10. bölüm / 18
LEYLKoku
Bölümler 18Şu an: Koku
- 1 Oyun398 kelime
- 2 İhanet8.898 kelime
- 3 Fener6.693 kelime
- 4 Umut6.155 kelime
- 5 Karakter tanıtımı621 kelime
- 6 Ateş7.481 kelime
- 7 Koku6.951 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Peter7.824 kelime
- 9 Kale8.175 kelime
- 10 Gül6.788 kelime
- 11 Mühür7.127 kelime
- 12 frank6.229 kelime
- 13 Tehlikeli oyun7.418 kelime
- 14 Güzellim6.194 kelime
- 15 Orvian6.939 kelime
- 16 Müsabaka5.452 kelime
- 17 Öpücük4.565 kelime
- 18 İgor5.096 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tahmini olarak iki saattir ateşin başında oturmuş, Karga’nın muhteşem kaslarını salyalarımı akıtarak izliyordum. O ise ellerini başının arkasına kavuşturmuş, duvara yaslanarak uzanıyordu. Gözlerini ara sıra bana bakmak için açıyor, beni şöyle bir süzdükten sonra geri kapatıyordu. İkimiz de birbirimize iki saattir tek kelime bile etmemiştik. Bu sessizlik sanırım ikimize de oldukça huzur veriyordu.
Kıyafetlerim ve bedenim çoktan kurumuştu ama Karga’nın yumuşacık olan tuniğini çıkarmak gibi bir derdim hiç yoktu. Çıkarmak istemememin en büyük sebebi, tunikten buram buram yayılan hafif is ve amber kokusuydu. Bu iki farklı zıt kokunun birlikte nasıl bu kadar etkileyici olduğunu anlayamıyordum. Sanırım bu Karga yüzündendi. Onun teni bu iki kokuyla birleşince ortaya bu bağımlılık yapan koku çıkmıştı.
Kokuyu tekrar daha güçlü bir şekilde içime çekebilmek için tuniğin yakasına doğru eğildim. Kokuyu içime çekerken istemsizce gözlerim kapanmıştı. Bu öyle bir kokuydu ki bir an kendimi tekinsiz, her tarafı alevler içinde olan bir ormanda gibi hissediyordum, sonra bir anda ise kendimi her tarafı çiçekler açmış bir yaylada buluyordum. Ben düşüncelerime dalmışken Karga’nın eğlenen sesi beni kendime getirdi.
"Kokuma âşık olmuş olamazsın değil mi?"
Yüzünü tamamıyla bana dönmüştü. Sağ kaşı hafifçe havalanmış, sen hayırdır der gibi bakıyordu. Hızlıca dikleşip hafifçe öksürdüm. Gerçekten utanmıştım.
"Ne münasebet be! Ben sadece"
Ne diyeceğimi bilemeyip sudan çıkmış balık gibi gözlerine bakmaya başlamıştım. Dudaklarımı kemirmeyi bırakıp cevap vermem gerekiyordu ama çok kötü bir halde yakalanmıştım.
"Sadece bu iğrenç is kokusunun tunikten gelip gelmediğini anlamaya çalışıyordum," dedim iyi bir bahane bulmanın verdiği rahatlamayla derince nefes vererek.
"Hım, ama yüzünde hiç iğrenir gibi bir hal yoktu. Tam tersi, aldığın kokudan hoşlanıyor gibi görünüyordun."
"Hiç de bile, sen yanlış anlamışsın," dedim gözlerimi kaçırarak. Şu an yüzümün domatesten hallice olduğuna emindim. Çünkü ne zaman utansam yanaklarım ve garip bir şekilde dudağımın üstü kızarırdı.
"Öyle olsun bakalım."
Aramızda oluşan sessizlikten bıktığım için konuşmaya başladım.
"Ya benim canım sıkıldı, daha ne kadar böyle boş boş oturmaya devam edeceğiz?" dedim oflayarak.
Karga tekrar gözlerini kapatarak, "Bilmem," diye cevap verdi. Şaka yapıyor olmalıydı değil mi!
"Ne demek bilmem? Beni kaçırdığına göre bir planın olmalı."
"Yanlışın var küçük hanım, ben seni kaçırmadım. Tam tersi, seni kurtardım." Bu adamdaki rahatlık insanı deli eden cinstendi.
"Evet, beni yere çakılmaktan kurtardın ama sonra buraya kaçırdın ya!" Sinirlerimi hoplatmayı iyi başarıyordu.
"Bakma bana öyle şaşkın Tortioslar gibi. Gözlerini biraz daha öyle belertmeye devam edersen yerlerinden fırlayacaklar." Ne diyordu bu adam böyle ya!
"Ey yüce tanrım, bu adama böyle kas verdiğin kadar biraz da akıl verseymişsin ya" diye söylendi iç sesim. Bugün iç sesimin alnından öpmek istiyordum, ne kadar da haklı konuşuyordu mübarek.
"Seni buraya getirmek benim için de beklenmedik oldu. Seni kurtardıktan sonra aslında orada bırakıp gitmeyi düşündüm. Ama sonra Mortias’ın seni bulamayınca başına gelecek sorunları düşünüp keyiflendim ve seni götürmeye karar verdim." Çok normal bir şeyden bahsediyormuş gibi oldukça rahattı. "Hem benim gibi muhteşem bir insanın yanında vakit geçirme şansına sahip oldun, bunun için bana teşekkür etmelisin küçük hanım."
"Bunu ciddi bir şekilde söylüyor olamazsın değil mi?" diye sordum artık bu adama şaşırmayı bırakarak. Oldukça garip ve ilginç bir kişiliği vardı. Ve ben istemeden bile olsa kendimi onu daha fazla merak ediyor halde buluyordum.
"Oldukça ciddiyim. Sırf bu gördüğün muhteşem kaslara kaç kişinin bir kez olsun dokunmak için para teklifinde bulunduğunu tahmin bile edemezsin. Ve üstelik bunu sadece insanlar teklif etmiyordu." Sağ gözünü kırpıp dizinin üzerinde yükseldi. Ve tüm yönünü bana döndü. Kollarını iki yandan kaldırıp sıkarak o muhteşem bicepslerini bana sergilemeye başladı.
Etkilendiğimi gizleyerek, "Ne yapıyorsun sen böyle?" diye sordum. Gözlerimin bicepslere bakmaması için ekstra çaba sarf etmek zorunda kalmıştım.
"Sabahtan beri gözlerinle beni taciz ediyorsun. Ben de artık gizli gizli beni süzme diye açıkça sana vücudumu sergiliyorum," dedi ve ayağa kalkarak karşıma geçti. Ne yazık ki doğruyu söylüyordu. Sabahtan beri adamı gözlerimle çiğ çiğ yemiştim. Aman ben ne yapayım, adam Yunan tanrısı gibiydi. Çok rahatsız olduysa o da böyle yakışıklı olmasaymış hıh!
Önümde durup karın kaslarını işaret ederek, "İstersen dokunabilirsin küçük hanım. Senin gibi güzel bir prensesin bu şaheserlerden mahrum kalmasını hiç istemem." Maskesinin ardından büyük ihtimalle bana sırıtıyordu.
"Gördüğüm en iyi fizik değil ama kötü olduğunu da söyleyemem. Daha iyileri var, Mortias’ın fiziği gibi." Onun benimle eğlendiği yetmişti, şimdi onunla eğlenme sırası bendeydi.
"Ya fazla zevksizsin ya da körsün küçük hanım. Onun büyük ihtimalle büyüyle şişirdiği kaslarının, benim alın teriyle yaptığım kaslardan nasıl olur da daha iyi olduğunu söylersin?" dedi. Sesi şaşırdığını belli ediyordu. "Aptal bir insan bile onun ve benim aramdaki fizik farkını anlar. O domates kafanın benden iyi olduğu hiçbir konu yok."
İyice pazılarını şişirip arkasına döndü. Kollarını kaldırıp o geniş omuzlarını sergilemeye başlamıştı şimdi de. "Söylesene, hayatında kaç tane bu kadar kusursuz bir sırt gördün küçük hanım?" dedi yüzünü hafiften bana dönerek.
Doğruyu söylemek gerekirse ayağa kalkıp tırnaklarımı onun sırtına geçirip dokunmamak için kendimi zor tutuyordum. Muhteşem genişlikteki omuzları nefes kesici gözüküyordu.
