LEYL kitap kapağı

6. bölüm / 18

LEYL

Umut

Vaveyla Yazarı: Hima 𓂀🪽

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: Umut

Bir süre şaşkınlıkla fenerimin diğer fenerlerin arasına karışmasını izledim. Zarifçe göğe yükseliyor, yaydığı ışık karanlığın ortasında bir umut misali parlıyordu. Arkama döndüğümde ise o yabancı adam çoktan kaybolmuştu. Az önce yaşananların bir rüya olup olmadığını sorgulamaya başlamıştım ama bunun bir sanrı olması imkânsızdı. Çünkü tenimde bıraktığı nazik dokunuşu hâlâ hissedebiliyordum.

Bu gizemli yabancı, içimde tarif edemediğim bir korku uyandırmıştı. Mortias’a zarar verebileceği düşüncesi zihnimi ele geçirince, beni beklemesini söylediği yere doğru hızla koşmaya başladım. Kargaşanın patlak verdiği alana vardığımda kalabalık büyük ölçüde dağılmıştı. Gözlerim deli gibi etrafı tararken nihayet Mortias’ı buldu. Onu ilk kez bu derece öfkeli görüyordum. Çehresi hiddetten tıpkı saçları gibi kıpkırmızı kesilmişti. Karşısında duran ve asker oldukları her hâllerinden belli olan üç adama bağırıp çağırıyordu. Askerler yanından ayrılır ayrılmaz Mortias da telaşla etrafına bakınmaya başladı. Tam o sırada gözleri benimkilerle birleşti. Bir süre gözünü bile kırpmadan, sanki zihninin oyunu olup olmadığımı anlamaya çalışır gibi beni izledi. Gerçek olduğuma ikna olunca da son sürat bana doğru koştu.

Karşımda durduğunda heyecanından ve endişesinden ne yapacağını bilemez bir hâldeydi. Birden ellerini yüzüme yerleştirip sordu.

“İyi misin leydim? Bir yerine bir şey olmadı değil mi?”

Bir yandan üst üste sorular soruyor, bir yandan da gözleriyle vücudumu inceliyordu. Onun bu aşırı korumacı hâlini şaşkın bakışlarla karşılamaktan başka bir şey yapamıyordum. En sonunda tamamen iyi olduğuma kanaat getirmiş olacak ki ani bir hareketle beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Beni o kadar güçlü sarmalamıştı ki bir an nefesimin kesildiğini hissettim. Göğsündeki baskıya daha fazla dayanamayarak kendimi zorda olsa kollarının arasından kurtarmayı başardım.

“Ben iyiyim Mortias. Kargaşadan uzaklaşmak için nehrin öbür tarafına geçmiştim sadece.”

“Sana burada kalmanı söylediğimi hatırlıyorum Nalin!”

Sesi çevreleyen ağaçlarda yankılanacak kadar yükselmişti. Az önceki endişeli bakışları uçup gitmiş, yerini saf bir öfkeye bırakmıştı. Bana bu şekilde bağırmaya hakkı yoktu. Tam dudaklarımı aralayıp bana böyle bağırma cüretini nereden bulduğunu soracakken, nereden geldiğini anlayamadığım bir ses lafımı ağzıma tıkadı.

“Ah, demek küçük hanımımızın ismi Nalin. Böyle hoş bir hanımefendiyle daha nazik konuşman gerekmez mi Mortiasçım?”

Mortias ile aynı anda irkilerek sesin geldiği yönü bulmak için etrafımıza bakındık. Bu ses, nehir kenarında benimle konuşan yabancı adamın boğuk ve güçlü sesine benziyordu ancak bu sefer o soğuk ve sert tınısından eser yoktu. Sesi artık oldukça alaycıydı.

“Size bir ipucu, beni yerde değil gökte arayın.”

Bu sesi tekrar duyduğumuzda, Mortias’la birlikte hemen yanı başımızda yükselen büyük ağaca baktık. Ne kadar dikkatli odaklanırsam odaklanayım, gecenin zifiri karanlığı yüzünden yaprakların arasında hiçbir şey seçemiyordum.

Mortias birkaç adım benden uzaklaşıp elleriyle birden garip, dairesel hareketler çizmeye başladı. Sergilediği bu tavır ağaçtaki yabancıyı eğlendirmiş olmalıydı ki yaprakların arasından gür ve keyifli bir kahkaha yükseldi. Dikkatimi ağaçtan çekip Mortias’ın ne yaptığına bakınca gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Elleri resmen çatırdayarak yanıyordu. Büyük bir dehşetle çığlığı basıp bağırmaya başladım.

“Mortias yanıyorsun! Yardım edin, adam yanıyor! Su, çabuk su lazım! Mortias, nehire koşup elini suya soksana be adam, neyi bekliyorsun?”

O kadar büyük bir telaşa kapılmıştım ki mantıklı düşünme yetimi kaybetmiş, olduğum yerde çaresizce kalakalmıştım. Bir anlığına ağaca bakmıştım ve o kısacık sürede adamın elleri alevler içinde kalmıştı. Benim bu panik dolu hâlime katıla katıla gülen yabancıya, inanılmaz bir şekilde Mortias da eşlik etmeye başladı. Şaşkınlık içinde Mortias’ın yüzüne baktığımda hiçbir acı emaresi göremedim. Karşımda durmuş, benim korkumla eğlenen bir beyefendi vardı.

Mortias birden avuçlarındaki alevleri bir top hâline getirip yukarı fırlattı. Bu hamlesiyle ateş elinden ayrılıp göğe yükseldi ve tam ağacın tepe noktasında asılı kaldı. Parlayan ateşin ışığı o kadar güçlüydü ki bir an gözlerim kamaştı. Artık bu dünyada neye, ne kadar şaşıracağıma karar veremez hâle geliyordum.

“Sakin olun leydim, bu da benim güçlerimden biri. Merak etmeyin, ellerim acımıyor.” Sonunda bana gülmeyi kesmiş ve suçluluk duyarcasına yanıma yaklaşmıştı.

“Az önce yaptığın şeyi nasıl becerdiğini sormayacağım. Akıl sağlığımı korumak adına sormamam en doğrusu.” diyerek ellerimi hızla ona doğru salladım. Bu mistik dünyada öğrenmem gereken ne kadar çok şey vardı böyle.

Ağaçtaki ses tekrar araya girdi.

“Yanında dolaştırdığın kadının daha önce gücünü görmemiş olması ne kadar da garip. Yoksa ona gerçekte kim olduğunu söylemedin mi Mortias?”

