerin değer puanında inanılmaz bir artış yaşanacaktır. Üstelik en yüksek puana ulaşanlar final aşamasına geçmeye gerek kalmadan birer tanrı olarak yeniden var edilecektir. Kantuos’taki karanlık temizlenmeli, bozulan denge kanla yeniden kurulmalıdır. Fakat bu kutsal görev bir zorunluluk değildir. Dileyen melekler bu kıyamete tek başlarına ya da kuracakları ekiplerle katılabilecektir. Katılmaya karar veren gözü pek melekler gelip kürsünün üzerindeki kutsal yemin kasesine kanlarını akıtmalıdır." Yaşlı melek sözlerini bitirince elindeki parşömeni yavaşça kapattı.

Parşömenin kapanmasıyla birlikte tüm melekler başlarını kaldırdı, kendi aralarında heyecanla konuşmaya başladılar. Anlaşılan tanrılar koca bir dünyayı katletmeye karar vermişti ve bu acımasız işi yaptırmak için melekleri görevlendiriyordu.

"Bu muhteşem bir fırsat Orvian, bu göreve biz de kesinlikle katılmalıyız," dedi Luhayra. Az önceki somurtkan yüz ifadesi tamamen kaybolmuştu, şimdi mutluluktan adeta havalara uçacak gibi görünüyordu.

Orvian sevgilisine yarım ağızla gülümsedi. "Tabii ki katılanlar arasında biz de olacağız sevgilim. Av yapmayalı uzun zaman olmuştu, bu çok eğlenceli olacak," dedi. Ve başka hiçbir şey söylemeden ikisi el ele tutuşup ayağa kalktılar, doğrudan kürsüdeki kutsal kasenin yanına ilerlediler.

Masadaki bıçağı ilk alan Orvian oldu, avucunu hiç tereddüt etmeden kesip kanını kaseye akıttı. Ardından keskin bıçağı Luhayra’ya uzattı. Luhayra da aynı soğukkanlılıkla kendi kanını kaseye bıraktı. Kutsal kaseye ilk kanı akıtanlar onlar olmuştu. Onlar salondan çıktıktan sonra diğer pek çok melek de kanlarını akıtmak adına uzun bir sıraya girdi.

Meleklerin iyiliği ve şefkati temsil etmesi gerekmez miydi? O halde bu varlıklar neden büyük bir katliam yapmak için bu kadar heyecanlı görünüyordu? Yaşlı melek o gezegenin halkının ruhlarını Jurionlara sattığını söylemişti. Jurionların kim ya da ne olduğunu bilmiyordum ama kesinlikle iyi varlıklar olmadıklarını tahmin edebiliyordum. Acaba iblis benzeri karanlık yaratıklar olabilirler miydi? Yine de gezegende onlarla anlaşma yapanlar bulunsa bile, tüm bir halkı bu şekilde cezalandırmak ne kadar mantıklıydı?

Kendi kendime derin düşüncelere dalmışken yanımda hissettiğim hareketlilikle birden yerimden fırladım. "Böyle uzaklara dalıp ne düşünüyorsun?" dedi bir ses. Turn tam yanıma oturmuştu. Üzerinde anlam veremediğim büyüleyici ama bir o kadar da ürkütücü bir hava vardı, varlığı beni feci şekilde geriyordu.

"Hiçbir şey," diyerek kendimi gülümsemeye zorladım. Sanırım bu bedenimdeki gerçek Mirena ile geçmişte bir muhabbetleri vardı.

Turn bedenini tamamen bana çevirerek meraklı gözlerle baktı. "Kantuos gezegenine gidecek misin?" diye sordu. Bu sorunun yanıtını gerçekten çok önemser gibi bir hali vardı.

Ona bakıp sorusunu yanıtladım. "Hayır, gitmeyeceğim. Peki sen gidecek misin?"

Sorum üzerine simsiyah gözleri adeta ışıldadı. "Eğer sen gitmeyeceksen benim de orada olmamın hiçbir anlamı yok," dedi. Utangaç bir edayla gülümsedi, alnına dökülen siyah saç tellerini eliyle geriye doğru ittirdi. Sanırım Turn açık açık benimle flört etmeye çalışıyordu.

"Ama eğer oraya gidip yeterince can alırsan değer puanın tavan yapacak. Bu sayede final aşamasına geçmene bile gerek kalmayacak," diye söyledim. Bu sistem hakkında hiçbir fikrim yoktu fakat konuya tamamen hâkimmiş gibi davranmaya çalıştım. Bu sayede belki ağzından birkaç kritik bilgi alabilirdim.

"Bu senin için de geçerli. Sen neden peki bu şansı geri tepmek istiyorsun?"