"Eski sevgilimin bir evi sırtlayacak omuzları, emin ol karşımda poz kestiğin omuzlarından daha seksiydi. O yüzden üzgünüm canım, benden geçerli bir not alamadın," dedim gözlerimi ondan en uzak yere sabitlemeye çalışarak.
Yüzüme baktığında yalan söylediğimi anlamamasını umdum. Evet, Polat da yakışıklıydı, atletik bir sporcu bedenine sahipti. Ama Karga kesinlikle ondan daha iyiydi. Polat’ın sadece dört tane baklavası varken Karga’nın ise altı tane vardı. Bu bile benim için Karga’yı daha seksi yapıyordu.
"Eski sevgilin demek benden daha seksiydi?" Karga önüne dönmüş, kollarını göğsünün altında birleştirmişti. Bunu yaparken bile kol kaslarını şişirmeye çalışması onu çok şapşik gösteriyordu. Artık ona bakarken yarım ağız gülümsemeden edemiyordum.
"Hım hım, öyleydi." Külliyen yalan!
"Kimmiş bakalım benim gibi yakışıklılık abidesinden bile daha seksi olan adam?" Siyah, nizamlı saç tutamlarını dağıtarak ateşe doğru döndü. "Belki de tanıyorumdur o ultra yakışıklı olan adamı," dedi. Tam cevap verecekken konuşmama izin vermeyip sözlerimi ağzıma tıktı. "Ya da dur. Onu tanımam imkânsız. Bu diyarda benden daha yakışıklı bir adam daha yok ki."
"Ne kadar da egoistsin sen böyle be." Daha önce hiç onun kadar kendini beğenmiş birisiyle tanışmamıştım. Dışarıdan baktım yeşil türbe, içine girdim estağfurullah tövbe sözü resmen bu adam için var olmalıydı. Dışarıdan bakıldığında siyahlar içerisinde oldukça tehlikeli ve acımasız görünüyordu. Ama onunla birkaç dakika konuşunca içinden birden şapşik bir adam çıkıyordu.
"Egoist değilim küçük hanım. Sadece mükemmel olduğumun farkındayım," dedi ve bana göz kırparak yanımdaki kayaya oturdu. Benim gibi o da ayaklarını ateşe doğru uzattı. Ayaklarını saran çizmeye baktığımda, hem içine hem de dışına ikişer tane hançer sakladığını gördüm. Biraz gerilmedim değil ama bana zarar vermediği sürece istediği her yerine silah saklamakta serbestti.
"Mükemmel olduğunu düşünmen ne kadar da üzücü." Kafamı iki yana sallayarak onu onaylamaz sesler çıkardım.
"Mükemmel olmadığımı düşündüğün için mi yüzün son iki saattir gül gibi kıpkırmızı, küçük hanım?" dedi gözlerini üzerime dikerek.
"Üşüdüğüm için yüzün kızardı öyle. Unuttun mu, beni şelalenin içinden geçirdin ya! Senin yüzünden sırılsıklam oldum." Dirseğimi sertçe onun karnına geçirdim. Kesinlikle bunu hak etmişti. İllaki beni o buz gibi suyun içinden geçirmek zorunda mıydı ki!
Vuruşum onda hiçbir etki yaratmamış olmalı ki o sadece gülüp kolumu tutmaya çalışıyordu. "Seni o suyun içinden geçirmeyi gerçekten istemedim ama bu büyüde daha yeniyim, o yüzden yeterince iyi kontrol edemedim. Özür dilerim küçük hanım," dedi sağ eliyle tekrar saçlarını karıştırarak. Ve gerçekten bakışları onun mahcup olduğunu gösteriyordu.
"Sen niye benim gibi ıslanmadın peki? Ve ben seni neden hiç görmedim?" Neden bunu daha önce sormamıştım ki? Sabahtan beri adamın kaslarına odaklandığın için olabilir mi Nalincim dedi iç sesim ve yine haklıydı.
"Benim gücüm yüzünden tabii ki de. Ben hep senin yanındaydım ama gölgeye dönüştüğüm için beni görmedin. Ve bir gölge olduğum için normal olarak ıslanmam da imkânsız." Çok normal bir şeyden bahsediyormuş gibiydi. Bu diyara alışmam sandığımdan uzun sürecekti anlaşılan.
"Senin gücün gölgelere hükmetmek mi sadece, başka bir gücün daha yok mu?" Gözlerimi ondan çekip ateşe baktığımda aklıma bir isim düştü. "Mesela Mortias’ın iki gücü var. O hem ateşe hükmedebiliyor hem de şekil değiştirebiliyor."
Mortias’ın ismini duyduğunda her zaman yaptığı gibi yine kaşlarını çatmıştı. "Benim de tabii ki başka güçlerim de var. Bu güçlerimi sana, düşman krallığının prensesine söylememi beklemiyorsundur umarım," dedi.
"Öyle olsun," demekle geçiştirdim. Çünkü bu diyar hakkında bilmediğim çok şey vardı ve sorularımı soracağım en son kişi Karga’ydı. Daha fazla bu konuyu konuşup Karga’nın benden şüphelenmesini istemiyordum.
Karga birden ayağa kalkıp ateşin yanındaki elbisemi toplamaya başladı. Elbiseleri elleriyle yokladıktan sonra kuru olduklarına emin olmuş olmalı ki bana uzattı. "Hadi giyin küçük hanım, yolumuz uzun. Her an bu mağaranın sahibi olan ayı buraya teşrif edebilir. Ona basılmadan gitsek iyi olacak."
Bana uzattığı elbisemi ondan aldım. Ve alırken ellerim onun eline değmişti. Fark ettiğim bir diğer şey de, maskesini çıkarmadığı gibi eldivenini de hiç çıkarmıyordu. "Nereye gideceğiz? Beni Mortias’a mı götürüyorsun?" diye sordum konuya odaklanmaya çalışarak.
"Seni güney komutanlığına ben götüreceğim," dedi. "Aldığım habere göre sizinkiler saldırım yüzünden ağır hasar almışlar. O yüzden yolun geri kalanında onlarla yolculuk edemeyeceksin," dedi giyinmem için arkasına dönerken.
"Saatlerdir benim yanımdasın, bu haberi nasıl aldın?" diye sordum. Bu adam ne karıştırıyordu böyle tanrı aşkına!
"Sana gölgelere hükmettiğimi söylemiştim. Haberci suikastçımın gölgesi bana geldi ve ruhum onunla konuştu." Omuz silkerek söyledikleri ağzımın beş karış açılmasını sağlamıştı.
"Beni Mortias’a götür. Dediğin gibi biz düşmanız. Ve düşmanımla yolculuk etmek isteyeceğim son şey bile olamaz!" Artık prenses olmamın vakti gelmişti. Bir rol yapmam gerekiyorsa onu en iyi şekilde yapacaktım. Hızlıca onun tuniğini üzerimden çıkardım ve yerden aldığım beyaz, dar taytı giydim. Sıra korseye geldiğinde ipleri arkamda olduğu için bir türlü istediğim gibi bağlamayı becerememiştim.
"Niye olmuyor bu be!" Kendi kendime söylenirken sırtımda hissettiğim dokunuşla hemen arkama döndüm. Karga korsemin iplerini tutmuştu. Hızlıca arkama döndüğüm için ayaklarım birbirine dolandı ve Karga’yla kendimi yerde bulduk.
Karga’nın çıplak göğsüne düşmüştüm. Şimdi elim, sabahtan beri dokunmayı hayal ettiğim omzunun üzerindeydi. Tanrım, gerçekten adamın vücudu taş gibiydi. Ben çaktırmadan onun omzunu iyice yoklamaya çalışırken onun ellerini sırtımda hissetmemle ürperip kendime geldim.
Korsemin iplerini bıraktığı için sırtım tamamıyla açıktaydı artık. Eğer ani bir şekilde doğrulursam korsem üzerimden düşecek ve göğüslerim ona görsel bir şölen sunacaktı. O yüzden sağ elimle sıkıca korsemin önüne bastırdım ve doğrulmaya çalıştım ama Karga’nın elleri doğrulmama izin vermedi.
"Korsenin iplerini bağlıyorum, kıpırdama," dedi. Kehribar gözlerini benim yeşillerime dikmişti. Sağ elim Karga’nın kalbinin üzerine denk geldiği için ritmi değişen kalbi hissedebiliyordum. Ve nefes alıp verişi de oldukça hızlanmıştı. Bunu da ipleri bağlarken sürekli bocalamasından anlamıştım.