Adamın konuşmasıyla bakışlarım yeniden yukarı kaydı. Mortias’ın yarattığı o yapay güneş sayesinde, bu sefer yabancıyı nehir kıyasındaki karşılaşmamızdan çok daha net görebiliyordum. Pelerinini ilk başta siyah zannetmiştim ama yanılmıştım. Gece mavisi, laciverte çalan pelerinini gözlerine kadar indirmişti. Yüzünün geri kalanını örten, gri çelikten yapıldığı belli olan maskesinin üzerinde garip bir gül motifi işlenmişti. Vücudunun geri kalanı tamamen siyah kıyafetlere bürünmüştü ve ellerinde koyu renk deri eldivenler vardı.

Bir ayağını ağacın kalın dalından aşağı sarkıtmış, diğerini ise kendine doğru çekmiş bir vaziyette kurulmuştu. Maskenin altından bana bakıp bakmadığını seçemiyordum ama bakışlarının delici ağırlığını üzerimde net bir şekilde hissedebiliyordum.

Birden oldukça çevik ve pürüzsüz bir hareketle aşağı atlamasıyla, Mortias’ın hışımla önüme siper olması bir oldu. Şimdi iki adam karşı karşıya duruyordu. Bir iki adım gerileyip ikisini kıyasladığımda, bu gizemli adamın Mortias’tan en az beş santim daha uzun ve çok daha yapılı olduğunu fark ettim. Geniş omuzları ve kalıplı bir duruşu vardı. Bir an ikisinin fiziksel bir kavgaya tutuştuğunu hayal ettim ve dürüst olmak gerekirse Mortias’ın bu adama karşı pek şansı var gibi durmuyordu.

“Senin bu cesaretin aptallığından mı geliyor yoksa ölüme olan susamışlığından mı, bir türlü anlayamıyorum Karga.”

Mortias’ın nefret dolu sorusuyla Karga denilen adam birkaç adım geriledi ve sırtını rahat bir tavırla ağaç gövdesine yasladı.

“Neden aklına seni özlemiş olmam fikri gelmiyor Mortiasçım?”

İsminin Karga olduğunu öğrendiğim adamın alaycı sözleriyle Mortias’ın tükürüğü boğazına kaçmış olacak ki birden öne doğru eğilip öksürmeye başladı. Ben kendimi orta çağ temalı fantastik bir filmin içinde zannederken, meğerse dramatik bir gay filminin tam ortasındaymışım gibi hissetmekten alıkoyamadım kendimi. Bendeki şansla ancak bu kadar olabilirdi zaten.

“Yani siz ikiniz, şey misiniz?”

Bunu doğrudan nasıl soracağımı bilemediğim için parmaklarımla ikisini işaret edip duruyordum. Mortias sözlerimle birlikte hızla doğruldu ve afallamış bir yüz ifadesiyle bana baktı. Bu söylediğime inanamıyormuş gibi bir hâli vardı. Karga’ya baktığımda ise botunun ucuyla toprağa bir şeyler çizmeye çalıştığını gördüm.

“Hayır, öyle bir şey kesinlikle yok leydim! Bu katıksız piç yine bir yerlerinden uyduruyor.”

“Bana böyle hakaret etmen kalbimi kırıyor ama Mortiasçım.”

Karga’nın sahte bir üzüntüyle kurduğu cümlelerden sonra, Mortias’ın yüzünün mü yoksa kızıl saçlarının mı daha kırmızı olduğuna karar veremiyordum.

“Söktürme bana o kalbini lan!”

Mortias artık her an saldırmaya hazır, zincirini koparmak üzere olan yırtıcı bir hayvan gibi duruyordu. Karga’da ise insanı çileden çıkartacak cinsten bir rahatlık, sinir bozucu bir sükunet vardı.

“Kalbimi sökmene gerek yok, kalbim zaten senin Mortias’ım.” Karga sağ elini dramatik bir şekilde göğsüne koymuş, öyle mahzun bir tavırla duruyordu ki karşımda iri cüsseli bir savaşçı yerine sevgilisiyle flörtleşen bir genç kız var gibiydi.

“Senin o lanet ağzını sikmeden susmayacak mısın lan sen!”

Belli ki Mortias kibar maskesinin altında, istediğinde ağzını gayet güzel bozabilen bir adam varmış. Onu ilk andan beri aklımda nazik bir asilzade olarak kodladığım için şu an yaşadığım şaşkınlık katlanıyordu.

“Ah Mortiasçım, böyle güzel bir hanımefendinin yanında bu şekilde konuşmak hiç senin gibi bir beyefendiye yakışıyor mu? Siz onun kusuruna bakmayın lütfen prensesim, bu bizim birbirimize karşı sevgi gösterimiz.”

Bunları söylerken sırtını yasladığı ağaçtan uzaklaştı ve cilveli olduğunu düşündüğü adımlarla Mortias’a doğru yürüdü. Bu devasa cüssesiyle cilveli olabileceğini sanıyorsa oldukça yanılıyordu. Mortias’ın alevlenen parmaklarını ve yumruğunu sıktığını fark ettiğimde daha fazla duramadım ve hemen aralarına girdim. Bugün zaten dayanma sınırımı zorlayan bir gün olmuştu, daha fazla kaosu kaldırabileceğimden emin değildim.

“Beyler, lütfen biraz sakin olun lütfen. Emin olun iki aşığın kavgasını bölmek bende istemem ama bugün benim için fazlasıyla yorucu bir gündü. O yüzden lütfen Mortiasçım, sevgilinle vedalaş da artık gidelim buradan.”

Sesimin sonlara doğru kinayeli çıkmasına engel olamamıştım. Nehir kenarında bana karşı bariz bir ilgisi olduğunu ima eden bu adamın, şimdi gelip karga ile böyle flörtleşmesi sinirimi bozmuştu. Kıskançlık değildi bu, sadece bana karşı dürüst olunmamasından nefret ediyordum.

“Ah, ya da belki de siz iki aşık bu gece baş başa kalmak istersiniz.” dedim yapay bir anlayışla. Karga nehir kıyısında bana “Bu gece Mortias’ı benden kim koruyacak?” demişti. Sanırım bu gece onlar için oldukça ateşli geçecekti.

Sözlerimin bitmesiyle Karga’dan ormanda yankılanan gür bir kahkaha yükseldi. Onun bu tepkisiyle yönümü tamamen ona çevirdim. Kahkahasıyla birlikte pelerindeki başlık hafifçe geriye düşmüştü. Bu sayede artık gözlerini çok daha net görebiliyordum. Hayatımda gördüğüm en büyüleyici kehribar gözlere sahipti. Göz pınarları gülmekten hafifçe nemlenmiş, bal rengi hareleri gecenin ışığında ışıl ışıl parlıyordu. O gözlere baktıkça göğsümün sıkıştığını, nefesimin kesildiğini hissettim. Çok garipti, daha önce hiçbir bakıştan bu denli etkilenmemiştim.