Turn’un sorduğu soru, Meclis’in soğuk taş duvarlarında yankılanıp zihnime bir ok gibi saplandı. Cevap vermeden önce duraksadım. Zihnimin içinde birbirine dolaşan benlikler, başka dünyalardan buraya sürüklenmiş bir ruh ve ne yapacağını kestiremeyen bir kız vardı. Güzel bir soruydu ama şimdi bu adama tam olarak ne anlatabilirdim?

"Çünkü kimseyi öldürmekle ilgilenmiyorum," dedim umursamaz bir edayla. Alnıma düşen gri saç tutamını parmaklarımla kulaklarımın arkasına sıkıştırdım.

Turn birden öyle gür bir kahkaha patlattı ki çevrede duran diğer meleklerin buz gibi bakışları anında bize döndü. Gülüşünü biraz dizginleyip bana doğru eğildi. "Onlar insan değil Mirena, hepsi artık birer iblis. Bunun farkındasın, değil mi?"

Kaşlarımı çatarak gözlerinin içine baktım. "Ama bir zamanlar insanlardı. İşte tam da bu yüzden kanlarını dökmeyi reddediyorum."

Turn dudaklarına yerleşen o alaycı ama hafif tebessümle bana bakmaya devam etti. "Sen gerçek bir tanrıçasın," dedi. Sözleri kulağa her ne kadar tatlı gelse de içimde bıraktığı his hiç hoş değildi. Yine de Turn şu an ne sorsam cevap verecek kadar gevşemiş bir haldeydi. Bu fırsatı kaçıramazdım.

"Senin bir Tanrı olabilmen için ne kadar değer puanın eksik?" diye sordum. Anladığım kadarıyla melekler belli görevlerle puan topluyordu. Yeterince puan biriktiren kişi ise en sonunda bir tanrı ya da tanrıçaya dönüşüyordu.

Turn bir süre derin düşüncelere daldı. "Benim henüz yüz yılım eksik," dedi.

"Yüz yıl mı?" diye sordum şaşkınlığımı gizleyemeyerek. Yüz yılın eksik derken ne demek istiyordu? Değer puanı dedikleri şey aslında geçen yıllar mıydı?

"Evet, yüz yılım eksik. Bunu az mı buldun yoksa?" diye sordu gülümseyerek.

"Hayır, tam tersine. Bu oldukça fazla," dedim.

"Fazla mı?" Turn bu sefer az öncekinden daha gür bir kahkaha attı. Bütün Meclis bir an için yeniden bize baktı. "Bu çok az bir zaman. Hatta bu göreve gitmesem bile alacağım final görevi sayesinde rahatlıkla Tanrı olabileceğim. Görevim yüz yılı kapsayacak kısa bir süre olacak."

Aklıma takılan şüpheyle ona yaklaştım. "Peki bir önceki görevin neydi ve ne kadar sürdü?"

"Bir önceki görevim, tamamı okyanustan oluşan Fors gezegeninde her bir tanrının heykelini yapmaktı. Bir sürü tanrının varlığını ve devasa heykelleri tek başıma diktiğimi düşünürsek bu görev tam üç yüz yılımı aldı," dedi.

Şaşkınlıktan adeta çenem düşecekti. Bu durum resmen delilikti. Üç yüz yıl boyunca, basacak tek bir kara parçası bulunmayan bir gezegende tanrı heykelleri mi oymuştu? Turn gerçekten inanılmaz bir güce ve sarsılmaz bir sabra sahip olmalıydı.

Zihnimin kıvrımlarında hareketlenen ruha dönüp içimden sordum. "Acaba Mirena'nın son görevi neydi?"

Mirena'nın sesi zihnimde yankılandı. "Son görevim tüm evrendeki sirenlerden pul toplamaktı ve bu tam 450 yılımı aldı Nalin." Sesteki gurur belirgindi.

Şimdi Turn'a karşı duyduğum şaşkınlığın daha fazlasını Mirena'ya karşı yaşıyordum. "Dört yüz elli yıl ne kadar uzun bir süre, farkında mısın? Tüm o senelerde yaptığın tek şey deniz kızlarından pul toplamak mıydı?" Bütün ömrünü küçük pulları bir araya getirerek harcamıştı. Mirena'nın anlattıklarına o kadar şaşırmıştım ki deniz kızlarının gerçek olması zihnimde önemsiz bir detaya dönüşmüştü.

"Bizim yaşadığımız evren ile senin dünyandaki zaman akışını kıyaslama Nalın," dedi Mirena sabırla. "Senin dünyandaki tek bir saat, benim burada geçirdiğim bir güne eşitti."

Zihnimdeki matematik bu hesabı çözmeye yetmeyince hemen konuyu değiştirdim. "Neden birden zihnimde beliriyorsun ve sonra kayboluyorsun? Sana sormam gereken bir sürü şey var, farkında mısın?" diye çıkıştım öfkeyle.

