14. bölüm / 18
LEYLMühür
Bölümler 18Şu an: Mühür
- 1 Oyun398 kelime
- 2 İhanet8.898 kelime
- 3 Fener6.693 kelime
- 4 Umut6.155 kelime
- 5 Karakter tanıtımı621 kelime
- 6 Ateş7.481 kelime
- 7 Koku6.951 kelime
- 8 Peter7.824 kelime
- 9 Kale8.175 kelime
- 10 Gül6.788 kelime
- 11 Mühür7.127 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 frank6.229 kelime
- 13 Tehlikeli oyun7.418 kelime
- 14 Güzellim6.194 kelime
- 15 Orvian6.939 kelime
- 16 Müsabaka5.452 kelime
- 17 Öpücük4.565 kelime
- 18 İgor5.096 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Karga resmen kanlı canlı karşımda duruyordu. Fakat yaşadığım şoktan mıdır nedir, hâlâ onun tehlikeli gölge formunda olup olmadığından emin olamıyordum. Bunu test etmek için tamamen anlık bir refleksle sağ ayağımı kaldırıp iki bacağının arasına sert bir tekme savurdum.
Karga, acı dolu boğuk bir inlemeyle anında iki büklüm olup yere çöktü. Çektiği acının gerçekliğine bakılırsa, cidden kanlı canlı karşımda duruyordu ve ben az önce krallığın en korkulan suikastçısını tek hamlede saf dışı bırakmıştım.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen kadın?" dedi, bir elini acıyla yere yaslayıp diğerini savunmasızca kaldırırken. Sesindeki o her zamanki kibirli ton, can acısıyla titriyordu.
"Gölge misin yoksa etten kemikten insan mısın anlamak için yaptım. O yüzden hiç üstüne alınma, şahsi bir durum değil" dedim. Yine de içimdeki dik başlı kıza engel olamayarak üzerine doğru eğildim ve parmağımı tehditkarca yüzüne doğru salladım. "Ya da vazgeçtim, istediğin gibi algıla. Çünkü bu saatten sonra resmen benim baş düşmanımsın."
O yerde acısıyla cebelleşirken, arkamı dönüp Lamira ve askerlerin durumunu kontrol ettim. İki asker yerde hareketsiz bir şekilde yatıyordu. Korkuyla kalbim ağzıma gelse de hızla inip kalkan göğüslerini fark edince derin bir nefes aldım, ölmemişlerdi, sadece baygındılar. Lamira ise bir duvarın köşesine sinmiş, sanki çığlık atmasını engellemek ister gibi eliyle ağzını sımsıkı kapatmıştı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi ve şok içinde bir bana, bir de yerdeki efsanevi suikastçıya bakıyordu. Muhtemelen az önce tanık olduğu sahneyi beyninde canlandırmakta zorlanıyordu.
Karga yerde bir süre daha acıyla inleyip kendiyle mücadele ettikten sonra, nihayet yavaşça ayağa kalkmayı başardı. Duruşunu dikleştirdiğinde, tekinsiz kehribar rengi gözlerini delici bir nefretle üzerime dikti.
"Artık kanlı canlı bir şekilde karşında olduğumu tamamen kavramışsındır umarım küçük hanım" dedi, sesindeki kinaye adeta elle tutulur cinstendi.
"Maalesef" diyerek huysuzca homurdandım. Bakışlarımı ondan kaçırmadan, sesime olabildiğince sert tutmaya çalışarak sordum. "Neden kaleye saldırdın?"
"Bir düşmana saldırmak için illa arkasında büyük bir gerekçe olması gerektiğini zannetmiyorum" dedi ve bana doğru tehditkar bir adım attı. Aramızdaki mesafenin kapandığını hissetmek tüylerimi ürpertse de geri adım atmadım. "Ama eğer duymak istediğin asıl şey bu saldırının seninle ilgili olup olmadığıysa... Evet, tamamen senin için kaleye saldırdım küçük hanım." Dedi ve bana göz kırptı.
O konuşurken, yüzünü gizleyen çelik maskenin üzerindeki zarif gül deseni dikkatimi çekti. Mortias ve Karga. Bu iki tehlikeli adamın da güllere karşı tuhaf bir zaafı olmalıydı. Koskoca suikastçı ve generalin bu gizli çiçek sevgisi beni gerçekten hayrete düşürüyordu.
"Her neyse" diyerek konuyu dağıtmaya çalıştım. "Neden buradasın o zaman? Kalenin surlarını aşıp içeri girdiğine göre artık sana kalkanlık yapmama, gerek kalmadı. Senin işine yaramam." Söylediğim sözlerin arkasındaki o acı gerçek zihnime bir yıldırım gibi düştüğünde, boğazımın kuruduğunu hissederek derince yutkundum. "Yoksa buraya beni öldürmeye mi geldin?"
Kısık ve titreyen sesimle sorduğum bu soru, odadaki havayı bir anda buz kesti. Karga'nın kaşları anında çatıldı, gözleri beklemediğim bir şekilde bunu asla yapmam der gibi bakıyordu. Sonuçta o bir suikastçıydı, hayatı can almaktan ibaretti. Artık ona bir faydam dokunmayacağına göre, düşmanının kızı olduğumu düşündüğü için beni ortadan kaldırmak istemesi en mantıklı seçenekti.
"Hayır, seni öldürmeyeceğim" dedi, ses tonu az önceki alaycılığından arınmış, net bir dürüstlükle çıkmıştı. Başındaki pelerini tek bir hamleyle geriye doğru attı ve kuzgun karası saçlarını parmaklarıyla dağıttı. Bu adamın, her hareketinde nasıl bu kadar kusursuz ve büyüleyici görünebildiğini anlamak imkansızdı.
"O zaman ne diye buradasın?" diye sordum, içimdeki korkuyu ve kalbimin deli gibi atan ritmini gizlemeye çalışarak.
"Seni özlemiş olamaz mıyım küçük hanım?" diye sordu. Başını muzip ve flörtöz bir tavırla sağ tarafa doğru eğerken, gözlerinde tehlikeli bir ışıltı belirdi.
Yüzüm, onun bu beklenmedik itirafı ve göz hapsi yüzünden saniyeler içinde alev aldı. Yanaklarımın cayır cayır yandığını hissedebiliyordum. Bu zayıflığıma ve hemen renk veren tenime lanet ederek içimden kendime okkalı, okkalı olduğu kadar da yaratıcı bir küfür savurdum. Tam bir klasikti; ne zaman heyecanlansam ya da utansam bir domatesten farkım kalmıyordu.
"En küçük şeyde yüzün hemen bir gül gibi kızarıyor" dedi. Bunu beni kışkırtmak için değil, daha çok kendi kendine bir durum tespiti yapar gibi sessizce mırıldanmıştı.
Boğazımı temizleyip üzerime çöken bu yoğun enerjiyi dağıtmaya çalıştım. Dik duruşumu bozmadan, "Bırak şu saçma şakaları da bana gerçek amacını söyle. Neden buradasın?" diye sordum, sesime olabildiğince korkusuz çıkması için ekstradan çaba göstermek zorunda kalmıştım.
Birden sağ elini kaldırdı. Parmaklarının ucundan sızan karanlık gölgeler, saniyeler içinde adeta canlı birer ip gibi bükülerek havada süzüldü. Karga, elindeki o gölge bağını sert bir hamleyle duvarın içerisine doğru çekti. Duvarın taş dokusunun içinden, sanki sudan çıkıyormuş gibi pürüzsüzce sıyrılan gölge boyutundan bir başka suikastçı belirdi. Bu doğaüstü manzarayı izlerken ağzımdan küçük bir şaşkınlık nidası dökülmüştü.
"Görev tamam mı?" diye sordu Karga, sesindeki o emir veren, otoriter ton odayı bir anda doldurmuştu.
Karşısındaki suikastçı, saygıyla başını eğerek, "Evet efendim" dedi. Ardından, kelimelerini seçemediğim, tamamen yabancı ve fısıltılı bir dilde Karga’ya hızlıca bir şeyler anlatmaya başladı.
Karga, anlatılanları dikkatle dinledikten sonra, "İyi iş çıkardın, artık gidebilirsin" dedi ve eliyle havayı hafifçe dalgalandırarak o karanlık gölgeyi odanın içinde tamamen dağıttı. Yeniden bana doğru döndüğünde, az önce geriye attığı pelerinini tek bir hareketle tekrar başına geçirip yüzünü gizemli bir karanlığa gömdü.
"Ne görevinden bahsediyordunuz siz?" diye sordum, kaşlarımı çatarak. Merakım, korkumun önüne geçmeye başlamıştı.