"Tamam, bağladım," dedi o derin ve tok sesiyle. Onun gözlerine bakmaya o kadar dalmıştım ki ne dediğini anlamamıştım. "Ha, ne?" dedim anlamaz bir sesle.
"Korsenin ipini bağladım diyorum. Yani artık üzerimden kalkabilirsin," dedi ve hafifçe güldü. "Ama yok, ben yerimden memnunum diyorsan orası başka. İstediğin kadar üzerimde kalabilirsin küçük hanım," dedi ve ellerini başının arkasında birleştirdi.
Onun söylediklerini anlamamla üzerinden fırlamam bir olmuştu. Ellerimle korsemi yokladığımda ise Lamira’dan bile gayet iyi bir iş çıkardığını anladım. "Kim bilir artık kaç tane kadının korsesini çıkarıp taktıysan, oldukça iyi bir iş çıkarmışsın. Eyvallah," dedim. Onu iğnelemeden duramamıştım.
"İlk kez bir kadının korsesini bağladım. Acemi şansından herhalde iyi bağlayayabildim. Ayrıca eyvallah da ne demek? İlk kez bu kelimeyi duyuyorum," dedi ve yerdeki tuniğini de alıp doğruldu. Bana karşı dürüst olmasına şaşırmıştım. Doğrusu kaç tane kadınla yattığını anlatıp böbürlenmesini bekliyordum.
"Eyvallah benim ülkemde teşekkür anlamında kullanılan bir kelime," dedim onun tuniği giyişini izlerken. "İlk kez duydum," dedi ve son düğmeyi de ilikledi. Sonra tuniğin yakasına eğilip benim daha önce yaptığım gibi kokladı. Bir süre öyle kaldıktan sonra gözlerini bana dikti.
"Artık senin gibi kokuyor." Sesinde garip bir şaşkınlık vardı.
"Ben nasıl kokuyorum ki?" Bu zamana kadar kokumu hiçbir şeye benzetememiştim. Onun kokumu nasıl tanımlayacağını ister istemez merak etmiştim.
"Gül gibi kokuyorsun. Yıllar sonra ilk kez hayatımda bir gül kokusu aldım ve bu koku da senden geliyor."
"Gül basit bir çiçektir, onu her yerde bulabilirsin. Ve istediğin gibi koklayabilirsin," dedim üzerime geçirdiğim elbisemin eteklerini düzeltirken.
"Seni nerede büyüttüler böyle? Dünyamızdaki çoğu gül, diyarlarda artan kötülükler yüzünden özlerini koruyamadı ve kuruyup gitti. Yıllardır bu topraklarda tek bir gül bile yetişmedi." İşte buna oldukça şaşırmıştım. Beni daha çok şaşırtan şey ise Karga’nın yanıma gelip saçlarımı avucuna alarak, gözlerini kapatıp saçlarımı koklamasıydı. Kehribarları hem şaşkın hem de yıllardır aradığı bir şeye kavuşmuş gibi huzurluydu.
"Sen," dedi sesi alçalarak. Sanki doğru kelimeleri arıyor gibiydi. Bir adım daha yaklaştı, nefesi iyice saç tellerime değdiğinde kalbim göğsümden çıkacak sandım. "Gerçekten gül gibi kokuyorsun, ama sıradan bir gül değil bu. Sabahın ilk ışığında açan, kimsenin dokunmaya kıyamadığı o en narin, en saf gül gibi"
Sözleri tenime değen bir dokunuş gibiydi. Dizlerim hafifçe titredi, içimde tarif edemediğim bir sıcaklık dalga dalga yayıldı. Sanki o an bedenim bana ait olmaktan çıkmış, sadece onun bakışlarının ve sesinin esiri olmuştu.
Başımı eğmek istedim ama başaramadım. Gözlerim onun gözlerinde asılı kaldı. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki duyacağından korktum. Dudaklarım aralandı ama tek bir kelime bile söyleyemedim.
"Hadi bakalım gül kokulu küçük hanım, buradan gidelim." Karga artık girdiği hipnozdan çıkmış gibi duruyordu ama ben çıkmış mıydım, emin değildim. Kısaca ona başımı sallayarak peşinden gittim.
Mağaranın girişine geldiğimde tekrar şelalenin içinden geçmem gerektiği kafama dank etti. Karga’ya bir daha o soğuk sudan beni öldürse geçmeyeceğimi söyleyecekken, o elleriyle garip garip hareketler yapmaya başlamıştı.
"Ne yapıyorsun sen be?" diye sordum kaşlarımı çatarak. Yaptığı hareketlerle ne kadar komik gözüktüğünün farkında değildi beyefendi.
"Senin için şelaleyi ikiye bölüyorum. Oradan bakınca ne yapıyor gibi duruyorum acaba küçük hanım?" dedi ve sağ eliyle havada büyük bir yuvarlak çizdi, sonra sol elini hayali yuvarlağın içinden geçirdi. Elini içinden geçirmesiyle ortaya çıkan saydam, mavi bir ışık onun kolundan şelaleye ulaştı. Karga şelalenin ortasında duran bu ışık hüzmesini iki eliyle sanki perde açar gibi açmaya başladı. En sonunda kapı büyüklüğünde bir boşluk açtı.
"Gelmek için özel bir davetiye mi bekliyorsun küçük hanım?" Sol elinden suya doğru ışık huzmesi akmaya devam ediyordu. Sanırım bu sayede suyu tutmayı başarıyordu. Daha fazla onu bekletmeden hemen benim için açtığı yerden, suyin içinden geçtim. Suyun üzerinde durmam için ayaklarımın altına ışık huzmesinden bir taban yapmıştı. Attığım her adımda ayağımın altında bu mavi renkteki ışıl ışıl taban ortaya çıkıyordu.
Bu kesinlikle muhteşemdi. Kendimi daha fazla kontrol edemeden nehrin ortasına doğru koşmaya başladım. Bir an durdum, nefesim göğsümde asılı kaldı sanki. Ayaklarımın altında uzanan su sıradan bir göl değildi artık, her adım attığımda dalgalanan yüzey gecenin kalbine serpilmiş yıldızlar gibi ışıldıyordu. Sanki gökyüzü yukarıda değil de ayaklarımın altına serilmişti ve ben onun üzerinde yürüyordum.
Yavaşça kendi etrafımda döndüm. Mor elbisemin etekleri suya değmeden savrulurken, etrafımda parlayan ışıklar da benimle birlikte dans ediyor gibiydi. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki bu büyülü sessizliği bozacak diye korktum. Burası hem tanıdıktı hem de yabancı. Kendi dünyamın bir yansıması gibiydi ama birinin dokunup sihirle değiştirdiği hâliydi sanki.
Başımı kaldırdığımda gökyüzüyle göz göze göze geldim. Ay ince bir hilal gibi asılıydı, etrafına serpilmiş yıldızlar ise suyun üzerindeki yansımalarıyla birbirine karışıyordu. Neresi gökyüzü, neresi yeryüzü ayırt etmek imkânsızdı.
Tam o anda suyun yüzeyi bir anda titredi. Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. Gölün içinden iki tane pembe balık zarif bir kıvrımla yukarı sıçradı. Pulları ışığı öyle bir yakalıyordu ki sanki canlı değillerdi de birer mücevherdi. Havada bir an asılı kaldılar, sonra suya geri düştüler. Ama düştükleri yerde su değil de ışık sıçramış gibi gözüküyordu. Dudaklarım aralandı, istemsizce bir gülümseme yayıldı yüzüme.
"Bu gerçek olamaz," diye fısıldadım ama içimdeki bir ses bunun gerçekliğini inkâr etmeme izin vermedi.
Sonra gözlerim fark etti havada süzülen şeyleri. İlk bakışta kelebek sandım. Sonra ateş böceklerine benzettim. Ama hiçbiri değildi. Kanatları narin, bedenleri hafifti ve her biri uçarken etrafına lila bir ışık yayıyordu. O ışıklar karanlığı aydınlatmıyor, aksine gecenin içine işleyip onu daha da derin, daha da büyülü kılıyordu.
Bir tanesi yanıma kadar süzüldü. Elimi uzattım ama dokunmaya cesaret edemedim. Elimi tekrar uzattığım o an içimde tuhaf bir his kıpırdadı, sanki o lila ışık saçan narin varlığa dokunursam bütün bu büyü bir anda dağılıp yok olacakmış gibi. Parmaklarım ona sadece birkaç santim kala durdu, nefesim boğazımda düğümlendi. Kalbim göğsüme sığmayacak kadar hızlı atıyordu. Sonra nedenini kendime bile açıklayamadığım bir kararla elimi yavaşça geri çektim.