"Biliyorum Nalin, bu durum için gerçekten özür dilerim," dedi sesi alçalarak. "Ama bu benim elimde değil. Yaptığım büyü beni senin zihninde ne kadar tutabilirse ancak o kadar kalabiliyorum."

Turn'ün sesi araya girdi. "Ne oldu, birden sesizleştin?"

Mirena ile konuşmaya o kadar odaklanmıştım ki Turn'un varlığını tamamen unutmuştum. Toparlanmaya çalışarak "Ah, hiç... Bir şey," diye geveledim.

"Peki son kararın ne? Gerçekten göreve katılmayacak mısın?" diye sordu Turn.

Mirena zihnimden "Adamın yüzüne bak ve kabul ettiğini söyle Nalın, git bu göreve katıl," diye fısıldadı.

"Hayır, bunu istemiyorum," dedim içimden Mirena'ya karşı durarak.

"Bunu yapmak zorundasın başka bir şansın yok," dedi sert bir tonla. "Merak etme, oraya sen gitmeyeceksin, bedeni ben devralacağım. Ama şimdi senin gidip kanını akıtman gerekiyor."

Bedenimi yönlendirmesine tekrar karşı çıkmayı düşündüm fakat bu çabanın boşuna olacağını biliyordum. Sonuçta bu beden onun bedeniydi ve nihai karar ona aitti.

Derin bir nefes alıp Turn'e döndüm. "Aslında fikrimi değiştirdim, ben de göreve katılacağım," dedim ve basamaklara doğru adım attım.

Turn memnuniyetle gülümsedi. "O zaman ben de seninle geliyorum," diyerek peşimden basamakları inmeye başladı.

Mirena da zihnimde olduğuna göre bu tehlikeli serüvene ekipçe dahil oluyorduk. Sıranın sonuna geldiğimizde Orvian'ın daha önce arkadaşım olduğunu söylediği melekler yanıma doğru yaklaştı.

İçlerinden biri "Bu kadar sevinme bence Devix. Mirena'nın bizimle geleceği ne malum? Sonuçta bugün meclise yeni ekibiyle geldi, değil mi?" dedi gülerek.

Aralarından öne çıkan mavi saçlı, masmavi gözlü, uzun boylu ve inanılmaz derecede yakışıklı olan melek bana baktı. "Orvian ve Luhayra ile gerçekten arkadaş mısın?" diye sordu.

İki tarafın da birbirinden hiç hoşlanmadığı gözlerindeki kıvılcımlardan belliydi. “Ne münasebet be! Sırf onları gıcık etmek için yanlarından bir an olsun ayrılmadım.” Bu elbette kısmen doğru bir yalandı.

"Yani hâlâ bizimlesin, öyle mi?" diye sordu yakışıklı melek.

"Evet, tâbi ki," dedim ve yüzüme samimi olduğunu düşündüğüm bir gülücük kondurdum.

Mirena içimden rahat bir nefes aldı. "Arkadaşlarımla aramı bozmadığın için teşekkür ederim Nalin."

Grup hemen arkamda sıraya girmişti, kendi aralarında sürekli bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Turn ise önümde sessizce durmuş, sıranın kendisine gelmesini bekliyordu.

Gözüm bir an için ritüel alanına takıldı. Tüm on iki serafim meleği kanlarını sunarak göreve dâhil olmuştu. Bunun sadece ürkütücü bir tesadüf olmasını ummaktan başka elimden hiçbir şey gelmiyordu. Sıra Turn'e geldiğinde avucunu kesip kanını akıttı, ardından gümüş bıçağı bana uzattı.

Bıçak elimde soğuk bir his bıraktı. Tam elimi kesecektim ki başım birden dönmeye başladı. Görüşüm karardı, çevredeki sesler uğultulu bir fısıltıya dönüştü. Hatırladığım son şey, Turn'nun beni düşmeden önce iri elleriyle yakalaması oldu. Sonrası zaten tamamen karanlıktı.

-Karganın ağzından-

Banyodan çıktığımda prensesi odamda görmeyi hiç beklemiyordum. Daha da şaşırtıcı olan şey, kızın birdenbire vücudunun hakimiyetini kaybedip bilincini yitirmesiydi. Lanetler yağdırdığım tanrılara şükürler olsun ki yere düşmeden önce onu belinden yakalayabildim. "Hey, küçük hanım, kendine gel," diyerek kollarımın arasında hafifçe sarstım. Kucağıma alıp yatağıma doğru götürürken o yemyeşil gözlerini yavaşça araladı. Yatağa yatırdığımda bilinci tamamen yerine gelmiş gibiydi.