Karga, aramızdaki mesafeyi tamamen yok ederek iyice dibime girdi. "Ah küçük hanım, her seferinde düşman olduğumuzu ne de çok unutuyorsunuz. Sana gerçekten devlet sırrı niteliğindeki planlarımı açıklayacağımı düşünmüyorsun, değil mi?" diye sordu, maskesinin arkasından gelen o boğuk ve mesafeli sesiyle. Ancak hemen ardından, sesine tehlikeli bir fısıltı ekledi. "Ama madem çok merak ediyorsan, sana küçük bir sır verebilirim. Akademide yalnız olmayacaksın."
Bunu söylerken üzerime doğru hafifçe eğilmişti. O tekinsiz kehribar rengi gözleri, doğrudan benim yeşillerime takılı kalmıştı. Kurduğu cümlenin ağırlığı zihnime ulaştığı an gözlerim fal taşı gibi açıldı.
"Ne? Senin ne işin var orada? Sen neden geliyorsun be!" diye bas bas ciyakladım. Sesim mahzenin duvarlarında yankılanmıştı.
Karga, beklemediği bu yüksek ses karşısında refleksle parmaklarını kulaklarına tıkayıp hızla geriye doğru doğruldu. "Sende de ne ses varmış! Borazan gibi sese sahipsin" diyerek kulaklarını hafifçe ovuşturdu, kendine gelmeye çalışıyordu. Ardından dudaklarına o sinir bozucu, eğlenen tavır yerleşti. "Orada çok yalnızlık çekersin diye düşündüm. Sana arkadaşlık etmek için ben de orada olacağım, küçük hanım."
"Ya gelmesene! Zaten başımda binbir çeşit dert var, işim başımdan aşkın, valla seninle de uğraşamam orada. Lütfen gelmesen olmaz mı? Dünyanın en yakışıklı, en seksi, en mükemmel suikastçı beyi" dedim, sesimi olabildiğince sevimli tutmaya çalışarak. Çipil çipil bakan masum gözlerle ona doğru bir adım yaklaştım ve cesaretimi toplayıp Karga’nın kolundan tuttum.
Eğer o da akademiye gelirse benim için huzurlu tek bir gün bile kalmayacaktı. Her gece odamda "Acaba bu gece bir suikasta kurban gidecek miyim?" diye düşünmekten uykusuz kalıp delirmek istemiyordum. Üstelik gördüğüm o korkunç rüyada Karga da vardı; kanatlarımı acımasızca kesip bana zarar veren kişinin o olma olasılığı inanılmaz yüksekti. Ondan ciddi anlamda korkuyordum.
Düşündüklerimin ağırlığıyla istemsizce dudaklarım aşağı doğru büküldü, gözlerim hafifçe doldu. Belki de bu zavallı halime acır da gelmekten vazgeçerdi. Kalbinin olduğu yerde aslında koskoca bir taş taşımıyor olması için içimden bildiğim tüm tanrılara yalvardım.
Karga, kolunu tutan ellerime ve bükülen dudaklarıma baktı. Gözlerinde anlık bir yumuşama süzülür gibi olsa da bu durum çok kısa sürdü. "Gelecek olmamdan dolayı bu kadar üzüldüğünü görmek her ne kadar kalbimi kırmış olsa da üzgünüm prenses, o akademide kesinlikle olacağım" dedi ve kolundaki elimi nazik ama tavizsiz bir şekilde aşağı indirdi.
Bana son bir kez gizemli bir bakış fırlattıktan sonra, ayaklarının altından yukarıya doğru hızla tırmanmaya başlayan yoğun gölgeler bütün bedenini sardı. Saniyeler içinde, gölgeler havaya karışırken o da tamamen yok olmuştu.
Bir süre şaşkınlıktan donakalmış bir halde, onun az önce durduğu boşluğa bakakaldım. Sonra hızla kendime geldim ve hemen duvarın kenarına sinmiş olan Lamira’nın yanına koştum. Zavallı kız hâlâ yaşadığı şok ve korku yüzünden titriyor, Karga’nın kaybolduğu yere bakıyordu.
"Hey, hey, sakin ol. O gitti canım, güvendeyiz" diyerek kollarından tutup onu yerden kaldırdım.
Lamira, kekeleyerek, "Az önce Katillerin Efendisi Karga buradaydı ve nasıl olur da hiçbirimizi öldürmedi" dedi, hâlâ hayatta olduğumuza inanamıyor gibiydi. Porsian halkının Karga’dan ne kadar çok korktuğunu, adını duyduklarında bile dillerinin tutulduğunu biliyordum. Lamira’nın asıl şaşırdığı şey, bu odadan sağ çıkmış olmamızdı.
"Belli ki buraya kimseyi öldürmek amacıyla gelmemiş. Hadi rahatla Lamira, her şey geçti" dedim ve sakinleşmesi için ona sıkıca sarıldım.
Tam o sırada odada yankılanan inleme sesleriyle arkamı döndüm. Yerde yatan iki asker de yavaş yavaş uyanıyordu ve başlarını tutarak kendilerine gelmeye çalışıyorlardı. İkisi de hızla durumun farkına varıp toparlandılar ve hemen önümde saygıyla eğildiler.
"İyi misiniz prenses?" diye sordular, seslerindeki endişe net bir şekilde duyuluyordu.
Lamira’dan ayrılıp askerlere doğru döndüm. "Evet, iyiyim. Bir sorun yok, sakin olun" dedim, onları teselli etmek istercesine.
Askerler mahcubiyetten başlarını hâlâ doğrultamamıştı. "Biz çok özür dileriz efendim, sizi korumayı başaramadık. Karga’nın gölgeleri aniden etrafımızı sardı ve bizi hemen bayılttı" dedi içlerinden biri, sesindeki suçluluk duygusu yüzünden okunuyordu.
"Sorun değil, kendinizi suçlamayın. Karşımızdaki sıradan bir düşman değildi" diyerek onları teselli ettim ve konuyu kapatıp derin bir nefes aldım. Tehlike şimdilik geçmişti ama akademide beni bekleyen o karanlık gölge, şimdiden uykularımı kaçırmaya yetmişti.
Fark ettiğim şeyle hızla Lamira’ya döndüm. Zihnim az önce yaşanan büyüleyici ve bir o kadar da ürkütücü anları temize çekmeye çalışıyordu.
"O suikastçı Karga’ya bilmediğim bir dilde bir şeyler söyledi. Sen ne dediğini anladın mı?" diye sordum, sesimdeki merakı gizleme gereği duymadan.
Lamira, hâlâ üzerindeki korkuyu atamamış bir halde olumsuz anlamda başını salladı. "Yasaklı dillerden birini konuşmuş olmalılar" dedi, sesi neredeyse fısıltı gibi çıkmıştı. Ona anladığımı belirtircesine başımı salladım. Bu dünyada çözmem gereken gizemlerin ardı arkası kesilmeyecek gibi duruyordu.
Aradan çok geçmeden, mahzenin koridorunda yankılanan aceleci ayak sesleri duyuldu. İçeriye nefes nefese, gözlerinde büyük bir öfkeyle Mortias ve arkasında birkaç adamı girdi. Mortias’ın keskin gözleri odada hızla turladıktan sonra doğrudan beni buldu. Koşar adım yanıma geldi, ellerini omuzlarıma ve kollarıma yerleştirdi. Bakışlarıyla vücudumun her yerini, en ufak bir çizik bile atlamamak ister gibi büyük bir dikkatle inceledi. Herhangi bir zarar görmediğimi, sapasağlam karşısında durduğumu anladığı an göğsü hızla indi ve ciğerlerindeki o sıkıntılı nefesi dışarı bıraktı.
Ben ise hiç beklemeden, ortamdaki gerilimi zirveye taşıyacak o bombayı çat diye ortaya bıraktım. "Karga buradaydı."
"Ne demek buradaydı?"
Mortias’ın sesi anında öyle bir öfkeyle yükseldi ki mahzenin taş duvarlarında yankılandı. Boynundaki damarlar birer halat gibi belirginleşmiş, çene kasları kasılmaktan neredeyse birbirine kaynamıştı.
"Duyduğun gibi, o buraya geldi işte" dedim, yaşananların ağırlığıyla biraz dalgın bir sesle.
"Bana her şeyi olduğu gibi, en ufak ayrıntısını bile atlamadan baştan anlat Leydim" dedi Mortias. Yüzü sinirden kıpkırmızı kesilmişti, gözlerinden adeta şimşekler çakıyordu.
Ona olan biten her şeyi, sakin kalmaya çalışarak sırasıyla anlattım. Fakat ne zaman ki Karga’nın da akademiye geleceğini, üstelik bunu bizzat kendi ağzıyla söylediğini belirttim, işte o an Mortias’ın parmakları farkında olmadan kolumu çok daha sert bir şekilde sıkmaya başladı.