Tam o sırada içime ince bir ürperti düştü. Başımı istemsizce yana çevirdim ve onunla göz göze geldim. Ama bu sıradan bir bakış değildi. Onun kehribar rengi gözleri karanlığın içinde bile keskin bir ışıkla parlıyor, sanki sadece bana bakmıyor da içimi okuyordu. Bir an olduğum yerde donup kaldım. O duruşu, giyinişi ile bu dünyaya ait olduğunu haykırıyordu. Her şey o kadar inanılmaz gibi duruyordu ki gözlerimi bir an kapatsam, bu fantastik dünya sadece bir rüyadan ibaret olacakmış gibi geliyordu.
Dudakları aralandı ve pelerini başına geçirerek, "İlk kez bir salis görünce böyle sevinen bir kadın görüyorum," dedi. Sesi sakin ama içinde ince bir alay saklıydı. "Kadınlar normalde onlardan nefret eder."
Kaşlarım hafifçe çatıldı ama bakışlarımı o uçuşan, lila ışıklar saçan varlıklardan alamıyordum. İçimdeki hayranlık onun sözlerinden çok daha güçlüydü.
"Bir kadın," dedim yavaşça, dudaklarımda hâlâ o büyülenmiş gülümseme dururken, "nasıl böyle güzel bir varlıktan nefret edebilir ki?" Diye sordum hülyalı bir sesle.
Karga başını hafifçe yana eğdi. Gözlerindeki o tuhaf parıltı derinleşti. "Çünkü," dedi sanki en sıradan şeyden bahsediyormuş gibi, "salisler bir kadını ısırırsa vücutlarında büyük, korkunç sivilceler çıkar."
Sözleri zihnime ulaşır ulaşmaz gözlerim büyüdü ve kalbim bir an duraksadı.
"Ve bu," diye devam etti hiç acele etmeden, "kadınların fizyolojisi yüzünden sadece onlarda olur. Erkeklere hiçbir zararı yok."
Elimi öyle bir hızla çektim ki neredeyse dengemi kaybediyordum. İçimdeki o büyülenmiş his bir anda yerini tiksintiyle karışık bir paniğe bıraktı.
"Ayy iğrenç!" diye bağırdım. Ve hiç vakit kaybetmeden ona doğru koştum. Ayaklarımın altındaki su her adımımda ışıldıyor, mor elbisemin etekleri savruldukça etrafımdaki o büyülü parıltılar da benimle birlikte hareket ediyordu. Tam yanına vardığımda bir anda durdum.
Çünkü bana kahkahalarla gülüyordu, beyefendi. Gür sesi yeri bile iletecek kadar güçlüydü. Gözlerine baktığımda kehribarlarının gülmekten sulandığını gördüm.
"Şaka yapıyorum," dedi hâlâ gülerek. "Gerçekten hiçbir şey hakkında bir fikrin yok."
Yanaklarım kızardı. İçimdeki o anlık korkunun yerini hafif bir utanç ve sinir aldı. Nefesimi toparlamaya çalıştım, kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama bu sefer sebebi tamamen farklıydı.
Derin bir nefes aldım. "Anlaşılan," dedim sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak, "beni çıldırtmak seni oldukça eğlendiriyor."
Bakışlarımı ondan çektim. Arkamı döndüm ve hiç durmadan yürümeye başladım. Beni aptal yerine koyması sinirlerimi bozmuştu. Onu arkamda bıraktığımı düşündüm. Ama birkaç adım sonra suyun üzerindeki o hafif titreşimi hissettim. Peşimden geliyordu.
Ardından konuşmaya başladı, hâlâ o rahat ve alaycı tonuyla. "Acaba nereye gittiğine dair bir fikrin var mı, küçük hanım?"
Durmadım ve arkama da dönmedim. Ama dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Çünkü gerçeği inkâr edemezdim, nereye gittiğime dair hiçbir fikrim yoktu.
Sudan çıkıp buraya geldiğim yönün tersine doğru yürümeye başladım. Karga beni durdurmadığına göre doğru yoldan ilerliyordum.
"Güney komutanlığına böyle yayan bir şekilde mi gideceğiz?" diye sordum. Çünkü elbisem ve ayakkabılarım bu şekilde ormanda yolculuk etmek için hiç uygun değildi. Özellikle cam topuklu ayakkabılarım beni şimdiden zorlamaya başlamıştı.
"Merak etme küçük hanım, biraz daha ilerledikten sonra kamp alanına varmış olacağız," dedi Karga.
"Kamp alanı mı?" Duraksayıp Karga’ya döndüm. "Ne kampı? Bunu neden daha önce söylemedin?"
"O kadar önemli bir şey değil. Adamlarımın kurduğu kampa gidiyoruz. Onlarla buluşup birlikte hareket edeceğiz," dedi.
"Sadece ikimiz olacağız sanıyordum."
"Ben de öyle olmasını isterdim küçük hanım. Ama maalesef güney komutanlığında aranan bir numaralı suçlu olduğum için adamlarımın da bizimle gelmesi gerekiyor. Ayrıca seni bıraktıktan sonra uğramamız gereken bir yer daha var," dedi.
Başımı hafifçe sallamak dışında başka bir tepki vermemiştim. Beni bir grup azılı suikastçının içine götürüyordu. Bu adama gereğinden fazla hızlı güvenmiştim. Onda beni çeken garip bir şey vardı. Ayrıca bir insanı kolayca etkileyebilen bir auraya sahipti. Bundan bir gün öncesi olsa hiçbir şeyi umursamaz, istediğim gibi davranırdım. Çünkü ölmek veya başımın derde girmesi umurumda olmazdı. Ama şimdi aklımı başıma toplayıp emin ve mantıklı adımlar atmam gerekiyordu.
Eğer gerçek ailemi bulmak istiyorsam hayatta kalmak ve bu suikastçıya güvenmeyi bırakmak zorundaydım. Ne de olsa o kraliçenin düşmanıydı ve ben şu an kraliçenin müttefiki durumundaydım. Gerçi kraliçenin neden bana ihtiyacı olduğunu hâlâ tam anlamıyla anlayabilmiş değildim. Evet, bana birkaç sebep sunmuştu ama bu sebepler yeterli gelmiyordu.
Komutanlığa gittiğimde Mortias’ın ağzını iyice yoklamam gerekecekti. Kraliçe oldukça sinsi ve zeki bir kadındı ve asla güven vermeyen bir insandı. O yüzden işin sonunda bak Nalin bu insanlar senin ailen dese bile hemen inanmayacaktım. Umarım bu dünyada da DNA testi vardır. Yoksa kendi dünyama dönmenin bir şekilde yolunu bulup o testi mutlaka yaptıracaktım!
"Kara kara ne düşünüyorsun böyle küçük hanım?" diye sordu Karga ellerinden fışkıran kara bir dumanla yolumuza çıkan çalıları ve taşları temizleyerek. Bu ayakkabılarla zor yürüdüğümü fark etmiş olacak ki önüme çıkan engelleri temizlemeye başlamıştı.
"Hiçbir şey, sadece yoruldum. Kampa varmamıza daha ne kadar kaldı Karga?" Ormanın iyice içine girmiş olmalıydık çünkü ağaçlar oldukça sıklaşmaya başlamıştı. Genel olarak orman bizim dünyamızdaki ormanlar gibiydi. Ama bazı ağaçların renkleri ve şekilleri farklıydı. Şimdi yanından geçmeye çalıştığım ağacın rengi açık yeşildi ve dalları yerde mızrak şeklinde, yukarı dik bir şekilde uzanıyordu. Karga benden önce geçti ve eliyle bir yeri işaret etmeye başladı.
"Bak, şu ileride ateş yanan yerde kamp kurmuşlar," dedi.
"Ay hemen gidelim. Çok acıktım ben, umarım yemekleri vardır," dedim ve Karga’yı da beklemeden hemen kamp alanına doğru ilerledim. Karga bu halime gülmeden edememişti.
Karga birkaç adımda bana yetişti. Nefesim hâlâ düzensizdi ama onun varlığı, içimdeki korkuyu bastıran tuhaf bir güven duygusu bırakıyordu. Birlikte ilerledik ve kısa süre sonra bir açıklığa vardık. Ateşin turuncu alevleri geceyi yırtarken, etrafında çember oluşturmuş siyah pelerinli insanlar dikkatimi çekti. Hepsi Karga gibi giyinmişti ama yine de hepsi ondan daha silik, daha gölgesizdi.