"Ne oluyor be?" diyerek tatlı ağzının içinde mırıldandı ve ellerini şakaklarına koydu. Birdenbire bayılıp birkaç saniye içinde kendine gelmesi oldukça garipti. "İyi misin sen?" diye sordum. Üzerine doğru eğilip yüzünü kapatan narin ellerini çektim, ardından avucumu alnına bastırdım. Ateşi yoktu, bu sevindirici bir durumdu. Şimdi prenses bana gözünü bile kırpmadan şaşkınlıkla bakıyordu. Bakışları doğrudan gözlerime takılı kalmıştı. Fakat hemen ardından hayranlıkla bakan o zümrüt bakışları karardı, kalın kaşlarını çattı. İki elini birden göğsüme itip beni üzerinden savurdu. "İyiyim ben, dokunma bana!" diyerek birden yataktan doğruldu ve öfkeyle darmadağın olan saçlarını düzeltti.

"Birden sen öyle bayılınca gerçekten korktum. Bir şeyin yok, iyisin değil mi?" diye sordum bütün samimiyetimle. Ona bir şey olduğunu düşündüğüm an nefes almayı bile unutmuş, kalbim derin bir korkuyla sıkışmıştı. En son ne zaman bir şeyden veya birinden korktuğumu bile hatırlamıyordum. Göğsümün ortasında oluşan bu anlam veremediğim hisler bana son derece yabancıydı, bünyeme ağır gelen tatlı bir zehir gibi kanıma karışıyordu.

"İyiyim, sadece bir anlığına gözüm karardı," dedi. Prenses sanki yüzüme bakmamaya yemin etmiş gibi bakışlarını odadaki her noktada gezdiriyordu. Zümrüt rengi gözlerinde kaybolmak, ormanda saklı en derin sırları çözmek gibiydi.

Aramızdaki sessizlik uzayınca gergince elimi nemli saçlarımın arasından geçirip sordum. "Odamda ne işin vardı?"

Prenses öfkeyle eğdiği başını kaldırarak, "Bir de soruyor musun?" dedi. Yumruk yaptığı elini sertçe yatağa geçirdi. "Bu gece yanıma geleceğini söylemiştin. Seni saatlerce bekledim ama gelmedin." Söylediği cümlenin ardından duyulmayacağını sanarak kısık sesle bir küfür savurdu. Beklediğini duyunca birkaç saniye şaşkınlıkla ne yapacağımı bilemedim. Benim odasına gitmemi beklemesi aklımın ucundan geçmemişti çünkü o sivri kulaklıyla vakit geçireceğini oldukça ciddi bir tavırla dile getirmişti. Yine de gitmememin asıl sebebi bu değildi elbette. Ne olursa olsun gece o odaya adım atacaktım.

Yine de Nalin’in Luka ile bulunmadığını öğrenmek beni bayağı rahatlatmıştı. Çünkü oraya gittiğimde o herifi prensesin yanında görseydim, canını almadan oradan çıkmazdım. Halletmem gereken acil bir mesele olduğu için akademiden ayrılmak zorunda kalmıştım. Döndüğümde ise prensesin yanına en iyi halimle gitmek istediğimden doğrudan duşa girmiştim. Hazırlandıktan sonra zaten onun yanına geçecektim.

"Ben gerçekten özür dilerim, küçük hanım," dedim. Elimi çenesine yerleştirip eğdiği başını nazikçe kaldırdım. "Acil bir işim çıktığı için akademiden aniden ayrıldım, bu yüzden zamanında gelemedim," dedim tüm samimiyetimle. Prenses çenesindeki elimi büyük bir öfkeyle itti. "Aynen, kesin öyledir!" diye bağırdı. "O kızla buluştun değil mi? Sen arenadayken o kızın bu gece akademiye geleceğini söylemiştin. İki sevgili birlikte hasret gideriyordunuz herhalde!"

Bir yanım prensesin beni böyle kıskandığını gördükçe keyifleniyor, diğer yanım ise bu gergin durumdan bir an önce kurtulmak istiyordu. "Evet, o kız bu gece akademideydi ama onu henüz görmedim bile. Son ders biter bitmez çıkan acil bir iş yüzünden akademiden çıktım. Döndüğümde ise senin yanına temiz bir şekilde gelebilmek için duşa girdim. Ayrıca o kıza sevgilim deyip durma, aramızda hiçbir şey yok. Benim emrimdeki basit bir suikastçıdan fazlası değil," dedim. Ona iyice yaklaşıp siyah buklelerinden bir tutamı parmağıma doladım.

"Hayır, yalan söylüyorsun," dedi, çattığı kaşlarının arasından bana bakmayı reddederek. Prenses kıskandığında gerçekten sevimli bir kız çocuğuna dönüşüyordu. Normal şartlarda kimsenin benimle böyle inatlaşmasına katlanamazdım ama prensesin bana trip atması tuhaf bir şekilde hoşuma gidiyordu. İçimde onun yanaklarını öpme isteği uyandırıyordu. Bana inanması için aslında kimseden sakladığım ama onun görmesini hiç istemediğim halimi açığa çıkarmak zorundaydım.