Acıyla yüzümü buruşturarak, "Ah Mortias, canımı acıtıyorsun" diye inledim.
Mortias, sesimi duyar duymaz sanki ateşe dokunmuş gibi ellerini hızla üzerimden çekti. Gözlerindeki öfke anlık bir pişmanlıkla perdelendi. "Özür dilerim Leydim, tamamen istemeden oldu" dedi, sesi hırıltılı çıkıyordu. Kendini sakinleştirmek ister gibi elini hoyratça kızıl saçlarının arasına daldırdı, tutamlarını geriye doğru savurdu. "Nasıl olur da konsey o şerefsizin akademiye adım atmasına izin verir? Bu adamlar neyin peşinde?" diye soludu. Daha çok kendi kendine konuşuyor, zihnindeki o karanlık ihtimalleri tartıyor gibiydi.
Daha fazla mahzenin o rutubetli, insanı boğan ve üzerimize çöken bunaltıcı havasına dayanamayacağımı fark ettim. "Artık çıkalım buradan lütfen" dedim ve beklemeden yukarı giden merdivenlere doğru ilerlemeye başladım.
Mortias, lafımı ikiletmeden hemen yanımda yerini aldı. O heybetli duruşuyla beni korur gibi adımlarını adımlarıma uyduruyordu. Koridorda ilerlerken aklımdaki diğer soruyu sordum. "Sınırda ne oldu? Suikastçılar kaleye çok zarar verebildiler mi?"
Mortias bana doğru dönüp sıkıntılı bir iç çekti. "Nasıl olduysa kalenin kalkan büyüsünü bir şekilde kırmayı başarmışlar. Aramızda sert bir çatışma çıksa da bu durum çok uzun sürmedi, bir anda hepsi birden ortalıktan yok oldu. Şimdi ise büyücülerimiz harabelerin başında, kalkanı onarıp eskisinden çok daha güçlü bir hale getirmek için uğraşıyorlar" dedi. Bu durumun onun gibi bir komutanın gururunu ne kadar incittiği, canını nasıl sıktığı her halinden, her jestinden belli oluyordu.
Zihnimdeki parçaları birleştirmeye çalışarak kendi fikrimi sundum. "Karga buraya aslında bir şey öğrenmek, belki de gizli bir planı yürütmek için gelmişti. Sınırdaki o saldırı tamamen dikkat dağıtmak, sizi meşgul etmek amacıyla yapılmış bir hamleydi, bu çok belli."
"Evet, kesinlikle haklısın Leydim" diyen Mortias yanımda durdu, derin bir nefes vererek bakışlarını bana çevirdi. "Şimdi odana dön Leydim. Yarın senin için yepyeni bir sayfa açılıyor. Hem fiziksel derslerine kaldığın yerden çok daha sıkı bir şekilde devam edeceksin hem de artık içindeki büyüleri uyandırmak için ilk derslerine başlayacağız." Bunu söylerken ses tonuna, saklamaya çalışsa da bariz bir heyecan ve merak yerleşmişti.
Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Dur bir dakika, benim büyüm mü? Ne yani, benim kendime ait, öz bir büyüm mü var? Kraliçe bana kendisinden bir büyü bahşetmeyecek mi yani?" Sorularımı, zihnimdeki şaşkınlığın hızıyla bir çırpıda arka arkaya sıraladım.
"Leydim, sen en başından beri zaten bu dünyaya aitsin" dedi Mortias, sesini biraz daha alçaltarak, adeta büyük bir sırrı fısıldar gibi. "Benim araştırmalarımdan ve anladıklarımdan yola çıkarsak, senin annen ve baban bu diyarların en önemli, en güçlü kişilerinden biriydi. Hatta bir meleğin çocuğu bile olabilirsin. Senin üzerinden geçmişte çok büyük, çok tehlikeli bir oyun oynanmış. Seni ailenden vahşice ayırıp kimliğini silerek başka bir boyuta, insanların arasına bırakmışlar. Kraliçe bana saraydan ayrılmadan hemen önce, senin damarlarında zaten kendine ait muazzam bir büyü barındırdığını ve bizim görevimizin sadece onu uyandırmak olduğunu söyledi."
Duyduklarım zihnimde adeta küçük çaplı bir kıyamet koptu. Ne yani, gerçekten bir meleğin çocuğu olabilir miydim? Eğer bu doğruysa, bu durum mantıken beni de bir melek yapmaz mıydı? Hayır, bu imkansızdı, melek olamazdım.
Aynaya baktığımda bunu işaret eden, sırtımda parıldayan tek bir kanat ya da kutsal hiçbir özelliğim yoktu. Ama hemen ardından zihnime o kâbus gibi çöken rüya geldi. O rüyada ben gerçekten bir melektim, gökyüzüne meydan okuyan kanatlarım vardı. Bunun sadece aptal, uydurma bir rüya olduğunu söyleyip geçiştiremiyordum çünkü kafamın içinde, o rüyadan beri yankılanan ve varlığını hissettiren o ses yüzde yüz gerçekti.
Bir meleğin çocuğu olmasam bile, en azından kendime ait, damarlarımda uyuyan bir büyüm olduğu gerçeği göğsümü sıkıştırdı. Bunu düşündükçe kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi heyecanla, delice atmaya başlıyordu.
"Hadi Leydim, artık odana git ve güzelce dinlen, yarın çok uzun ve yorucu bir gün olacak" dedi Mortias. Saygılı bir baş selamı vererek adamlarıyla birlikte koridorun diğer ucuna doğru saptı ve yanımızdan ayrıldı.
Yarın için içimi kaplayan o muazzam heyecan dalgasıyla adımlarımı hızlandırdım. Odama ulaştığım an, sabırsızlıktan ve içimdeki enerjiden ne yapacağımı bilemeyerek üzerimdeki ağır kıyafetleri, pelerinimi hızla çıkarıp rastgele yere fırlattım. Lamira ise arkamdan gelmiş, bu çocuksu sabırsızlığıma söylene söylene fırlattığım her şeyi tek tek yerden topluyordu. Beyaz renkte, pamuklu ve uzun geceliğimi üzerime geçirdikten sonra kendimi hemen yatağın o yumuşak, davetkar şiltesine bıraktım.
"İyi geceler Lamira. Hadi sen de kendi odana git ve güzelce dinlen lütfen, senin için de hiç kolay bir gün olmadı" dedim, başımı yastığa gömerken.
Lamira benim bu çocuksu, yerinde duramayan heyecanlı halime hafifçe gülerek kapıya doğru ilerledi. Elindeki şamdanı söndürmeden önce, "İyi geceler prenses" dedi ve kapıyı arkasından usulca kapattı.
Odanın sessizliğinde tam kendimi uykunun o huzurlu kollarına, tatlı bir uyuşukluğa bırakacaktım ki dışarıdan gelen keskin bir sesle irkildim. Gaklama sesi, odanın içindeki tüm huzuru bir anda baltalamıştı. Gözlerim gayriihtiyari terasımın büyük penceresine kaydı. Karanlığın içinde, ay ışığının altında parıldayan o tüyleriyle lanet karga yine orada, korkuluğun üzerinde tünemiş bana bakıyordu.
Dudaklarımda alaycı bir tebessüm belirdi. Gözlerimi ondan çekip yorganı burnuma kadar çekerken kendi kendime mırıldandım. "Şansına küs küçük karga, bu gece içimdeki o heyecan öyle büyük ki sen bile beni rahatsız etmeyi başaramayacaksın."
Zihnimde yarın uyandıracağım büyünün hayalleri, penceremde ise geçmişle geleceğin arasındaki o karanlık haberciyle, kendimi derin ve dertsiz bir uykunun kollarına bıraktım.
Gün ışığı gözlerimi rahatsız ettiği için huzursuzca kıpırdanıp göz kapaklarımı araladım. Odanın içine sızan o çiğ aydınlığa bakılırsa sabahın ilk saatleriydi. Lamira hâlâ gelmediğine göre daha sabahın çok erken bir vakti olmalıydı. Yatakta doğrulup oturduğumda içimi bir anda tarif edilemez bir sevinç kapladı. Bugün damarlarımda uyuyan o kadim büyüleri uyandırmak için ilk adımı atacağımı düşündükçe, dün geceden beri içimde dönüp duran o tatlı telaş yerini saf bir enerjiye bırakmıştı.