Karga ona dikkatle baktığımı fark ettiğinde gülmesini kesti. Gözlerini dahi kırpmadan, yoğun bir bakışla bana karşılık vermeye başladı. Artık aramızdaki o görünmez çekim elle tutulur bir hâl almıştı. Karga da bu durumdan memnun kalmış olacak ki pelerinini düzeltmek için hiçbir hamle yapmıyordu. Birbirimizi kelimeler olmadan inceliyorduk. Ona baktıkça içimde o çelik maskeyi yüzünden söküp atma isteği oluşuyordu ve bu oldukça tehlikeli, mantıksız bir istekti.

“Böylesine güzel bir yüzün düşmanımın yanında olması ne kadar da yazık.” dedi.

Gözleri gözlerime o kadar yoğun, o kadar derin bakıyordu ki altındaki anlamı çözemiyordum. Bir dakika, bana az önce güzel mi demişti? Bunu öylesine, lafın gelişi mi söylemişti yoksa gerçekten beni beğenmiş miydi? Ayrıca neden sadece yüzüme vurgu yapmıştı ki, vücudumun geri kalanı güzel değil miydi yani?

Ne saçmalıyordum ben böyle ya! Zihnimdeki bu saçma sapan iç sesi sertçe susturdum. Aklımın mantıklı tarafı bu adamdan olabildiğince uzak durmam gerektiğini haykırıyordu. Porsian krallığı ile düşman olması ve benim de o krallığın prensesi olarak kabul edilmem, aramıza aşılmaz duvarlar örmek için yeterli bir sebepti.

Aramıza giren kalıplı bir beden, aramızdaki elektrikli bakışmayı sertçe kesti. Mortias büyük bir hiddetle kükredi. “Çek o pis bakışlarını kızın üzerinden!”

“Çekmezsem ne olur? Beni de o çelimsiz ateşinde yakıp kül mü edersin, yoksa ha?”

Karga’nın aniden öfkeyle bağırmasıyla vücudum korkuyla titredi. Belli ki aralarındaki geçmiş sandığımdan çok daha karanlık ve kanlı bir maziye dayanıyordu. Benim ise yüksek seslere, ani bağırmalara karşı çocukluktan kalma büyük bir hassasiyetim vardı. Ne zaman birisi yanımda sesini yükseltse, yetimhanedeki acımasız ve beni sürekli cezalandıran yurt müdiresi aklıma gelirdi. Onun için sadece öfkesini kusabileceği, canını yakabileceği bir oyuncaktan farksızdım. Zihnimin karanlık köşelerinden sıyrılan bu anıyla nefesimin tekrar daraldığını hissettim.

Geçmişime dair ne varsa, bana o günleri hatırlatan herkesten nefret ediyordum. Beni öyle bir hâle getirmişlerdi ki en ufak bir bağırışta bile savunmasız bir çocuk gibi korkuyordum. Eski günlerin gölgesi üzerime çöktükçe kalp çarpıntım hızlandı. Elimi göğsüme, kalbimin üzerine koyarak orada büyüyen sızıyı bir nebze olsun dindirmeye çalıştım. Bu sırada iradem dışında adımlarım geriye doğru gitmeye başlamıştı.

Ben geri çekildikçe Karga’nın keskin bakışları Mortias’tan ayrılıp bana döndü. Pelerinin ardında ki kehribar gözlerin beni dikkatle süzdüğünü hissettim. Bana doğru bir adım atmak istedi ancak Mortias bu hareketi tehdit olarak algıladı. Zaten yumruklarını çoktan sıkmıştı, içindeki öfke bir süredir kaynama noktasındaydı. Bir anda kolu büyük bir hızla savruldu ve sert yumruğu Karga’nın yüzünde patladı. Karga’nın başı aldığı darbenin şiddetiyle yana savruldu, pelerini rüzgarda titredi. Ancak garip bir şekilde karşılık vermek için hiçbir hamle yapmadı, sanki onu içten içe durduran bir şey vardı. Bu sırada ben ise dehşet içinde çığlığımı yutacak kadar nefessiz kalmıştım.

Geri çekilmeye devam ettikçe aralarındaki gerilim tırmandı. Sözler tamamen bitti, geriye sadece ciğerlerinden çıkan solukların sesi kaldı. O an anladım ki bu tartışmanın sonu mutlak suretle kanlı bitecekti. Ve kavga büyük bir gürültüyle patladı. Mortias hiç vakit kaybetmeden kızıl alevleri yumruğuna sardı. Turuncu, parlak bir ışık avucunun içinde büyüdü ve Karga’nın göğsüne doğru güçlü bir darbe indirdi. Ateşten yumruk Karga’ya çarptığı an, etraftaki hava sıcak bir şok dalgasıyla sarsıldı ve kıvılcımlar çatırdayarak çevreye saçıldı.

Karga darbenin etkisiyle geriye doğru birkaç adım sendeledi ama çabuk toparlandı. O an ayaklarının altındaki toprak kararmaya, gölgeler birer yılan gibi kabarıp yükselmeye başladı. Sanki toprağın kendisi karanlık bir çukurdan nefes alıyordu. Karga elini ileri doğru uzattığında, simsiyah gölgeler birer ok gibi fırlayıp Mortias’ın göğsüne çarptı ve onu birkaç metre geriye fırlattı.

Ağaçların yaprakları şiddetle sarsılıyor, toprak bu muazzam güçlerin çarpışmasıyla dalgalanıyordu. Ben ise korkudan nefes bile alamıyordum. Bugün artık hiçbir şeye şaşırmam demem büyük bir aptallıktı. Birbirine aşık olduğunu sandığım iki adam şimdi ölümüne dövüşüyordu ve bunu doğaüstü gölgelerle, yakıcı alevlerle yapıyorlardı. Şaşkınlığı çoktan geride bırakmış, tüm bunların bir an önce bitmesi için tanrıya dua etmeye başlamıştım.

Mortias düştüğü yerden hızla kalkar kalkmaz avuçlarını toprağa sürttü. Alevler yer kabuğunu yırtarcasına dışarı fışkırdı ve Karga’ya doğru devasa bir alev duvarı hâlinde ilerledi. Karga ise bir milim bile geri adım atmadı.

Maskesinin altından hırıltılı, derin bir nefes sesi yükseldi. Gölgeler etrafında koruyucu bir çember gibi dönmeye başladı. Kolunu havaya kaldırdığında, koca ağacın gölgesi bile yerinden kopup onun bedeninde toplandı. Gölge dalgası Mortias’ın alev duvarıyla çarpıştığında, karanlık ve ışığın birbirine sürtünmesinden doğan korkunç bir çatırtı koptu.