Fısıltılar bir anda yükseldi.
"Karga geldi, efendimiz geldi."
"Yanındaki kız da kim? Prenses mi yoksa?"
Adımlarım bir an duraksadı. Prenses kelimesi kulaklarımda yankılanırken içime ince bir huzursuzluk sızdı. Gözler üzerime dönmüştü. Yargılayan, ölçen, hatta küçümseyen bakışlar vardı. Kendimi yabancı bir dünyaya düşmüş gibi hissettim.
Tam o sırada, kurulu çadırların en büyüğünün perdesi sertçe aralandı. İçinden çıkan adamı ilk gördüğüm an, istemsizce nefesimi tuttum. Uzun boylu, güçlü yapılıydı. Üzerindeki siyah pelerin Karga’nınkine benziordu ama maskesi farklıydı. Diğerlerinin yüzünü örten siyah peçelerin aksine, Karga’nın maskesi gri çelikten, sert ve soğuktu. Bu adamın yüzü ise karanlık bir peçeyle gizlenmişti. Yine de onun varlığı ağırdı, baskındı.
"Kesin sesinizi!" diye gürledi.
Sesindeki otorite, ateşin çıtırtısını bile bastırdı. Herkes anında sustu. Adam Karga’nın yanına geldi. Bir an birbirlerine baktılar, sonra el sıkıştılar.
"Hoş geldin."
"Hoş bulduk, Kaplan." Bu ismi zihnime kazıdım. Karga sonra bana döndü. Gözlerini göremesem bile bakışını üzerimde hissettim.
"Beni burada bekle." Ses tonu emirdi, itiraz kabul etmiyordu. Ardından çevresindekilere döndü. "Prensese yiyecek bir şeyler getirin," dedi.
Kalbim bu kelimeyle bir kez daha sıkıştı. Prenses, hâlâ bu sıfattan kaçamıyordum. Tam o sırada Kaplan’la göz göze geldim ve donakaldım. Gözleri mor renkti. Hayatımda böyle bir renk görmemiştim. Ne insana aitti ne de bu dünyaya. İçimde bir ürperti gezindi. O da beni süzdü, sanki içimi okuyormuş gibi. Gözlerimi kaçırmak zorunda kalmıştım.
Karga’nın sesi yeniden yükseldi. "Hadi gidelim, Kaplan," ve birlikte çadıra girdiler.
Onlar gözden kaybolur kaybolmaz, etraftaki sessizlik yerini ağır bir baskıya bıraktı. Herkes bana bakıyordu. Gerçekten bakıyordu. Sanki bir insan değil de incelenen bir malmışım gibiydi. Omuzlarım gerildi. Ellerim gerginlikten terlemeye başlamıştı. Tam o sırada, benimle neredeyse aynı boyda biri yanıma yaklaştı.
"Buraya geçin, prenses."
Sesinden kadın olduğunu anladım. Bana ateşin yanındaki kalın bir kütüğü işaret etti. Başımı hafifçe sallayıp, "Tamam," dedim.
Adımlarımı dikkatlice atarak gösterdiği yere oturdum. Ateşin sıcaklığı yüzüme vuruyordu ama içimdeki soğukluk geçmiyordu. Bana verecekleri yemeği beklemeye başladım. Tabii bu sırada benim hakkımda konuştukları şeyleri de duymak zorundaydım.
"Bu prenses bozuntusunun burada ne işi var?"
"Onun ölmüş olması gerekmiyor muydu?"
"Düşman krallığın prensesini mi besleyeceğiz bir de"
Sözler kulağıma fısıltı gibi değil, bıçak gibi geliyordu. Derince yutkundum. Nefesimi yavaşlatmaya çalıştım ama kalbim daha hızlı atıyordu. Her bakış, her fısıltı beni biraz daha geriyordu. Kaçıp gitmek istedim ama gidecek bir yerim yoktu.
Tam o anda, az önceki kız geri geldi. Elinde bir tepsi vardı. Yanıma eğildi ve tepsiyi önüme koydu.
"Bunlar ağzınıza layık değil ama elimizde başka bir şey kalmadı, prenses."
Gözlerim istemsizce tepsinin içindekilere kaydı. Kurutulmuş pastırma, sert buğday ekmeği ve birkaç tane meyve vardı. Yiyeceklere baktıkça ne kadar aç olduğumu fark ettim. Başımı kaldırıp kıza baktım. Ona içten bir gülümseme verdim.
"Bunlar mükemmel. Teşekkür ederim."
Belki de ilk defa o gece biri bana gerçekten insan gibi davranmıştı. Fısıltıları duymamaya karar verdim. Bakışları da umursamayacaktım. Ve tepsidekilere uzandım. İlk lokmayı ağzıma attığımda, açlığım tüm düşüncelerimi bastırdı. Saatlerdir hiçbir şey yememiştim. Sertti, kuruydu ama o an bana bir ziyafet gibi geldi. İnsanlar hâlâ konuşuyordu ama ben artık dinlemiyordum. Çünkü o an tek önemli şey karnımdaki boşluktu.
Yanıma oturan kız, büyük bir iştahla yemek yiyişimi dikkatle izliyordu. İlk başta bakışlarını görmezden gelmeye çalıştım ama sonunda dayanamadım. Göz ucuyla ona baktığımda gözlerinde hafif bir şaşkınlık vardı.
"Daha önce hiçbir prensesin böyle bir iştahla yemek yediğini görmemiştim. Gerçekten çok acıkmış olmalısınız."
Ağzıma tıktığım büyük ekmek parçasını güçlükle yuttum. Boğazımdan geçerken neredeyse takılacaktı ama yine de gülümsemekten kendimi alamadım. Ona döndüm.
"Gerçekten acıktığımda prenses olmayı bırak, insan olduğumu bile unutup hayvan gibi yemek yiyorum."
Sözlerim biter bitmez kız kıkırdamaya başladı. Hafif, içten bir gülüştü. Onun bu hâli bana da bulaştı ve ben de gülmeye başladım. O an, saatlerdir içimde biriken o ağır gerginlik ilk kez biraz olsun dağıldı. Kız yüzünü tamamen bana çevirdiğinde gözlerini fark ettim. Koyu kahverengi; derin, sıcak ama içinde bir o kadar da sertlik barındıran gözlerdi.
Bir an duraksadım. Sonra aklıma geldi. "Ay kusura bakma," dedim hafifçe başımı eğerek. "Yemeğe dalmışım, kendimi tanıtmayı unuttum. Ben Nalin." Elimi ona doğru uzattım. "Peki senin adın nedir?"
Kız, uzattığım ele bir an garip bir ifadeyle baktı. Sanki ne yapması gerektiğini tam bilmiyormuş gibi tereddüt etti. Sonra yavaşça elimi tuttu.
"Benim adım Tazı."
Elimi bırakırken içimden geçirdim, anlaşılan bu dünyada insanlar el sıkışarak selamlaşmıyor. Bunu zihnimin bir köşesine not ettim. Kaşlarımı hafifçe çattım ve ona dönüp baktım.
"Tazı mı?" dedim. "Böyle isim mi olur? Şu çadırdan çıkan dev cüsseli adamın ismi de Kaplan sanırım. Sizin efendinizin adı da Karga." Etrafı kısa bir bakışla süzdüm, sonra tekrar ona döndüm. "Bunlar sizin lakaplarınız, öyle değil mi? Gerçek adlarınızı kullanmıyorsunuz anlaşılan."
Tazı başını hafifçe salladı. "Evet, prenses," dedi.
Elime aldığım pastırmadan bir parça koparıp ağzıma attım. Çiğnerken gözlerim ona kaydı. "Peki bu lakapları neye göre alıyorsunuz?" diye sordum hafifçe yan bakarak.
Tazı omuz silkti. "Bu genelde değişir. Bazılarımız güçlerimize ve becerilerimize uygun hayvan isimleri alırız. Bazılarımız ise fiziksel görünüşümüze göre bir lakap seçer."
Sözünü bitirdiğinde ateşin karşı tarafından sert bir ses yükseldi.
"Demek düşman prensese gizli bilgilerimizi vermeye devam ediyorsun, Tazı."
Başımı anında o yöne çevirdim. Az ileride duran üç suikastçının ortasındaki uzun boylu adam bize doğru yürüyordu. Adımları sertti, bakışları daha da sertti.