Daha fazla yatakta kalıp zaman kaybetmek istemiyordum. Lamira’nın gelmesini beklemeden kendi başıma hazırlanmaya koyuldum. Yataktan hızla fırlayıp çıplak ayaklarımla odanın köşesinde duran devasa dolabıma doğru ilerledim. İç kapaklarını iki yana açıp gün içinde bana sorun çıkarmayacak, hareketlerimi kısıtlamayacak rahat ama şık kıyafetler seçmeye başladım. Hem fiziksel antrenmanları hem de büyü derslerini düşünerek bacaklarımı sıkıca saran siyah bir dar tayt, üzerine de asil duran sert siyah bir korse ile dökümlü bir gömlek seçtim. Kıyafetleri yatağın üzerine bıraktıktan sonra hemen banyoya geçtim.
Beyaz mermerden yapılmış, adeta bir havuzu andıran geniş küvetimin çeşmesini açıp içinin sıcak suyla dolmasını bekledim. Bu sırada dolapta dizili duran cam şişeleri inceleyip içlerinden en güzel kokulu bitki yağlarını seçtim ve suyun içine bolca döktüm. Banyoyu anında saran lavanta ve mistik çiçek kokuları eşliğinde üzerimdeki gecelikten tamamen kurtulup kendimi sıcak suyun şefkatli kollarına bıraktım. Sıcak su, bedenimdeki tüm kasları gevşetirken zihnimi de kısa sürede kendime getirmişti. Suyun tadını biraz çıkardıktan sonra hızlıca duşumu alıp kurundum ve seçtiğim kıyafetleri üzerime geçirerek banyodan çıktım.
Yatak odasına geri döndüğümde Lamira’nın çoktan içeri girmiş olduğunu ve yatağımı toparladığını gördüm. "Günaydın Lamira" dedim ve ona içtenlikle gülümsedim.
Her sabah olduğu gibi bugün de yine göz kamaştırıcı ve çok güzel görünüyordu. Üzerinde, tıpkı gözlerinin rengi gibi su yeşili tonlarında, dizlerinin hemen altında biten uçuş uçuş bir elbise vardı. Oldukça sade bir model olmasına rağmen ona asil bir hava katmıştı.
"Günaydın Nalin. Bakıyorum da bugün erkencisin" dedi ve neşeli halime bakıp elini uzatarak beni aynalı makyaj masasına doğru yönlendirip oturttu.
"Bugün içimdeki büyüleri uyandırmak için çalışacağız, o yüzden yerimde duramıyorum, çok heyecanlıyım" dedim, aynadaki yansımam üzerinden Lamira’ya heyecanla gülümserken.
Lamira elimdeki tarağı alıp uzun, gece karası saçlarımı büyük bir özenle taramaya ve ardından zarif bir örgüyle şekillendirmeye başladı. "Eminim çok etkileyici ve eşsiz bir büyüye sahip olacaksın. Bunu şimdiden senin o güçlü auranda hissedebiliyorum" dedi ve aynadan bana yansıyan samimi, güven veren bir gülümsemeyle baktı.
"Umarım öyle olur" dedim, içimdeki kuşkuları bastırmaya çalışarak.
Lamira yüzüme hatlarımı belirginleştiren hafif bir makyaj yaptıktan sonra odadan çıktık ve artık ezbere bildiğim o devasa yemek salonuna doğru yürümeye başladık. Büyük kapılardan içeri adım attığım an, salonda nöbet tutan ve masaların etrafında konuşlanan askerler yine fısıldaşarak hakkımda konuşmaya başlamışlardı. Fakat bugün içimdeki o harika enerjiyi ve keyfi kimsenin bozmasına izin vermeye niyetim yoktu. Onları tamamen görmezden gelerek direkt olarak Mortias’ın oturduğu büyük masaya doğru adımladım.
"Herkeste günaydın" dedim ve masadakilere bakarak kocaman gülümsedikten sonra sandalyeme kuruldum.
Lamira’nın her zamanki gibi arkamda durup servis açmasını bekleyecek sabrım yoktu. Hemen önümdeki tabağı ve çatalı alıp kendi servisimi kendim açtım, canımın o an ne çekiyorsa hepsinden bolca tabağıma doldurmaya başladım.
"Günaydın Leydim. Güneş yüzünde açmış gibi bugün de çok güzelsin" dedi Mortias.
Onun bu iltifatıyla birlikte bakışlarımı ona çevirdiğimde, içimden bugün Mortias daha mı tatlı ne diye geçirmeden edemedim. Üstelik bugün diğer günlerden çok daha farklı ve sade giyinmişti. Üzerinde, ilk üç düğmesi açık bırakılmış siyah, bol bir tunik vardı ve bu salaş tarz ona acayip karizmatik bir hava katmıştı. Bu görüntüsü karşısında kelimelerimi toparlayamayıp ona sadece utangaç bir gülümseme sunmakla yetindim.
"Günaydın prenses" dedi hemen yan masada oturan Komutan Zikas da neşeli bir sesle. "Bugün büyü eğitimlerine başlayacağın için fazlasıyla heyecanlı olmalısın" diye ekledi, bir yandan da tabağındaki peynirden bir parça kesip ağzına atarken.
"Evet, gerçekten çok heyecanlıyım. Nasıl bir güce sahip olacağımı, içimden ne çıkacağını çok merak ediyorum" dedim.
Sonuç olarak ben eski dünyamda sıkı bir gamerdım. Bilgisayar başında saatlerce büyülerle, sihirli dünyalarla ilgili oyunlar oynamış, stratejiler geliştirmiş bir kızdım. Şimdi ise bizzat kendimin gerçek bir büyüye sahip olacağı düşüncesi benim için rüya gibiydi, kelimenin tam anlamıyla muhteşem bir histi. Aklıma gelen önemli detayla ağzımdaki lokmayı hızla yutup merakla konuşmaya başladım. "Peki bana bu büyüyü kullanmayı kim öğretecek, eğitimi kimden alacağım?"
"Ben ve Bayan Boleri sana eğitim vereceğiz Leydim" dedi Mortias, bakışlarını doğrudan gözlerime dikerek. "Bayan Boleri senin ruhunun derinliklerine inip içindeki o gizli büyüyü nasıl keşfedeceğini ve dışarı çıkaracağını öğretecek. Ben ise o büyüyü dışarı çıkardığında onu nasıl kontrol edeceğini, bir silah gibi nasıl yönlendireceğini sana öğreteceğim."
Bayan Boleri ismini duymak merakımı daha da artırmıştı, onu şimdiden çok merak etmiştim. İçimdeki sabırsızlık tavan yapınca hızlıca tabağımdaki her şeyi adeta silip süpürdüm ve bardağımdaki meyve suyunu tek dikişte bitirdim. "Hadi, ne bekliyoruz o zaman? Gidip bir an önce başlayalım" dedim ve hızla ayağa kalktım.
Mortias benim bu çocuksu aceleciliğime ve heyecanıma bakıp Komutan Zikas ile göz göze geldi. İkisi de bu halime hafifçe güldüler. "Tamam, madem bu kadar sabırsızsın, hadi gidelim" dedi Mortias ve masadan kalkıp yanıma geldi.
Heyecanımı bastıramayarak hemen onun güçlü koluna yapıştım. "Hadi, hızlıca gidelim o zaman" dedim, onu adeta çekiştirerek. Mortias bu halime daha çok gülmüştü. Kolunu tutan ellerime baktı, ardından büyük bir hamleyle kolunu elimden kurtarıp doğrudan avucumu kavrayarak elimi tuttu.
Onun sıcak ve büyük elinin tenime temasıyla kalbim göğüs kafesimde sertçe tekledi, nefesimin kesildiğini hissettim. Mortias ise bu ani tepkimi fark etmiş gibi bana yarım ağız, son derece karizmatik ve tehlikeli bir gülüş sundu. El ele, kalbimin güm güm atan sesi eşliğinde sarayın o devasa koridorlarından geçerek Arsiusların, yani o muazzam kanatlı atların bulunduğu geniş açık alana geldik.
Açık alana adım attığımızda Mortias’ın elini yavaşça bıraktım çünkü benim Arsiusum olan Zukas tam karşımızda duruyordu. Zukas, geldiğimi daha kapıdan adım atar atmaz hissetmiş olacak ki asil kafasını hemen olduğumuz tarafa doğru çevirdi, güçlü bacaklarının üzerinde ayaklandı. Tıpkı benim ona doğru koştuğum gibi, o da bana doğru büyük ve heybetli adımlarla koşmaya başladı. Önüme geldiğinde, kocaman kafasını nazikçe aşağı doğru eğdi, onu sevmem için bana alan bıraktı.
Karanlık tüylerini, o yumuşak alnını büyük bir sevgiyle okşarken, "Özledin mi beni koca oğlan?" diye fısıldadım.
Zukas, sözlerimi anlamış gibi asilce kişnedi ve başını daha da büyük bir hevesle ellerime, göğsüme doğru sürttü. Bu sevimli halleri karşısında kendimi tutamayarak neşeyle kıkırdadım. "Bunu kocaman bir evet olarak kabul ediyorum o zaman" dedim.