Alevlerin sıcaklığı yüzümü kavururken, gölgelerin yaydığı o tekinsiz soğuk bacaklarımı donduruyordu. İki zıt güç çarpışırken ben kendi nefesimle amansız bir savaşa girmiştim. Mortias hırsla ileri atıldı, alevli yumrukları seri bir şekilde Karga’nın üzerine indi. Her hamlesinde havada alevden halkalar oluşuyor, geceyi aydınlatıyordu. Karga darbelerin çoğunu gölge kalkanıyla savuşturdu ancak bir tanesi koluna temas ettiğinde havaya keskin bir yanık kokusu yayıldı.

“Yeter artık, kesin şunu!”

Diye bağırdığımı, ancak sesim zayıfça titreyerek dışarı çıktığında fark edebildim. O kadar gürültü vardı ki beni duymaları imkânsızdı.

Karga, koluna aldığı darbenin ardından içindeki karanlığı tamamen serbest bıraktı. Gölgeler bir anda dizlerine kadar yükseldi, ardından bükülerek Mortias’ın üzerine kalın bir zincir gibi atıldı. Mortias alevlerin gücünü artırarak gölge zincirini parçaladı ama Karga o saliselik boşluktan yararlanıp göz açıp kapayıncaya kadar onun yanında belirmişti. Karga’nın sert yumruğu bu kez Mortias’ın çenesine çarptı. Mortias’ın başı geriye savrulsa da hemen toparlanıp güçlü bir yumrukla karşılık verdi. Bu sefer büyü yoktu, sadece kas gücü vardı. İkisi de geri adım atmayı reddediyordu. Bir sonraki darbede Karga bir gölge gibi adamın altından kaydı, diğer hamlede Mortias’ın ateşi gökyüzüne doğru fırladı.

Dizlerimin artık beni taşımayacak kadar titrediğini hissederek arkamdaki ağacın gövdesine yaslandım. Bu sadece basit bir güç gösterisi ya da kavga gibi gözükmüyordu. Bu, aralarında uzun zamandır süre gelen bir düşmanlığın kavgası gibiydi. Ve ben bu amansız savaşın tam ortasında çaresizce kalmıştım. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Nefesimi dahi kontrol edemez bir hâldeyken sadece onları izlemekle yetiniyordum. Gölgeler ve alevler birbirine çarptıkça kalbimin ritmi daha da hızlanıyordu.

Sanki indirdikleri her darbe benim göğsümde çarpıyor, canımı yakıyordu. Vücudumun titremesi artık kontrol edilemez bir boyuta ulaşmıştı. Soluklarım çok hızlıydı ama aldığım her nefes ciğerlerime yeterli gelmiyordu. Gölgeler, alevler, bitmek bilmeyen o bağrışmalar üstüme doğru yıkılırken kalbim göğüs kafesimi delecekmiş gibi sertçe vuruyordu. Görüşüm bulanıklaşmaya, etraf dönmeye başladı. Kulaklarımda uğultulu bir ses peydah oldu. Ayaklarım altımdaki toprağı hissetmeyi bıraktı.

“Durun, n-nefes alamıyorum art-.” demeye çalıştım ama kelimeler dudaklarımın ucundan dökülmeden yok oldu. Gözlerimin önü tamamen karardı.

Dengemi tamamen kaybettiğimi ve bedenimin boşluğa doğru düştüğünü hissettim. Tam sert zemine çarpacağımı düşündüğüm saniyede, hissetiğim sıcaklığın aksine serin bir karanlık üzerimi kapladı.

Gölgeler.

Soğuk, akışkan ve sesiz gölgeler belimin altından kavrayıp omuzlarımdan tutarak beni havada sabitledi, düşmemi engellemişlerdi. Soluklarım hâlâ düzensizdi ama darbenin gelmemesi bilincimin son kırıntılarına tuttunmama sağladı.

Başım halsizce yana kayarken gölgelerin arasından manzarayı gördüm. Pelerinin koyu kumaş kıvrımlarının arasından parıldayan kehribar gözler bana bakıyordu. Karanlığın tam kalbinden beni büyük bir dikkatle, sabit ve ürpertici bir bakışla izliyordu Karga. O an zaman benim için durdu. Son görebildiğim şey, büyüleyici gözlerin endişeyle hafifçe kısılması oldu. Ardından beni tutan gölgeler büyük bir hızla geri çekildi. Karga da aynı süratle, arkasında hiçbir iz bırakmadan sanki havaya karışarak ortadan kayboldu.

Bedenim yavaşça yumuşak toprağın üzerine çöktü. Artık bilincimi açık tutmak için gücüm kalmamıştı. Göz kapaklarım tamamen kapanırken, Mortias’ın uzaktan gelen dehşet dolu haykırışı kulağıma ulaştı.

“Leydim!”

Artık onun ne söylediğini tam olarak algılayamıyordum ve sonunda titrek bir nefes vererek kendimi karanlığa teslim ettim. Gözlerime vuran rahatsız edici parlak bir ışığın varlığıyla uykumdan uyanmak zorunda kaldım. Nerede olduğumu anlamak için etrafıma bakındığımda, sarayda bana verilen yatak odasında olduğumu fark ettim.

Bir an ne olduğunu, buraya nasıl geldiğimi çözmeye çalıştım. Başımda çok fena bir ağrı vardı, kalbim hâlâ ritmini bulamamış gibi hızlı çarpıyor, dizlerim titriyordu. Dün gece yaşananlar aklıma gelince vücudum ürpertiyle gerildi. Mortias ve Karga’nın o korkunç kavgası, alevler, gölgeler, havayı kaplayan o saf nefret. Hepsi bir anlık kabus gibi gözlerimin önünden geçti. Kalbimin ritmi yeniden hızlandı. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalışarak gözlerimi üzerime indirdim. Üzerimdeki zarif geceliği o an fark ettim. Kumaşı yumuşacık, ipeksi dokusu tenimde hafifçe kayıyordu. Rengi krem tonlarındaydı ve üzeri altın rengi işlemelerle süslenmişti.

“Bunu bana kim giydirdi ya?” diye kendi kendime fısıldadım.

Mortias’ın beni soyup geceliği giydirmiş olma ihtimali, yüzüme anında kan hücum etmesine neden oldu. Dün giydiğim elbisenin sıkı ve güçlü korsesi sayesinde iç çamaşırına ihtiyaç duymamıştım. Korse göğüslerimi dik tutmuş ve zaten dolgun olan hatlarımı çok daha belirgin göstermişti. Geceliğin yakasından içeriye baktığımda ne korsenin ne de başka bir şeyin olduğunu gördüm. Mortias’ın beni çıplak bir hâlde görmüş olabileceğini düşünmek bile yanaklarımın onun saçlarından daha kırmızı olmasına yetiyordu.

Ben yatağın içinde kara kara ne yapacağımı düşünürken, odanın yan tarafından hafif bir tıslama, bir kanat çırpışı gibi ses yükseldi. Başımı o yöne çevirdiğimde gördüğüm şeye inanmakta güçlük çektim.