Tazı hiç bozulmadan cevap verdi. "Bunun gizli bir bilgi olduğunu sanmıyorum, Tilki."
Adam önümde durdu. Bir an beni baştan aşağı süzdü, sonra beklemediğim bir şekilde hafifçe eğildi. Ama bu bir saygı hareketi değildi kesinlikle.
"Yakında öleceksin, Porsian prensesi," dedi. Sesi alçak ama keskindi. "Andım olsun ki seni bizzat öldürmek için önüme çıkan herkesi yok edeceğim." Koyu yeşil gözlerini gözlerime dikti. Nefesim kesilmişti sözleriyle. "Buraya Karga’nın seni ne amaçla getirdiğini bilmiyorum," diye devam etti. "Ama yaşatmak için olmadığı kesin."
Sözleri açık bir tehdit gibi üzerime çökerken, Tilki denen adamın gözlerindeki nefret kıvılcımlarını görebiliyordum. Kamp ateşinin çıtırtısı bir anda kesilmiş, sanki bütün orman bu soğuk ölüm vaadini dinlemek için sessizliğe bürünmüştü. Tazı yanı başımda hafifçe gerildi, elinin örtüsünün altındaki kabzaya gittiğini hisseder gibi oldum ama Tilki’ye laf yetiştirmekten geri durmadı.
"Karga’nın kararlarını sorgulamak sana düşmez, Tilki," dedi Tazı. Sesi az önceki kıkırdamasından tamamen uzaktı, adeta bir bıçak kadar keskindi artık. "O ne derse, bu kamptaki herkes uymak zorundadır. Prensesin canı da, kaderi de onun ellerinde."
Tilki pis bir şekilde sırıttı. Maskesinin arkasından sızan o iğrenç gülüşü göremesem bile ses tonundan net bir şekilde algılıyordum. "Şimdilik öyle, Tazı. Şimdilik öyle. Ama Karga’nın da planları her zaman kusursuz işlemez. Bu kızın burada olması hepimiz için büyük bir tehlike. Porsian Krallığı onun peşine düşecek, hatta belki de çoktan yola çıkmışlardır."
Ben ise elimdeki yarılanmış pastırma parçasıyla kalakalmıştım. Açlığım bir anda buharlanıp uçmuş, yerini boğazıma oturan kocaman bir yumruya bırakmıştı. Bu topraklarda herkesin benden nefret etmesi ya da beni öldürmek istemesi artık canımı sıkmaya başlamıştı. Polat’la yaşadığım o sıradan kavgaları, İzmir'in gürültülü ama güvenli sokaklarını düşündüm bir an. Şimdi ise yabancı bir diyarda, yüzünü bile görmediğim suikastçıların kampında, bir kütüğün üzerinde ölüm fermanımı dinliyordum.
"Bana bak karga'nın çakması," dedim bir anda ayağa kalkarak. İçimdeki korkuyu öfkeyle maskelemek her zaman en iyi yaptığım şeydi. "Beni tehdit edip durma. Karga beni buraya getirdiyse bir sebebi vardır. Eğer beni öldürmek bu kadar kolaysa, buyur dene. Ama unutma ki beni buraya getiren adam senin efendin. Bakalım beni öldürdükten sonra senin o çok güvendiğin kafanı omuzlarının üstünde bırakacak mı?"
Tilki laflarımla birlikte bir adım geri sendeledi. Beklemediği bu ani çıkış karşısında şaşırdığı barizdi. Yeşil gözleri öfkeyle kısıldı, elini pelerinine doğru attı ama o sırada büyük çadırın perdesi tekrar açıldı.
Karga ve Kaplan dışarı çıkmışlardı. Karga’nın gözleri anında bizim olduğumuz tarafa, Tilki’nin üzerindeki gergin havaya odaklandı. Adımlarını hızla bize doğru yönlendirdi. Pelerini rüzgarda adeta ölümün kanatları gibi dalgalanıyordu.
"Burada ne dönüyor?" dedi Karga. Sesi az önce mağarada benimle eğlenen o şapşik adamın sesi değildi. Bu ses, karanlığın ta kendisiydi.
Tilki hemen toparlanıp başını hafifçe eğdi. "Bir şey yok efendim. Sadece prensesimizle tanışıyorduk," dedi ama sesindeki o tırsma halini fark etmemek imkânsızdı.
Karga Tilki’nin tam önünde durdu. Boy farkıyla adamı adeta eziyordu. "Sana prensesle muhatap olma yetkisi verdiğimi hatırlamıyorum, Tilki. Eğer bir daha onun etrafında dolandığını ya da ona gereksiz kelimeler sarf ettiğini görürsem, o çok sevdiğin gölgeni senden sonsuza kadar koparırım."
Tilki tek kelime etmeden arkasını döndü ve ateşin diğer tarafındaki karanlığa karıştı. Karga ise yavaşça bana döndü. Maskesinin ardındaki kehribar gözlerin yine beni incelediğini, iyi olup olmadığımı kontrol ettiğini hissettim.
"Yemeğini bitirdiysen gidiyoruz küçük hanım," dedi sesi biraz yumuşayarak. "Kaplan’la planı yaptık. Güney komutanlığına varmadan önce yapmamız gereken küçük bir iş daha var."
Tazı’ya dönüp sessiz bir teşekkür bakışı attım. O da bana hafifçe başını salladı. Bu karanlık ve tehlikeli diyarda, belki de ilk defa Karga dışında birinin bana dostça yaklaştığını hissetmiştim. Elbisemin eteklerini tekrar silkeleyip Karga’nın peşine takıldım. Önümüzde ne olduğunu bilmediğim uzun bir yol vardı ve ben hayatta kalmak için bu egoist, kaslı suikastçıya bir süre daha katlanmak zorundaydım.
Bir şey söyleyemedim, sadece bakmaya devam ettim. Bir anda ayağını kaldırıp önümdeki yemek tepsisine sertçe bir tekme attı. Tepsi havada ters dönerek devrildi, içindeki her şey tozun toprağın üstüne saçıldı. Çeliğin yere vurma sesi gecenin derin sessizliğinde adeta bir bomba gibi yankılandı. Sonra arkasını dönüp hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gitti. Ben şaşkınlıkla, içimi kavuran o ani korkuyla arkasından, onun karanlıkta uzaklaşan siluetine bakakaldım. Daha tam doymamıştım bile, bu aptal adam yüzünden artık yiyecek tek bir lokmam kalmamıştı.
"Bu da neydi şimdi?" diye fısıldadım, sesim rüzgarda kaybolurken daha çok kendi kendime konuşuyor gibiydim.
Tazı giden adamın arkasından gözlerini devirdi ve bıkkın bir nefes vererek konuşmaya başladı. "Onu boş verin, prenses," dedi. Ses tonu sakin görünmeye çalışıyordu ama içinde bastırılmış, yılların birikimi olan çok sert bir ifade vardı. "Onun öfkesi sadece size karşı değil. O, Porsian Krallığı’ndan olan herkesten nefret ediyor. Şu an elleriyle tüm krallığı parçalasa bile içindeki o yangın asla sönmez, asla rahatlamaz."
Kaşlarım duyduklarımla iyice çatıldı. "İyi de neden?" diye sordum, merakıma yenik düşerek. "Ben ona ne yaptım ki?"
Tazı bir an sustu. Dudakları aralandı, sanki içindeki büyük bir sırrı bana söylemek istedi ama son anda kendini sertçe frenledi. Bakışlarını benden kaçırıp ateşin küllerine sabitledi.
"Maalesef bunu size söyleyemem, prenses. Bu benim sınırlarımı aşar."
İçimde bir düşünce, zehirli bir sarmaşık gibi ağır ağır yer etti. O kötü kraliçe yüzünden olmuştu her şey. Anlaşılan o kadının yaptığı zalimlikler yüzünden insanlar artık sadece ondan değil, bu krallığa ait olan her bir candan nefret eder hâle gelmişti. Masum olmanın bu topraklarda hiçbir hükmü yoktu.
Gözlerimi tekrar konuşmak için Tazı’ya çevirdim ama onun artık yanımda olmadığını fark ettim. Yere saçılan tabakları, dökülen bastırma ve ekmekleri toplamak için çoktan yere eğilmişti. Sessizce, bu duruma fazlasıyla alışkın olduğunu belli eden pratik hareketlerle kırıntıları bir araya getiriyordu.