Mortias, aramızdaki bu derin bağı izlerken hafifçe öksürerek ikimize de varlığını ve orada olduğunu belli etti. Zukas, onun sesini duyunca hoşnutsuz bir tavırla kişneyip başını hemen başka bir tarafa çevirdi, Mortias’ı resmen takmamıştı.
Mortias onun bu gururlu haline gülümseyerek yanıma doğru yaklaştı. "Arsiuslara nasıl binmen gerektiğini de en kısa sürede öğrenmen gerekiyor Leydim. Özellikle de Zukas’a. Çünkü ona binip onun üzerindeki kontrolü tamamen ele aldığında ve onunla aranda sarsılmaz bir büyü bağı kurduğunda, o sana kutsal bir hediye olarak özel bir güç bahşedecek. Ve o andan itibaren artık onunla zihninden doğrudan konuşabileceksin" dedi. Ardından gözlerini Zukas’ın heybetli gövdesine çevirdi. "Bugün Zukas’la açık alana çıkacağız ve sen onu nasıl yönlendireceğini, ona nasıl hükmedeceğini öğreneceksin."
Kurduğu cümleyle içimi ani bir korku kapladı. Bu devasa, kanatlı canlıya hükmetmek kulağa o kadar da kolay gelmiyordu. "Bunu gerçekten yapabilir miyim, hiç emin değilim" dedim ve endişe dolu, ürkek gözlerle Mortias’a baktım.
"Hiç endişelenme Leydim, ne olursa olsun hemen arkanda, senin yanında ben olacağım. Ayrıca senin bu işin üstesinden de çok rahat bir şekilde geleceğine adım gibi eminim" dedi. Beni cesaretlendirmek, içimdeki korkuyu dağıtmak ister gibi elini omzuma koyup kolumu hafifçe sıvazladı.
Onun bu güven veren duruşu karşısında derin bir nefes aldım, başımı onaylar anlamda salladım. "Tamam, kendime güveniyorum, bu işi yapabilirim" dedim.
Mortias duvarda asılı olan, siyah deriden yapılmış, üzerinde gümüş işlemeler barındıran ağır bir eğeri aldı ve büyük bir ustalıkla Zukas’ın sırtına yerleştirip kayışlarını sıktı. İşlemi bitirdikten sonra bana döndü. "Şimdi beni dikkatle izle Leydim" diyerek eğere nasıl tutunmam ve ayağımı nereye basmam gerektiğini uygulamalı olarak göstermeye başladı. "İlk olarak sol elinle eğere sıkıca tutunuyorsun, ardından sol ayağını buradaki üzengiye yerleştirip tüm vücut ağırlığını yukarı doğru veriyorsun. Sağ bacağını Zukas’ın arkasından geniş bir kavisle aşırıp sırtına yerleşiyorsun."
Onu pür dikkat izledikten sonra Zukas’ın yanına yaklaştım. Kalbim heyecanla çarpıyordu. Mortias’ın dediklerini zihnimde tekrarlayarak sol elimle deriyi kavradım, ayağımı üzengiye koyup kendimi yukarıya doğru çektim. Tam dengemi kaybedecek gibi olduğumda Mortias arkamdan belimi kavrayarak beni nazikçe yukarı doğru itti ve dengede kalmamı sağladı. Sağ bacağımı da diğer tarafa atarak Zukas’ın o geniş, güven veren sırtına sorunsuzca oturmayı başardım. Deri kemerleri ellerimle sıkıca kavradığımda başardığımı fark edip gülümsedim.
Hemen arkasından, Zukas’ın hafifçe hareketlenmesiyle arkamdaki boşluğun kapandığını hissettim. Mortias, muazzam bir çeviklikle arkama binmiş, heybetli gövdesiyle sırtımı tamamen desteklemişti. Kollarını iki yanımdan uzatarak ellerimin üzerindeki dizginleri kavradı. Onun göğsünün sıcaklığını sırtımda hissetmek, kokusunun etrafımı sarması bir an için yine kalbimi hızlandırsa da önüme odaklanmaya çalıştım.
"Harika bir başlangıç yaptın Leydim. Şimdi arkana yaslan ve Zukas’ın ritmini hisset, kontrol tamamen bizde" dedi, sesi tam kulağımın dibinden fısıltı gibi yükselirken. Zukas’ın devasa kanatları iki yanımızda hafifçe havalandı ve biz yeni dünyamın ilk büyük dersi için gökyüzüne doğru ilk hareketimizi yaptık.
Zukas'ı sürmek, rüzgarın tenimi yalayıp geçişini hissetmek bana kelimenin tam anlamıyla mükemmel gelmişti. Her ne kadar kayışları Mortias sıkıca tutup asıl yönü o veriyor olsa da, sonuç olarak bu tehlikeli dünyadaki ilk biniş girişimim için bence gayet başarılı bir sonuç almıştım.
Bu sefer kaleden oldukça uzağa, gökyüzünün bulutları delip geçtiği o ıssız zirvelere doğru uçmuştuk. Zukas, devasa kanatlarını son bir kez çırparak gökyüzünde asılı duran muazzam büyüklükte bir kaya parçasının üzerine yumuşakça iniş yaptı.
"İyi iş çıkardın Leydim" dedi Mortias, sesindeki gurur tınısını gizlemeyerek arkamdan çevik bir hamleyle yere zıpladı.
Bu sefer beni attan indirmesine izin vermedim. Kendi sınırlarımı zorlamak istiyordum. Biraz debelenerek, bacaklarımı deriye sürterek de olsa kendi çabamla Zukas’ın sırtından aşağı kaydım ve ayaklarımı yere bastım. Zukas, sanki gizli bir komut almış ya da zihnimizi okumuş gibi, devasa kanatlarını iki yana açıp heybetle gökyüzüne doğru süzülerek gözden kayboldu.
İndiğimiz kaya parçası gerçekten çok büyüktü ve üzerinde durduğumuz alan garip, hatta ürkütücü bir şekilde tam ortadan ikiye ayrılmıştı. Sol tarafım tamamen kurumuş, adeta lanetlenmiş bir çölü andırıyordu. Toprak çatlamış, üzerinde tek bir canlı hücre barındırmayan, kömür karasına dönmüş ağaçlar göğe doğru kuru birer iskelet gibi uzanmıştı. Yerdeki tüm akarsular kurumuş, geriye sadece çorak çatlaklar kalmıştı.
Sağ tarafım ise tam tersi bir mucize gibiydi. Her yer göz alıcı bir yeşillikle kaplıydı, doğa cıvıl cıvıldı. Rengarenk kuşlar ağaç dallarında neşeyle ötüyor, hemen ilerideki nehrin suyu ise kristal berraklığında, ışıl ışıl akıyordu. Bu iki zıt evrenin tek bir kaya parçasında, bıçakla kesilmiş gibi ayrılması tüylerimi ürperten bir tezat oluşturuyordu.
Tam o sırada, yeşilliklerle bezeli güzel alandaki devasa bir kayanın arkasından, pelerinini arkasında sürüyen bir kadın çıkıp ağır adımlarla bize doğru yürümeye başladı.
"Bayan Boleri de buradaymış" dedi Mortias, arkamdan bana doğru yaklaşıp varlığını ve koruyucu gölgesini hissettirerek.
Kadının omuzlarına dökülen kahverengi saçlarına yer yer gümüşi aklar düşmüştü. Yüzü, yaşanmışlıkların ve yılların getirdiği derin kırışıklıklarla bezeliyken, kahverengi gözlerinde insanı büyüleyen mistik bir ağırlık, asırlara meydan okuyan bir bilgelik akıyordu. Üzerinde sadece toprağın rengini taşıyan kahverengi, son derece sade bir elbise vardı ama duruşu o kadar heybetliydi ki sanki doğanın bir parçası gibiydi.
"Hoş geldin Bilge Boleri" dedi Mortias ve kadının önünde centilmence, saygı dolu bir selam verdi.
"Hoş bulduk ateşin lordu" dedi kadın, sesi rüzgarın ağaç yaprakları arasında çıkardığı o huzurlu uğultuyu andırıyordu. Aynı asaletle Mortias’a selam verdikten sonra, o bilge gözlerini doğrudan bana dikti. Göz hapsine alındığımı hissettiğim an ruhumun titrediğini hissettim. "Prenses, ah prenses. Varlığı bu topraklara en büyük armağan olan prenses. Ben Bayan Boleri, senin bu bilinmez yoldaki ruh rehperin olacağım."
"Merhaba hanımefendi Boleri" dedim ve üzerimdeki şaşkınlığı atarak bir prensese yakışır şekilde, zarafetle eğilerek onu selamladım.