Karşımda hayatımda görebileceğim en büyüleyici varlık duruyordu.

Teni saydam, pürüzsüz ve neredeyse ışığı yansıtır cinsten parıltılıydı. Saçları yeşilin en canlı, en taze tonundaydı ve omuzlarından çıkan tül benzeri küçük kanatları havada hafifçe titreşiyordu. Gözleri birer zümrüt gibi parlıyor, ancak bakışlarında son derece sakin ve sıcak bir ifade barındırıyordu. Minyon tipli, peri masallarından fırlamış bir varlıktı.

“Üstünüzü ben değiştirdim prensesim. Lordumuz sizi gece baygın bir hâlde getirdi ve beni sizin emrinize verdi prensesim.” diye konuştu son derece saygılı ve ince bir sesle.

“S-sen nesin böyle be?”

Konuşurken istemsizce yataktan çıktım ve onu daha yakından incelemek için adımladım. Benim bu şaşkın hâlime karşılık tatlı bir tebessümle önümde eğildi, ardından doğrulup konuşmasına devam etti.

“Ah, beni mazur görün prensesim. İlk olarak kendimi tanıtmam gerekirdi. Ben sarayın hizmetleriyle ilgilenen Lyrielle perilerinden Lamira. Bundan sonra sizinle ilgilenecek baş hizmetli peri benim.” diyerek yavaş adımlarla bana doğru yaklaştı.

“Lordumuz sizin uzun zamandır başka diyarlarda, insan dünyasında yaşadığınızı söyledi. Bu yüzden krallığımıza uyum sağlamanıza yardım etmek benim başlıca görevim. Kraliçemizin güzel kızıyla tanışmak benim için büyük bir onur.”

Ona bakarken adeta büyülenmiştim, cidden çok güzeldi. Dışarıdan bakıldığında benimle aynı yaşlarda görünen genç bir kızdan farksızdı. Mortias bana daha önce Lyrielle perilerinin kraliçeye ne kadar sadık olduklarını anlatmıştı ancak buna rağmen benim başka bir krallıktan değil de tamamen farklı bir evrenden geldiğimi ve gerçekte kraliçenin kızı olmadığımı bu kız bilmiyordu. Sanırım bu büyük sırrı kraliçe, ben ve Mortias dışında kimse bilmiyordu.

“Ah, anladım. Ben de Nalin. Bu arada bana ismimle hitap et lütfen, prenses demene gerek yok.” dedim aramızdaki mesafeyi kapatarak.

“Hayır, bunun uygun olacağını sanmıyorum prensesim. Eğer saraydan biri bunu işitirse başım büyük derde girer.” Konuşurken saygısından gözlerime bile bakmaya çekiniyor, yere odaklanıyordu.

“En azından yalnız olduğumuz zamanlarda bana adımla hitap edebilirsin. Bu emin ol beni çok daha rahat hissettirir.” dedim ısrar ederek. Eğer benim hizmetlim olacaksa bu onunla bolca vakit geçireceğim demekti. Onunla şimdiden rahatça konuşmak istiyordum ve onun da bana karşı rahat olmasını istiyordum. Çünkü gerçek bir prenses değildim o yüzden aramızda ki bu resmiyete gerek yoktu.

“Sen nasıl istersen Nalin.”

Resmiyeti bırakmayı bu kadar çabuk kabul etmesini beklemiyordum açıkçası, bu durum sanki gizliden gizliye hoşuna gitmişti.

“Şimdi hazırlanman gerekiyor çünkü kraliçemiz, lordumuz ve generalimiz sabah kahvaltısında seninle bir görüşme yapmak istiyorlar.” dedi ve odanın sağ köşesinde bulunan banyonun kapısına doğru adımlayıp içeri girdi.

“Komutan mı? O neden benimle görüşmek istiyor ki?”

Bir yandan merakla konuşuyor, bir yandan da hızlı adımlarla Lamira’yı takip ediyordum.

“Komutan Zikas’in seninle tam olarak ne konuşmak istediğini elbette bilemem. Ama endişelenmene gerek yok, kendisi krallığın en sevilen komutanıdır. Büyük ihtimalle kraliçe seni onunla tanıştırmak ve güvende olduğunu göstermek istiyordur.”

Bana güven vermek istercesine içtenlikle gülümsüyordu. Onun bu sıcak gülümsemesine ben de karşılık verdikten sonra, işine engel olmamak için banyodaki hareketlerini izlemeye koyuldum. İçi sıcak suyla dolu olan büyük mermer küvete, dolaptan çıkardığı ve ne olduğunu bilmediğim renkli sıvıları dökmeye başladı.

“O döktüğün şeyler de ne Lamira?” diye sordum şişelerin içinde ki sıvılara merakla bakarken.

“Ah, bunlar özel bitki özleri. Teninin güzel kokmasını ve dün gecenin yorgunluğunu atarak rahatlamanı sağlarlar.”

Başımla onu hafifçe onayladım. Özler sıcak suyla birleştiği an, banyonun içi müthiş bir gül ve lavanta kokusuyla dolup taştı. O kadar güzel bir kokuydu ki mest olmuştum. En sonunda Lamira elini suyun içine soktu, gözlerini kapattı ve ağzıyla birseyler mırıldanmasıyla birlikte su birden hafifçe fıkırdamaya, buharlaşmaya başladı.

“Suyun hazır, şimdi artık rahatça duşunu alabilirsin. Kıyafetlerini çıkarmama yardım etmemi ister misin?” diye sordu yumuşacık bir ses tonuyla.

“Hayır, teşekkür ederim. Kendim halledebilirim.”

Lamira’nın banyodan çıkmasını bekliyordum ama o olduğu yerde durmuş, boş bakışlarla yüzüme bakmaya devam ediyordu. Daha fazla dayanamayarak sordum.

“Bir şey mi söyleyeceksin?”

“Hayır.” diyerek kısa bir cevap verdi.

“O hâlde neden banyodan çıkmıyorsun ki?” diye sordum, bir yandan da sırtındaki tül gibi ince, mavi ve yeşil karışımı kanatlarını incelerken.

Kraliçenin kanatlarından oldukça farklıydı onun yapısı. Kraliçenin devasa, kardan beyaz kanatları vardı ve son derece ihtişamlı duruyordu. Lamira’nın kanatları ise çok daha minyondu ve yeşilin soft tonları hâkimdi. Hangisinin daha zarif olduğuna karar vermek güçtü.

“Sana duş alırken hizmet etmemi istersin diye düşünmüştüm de.”

“Çok naziksin ama gerçekten gerek yok. Kendimi yıkanabilirim.” dedim kibarca.