Bir süre sonra kampın ortasındaki o büyük çadırın perdesi sertçe aralandı. Önce Kaplan, hemen ardından da Karga dışarı çıktı. Ateşin artık sönmeye yüz tutmuş, turuncudan kızıla dönen ışığı onların heybetli bedenlerinin üzerine vururken istemsizce oturduğum kütükte dikleştim. Karga çadırdan çıkar çıkmaz doğrudan bana baktı. Yüzündeki o uğursuz ama bir o kadar da çekici maskenin ardında gözlerini net göremesem de, keskin bakışlarını tenimde hissetmemek imkânsızdı.
"Şimdi dinlenelim," dedi, sesi ormandaki rüzgarı bile susturacak kadar net ve tartışmaya tamamen kapalıydı. "Sabah gün doğarken hareket edeceğiz."
Sonra bana doğru yavaşça adımladı ve elini uzattı. Parmaklarımın ucuna kadar gelen o el karşısında bir an tereddüt ettim, duraksadım. Ama içimde ona karşı koyamadığım o tuhaf, adeta beni sabote eden çekim yine ağır bastı ve elini tuttum. Kalın eldivenine rağmen elinin sıcaklığı, gecenin tenimi ürperten buz gibi soğuğuna inat dalga dalga içime yayıldı. Ayağa kalkarken kalbimin göğüs kafesimde gereksiz yere, çılgınca hızlandığını fark ettim. Kendime kızsam da engel olamıyordum.
"Tek başına mı bir çadırda kalmak istersin," diye devam etti Karga, ses tonunu sadece benim duyabileceğim bir seviyeye indirerek. "Yoksa yanına güvenebileceğin birini mi vereyim? Ya da ne bileyim, eğer kendini burada güvende hissetmiyorsan benim çadırımda da kalabilirsin, prenses."
Sözleri bittiği anda zihnimde berrak, kısa bir görüntü belirdi. Onunla aynı çadırda, o dar alanda, yan yana olmak. Bu düşüncenin getirdiği ani, kavurucu sıcaklık yanaklarıma vurduğunda hızla kendime geldim. Bu kesinlikle ama kesinlikle iyi bir fikir değildi. Kendimi ateşe atmakla eşdeğerdi.
"Tazı’yla kalırım," dedim, sesimin titrememesine ve olabildiğince normal çıkmasına ekstra dikkat ederek.
Karga’nın başını hafifçe yana eğdiğini, maskesinin altından beni süzdüğünü gördüm. "Demek Tazı’yla şimdiden tanıştın."
Başımı onaylar anlamda salladım. O da konuyu fazla uzatmadan arkasında bekleyen Tazı’ya döndü. "Prensesi kalacağınız çadıra götür. Onun güvenliği, saçının tek bir teli bile artık senin sorumluluğunda." Sonra gövdesini yeniden bana çevirdi, sesi bu kez hiç beklemediğim kadar yumuşak, adeta kadife gibiydi. "İiyi geceler, küçük hanım," dedi.
Bu hitap, o an içimde garip ve koruyucu bir sıcaklık bıraktı. Pelerinin ardındaki gizemli kehribar gözleri hayal eder gibi oldum ve farkında olmadan dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı. "İyi geceler, lordum," dedim. Lumira’nın sarayda bana günlerce ezberletmeye çalıştığı o zarif, asil selamı vererek hafifçe başımı eğdim ve Tazı’yla birlikte yürümeye başladım.
Çadırlar, Karga’nın tam ortada duran o devasa çadırının etrafında kusursuz bir hilal şeklinde dizilmişti. Buradaki her şey askeri bir düzen içindeydi. Planlıydı, sanki bu kampta atılan her bir adım, nefes alınan her an bile önceden matematiksel olarak hesaplanmış gibiydi. Tazı beni Karga’nın çadırının hemen sağ tarafında kalan, üçüncü küçük çadıra doğru götürdü. İçeri adım attığımızda çadırın içindeki aşırı sadelik hemen gözüme çarptı. Yerde serili olan ince bir döşek ve köşede hafifçe titreyen bir kandil dışında neredeyse hiçbir şey yoktu.
Zaten üzerimizdeki bu kıyafetlerden başka giyecek tek bir parçamız bile yoktu. Tazı hiçbir şey söylemeden çadırın bir köşesine geçti, ben de diğer taraftaki döşeğin üzerine uzandım. Günün, şelalenin, o büyülerin ve kaçışın getirdiği inanılmaz yorgunluk bir anda kurşun gibi üzerime çöktü. Kafamdaki soruları düşünmeye, mantıklı bir çıkış yolu aramaya fırsat bile bulamadan göz kapaklarım kapandı ve kendimi uykunun huzurlu kollarına bıraktım.
Aradan ne kadar zaman geçti, saat kaçtı hiçbir fikrim yoktu ama bir anda gözlerimi fal taşı gibi açtım. Beni uykumun en tatlı yerinden uyandıran şey, tamamen biyolojik ve fazlasıyla rahatsız edici bir histi. Birkaç saniye içinde durumun vehametini anladım; acil bir şekilde tuvalete gitmem gerekiyordu. Yavaşça yerimde doğruldum ama bu minik hareketim bile Tazı’yı uyandırmaya yetmişti.
"Bir şey mi oldu, prenses?" dedi karanlığın içinden gelen uykulu ama tetikteki sesiyle.
"Şey, tuvaletim geldi," dedim, sesimdeki o aşırı mahcup tonu gizleyemeyerek. Koskosca prensestim ama düştüğüm durumlara bak robot gibi.
Tazı hiç ikiletmeden hemen yerinden kalktı. "Gel benimle, tek başına çıkma."
Çadırdan dışarı adım attığımızda gecenin karanlığının iyice koyulaştığını, sisin etrafı sardığını gördüm. Kamp alanı tamamen sessizliğe gömülmüştü, sadece ortadaki büyük ateşin külleri hafifçe tütüyordu. Çadırların arkasından, gölgelere sığınarak sessizce ilerledik. Tam o sırada gözüm ister istemez Karga’nın çadırına takıldı. İçerideki kandilin ışığı hâlâ yanıyordu, dışarıya sızıyordu. Demek hâlâ uyumadı bu adam diye düşündüm. Bu düşünce zihnime kısa bir an uğrayıp içimi tuhafça titrettikten sonra uçup gitti.
Tazı beni kamp sınırlarının biraz daha dışına, ağaçların sıklaştığı ormanlık alana doğru götürdü. Dev ağaçların devasa gölgeleri gecenin zifiri karanlığıyla birleşmiş, ürkütücü bir manzara oluşturmuştu. Bir noktaya geldiğimizde durdu ve ilerideki çalılıkları işaret etti. "Ben sizi tam olarak burada bekliyor olacağım, prenses. İşiniz bitince bana seslenmeniz yeterli."
"Tamam," dedim ve hızla yanından ayrıldım.
O arkasını dönüp beklemeye başlarken ben biraz daha ileriye, gözden uzak bir yere geçtim. İşimi olabilecek en hızlı şekilde hallettim. Üstümü başımı düzeltip tam Tazı’nın yanına, geri dönecektim ki ormanın derinliklerinden gelen bir ses kulağıma çalındı. Metalin metale sertçe çarpma sesiydi bu. Keskin, soğuk ve yankılıydı. İki keskin kılıcın birbirini parçalamak istercesine çarpışması gibi bir sesti.
Kalbim bir anda göğüs kafesimi dövmeye başladı. Aynı saniyede Tazı’nın ayak seslerini, koşarak bana doğru geldiğini duydum. O kadar inanılmaz bir hızla ilerliyordu ki, ağaçların arasında adeta kara bir gölge gibi süzülüp saniyeler içinde yanıma ulaştı. O an bu kıza neden Tazı lakabını verdiklerini bir kez daha, çok net bir şekilde anladım. Hızı insan işi değildi.
Ona doğru hafifçe eğildim, sesimi neredeyse duyulmayacak bir fısıltıya düşürerek sordum. "Sen de duydun mu o sesi?"
Tazı gözlerini karanlığın zifiri boşluğunda gezdirdi, tüm algılarıyla etrafı dinliyordu, tamamen dikkat kesilmişti. "Evet, prenses. Net bir şekilde duydum."
Bir an durdu, kafasının içinde hızlıca bir risk analizi yapıyor, zor bir karar vermeye çalışıyor gibiydi. Sonra aniden bana döndü. "Siz kesinlikle burada bekleyin, kıpırdamayın. Ben sesin tam olarak nereden geldiğini, neyin nesi olduğunu bulacağım."