Bayan Boleri bu saygılı tavrıma karşılık hafifçe gülümsedi, ardından tekrar Mortias’a döndü. "Şimdi bizi yalnız bıraksanız iyi olur lordum. İçinizdeki elementin enerjisi çok baskın ve güçlü. Ben ise şu an sadece prensesin kendi ruhundan sızan o saf enerjiyi solumak, onun frekansına odaklanmak istiyorum" dedi ve arkasını dönerek yeşilliklerin derinliklerine doğru ilerlemeye başladı.
Mortias’ın ne tepki vereceğini görmek için ona döndüğümde, yüzünde güven veren bir ifadeyle karşılaştım. "Hadi git Leydim, ben tam olarak burada, seni bekliyor olacağım" dedi.
Ona başımla hafif bir onay verdikten sonra, Bayan Boleri’nin peşinden adımlarımı hızlandırdım. Birlikte o cenneti andıran güzel alanın içine doğru, doğanın kalbine yürüdük. Sonunda nehrin döküldüğü berrak bir gölün kıyısında durduk. Toprağın üzerinde, sanki buraya ait değilmiş gibi duran mistik rünlerle işlenmiş iki tane kadife minder seriliydi. Minderlerin hemen önünde ise ne olduğunu bilmediğim, üzeri tuhaf sembollerle kazınmış gümüş kaplar, içinde tütsülerin yandığı pirinç kurnalar ve eski parşömenler duruyordu.
Oturmadan önce “Bayan Boleri, neden toprağın bu kısmı cenneten bir köşe gibiyken diğer taraf cehennemden gelmiş gibi?” dedim.
“Çünkü burası büyü kayası. Eğer ruhunuzdan saf bir kötülük hissetseydim sizi o taraf götürürdüm. Bu sayede büyün daha hızlı kendine gelirdi.”
"Otur lütfen Nalin" dedi Bayan Boleri, elleriyle minderi işaret ederek. Kendisi de hemen karşımdaki mindere, bağdaş kurarak yerleşti. "Bugün seninle dışarıdaki dünyayı tamamen unutacağız. İçindeki gücü bulman için önce zihnindeki o insan seslerini susturman gerekiyor."
Ben de dediklerini yaparak mindere oturdum. Havaya yayılan egzotik tütsü kokusu zihnimi yavaş yavaş uyuştururken, Bayan Boleri ellerini havaya doğru kaldırdı. O an gölün suyu, sanki görünmez bir melodiyle hareketlenir gibi hafifçe dalgalanmaya başladı.
"Gözlerini kapat" diye fısıldadı Bilge Boleri. "Damarlarındaki kanın akışını dinle. Sen sadece etten ve kemikten ibaret değilsin. Ruhunun en derin odasında kilitli tutulan, kadim gücünü hisset. O güç orada, seni bekliyor."
Gözlerimi kapattım. İlk başlarda zihnim bir gamer olarak oynadığım oyunlardaki büyüleri düşünse de kısa sürede odaklanmayı başardım. Zihnimin uğultusu çekildiğinde, ruhumun en derinliklerinde aniden o gizemli ses tekrardan yankılandı. Daha bu sabah kafamın içinde duyduğum, varlığından şüphe edemeyeceğim kadar gerçek olan o sesti bu.
"Buraya gel Mirena, gücünü hisset" diyordu ses.
Bunu durmaksızın, bir ninni ya da büyüleyici bir çağrı gibi sürekli tekrarlıyordu. Beynimin içinde yankılanan bu sese doğru, o karanlık ama çekici boşlukta ilerlemeye başladım. Adım attıkça ses daha da gürleşiyor, beni kendine doğru çekiyordu. Sonunda o karanlığın tam ortasında, üzeri parıldayan mühürlerle kaplı, devasa ve gizemli bir kapıya ulaştım. Korkuyu bir kenara bırakıp ellerimi o kadim kapıya uzattım ve onu sertçe iterek açtım.
Kapı ardına kadar açıldığında, zihnimin derinliklerinde hiç bilmediğim, bu zamana kadar duymadığım ama dudaklarıma bir melodi gibi oturan tuhaf, boğazdan çıkan tekinsiz kelimeler belirdi. Bu kelimeler daha önce duyduğum hiçbir dile benzemiyordu; adeta antik, tanrısal bir tınısı vardı.
İçimden gelen o durdurulamaz dürtüyle, gözlerim kapalı bir halde dudaklarımı araladım ve tek bir kelimeyi fısıldadım. “Hayaloriya”
O yabancı, bilmediğim dildeki kelime dudaklarımdan döküldüğü an, sanki tüm evren kısa süreliğine hareket etmeyi bıraktı. Zaman yavaşladı, rüzgar bıçak gibi kesildi, göldeki su havada asılı kaldı. Dudaklarımdan çıkan o tek bir kelimenin yarattığı mutlak otorite, etrafımızdaki tüm doğayı emri altına almıştı. Ve ben gözlerim kapalı olsa bile bunu biliyordum.
Gözlerimi dehşetle açtım. O sırada ne olduğunu anlamak için parmaklarımı kaldırdığımda, bedenimden yayılan o antik enerjinin baskısıyla gölün ortasında yanan ve nereden geldiğini bilmediğim o mistik ritüel ateşleri bir anda, tek bir nefeste tamamen söndü. Havada asılı kalan su damlaları yavaşça göle geri dökülürken, etrafı derin, ürkütücü bir sessizlik kapladı.
Bayan Boleri, oturduğu minderden sanki arkasından görünmez bir güç tarafından itilmiş gibi hızla geriye doğru savruldu. Elleriyle topraktan destek alarak güçlükle dengede dururken, o her zaman bilge ve sakin bakan kahverengi gözleri tamamen yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı. Yüzündeki tüm kan çekilmiş, adeta bir hayalet gibi bembeyaz kesilmişti. Şok içinde bana, daha doğrusu dudaklarımdan dökülen o kelimenin yarattığı yıkıcı ve mutlak etkiye bakıyordu.
Ben de en az onun kadar büyük bir şok içindeydim. Kendi ellerime baktım, parmaklarım hâlâ o tanrısal kelimenin yaydığı enerjiyle hafifçe titriyordu. Az önce ne yapmıştım ben? Sadece tek bir kelimeyle, doğanın tüm kurallarına hükmetmiş, her şeyi dize getirmiştim.
Bayan Boleri, titreyen sesiyle zar zor konuşarak sessizliği böldü. "Bu imkansız. Sen az önce... Unutulmuş olanı konuştun" dedi, gözlerindeki o saf dehşet ve hayranlık karışımı ifade beni tamamen kilitlemişti. Tehlikeli bir oyunun tam ortasındaydım ve içimde uyuyan güç, tahmin ettiğimizden çok daha karanlık ve büyüktü.
Bayan Boleri’nin o titreyen sesi sessizliği yırtıp geçerken, ben hâlâ ellerime bakıyordum. Az önce ne hissettiğimi, neye dokunduğumu anlamak istiyordum. Zihnimin içindeki o ses, bana tekrar yabancı bir isimle hitap etmişti. Mirena. Kimdi bu Mirena? Ve dudaklarımdan dökülen o tek kelime nasıl olmuştu da koca bir gölün ritmini, zamanın akışını bozmuştu?
"Bayan Boleri" dedim, sesim benim bile tanıyamayacağım kadar tok ve kendinden emin çıkmıştı. "O kapı neydi? Ve o ses neden bana başka bir isimle seslendi? Ben sadece tek bir kelime söyledim, neden her şey bir anlığına dondu?"
Bayan Boleri, üzerindeki şoku atlatmaya çalışarak yavaşça doğruldu. Üzerindeki kahverengi elbisenin tozunu bile silkelemeden gözlerini gözlerime kenetledi. "Sen, bu toprakların unuttuğu, dillerden silinen kadim bir lisanın ilk hecesini fısıldadın Nalin. Sana neden farklı bir isimle seslendiğini bende bilmiyorum. Bunu senin öğrenmen gerekiyor" dedi, sesi derin bir saygıyla titriyordu. "İçindeki güç, sadece bu dünyaya ait bir büyü değil. O, evrenin ilk yaratılışında kullanılan, kuralları baştan yazan bir irade. Sen konuştun ve doğa senin emrine itaat etti."
“Eğer bu unutulmuş bir lisansa sen bunu nerden biliyorsun?”
“Çünkü konuşulması yasak olan lisanı konuşmak her büyücünün en büyük hayalidir. Tanrılar tarafından büyücülerin ağızı mühürlendi. Elimizde bu kadim dille yazımış parşömenler olduğu halde onları sesli bir şekilde okuyamıyoruz. Dilimiz anında yok oluyor. Bununla uğraşmaya devam eden büyücüler ise kendi sonlarına getiriyorlar.” Bayan Bolerinin her bir cümlesi tüylerimi diken diken etmeye yetmişti.