Odada yanan üç şamdan ortamı hafifçe aydınlatıyordu. Elimi hızla havaya savurmamla odadaki tüm şamdanlar aynı anda parlayarak güçlü bir ışık saçtı. "Küçük hanım, kafanı kaldır da bana bak," dedim. Prenses bu sefer lafımı ikiletmeden güzel başını kaldırdı. Gördüğü şey yüzünden gözleri kocaman açıldı.

Üzerimde hiçbir kıyafet yoktu, sadece altıma giydiğim siyah bir kumaş pantolon duruyordu. Yüzümün alt kısmını kaplayan, üzeri ince gül işlemeleriyle bezenmiş metal bir maske takılıydı. Islak siyah saçlarım alnıma ve gözlerimin üzerine düşüyordu. Ancak asıl sarsıcı olan, omuzlarımdan başlayıp geniş sırtıma, göğsüme ve kollarıma kadar bir örümcek ağı gibi yayılan morumsu, damar benzeri koyu yara izlerimdi. Derimin altında adeta zehirli bir sarmaşık gibi büyüyen bu izler, karanlık sihrin ve geçmişteki ağır bedellerin vücudumdaki somut kanıtıydı. Gölgelerin arasında ruhumu kemiren o kadim lanet, tenimde derin haritalar çizmişti.

Prenses birkaç saniye gözlerini kırpmadan kollarıma ve omuzlarıma baktı. Göğsünün hızla kalkıp indiğini, nefesinin kesildiğini görebiliyordum. Ardından yataktan doğrulup titreyen elini koluma koydu. Parmaklarının ucuyla damar gibi görünen o derin yara izlerime dokunmaya başladı. Tenindeki sıcaklık, ruhumdaki karanlık buzları eritecek kadar yakıcıydı. Dokunuşu öyle narindi ki sanki bir seramike basıyormuş gibi korkuyla, kıyamayarak ilerletiyordu parmaklarını. "Bunlar da ne?" diye mırıldandı, sesi bir fısıltıdan ibaretti. Cevap vermedim. Sadece gözlerimi onun zümrüt yeşili bakışlarına dikip, parmaklarının tenimdeki o yıkıcı ve şifalı gezinişini hissetmeye devam ettim.
Nalin’in gözleri, parmakları canımı yakan tenimde gezindikçe yavaşça doldu. "Daha bu sabah hiçbir şeyin yoktu. Bunlar nasıl oldu?" diye sordu. Dudaklarını büzmemek için kendini zor tuttuğunu görebiliyordum. Sol gözünden süzülen tek bir damla yaş yanağına düştüğünde, sanki kalbime zehirli bir hançer saplanmış gibi hissettim. Bana ne oluyordu böyle? Küçük bir hanımın tek bir göz yaşı yüzünden nasıl olur da kendi canım sökülüyormuş gibi acı çekebilirdim? Göğsümdeki bu yakıcı his, yıllardır taşlaşmış kalbimi yerinden sökecek kadar güçlüydü.

"Bunlar yara izi değil, canımı yakmıyorlar," diyerek gözünün içine baka baka yalan söyledim. Evet, yara izi değillerdi ama canımı feci şekilde yakıyorlardı. "Bunlar lanetimin sonucu. Her ay bu lanet kanıma tekrardan karışır ve tüm damarlarımda birikir. O an geldiğinde yırtıcı bir canavardan farkım kalmaz. Bu yüzden kimseye zarar vermemek için akademiden uzaklaştım, küçük hanım," dedim. İlk kez birine kendi hakkımda bir şeyleri dürüstçe anlatmak son derece garip hissettirmişti.

"Peki bu lanet nasıl oldu?" diye sordu prenses titreyen sesiyle. Ona bir an için "Senin o şeytan annen yüzünden," demeyi düşündüm. Fakat bu düşünceyi anında kafamdan ittim. Gerçeği söyleyip o güzel yüzünü üzme fikri bile beni çıldırtmaya yetiyordu. Benim düşmanlığım onun annesiyleydi, bu narin kızın hiçbir suçu yoktu. "Geçmişte bir düşmanım beni savunmasız yakaladığı bir anda yaptı," dedim. Aslında laneti bana doğrudan kraliçe Luhayra yapmamıştı ama onun yüzünden bu hale gelmiştim. Gözlerinde beliren damlaları gördükçe içimden kendime lanetler okuyordum.

"Peki bu laneti bozamaz mısın?" diye sordu fısıltıyla. "Yakında, çok yakında bu lanetten kurtulacağım," diye karşılık verdim. İki elimi prensesin gül pembesi yanaklarına koyup akan yaşlarını sildim. Parmaklarımın titremesini engellemek için çabalıyordum. Lanet vücuduma yayıldığı için bedenim istemsizce sarsılıyordu. Yine de birkaç saat sonra bünyem laneti baskılayacak ve her şey eski haline dönecekti.