“Hangi prenses hizmetçisi olmadan yıkanabilir ki? Kraliçemizi bile banyoda en az on hizmetçi yıkıyor.”

Ağzından kaçırdığı bu bilgiyle anında elini dudaklarına koyup birkaç adım geriledi. Gözleri korkuyla titriyor, yaptığı bu saygısızlık ve dedikodu için ona kızmamı ya da ceza vermemi bekliyor gibi görünüyordu. Ama ben onun bu panik hâline karşılık hiç beklemediği bir şey yapıp kahkahalarla gülmeye başladım.

“Kraliçe hizmetçileri olmadan yıkanamıyor yani, öyle mi?”

Beni hafifçe başını sallayarak onayladı, hâlâ korkuyordu.

“Merak etme, kraliçe hakkında söylediklerin ikimiz arasında bir sır olarak kalacak. Bak Lamira, Mortias benim hakkımda seni ne kadar bilgilendirdi bilmiyorum ama ben kişisel alanına, mahremiyetine fazlasıyla düşkün biriyim. O yüzden lütfen şimdi beni yalnız bırak ki rahatça duşumu alabileyim.” Onu nazik ama net bir dille dışarı yönlendirdim.

“Sen nasıl istersen prensesim. Duştan çıktığında seni kahvaltı için hazırlamak üzere odada bekliyor olacağım.”

Onu kısaca onayladıktan sonra nihayet banyodan çıktı ve kapıyı kapattı. Ben de vakit kaybetmeden üzerimdeki ince gecelikten kurtulup kendimi sıcak ve güzel kokulu suyun kollarına bıraktım.

Su o kadar rahatlatıcı ve dinlendiriciydi ki anında gözlerim ağırlaşmaya, vücudum mayışmaya başladı. Gözlerimi kapatıp tam kendimi uykunun huzurlu kollarına bırakacakken, zihnime aniden düşen bir çift kehribar gözle irkilerek kendime geldim. Dün gece Mortias ona alevleriyle oldukça sert bir darbe indirmişti, vücudu büyük ihtimalle ciddi şekilde yanmıştı. Canı çok acımış mıydı? Şu an iyi miydi, nerede saklanıyordu, içten içe merak ediyordum.

Dün beni son saniyede nasıl olduysa gölgeleriyle havada yakalamış, ardından da bir sis gibi ortadan kaybolmuştu. Gölgeleri ve karanlığı yönlendirmek onun öz gücüydü, bunu artık net bir şekilde anlamıştım. Fakat bu karanlık güçleri nasıl elde etmişti? Doğuştan gelen bir yetenek miydi yoksa sonradan ödediği ağır bir bedelin sonucu mu kazanmıştı? En önemlisi de, onun gerçek ismi neydi? Büyük ihtimalle Karga sadece bir lakaptan ibaretti. Mortias ise şekil değiştirme yeteneğinin yanı sıra belli ki ateşe de hükmedebiliyordu.

Kahvaltıdan sonra Mortias’ı yalnız yakalayıp aklımdaki tüm bu soruları tek tek sormayı zihnimin bir köşesine büyük harflerle not ettim.

Sonunda iyice yıkanıp duştan çıktığımda, odada Lamira’nın yalnız olmadığını gördüm. Yanında tıpkı kendisi gibi peri olduğu anlaşılan birkaç genç kız daha vardı. Hepsi de birbirinden zarif, birbirinden güzel görünüyordu.

Lamira’nın saçları açık olduğu için ilk başta fark edememiştim ama dikkatli bakınca perilerin kulaklarının uç kısımlarına doğru zarifçe sivrildiğini gördüm. Hepsinin o hayranlık uyandıran renkli kanatlarına ve saydam tenlerine baktıkça, bir kez daha rüyada olup olmadığımı sorgulamaktan kendimi alamadım. Karşımdaki manzara gerçek olamayacak kadar muhteşemdi. Kızların her biri ellerinde çeşit çeşit elbiseler ve parıltılı takı kutuları tutuyordu.

“Prensesim, lütfen bugün giymek istediğiniz elbiseyi ve takıyı seçin.”

Odadaki diğer perilerin varlığından ötürü Lamira aramızdaki samimi dili anında bırakmış, resmiyet duvarını yeniden örmüştü. Hizmetçilerin sergilediği kıyafetlerin her biri o kadar göz alıcıydı ki bana kalsa sabaha kadar aralarından birini seçmeyi beceremezdim. Bu yüzden seçimi tamamen Lamira’nın zevkine bırakmayı tercih ettim. Zaten kahvaltıya geç kalıyor olmanın verdiği tatlı bir gerginlikle hemen harekete geçen baş peri, bir elbise ve takı seti seçerek yanıma geldi.

Ellerindeki kumaşa baktığımda bunun nefis bir buz mavisi elbise olduğunu gördüm. Seçtiği takılarda da elbiseyi tamamlayacak şekilde mavi tonlar hâkimdi. Buz mavisi en sevdiğim renklerden biri olduğu için yüzümde istemsizce hoşnut bir tebessüm belirdi.

“Bunlar gerçekten mükemmel. Lamira hariç hepiniz çıkabilirsiniz kızlar.”

Sözlerim üzerine diğer hizmetçiler ellerindeki kalan eşyaları hızla dolabıma yerleştirip odadan ayrıldılar. Onlar çıkar çıkmaz Lamira’nın yardımıyla elbiseyi üzerime geçirdim. Korse, nefes almayı güçleştiren yapısıyla her ne kadar rahatsız edici olsa da elbisenin genel dökümü oldukça rahattı. Takıları da özenle yerleştirdikten sonra saçlarımın yapılması için aynalı masanın önüne oturdum. Dünden kalan hafif baş ağrım yeniden kendini hissettirmeye başladığı için Lamira’dan saçlarımı sıkı olmayan, rahat bir model yapmasını rica ettim.

İşinin ehli olan peri, saçlarımı nazikçe taradıktan sonra ön kısımlardan aldığı iki kalın tutamı arkada gevşek bir şekilde birleştirdi. Ardından takı kutusundan çıkardığı, yılan gibi kıvrılan gümüş renkli iki adet saç tokasını bu tutamların birleştiği yere yerleştirdi. Tokaların uçlarında sallanan mavi taşlı küçük çiçek detayları son derece sevimli duruyordu. Hafif bir makyaj dokunuşunun ardından nihayet ayağa kalkıp boy aynasında kendimi süzebildim.

Buz mavisi elbise kabarık bir model olmadığı için bedenime tam oturmuş, vücut hatlarımı zarif bir biçimde ortaya çıkarmıştı. Göğüs dekoltesi biraz cüretkar sayılabilirdi fakat bu detay beni hiç rahatsız etmemişti. Siyah saçlarım dalgalar hâlinde omuzlarımdan aşağı dökülüyor, arkadaki zarif tokalarla birlikte harika görünüyordu. Lamira’nın sihirli ellerinden çıkan makyaj sayesinde yeşil gözlerimin rengi iyice belirginleşmişti. Aynadaki aksime bakarken gerçekten çok güzel olduğumu düşündüm, Lamira şahane bir iş çıkarmıştı.