Gözlerimi kapatıp o hissi yeniden yakalamaya çalıştım. Evet, az önce zihnimdeki o kapıyı açtığımda, damarlarımdaki kanın akışının değiştiğini hissetmiştim. Ben eski dünyamda oyunlar oynarken büyücülerin asalarını, sihirli sözlerini görür ve hayran kalırdım. Fakat bu çok farklıydı. Bu, oyunlardaki gibi basamak basamak öğrenilen bir yetenek değildi; içimde zaten var olan devasa bir okyanusun kapaklarını açmak gibiydi. Gücümü hissettikçe, sabahki o ürkek kızdan eser kalmadığını fark ettim. İçimde uyanan bu yeni benlik, korkuyu tamamen silip süpürmüştü.
"Daha fazlasını öğrenebilir miyim?" diye sordum, içimde yükselen o durdurulamaz keşfetme arzusuyla.
"Bugünlük bu kadar keşif ruhun için bile fazla ağır küçük prenses" dedi Bayan Boleri, yüzünde hafif bir tebessüm belirirken. "Yarın çalışmamız için kadim parşömenler getireceğim o zaman kaldığımız yerden devam ederiz. Şimdi ateşin lordunun yanına dönmeliyiz. Onun da neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmeye hakkı var."
Ayağa kalktık ve geldiğimiz o yeşilliklerle bezeli yolu geri yürümeye başladık. Kurumuş alanın ve yeşil alanın tam sınırında, bizi sabırsızlıkla bekleyen Mortias’ı gördük. Mortias, bizim geldiğimizi fark edince adımlarını hızlandırdı. Gözleri anında beni buldu, yüzümdeki o kendinden emin değişimi, gözlerimde parıldayan o yeni ışığı fark etmiş olacak ki kaşları hafifçe çatıldı.
"Neler oldu Bilge Boleri?" diye sordu Mortias, sesindeki korumacı ve meraklı tonu gizlemeyerek. "Sınırdan bile hissedilen garip bir enerji dalgası yayıldı. İyi misiniz?"
Bayan Boleri, Mortias’ın tam önünde durdu ve derin bir nefes aldı. "Lordum, bugün burada bir büyü uyanmadı" dedi, gözlerini Mortias’ın zümrüt rengi gözlerine dikerek. "Bugün burada, evrenin en eski, unutulmuş tanrısal lisanı ilk fısıltısını söyledi. Prenses Nalin, zihnindeki o mühürlü kapıyı açtı ve tek bir kelimeyle zamanı, rüzgarı, ateşi emri altına aldı. O, bu dünyaya sadece hükmetmeyecek; o bu dünyanın kurallarını baştan yazacak güce sahip."
Mortias, duydukları karşısında resmen donakaldı. Hayatım boyunca böylesine güçlü, sarsılmaz bir komutanın bu kadar büyük bir şok yaşadığına şahit olmamıştım. Dudakları hafifçe aralandı, bakışları Bayan Boleri’den yavaşça bana doğru kaydı. Gözlerindeki o her zamanki sert, otoriter ifade bir anda tamamen dağıldı; yerini saf bir şaşkınlığa, ardından da derin bir hayranlığa bıraktı. Bana sanki bir ölümlüye değil de gökten inmiş kadim bir varlığa bakıyormuş gibi hayran hayran bakıyordu.
"Tek bir kelimeyle mi?" diye mırıldandı Mortias, sesi neredeyse fısıltı gibi çıkmıştı. Bana doğru bir adım yaklaştı, yüzündeki o büyülenmiş ifade kalbimin ritmini değiştirdi. "Sen gerçekten de tahmin ettiğimizden çok daha fazlasısın Leydim."
Onun bu hayran dolu bakışları karşısında içim kıpır kıpır olsa da dik duruşumu bozmadım. Bayan Boleri’ye teşekkür ettikten sonra Mortias, ıslığıyla Zukas’ı geri çağırdı. Heybetli kanatlı atımız gökyüzünden süzülerek yanımıza indiğinde, bu sefer hiç yardım almadan, içimdeki o yeni gücün verdiği hafiflikle çevik bir şekilde Zukas’ın sırtına atladım. Mortias da hemen arkama yerleşti, kolları iki yanımdan uzanıp dizginleri kavradı. Zukas havalandığında gökyüzü yavaş yavaş kızılın ve morun tonlarına bürünüyordu, hava kararmaya başlamıştı.
Rüzgar saçlarımızı dağıtırken Mortias arkamdan bana doğru eğildi. "Bugün içindeki o devasa gücü uyandırdın Leydim, bu ruhunu çok yormuş olmalı. Hava da kararmaya başladı. Eğer kendini yorgun hissediyorsan bugünlük fiziksel dövüş antrenmanımızı erteleyebiliriz, doğrudan odana gidip dinlenebilirsin" dedi, sesinde bana karşı duyduğu o derin özen ve şefkat çok net hissediliyordu.
Başımı hafifçe arkaya doğru çevirip onun karizmatik yüzüne baktım. Garip bir şekilde, o kadim gücü keşfettiğimden beri üzerimde en ufak bir yorgunluk yoktu. Aksine, damarlarımda akan o enerji beni her zamankinden çok daha dinç, çok daha güçlü ve yıkılmaz hissettiriyordu.
"Hayır Mortias" dedim, kendimden emin bir gülümsemeyle. "Kendimi hiç olmadığım kadar güçlü hissediyorum. Antrenmanı ertelemek yok. Dün dövüştüğümüz o geniş alana gidelim, bana öğreteceğin her şeye hazırım."
Mortias bu kararlı duruşum karşısında hafifçe gülümsedi, gözlerindeki o hayranlık ışıltısı daha da parıldadı. Dizginleri sıkıca kavrayıp Zukas’ı kayanın o geniş, taş zeminli açık antrenman alanına doğru yönlendirdi.
Alana indiğimizde, etrafta meşaleler çoktan yakılmıştı ve gece nöbetine hazırlanan, kendi aralarında talim yapan pek çok asker vardı. Mortias’la birlikte Zukas’tan indik. Mortias üzerindeki o salaş siyah tuniğin kollarını dirseklerine kadar sıvadı, adımlarıyla alanın ortasına doğru geçip bana döndü.
"Güzel, madem bu kadar isteklisin Leydim, o zaman bugün sana sadece savunmayı değil, rakibini tamamen saf dışı bırakacak daha farklı, daha sert dövüş hareketleri öğreteceğim" dedi ve gardını aldı.
Gülümseyerek ben de gardımı aldım. Mortias ilk hamlesini yaptı; üzerime doğru hızlı ve yanıltıcı bir adımla gelip sağ yumruğunu savurdu. Eski Nalin olsa bu hamle karşısında ne yapacağını bilemez, paniklerdi. Ancak şu an, içimdeki o uyanan gücün getirdiği keskin reflekslerle, onun hamlesini sanki ağır çekimdeymiş gibi net bir şekilde gördüm. Sol elimle bileğini kavrayıp hamlesini boşa çıkardım, ardından sağ ayağımla onun dengesini bozacak ani bir çelme taktım.
Mortias benden böyle profesyonel ve hızlı bir karşı atak beklemediği için hafifçe sendeledi ama hemen toparlanıp bana yarım ağız karizmatik bir gülüş fırlattı. Bu sefer daha ciddi, daha karmaşık hareketlerle üzerime gelmeye başladı. Birkaç hızlı yumruk ve tekme kombinasyonu denedi. Her seferinde onun hamlelerini esnek bir şekilde savuşturuyor, vücudumu bir kalkan gibi kullanarak onun açıklarını buluyordum.
Bizim bu kıyasıya ve hızlı dövüşümüz başladığı andan itibaren, etraftaki meşalelerin ışığı altında talim yapan tüm askerler birer birer hareket etmeyi bıraktı. Silah sesleri, bağrışmalar kesildi. Alandaki düzinelerce asker, kılıçlarını yere dayamış bir halde, şaşkınlıkla ve ağızları açık bir şekilde ikimizin dövüşünü izlemeye başladı. Krallığın en güçlü komutanına karşı, zayıf hiçbir şey bilmeyen bir prensesin nasıl bu kadar kusursuz kafa tuttuğunu hayretler içinde izliyorlardı.
Mortias son bir hamleyle arkama geçip beni kilitlemeye çalıştı ama ben hızla eğilip onun kolunun altından sıyrıldım, arkasına geçerek sert bir hamleyle sırtına hafifçe vurdum. Eğer elimde bir silah olsaydı, bu dövüşü ben kazanmış olurdum.