"Vücudun tekrar eski haline dönecek mi?" dedi ıslak kirpiklerinin altından usulca bakarak. Eğer yüzümde bu lanetli metal maske olmasaydı, onun gözlerini tutkuyla öpmeyi her şeyden çok isterdim. Az kalmıştı. Bu lanetten de, maskeden de kurtulmama çok az zaman kalmıştı. Bu engellerden kurtulur kurtulmaz yapacağım ilk şey prensesi öpmek olacaktı. Zihnim benden habersiz bir şekilde o an için senaryolar kuruyordu.

"Merak etme küçük hanım, sabaha hiçbir şeyim kalmaz. Düşmanını böyle önemsemen ne kadar da hoş. Ne bu gözyaşları?" diyerek başparmağımla gözünün altındaki damlayı yakaladım. Bilerek onu sinir ediyordum çünkü ağlamaktansa bana öfkelenmesini tercih ederdim. Küçük hanım ellerini yüzüne götürüp gözyaşlarını hızlıca sildi ve benden birkaç adım geriledi. Benden uzaklaşması canımı sıksa da bunu belli etmemeye çalıştım.

"Hiç de bile! Ben sadece... Bugün biraz duygusalım, hepsi bu!" dedi kızgın görünmeye çalışan sesiyle. Bu kız bana ne yapıyordu bilmiyordum ama her haline deli oluyordum. Yanımda olduğu anlarda içimdeki gülümseme isteğine asla engel olamıyordum ama maskem yüzünden bunu göremiyordu. "Demek öyle," dedim ve aradaki mesafeyi kapatarak devam ettim. "Ben de zaten düşman kızının benim için üzülmesini istemem."

Düşman kızı ifadesini duyunca bakışları anında bana döndü. Zümrüt yeşili gözlerine yerleşen kırgınlığı görünce kendimi parçalara ayırmak istedim. Ne diye dilimi tutamayıp onu üzmüştüm ki? "Neyse ne! İddiayı sen kazandın, bu yüzden benden ne istediğini söyle. Kimseye borçlu kalmayı sevmiyorum" dedi burnunu çekerek.

Görmese de yüzüme arsız bir gülümseme yerleştirdim. Aslında bu isteyeceğim şeye ne kadar muhtaç olduğumu yeni anlıyordum. "Beni tekrar yara izimden öp," dedim birdenbire. Prensesin gözleri şaşkınlıkla açıldı. "İstediğim şey bu sabah yaptığın gibi beni yara izimden öpmen."

Ondan bunu isterken tuhaf bir şekilde utanmıştım. Bakışlarımı kaçırıp elimi enseme attım. Yüzlerce yıldır yaşayan bir adamdım fakat kimseden bu kadar utanmamıştım. Küçük hanımın beni reddetmesini beklerken hiç beklemediğim bir şey yaptı. Tek kelime etmeden bana yaklaştı. Elleri göğsümden karın kaslarıma doğru süzülürken gözlerimin içine öyle yakıcı bakıyordu ki ona karşı koymak bana ecel terleri döktürüyordu.

Dudaklarını yara izime yaklaştırdı. Önce küçük, narin bir öpücük kondurdu. Ardından dudaklarını tenimde gezdirmeye başladı. Dilini öyle ustaca kullanıyordu ki yara izimden aşağıya, karın kaslarıma doğru indi. Her bir noktayı diliyle ıslatıp hafifçe emerken vücudumdaki tüm lanet yakıcı bir hazza dönüştü. Daha fazla dayanamayıp boğuk bir inilti çıkardım.

Nalin’in dudakları tenimin üzerinde yakıcı izler bırakmaya devam ederken zihnimdeki tüm mantık kırıntıları buharlaşıp uçmuştu. Kaslarım aldığım her derin nefesle kasılıyor, lanetin getirdiği acı yerini karşı konulmaz bir tutkuya bırakıyordu. Ellerimi iradesizce onun sırtına koyup kendime daha da çektim. Parmaklarım elbisesinin ince kumaşını kavrarken nefesimin düzensizleştiğini, göğsümün hızla inip kalktığını hissedebiliyordum.

"Beni çıldırtmak için mi yapıyorsun bunu, küçük hanım?" diye fısıldadım. Yüzümün alt kısmını kaplayan metal maskenin soğukluğu tenine değse de sesimdeki boğuk ve karanlık ton odadaki mum ışıklarını bile titretecek kadar ağırdı. Maskemin arkasından yükselen her fısıltı, tenine çarpan sıcak bir alev gibiydi.