“Bir saniye Nalin, tacını takmayı unuttum. Lütfen biraz eğil ki tacını yerleştirebileyim.”

Dönüp baktığımda elinde gümüş işçilikli bir taç tuttuğunu gördüm. Heyecandan ve şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemeyerek ona öylece bakakaldım. Gerçekten başıma takılacak bir tacım olacaktı.

Daha fazla vakit kaybetmemek adına hafifçe öne doğru eğilip tacı başıma yerleştirmesine izin verdim. Doğrulup aynadaki son hâlime baktığımda, tacın üzerindeki mavi kristaller ışığı yansıtarak göz kamaştırıcı bir şekilde parıldıyordu. İşte şimdi tam anlamıyla gerçek bir prenses gibi görünüyordum.

Beni asıl şaşırtan durum ise bu hissin bana hiç yabancı gelmemesiydi. Kendimi buraya iki gün önce gelmiş bir yabancı gibi değil de doğduğum andan itibaren bu unvanı taşıyormuşum gibi hissediyordum. Sanki ruhumun eksik kalan yarısı nihayet tamamlanmıştı.

“Ah, unutmadan söyleyeyim Nalin. Senin için ana gardırobunun hemen yanına küçük bir bölme daha ekledik ve tüm taçlarını oraya yerleştirdik. Gerçekten çok büyüleyici oldun. Seni bugün yemek salonunda gören herkesin hayran kalacağına eminim.”

Onun bu samimi ve içten övgüleri karşısında yanaklarımın kızarmasına engel olamadım. En son ne zaman bir hemcinsimden böyle karşılıksız, güzel sözler işittiğimi hatırlamıyordum bile. Geçmişimde, Esmira yıllar önce benimle böyle ilgilenir gibi yapmıştı. Fakat o da Polat ile buluşacağımı öğrendiği o gün, sözde kazayla üzerime kahve dökerek her şeyi mahvetmişti.

Her neyse, artık o insanların hiçbirinin hayatımda yeri yoktu. Burada kendime yepyeni, tertemiz bir sayfa açacak ve geçmişime dair canımı yakan ne varsa hepsini tamamen unutacaktım.

“Çektiğin tüm zahmetler için çok teşekkür ederim Lamira, benim için çok uğraştın.”

Lamira bana sıcacık bir tebessümle karşılık verdi ve vakit kaybetmeden odadan çıktık. Geniş koridorlarda yürürken aramızdaki sohbet devam ediyor, birbirimize her adımda daha da yakınlaştığımızı hissediyordum. Büyük yemek salonunun önüne vardığımızda, kapının iki yanında ağır zırhlar kuşanmış iki asker nöbet tutuyordu.

Lamira adımlarını durdurup kısık bir ses tonuyla kulağıma eğildi.

“Sana içeride dikkat etmen için söylediklerimi sakın unutma. Sana gösterdiğim şekilde kraliçemize selam ver Nalin. Ben seni tam burada, kapının önünde bekliyor olacağım.”

Onu başımla onayladıktan sonra derin bir nefes aldım. Nöbetçilerin iki yana doğru açtığı devasa kapıdan içeriye adım attım. Garip bir şekilde içimde korkudan ziyade büyük bir dinginlik ve rahatlık vardı.

Bakışlarımı salonun yakut mermerli zemininden yukarı kaldırdığımda, uzun masada oturan Mortias’ı gördüm. Onun hemen karşısında ise uzun boylu, esmer tenli ve hafif çekik gözlü bir adam oturuyordu. Benim içeri girmemle birlikte ikisi de aynı anda saygıyla ayağa kalktı. Ben masaya doğru adımlarken, komutan olduğunu tahmin ettiğim o esmer adam bana doğru yürüdü. Önümde zarifçe tek dizinin üzerine çöküp sağ elini kalbinin üzerine yerleştirdi.

“Sizinle nihayet tanışabilme şerefine nail olduğum için çok mutluyum prensesim. Ben bu krallığın güney ordularının başkomutanı Zikas.”

Ayağa kalktığında sağ elimi nazikçe kavradı ve avcumun tersine hafif, resmi bir öpücük kondurdu.

“Sizinle tanışmaktan ben de çok memnun oldum komutan.” diyerek elimi yavaşça geriye çektim. Ardından masanın başköşesinde kurulan kraliçeye döndüm ve Lamira’nın bana sıkı sıkı tembihlediği şekilde selamımı verdim.

Bakışlarımı Mortias’a çevirdiğimde onun gözlerini zaten bir an olsun üzerimden ayırmadığını fark ettim. Bana baktıkça gözlerinin içi parıldıyor, sanki bir şeyler söylemek için yanıp tutuşuyor ama içinde bulunduğumuz resmi ortamdan ötürü kendini dizginliyor gibi bir hâli vardı. Mortias da tıpkı Komutan Zikas gibi önümde eğilerek elimi öptü fakat onun dudakları tenimin üzerinde saniyelerce fazladan oyalandı.

“Günümü aydınlattınız leydim. Ne kadar da göz alıcı ve güzel görünüyorsunuz.”

Mortias’ın bu açık iltifatı karşısında bir kez daha utandığımı hissettim. Ona kısık sesle teşekkür ettikten sonra, centilmence benim için geriye doğru çektiği sandalyeye kuruldum.

Masada tabiri caizse bir kuş sütü eksikti fakat içimdeki heyecan ve gerginlik yüzünden kendimi pek aç hissetmiyordum. Bu yüzden önümdeki tabağa yalnızca küçük bir parça peynir ve yumurta alarak onlarla oynamaya başladım. Masaya çöken kısa süreli sessizliği bozan kişi kraliçe oldu. Keskin bakışlarını doğrudan üzerime dikerek konuşmaya başladı.

“Nalin, bugün seninle çok önemli ve geleceğini şekillendirecek bir konuyu netleştirmemiz gerekiyor. Komutan Zikas’ın bugün burada bulunmasının sebebi de tamamen bu. Sana söyleyeceklerimi pür dikkat dinlemeni ve önemini iyi kavramanı istiyorum.”

Kraliçenin bu buyurgan sözleriyle birlikte masadaki herkes elindeki çatalı bıçağı bıraktı ve salona son derece ciddi bir hava hâkim oldu.

“Sizi dinliyorum kraliçem.”