İçimde anlamlandıramadığım tuhaf, kapkara bir huzursuzluk dalgası yükseldi. Gitmesini, beni burada yapayalnız bırakmasını hiç istemedim belki ama bunu gururuma yedirip dile getiremedim. Sadece çaresizce başımı salladım. Ve onun ormanın derinliklerine, karanlığın tam kalbine doğru bir gölge gibi karışıp gidişini sessizce izledim.
Tazı gideli kaç dakika olmuştu, hiçbir fikrim yoktu. Zaman, bu lanet karanlığın içinde adeta sakız gibi uzayıp gidiyordu. Her bir saniye omuzlarıma biraz daha ağır biniyor, geçen her an içimdeki o kötü hissi, o korkunç huzursuzluğu çığ gibi büyütüyordu. Etrafı deli gibi dinledim ama çıt yoktu. Ne bir adım sesi, ne bir yaprak hışırtısı, ne de rüzgarın uğultusu. Az önce duyduğum o net metal sesleri bile bıçakla kesilmiş gibi yok olmuştu. Sanki her şey zihnimin bana oynadığı bir oyundu, hiç yaşanmamış gibiydi. Ama ben duymuştum, emindim, kulaklarım beni yanıltmazdı.
Kalbim artık boğazımda atıyordu. Ya Tazı’ya bir şey olduysa? Bu korkunç düşünce zihnime bir kez düştü ve orada kalmadı, saniyeler içinde büyüdü zehirli kökler saldı. Burada öylece hiçbir şey yapmadan beklemek artık dayanılmaz bir işkenceye dönüşmüştü. Dudaklarımı kanatacak kadar sertçe ısırdım, sonra bir anda ani bir kararla doğruldum. Daha fazla bu ağacın arkasında bir korkak gibi duramazdım.
Kampa doğru deli gibi koşmaya başladım. Mor elbisemin uzun etekleri bacaklarıma dolanıyor, beni düşürmek için direniyordu. Nefesim kesiliyordu, ciğerlerim yanıyordu ama durmadım. Ağaçların arasından sıyrılıp çadırların olduğu o tanıdık alana ulaştığımda kalbim göğsümü parçalayacak kadar şiddetli vuruyordu. Hiç düşünmeden, ayaklarım beni doğrudan Karga’nın o büyük çadırının arkasına kadar getirdi. Ona her şeyi anlatmalıydım; Tazı’yı, ormandaki o gizemli sesi, tehlikede olabileceğimizi, her şeyi.
Tam çadırın kumaşına dokunup içeri girmek için bir adım daha atacaktım ki içeriden gelen boğuk bir ses beni olduğum yere çiviledi. Durdum. Bu bir kadın sesiydi. Ama Tazı’nın sesi değildi.
"Ne zamana kadar onun yaşamasına, izin vereceksin sevgilim?" dedi kadın. Ses tonu son derece yumuşak, davetkar ve fazlasıyla flörtözdü.
Olduğum yerde adeta bir buz kütlesine döndüm, dondum kaldım. Karga’nın o tanıdık, tok sesi hemen ardından duyuldu. Her zamanki gibi sakindi ama bu kez sesinin altında daha önce hiç duymadığım, kan dondurucu derecede sert bir alt ton vardı. "Bir gün daha hayatta kalması gerekiyor. Yarın onun bize nasıl bir kapı açacağına, işimize nasıl yarayacağına dair hiçbir fikri yok."
Sözler zihnimin içinde, beynimin kıvrımlarında acımasızca yankılandı. Bahsettikleri kişi bendim. O, bendim.
Nefesim boğazımda bir yumru gibi düğümlendi, hava ciğerlerime gitmiyordu. Kadın adamın sözlerinin üzerine hafifçe, alaycı bir şekilde güldü. "Yani onu güney komutanlığına sorunsuzca girmek için sadece bir kalkan, canlı bir hedef olarak mı kullanacaksın?"
Çadırın içinde kısa, ölümcül bir sessizlik oldu. Sonra Karga’nın sesi, bu kez hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar keskin ve net bir şekilde duyuldu dışarıdan. "Evet, aynen öyle yapacağım."
Dizlerimin bağı o an çözüldü sanki, yere yığılmamak için arkamdaki ağaç köküne tutunmak zorunda kaldım. Geriye doğru bir adım çekildim ama ses çıkarmamak için nefesimi bile tuttum.
"Prenses gerçekten çok saf, aptal bir şeye benziyor," dedi kadın tekrar, sesindeki alay ve küçümseme beni yerin dibine sokmak ister gibiydi. "Bize inanıyor. Yarın onu oraya aslında bir yem olarak yanımızda götüreceğimizin bile farkına varmaz, aptal şey."
Ardından o kadının ince, tiz ve sinir bozucu kahkahası yükseldi çadırın içinden. Kulaklarımdan giren her bir kelime, kalbime saplanan zehirli birer bıçak gibiydi.
Demek bu yüzden. Demek beni o yüzden nehrin ortasında yere çakılmaktan kurtarmıştı. Demek bu yüzden mağarada bana o güzel sözleri söylemiş, saçlarımı koklamış, korsemin iplerini bağlamıştı. Hepsi ama hepsi koskoca bir oyundan ibaretti. Bir avcının, avıyla yakalamadan önce sinsice oynaması gibi benimle oynamıştı. Boğazım öyle çok sıkıştı ki acıdan nefes almak bile imkânsız hale geldi. Gözlerim deli gibi yandı, gözyaşları kirpiklerimin ucuna kadar geldi ama ağlamadım. Ağlayamazdım. Burada, bu hainlerin burnunun dibinde onlar yüzünden tek bir damla bile dökemezdim.
"Neyse sevgilim," dedi kadın yeniden, sesi şimdi daha da cilveli, daha da yakından geliyordu. "Eminim planlar yüzünden çok yorulmuş olmalısın. İzin ver seni biraz rahatlatayım."
O kadının ne demek istediğini, içeride neler döneceğini anlamam bir saniyemi bile almadı. Midemin tiksintiyle, iğrenç bir hisle bulandığını hissettim. Bir adım daha geri çekildim karanlığın içine. Daha fazla bu iğrençliği dinleyemezdim, daha fazla bu kampta kalamazdım.
İçimde şu an yükselen o devasa duygu, korkudan çok daha büyüktü artık. Bu, saf bir öfkeydi. Ve canımı asıl acıtan şey ise hissettiğim korkunç kırgınlık.
Daha fazla mantıklı düşünmeye çalışarak vakit kaybetmeden arkamı döndüm. Tazı’nın gittiği orman yönünün tam tersine, kampın diğer tarafındaki zifiri karanlığa doğru koşmaya başladım. Ayaklarımın altına taşlar batıyor, topuklarım canımı yakıyordu ama nereye bastığımı bile bilmeden sadece uzaklaşmak, bu yalandan kaçmak istiyordum. Nefesim tamamen kesiliyordu, kalbim duracak gibi çarpıyordu ama bir an bile adımlarımı yavaşlatmadım.
"Bu aptal prensesin size kolayca yem olacağını, kalkan olacağını zannediyorsanız çok yanılıyorsunuz!" diye fısıldadım dişlerimin arasından hırsla. Sanki sesim o çadıra kadar gidip onları bulabilirmiş gibi. "Kimse ama kimse beni kendi çıkarları için kalkan olarak kullanamaz! Seninle görüşeceğiz Karga!"
❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥❤️🔥
Size bir konu hakkında bilgi vermek istiyorum . Ben leyl'e iki hafta da bir bölüm paylaşıyorum çünkü Leyl'e bölüm attıktan sonra Geceye Emanet kitabıma yeni bölüm yazıyorum. Bilmeyenleriniz için ben üni öğrencisiyim ve şuan maalesef vize sınavlarım başladı o yüzden uzun süre bölüm atmazsan beni affedin 😔
Neyse gelelim bölüme. Nasıl buldunuz bu bölümüüü
Karganın Naline olan ihanetini bekliyor muydunuzzzzzzz 😑
Bundan sonra bizi oldukça heyecanlı bölümler bekliyor olacak 😈🖤
Bölümü beğenmeyi ve istiyorsanız da yorum bırakmayı unutmayın lütfen 🫠
Sevgili okurlarım sizden küçük bir ricamda olacak. Rica etsem kitabımı insanlara önerir misiniz? Maalesef kitabım yeterince tanınmıyor ve destek görmüyor. Bunun için size ihtiyacım var 🥲