Prenses başını kaldırıp nemli dudaklarıyla doğrudan gözlerimizin birleştiği noktaya baktı. Zümrüt bakışlarında çapkın ve bir o kadar da arsız bir parıltı vardı. "Belki de sadece beni bu kadar çok bekletmenin bedelini ödetiyorumdur," dedi. Diliyle alt dudağını hafifçe ıslatarak ellerini karın kaslarımdan aşağıya doğru süzdürdü. "Bütün gece o suikastçı kızla birlikte olduğunu sanıyordum." Dedi diliyle kaslarımı yalayıp alttan bana bakış atarken.

Ağzımdaki bu lanetli maske yüzünden dudaklarımı onun tenine bastıramıyor, boynunu doyasıya öpemiyordum. Fakat bu durum bile arzumu söndürmeye yetmiyordu. Bu gece ne olursa olsun, yüzümdeki bu metale rağmen onunla sevişecektim. Tenlerimizin arasındaki bu ateşi söndürmeden buradan çıkmaya hiç niyetim yoktu. Bedenini tamamen bedenime yaslamıştı. "O kızı kafandan çıkarsan iyi edersin," dedim hırlamaya benzer bir sesle. Kalçamın üzerindeki ellerini daha sert kavrayıp onu yatağa doğru çekerek altıma aldım. Şimdi üzerindeydim ve zümrüt gözleri tam altımda ışıldıyordu. "Şu an karşımda sadece sen varsın ve inanki aklımda senden başka hiçbir şey yok."

"Demek öyle," diye fısıldadı Nalin, arsızca kıkırdayarak. Elini kaldırıp metal maskemin soğuk kenarlarında gezdirdi. "Sözlerin büyük bir iddia. Peki bu gece beni ikna etmek için başka neler yapmayı planlıyorsun?"

"Sana bu dünyadaki tüm kuralları unutturmayı planlıyorum," dedim. Maskemin metal burnunu boynunun hassas noktasına bastırıp derin bir nefes çektim. Teninin kokusu zihnimi tamamen uyuşturuyordu. İçimdeki yırtıcı canavar kontrolü tamamen ele geçirmişti ve artık geri adım atmaya hiç niyetim yoktu.

Ellerim belindeki kıvrımları takip ederek aşağıya indi. Kalçalarını kavrayıp onu kendime sımsıkı bastırdığımda, aramızdaki hırs ve arzu odadaki havanın sıcaklığını katlamıştı. "Bu gece benimsin küçük hanım. Benden kaçmana ya da bana trip atmama izin vermeyeceğim," diye fısıldadım kulağına doğru.

Nalin nefesini tutarak bacaklarını belime doladı. "Senden kaçtığımı kim söyledi?" dedi meydan okuyan bir edayla. "Ama dikkat et, bana sahip olmak sandığın kadar kolay olmayabilir."

"Sana sahip olmak için yaşım kadar bir çok yüz yıl daha harcayabilirim," diyerek arsızca karşılık verdim. Artık kendimi durduracak gücü bulamıyordum. Sol elimle belini sabit tutarken sağ elim hızla deri pantolonumun kemerine gitti. Tokanın metal sesini odada yankılanacak şekilde kemerimi çözmeye başladım. Bakışlarım tamamen onun ıslak dudaklarına ve tutkuyla kararmış yeşil gözlerine kilitlenmişti.

Tam kemerimin tokasını açıp işi bir adım öteye taşıyacakken, Nalin’in narin ama kararlı elleri aniden göğsüme yerleşti. Gücü beni durdurmaya yetmezdi ama bakışlarındaki ani değişim hareketlerimi bıçak gibi kesti. Beni sertçe geriye iterek altımdan kaydı ve yataktan doğruldu.

Nalin derin bir nefes alarak üzerini düzeltti. Yanakları al al olmuştu ama gözlerindeki o arsız parıltının yerini aniden kibirli bir zafer almıştı. Yutkunarak gözlerimin içine baktı. "Sanırım daha fazla ileriye gidemeyiz," dedi sesi hafifçe titreyerek.

Yüzündeki o sinsi, zafer kazanmış gülümsemeyi gördüğüm an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Küçük hanım beni saatlerce bekletmenin ve kıskançlığın intikamını tam da en zayıf anımda, beni alevler içinde bırakarak alıyordu. Ben ne olduğunu kavrayamadan yataktan indi, dağınık saçlarını tek bir hamleyle geriye attı ve yüzündeki o alaycı tatmin duygusuyla kapıya doğru yürüdü. Beni kemerim çözülmüş, bedenim tutkuyla yanarken odanın ortasında tek başıma bıraktı ve arkasına bile bakmadan kapıyı çekip çıktı.

Arkasından kapı kapandığında, sessizliğe gömülen odada gür bir kahkaha patlatmaktan kendimi alamadım. Kahkaham karanlık duvarlarda yankılanırken başımı geriye atıp gülmeye devam ettim. Bu kız gerçekten inanılmaz derecede zeki ve tehlikeliydi. Birkaç saat önce onu beklettiğim, odasında yalnız bıraktığım anın intikamını benden en mükemmel şekilde almıştı. Beni alevler içinde ve arzudan tutuşur halde arkasında bırakıp gitmek kesinlikle onun gibi gururlu bir prensese yakışan bir hamleydi.