Dövüşümüz bittiğinde ikimiz de nefes nefeseydik ama yüzümüzde kocaman birer tebessüm vardı. Etraftaki askerlerin hayranlık dolu mırıltıları ve alkışları antrenman alanında yankılanırken, Mortias bana doğru yaklaştı.
"İnanılmaz bir gelişim Leydim" dedi, göğsü hızla inip kalkarken. "Hepsinde, en zor hareketlerde bile tek seferde başarılı oldun. İçindeki o güç senin sadece büyünü değil, tüm fiziksel sınırlarını da yukarı taşımış."
"Yetenekli bir öğretmene sahibim Komutan" dedim, onun bu övgüsünün tadını çıkararak. Ve ona göz kırptım. Mortias'ın yanaklarının hafiften kızarmıştı. O yüzden ona gülmeden edemedim.
Daha fazla dikkat çekmemek adına birlikte tekrar Zukas’a bindik ve kalenin üst katındaki teras alanına, odamın yakınındaki kuleye doğru havalandık. Kısa bir uçuşun ardından kalenin o görkemli taş zeminine indik. Zukas’ın sırtından indiğimizde gece tamamen çökmüş, gökyüzü yıldızlarla bezenmişti.
Mortias yanımda yürürken bana döndü, gözlerinde gün boyu biriken o tüm duyguların ağırlığı vardı. "Bugün gerçekten çok başarılıydın Leydim. Hem içindeki o benzersiz lisanı uyandırdın hem de dövüş alanında herkesi kendine hayran bıraktın. Seninle gurur duyuyorum ve bu akademide, o Karga denen şerefsiz dahil kimsenin sana kolay kolay zarar vermesine izin vermeyeceğini anlamış oldum" dedi, sesi güven verici ve çok güçlüydü.
"Teşekkür ederim Mortias, senin desteğin olmasaydı bunları yapamazdım" dedim, gözlerinin içine bakarak.
"Şimdi odana git ve dinlen Leydim, iyi geceler" dedi ve centilmence önümde eğilerek baş selamı verdi. Yanımdan ayrılıp koridorun karanlığında gözden kayboldu.
Ben de üzerimdeki o tatlı yorgunluk ve büyük başarının verdiği huzurla koridorda ilerleyip odamın kapısını açtım. İçeri girdiğimde içimdeki heyecan hâlâ taptazeydi. Bugünün getirdiği her şeyle birlikte, bu dünyaya ait olduğumu artık çok daha iyi biliyordum.
Fakat tam odamın huzurlu havasına sığınacakken, gözüm büyük teras pencereme kaydı ve o an içimdeki tüm neşeli hava bir anda dağılarak yüzüm soldu. O lanet, kuzgun karası karga yine oradaydı. Camımın pervazına tünemiş, o karanlık ve dikkatli gözlerini doğrudan üzerime dikmiş bana bakıyordu. Bir gölge gibi her adımımı, her anımı izlemekten vazgeçmiyordu. Yine de bu gece keyfimi kaçırmasına izin vermeyecektim. Derin bir nefes alıp arkamı döndüm ve onu tamamen umursamamaya karar vererek pencerenin perdelerini hızla üzerine çektim.
Zihnimi Karga’nın varlığından temizlemek istercesine hızla dolabıma ilerledim. Günün tüm yorgunluğunu üzerimden atmak için ipeksi dokusuyla tenimi okşayan, pembe renkli, derin göğüs dekolteli iddialı bir gecelik seçip üzerime geçirdim. Aynadaki yansımama bile bakmadan kendimi yatağın o yumuşak, cezbedici şiltesine bıraktım. Göz kapaklarım sanki tonlarca ağırlıktaymış gibi anında kapandı ve saniyeler içinde kendimi uykunun o derin, dipsiz girdabına teslim ettim.
Gözlerimi yeniden açtığımda, kendimi alabildiğine büyüleyici, adeta masallardan fırlamış bir rüya aleminin tam ortasında buldum. Burası ne az önce dövüştüğümüz çorak topraklara benziyordu ne de kalenin taş koridorlarına. Gökyüzü, bildiğimiz mavi rengin çok ötesinde, mor ve altın sarısı dumanlarla bezenmişti. Havada asılı duran devasa, parıltılı kristaller etrafa mistik bir ışık yayıyor, bastığım zemin ise her adımımda adeta bir su yüzeyi gibi hafifçe dalgalanıyordu. Atmosfer o kadar yoğun ve büyüleyiciydi ki burada neden olduğumu, buraya nasıl geldiğimi anlamak için adımlarım hızlandı.
İçimi kaplayan o tarif edilemez merak dalgasıyla bu uçsuz bucaksız, parlak alanda koşmaya başladım. Rüzgar pembe geceliğimin eteklerini uçuştururken, etrafıma bakınıp bir çıkış yolu ya da buranın sırrını çözecek bir işaret arıyordum. Koşmaktan nefesim kesilmek üzereyken, tam önümde, havada kendi ekseni etrafında yavaşça dönen devasa bir kaide belirdi. Kaidenin tam üzerinde ise asırlardır dokunulmamış gibi duran, kalın kapaklı, heybetli bir kitap duruyordu.
Adımlarım kitabın önünde yavaşladı. Yaklaşıp dikkatle baktığımda, kitabın kapaklarının üzerinde parıldayan, karmaşık motiflerle işlenmiş gümüş bir mühür olduğunu gördüm. Bu sıradan bir kilit gibi gözükmüyordu. Kitaba karşı içimde muazzam bir çekim hissettim; sanki aradığım tüm cevaplar, kim olduğuma dair tüm sırlar o sayfaların arasında saklıydı. Uzun parmaklarımı titreyerek gümüş mühre uzattım. Tüm gücümle mührü zorladım, tırnaklarımı kenarlarına geçirip kırmaya çalıştım ama ne yaparsam yapayım o metal bağ milim bile kıpırdamadı. Mühür, benim tüm fiziksel çabalarımı alay eder gibi boşa çıkarıyordu.
Tam çaresizlik içinde geri adım atacakken, birden o ses yeniden zihnimin derinliklerinde yankılandı. Bu, sabah kafamın içinde konuşan ve bana Mirena diye seslenen kadının ta kendisiydi. Sesi rüya evreninin her köşesinde dalgalandı.
"Buraya gel Mirena, gücünü hisset ve mühürleri çöz" dedi kadın, sesi her zamankinden daha buyurgan ve netti. "Mührü kırmak için saf güce ihtiyacın var. Elini kes ve soyunun o kutsal kanını mührün üzerine damlat."
Duyduğum bu talimatla birlikte irkilerek geri çekildim. Canımı yakmak, kendi kendime zarar vermek fikri ilk başta hiç mantıklı gelmemişti. "Hayır, bunu yapmak istemiyorum" diye mırıldandım rüyamda kendi kendime. Fakat içimde yükselen o yoğun, karşı konulamaz çekilme hissi, mantığımı tamamen devre dışı bırakıyordu. Kitap sanki beni canlı canlı yutmak ister gibi ruhumu kendine çağırıyordu.
Daha fazla bu manyetik güce direnemeyeceğimi anladığımda, kaidenin hemen dibinde duran, kenarları bıçak kadar keskin olan elmas parıltılı bir taş parçasını yer daldım. Gözlerimi sıkıca kapatıp sol avucumu açtım ve taşı sertçe tenime bastırıp çektim. Avucumda açılan derin yarıktan sızan, sıcak ve parıltılı kırmızı kanım anında parmak uçlarıma doğru süzülmeye başladı.
Acıyı umursamadan, kanayan avucumu havada asılı duran kitabın gümüş mührünün tam üzerine getirdim. Kanımdan iri bir damla, parıldayarak tam mührün merkezine düştü.
O tek bir damla kan metal yüzeyle temas ettiği an, rüya alemi adeta sarsıldı. Gümüş mühür, kanımı bir sünger gibi içine çekerek kıpkırmızı bir renge büründü ve ardından büyük bir gürültüyle çatırdayarak paramparça oldu. Kitabın kapakları ardına kadar açılırken, sayfaların arasından gökyüzüne doğru tüm evreni, gözlerimi ve tüm rüyamı kör edecek kadar büyük, muazzam bir beyaz ışık hüzmesi yayıldı. Işığın gücüyle her yer beyaza boyanırken, bu görkemli gücün ihtişamıyla sarsılarak karanlığın kalbine doğru çekildim.
❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥
Herkese selammmmmmmmm
Yeni bölümü nasıl buldunuzzz özelikle de Nalinin gücünü? Bence çok havalı 😼
Karga da bu bölüm bir uğrayıp bi gitti 😒
Bölümü beğenip düşüncelerini yazmayı unutmayın lütfen 🥹🖤
Yazarınızdan bu kadar seviliyorsunuz 🤍