Gülüşüm yavaşça dinerken çözdüğüm kemerimi geri taktım. Bu gece akademinin kasvetli, dar odasında uyumak istemiyordum. Kendi evimi ve huzurlu yalnızlığımı özlemiştim. En çok da kendi gerçek bedenimde uyumayı arzuluyordum. Fakat akademi sınırları içerisinde gerçek formuma geçmek son derece tehlikeli bir kumardı. Yüzümdeki ağır, metal maskeyi tek bir çırpıda söküp çıkardım. Maskenin ayrılmasıyla birlikte ruhum karga bedeninden koparak özgürlüğüne kavuştu. Taşıyıcı beden cansız bir yığın gibi yere yığılırken, ruhumdan salıverdiğim öz gücümle kendi asıl vücudumu yeniden var ettim.

Sonunda ait olduğum bedenin içindeydim. Geniş adımlarla balkona çıktım, sırtımdaki devasa siyah kanatlarımı iki yana doğru gururla açtım. Rüzgarın tüylerimin arasından kayıp gidişini hissettiğim an, karanlık gökyüzüne doğru sert bir hamleyle havalandım. Uçmak benim için sadece bir yerden bir yere gitmek değildi, ruhun sınırlarını fırlatıp atmaktı. Kanatlarımı her şeyden, herkesten daha çok seviyordum. Çünkü kanat, yerin çekimine boyun eğmeyen mağrur bir ruhun gökyüzüne yazdığı en özgür şiirdir. Gökyüzü bir kapıysa, kanatlarım o kapının yegane anahtarıydı.

Biz melekler, gökyüzünün kadim sahipleriydik. Evet, ben bir meleğim. Bizler yeterince hızlı uçtuğumuzda, havayı bıçak gibi yararak zamanın ve mekanın dokusunu çizer, boyutlar arasında zahmetsizce geçiş yapardık. Ben de tam olarak bunu yaptım. Bulutların denizinde hızımı katlayarak süzüldüm. "Lasora ma kujara!" diye gürledim gecenin bağrına doğru. Avucumdan taşan karanlık gücü gökyüzüne fırlattım. Hızım öyle bir noktaya ulaştı ki gerçekliğin zarı yırtıldı ve açılan yarığın içinden bir ok gibi geçtim.

Boyuttan geçer geçmez karanlık gece anında yerini göz alıcı bir aydınlığa bıraktı. Zira geçtiğim bu evrende zaman henüz gündüzü yaşıyordu. Bu dünyayı seviyordum çünkü burada insan soyunun yozlaşmış ayak izleri yoktu. Burası tamamen doğanın ve bilince sahip özel hayvanların hüküm sürdüğü bir diyardı. Görkemli dağların arasından rüzgarı arkama alarak süzüldüm ve sonsuz mavilikteki deniz kıyısına ulaştım. Evim, devasa bir dağın denize bakan sarp yamacında, kayaların kalbine oyulmuş gizli bir sığınaktı. Denize açılan geniş pencereyi büyümle aralayıp içeriye süzüldüm. Burası benim dünyadan kaçtığım güvenli alanımdı.

Kendi kendime gülümsedim. Kim bilir, belki bir gün bu gizli cennetime o inatçı prensesi de getirirdim. Onu, zümrüt gözlerini ve o dik kafalı hallerini düşündükçe bedenim tatlı bir sızıyla yeniden mayıştı. Ahşap dolaptan Jurasa adındaki son derece sert ve yakıcı içki şişesini çıkardım. Kadehe bile gerek duymadan şişeyi kaptığım gibi denize nazır geniş koltuğuma uzandım. İçkimden iri bir yudum alıp genzimi yakan o sert tadı hissederken, zihnim yine o küçük hanımın büyüsüne kapılmıştı.

Nalin, kalbimin karanlık labirentlerinde izinsizce dolaşan en tehlikeli, en güzel sarmaşıktı. Bütün evren göğsüme düşse canım yanmazdı belki ama onun o elmas gibi parıldayan tek bir gözyaşı, benim sonsuzluğumu kül etmeye yeterdi.
❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥
Bölümü beğenmeyi ve yorumlarınızı yazmayı unutmayın lütfen.
Bu bölümle birlikte kısa bir sezon finali veriyoruz. Merak etmeyin bu en fazla bir aylık bir ara olacak. Sonra kaldığımız yerden tam gaz devam edeceğizzzz.
Sizden yazarınız olarak istediğim bir şey var. O da kitabımı insanlara önermeniz ve tanıtmanız. Şimdiden vereceğiniz destekler için çok teşekkür ederim 🥹 🧚🏻♀️