“Artık tüm diyarların ve düşmanlarımızın benim bir varisimin olduğunu öğrenme vakti geldi. Seni, aramızda büyük bir husumet bulunan düşman krallık Sementis’in sınırları içindeki o meşhur akademiye göndereceğim. Herkes, seni dış dünyadaki tehlikelerden korumak adına yıllarca gizli bir yerde sakladığımı düşünecek. Onların bu şekilde inanmasına müsaade et. Oradaki herkese benim öz kanımdan olduğuna şüphe duymayacakları şekilde davran.”

Kraliçe sözlerine kısa bir es verip ayağa kalktı. Altın işlemelerle bezeli ağır pelerininin uçları mermer zeminde hışırdayarak süründü. Gözlerindeki sarsılmaz ciddiyet, göğsüme görünmez bir yumruk gibi oturdu.

“Bahsettiğim yer yalnızca sıradan bir eğitim okulu değil Nalin. Orası; üst düzey ajanların, profesyonel suikastçıların, elf muhafızlarının, göksel meleklerin, orman perilerinin ve hatta diğer krallıkların gelecekteki veliahtlarının yetiştirildiği tek ortak merkez. Oraya sadece benim kızım olarak değil, aynı zamanda krallığımın en önemli ajanı olarak ayak basacaksın. Orada yetiştirilen suikastçılar durmaksızın benim topraklarıma saldırıyor ve bizi içten içe zayıflatmaya çalışıyorlar. Ayrıca ajanlarını sürekli sarayımızın içine sızdırma gayretindeler. Bu zamana kadar oraya göndermeyi denediğim hiçbir casusumu kapıdan içeri kabul etmediler. Fakat şimdi durum tamamen farklı.”

Bunu söylerken konunun ehemmiyetini tam anlamıyla kavramamı ister gibi gözlerini gözlerime kenetledi.

"Bir prensesi kapıdan çevirmeye cüret edemezler, seni kabul etmek zorundalar. Her ne kadar birçok diyarla savaş hâlinde olsak da müttefikimiz olan dost krallıkların baskısı sayesinde bu talebimizi onayladılar. Bu hamlemi dış dünyaya bir nevi barış çağrısı gibi sundum, onlar da öyle algıladı. Oraya adım attığında herkes seni sarayda el bebek gül bebek büyütülmüş, narin ve korunmaya muhtaç sıradan bir asilzade sanacak. İşte bu yanılgı senin oradaki en büyük, en ölümcül silahın olacak. Orada çevren düşmanlarla sarılı olacak kızım. Bu yüzden seni o vahşi ortama hazırlamak adına Zikas ve Mortias sana hızlı ve yoğun bir askeri eğitim verecek. Bunun için kahvaltıdan hemen sonra onlarla birlikte Güney Ordu Komutanlığı karargâhına doğru yola çıkacaksınız. İki aylık zorlu eğitim sürecin tamamlandığında ise seni doğrudan akademiye götürecekler.”

İşittiklerim karşısında resmen nefesimin kesildiğini hissettim. Ben bu dünyada kalmayı, dünyadaki o sıkıcı ve bunaltıcı hayatımdan uzaklaşmak, kafamın içindeki karanlık intihar düşüncelerini susturmak adına kabul etmiştim. Ancak şimdi beni resmen bile bile ölüme, kurtlar sofrasına fırlatıyorlardı.

“Peki, tüm bunları yapmayı neden kabul edeyim ki?” diye fısıldadım çaresizce.

Kraliçe ağır adımlarla masanın etrafından dolanıp yanıma kadar yürüdü. Parmaklarıyla çenemi kavrayıp yüzümü nazikçe yukarı kaldırdı.

“Nalin, basit bir büyünün seni tesadüfen seçtiği için buraya getirildiğini düşünecek kadar saf olamazsın, değil mi? Sana ilk başta büyünün gücüyle buraya çekildiğini söyleyerek yalan söylemek zorunda kaldım çünkü bazı şeylerden emin olmam gerekiyordu. Sen göründüğünden çok daha fazlasına sahipsin kızım. Dediklerimi harfiyen yapmak zorundasın çünkü bu görevin karşılığında sana vaat ettiğim şey, gerçek ailen.”

Pencerenin aralığından içeriye aniden soğuk bir rüzgâr sızdı. O saniyede dışarıdaki rüzgâr mı daha dondurucuydu yoksa kraliçenin sözleriyle buz tutan kalbim mi, emin olamadım. Bana hayatım boyunca eksikliğini hissettiğim gerçek ailemi bulmayı vaat ediyordu. İçimdeki en derin, en amansız sızıyı dindirebileceğini söylüyordu.

“Size neden inanayım ki? Ayrıca beni daha bebekken bir başıma terk edip giden insanları yeniden görmek istediğimi de nereden çıkardınız?”

Sesimin güçsüz ve titrek çıkmasına engel olamamıştım. Aile mefhumu benim bu hayattaki en büyük, en çok kanayan yaramdı. Eğer bir ailem olsaydı hayatımın nasıl şekilleneceğini düşünmediğim tek bir günüm bile geçmemişti yetimhane köşelerinde.

Acaba yanımda olsalardı beni severler miydi?

Bir yerlerde kardeşlerim var mıydı?

Fiziksel olarak anneme mi daha çok benziyordum yoksa babama mı?

Bunun gibi ucu bucağı gelmeyen yüzlerce soru zihnimde dönüp duruyordu. Beni neden bıraktıklarını öğrenmek, uğruna canımı bile verebileceğim kadar büyük bir takıntıydı içimde.

“Ya seni kendi istekleriyle terk etmediklerini, aksine seni daha kundaktayken onlardan acımasızca çaldıklarını söyleseydim? Zavallı anneciğinin hassas kalbi senin yokluğunun acısına daha fazla dayanamadı ve yıllar önce durdu. O artık bu dünyada değil ama baban ve kardeşlerin hâlâ hayattalar. Şunu da bilmelisin ki baban, senin ve eşinin yokluğunun verdiği yıkımla iyice güçten düştü. Pek fazla vaktinin kalmadığı ortada. Bu dünyaya dair bilmediğin ne kadar çok şey var Nalin. Şimdi sana yapacağım büyüyle geçmişinden küçük bir anı kırıntısı göstereceğim. O zaman sana yalan söylemediğimi kendi gözlerinle anlayacaksın.”

Kraliçe soğuk elimi kavrayarak beni ayağa kaldırdı. Gözlerimin derinliklerine bakarak fısıltıyla karışık anlaşılmaz birkaç kelime mırıldandı. Ardından sağ elini kalbimin üzerine yerleştirdi. O an içimde bir şeylerin koptuğunu, dipsiz bir kuyuya doğru hızla düştüğümü hissettim ve göz kapaklarım iradem dışında kapandı.

Gözlerimi yeniden araladığımda kendimi loş ışıklı, yabancı bir yatak odasında buldum. Karşımdaki büyük yatağa doğru baktığımda genç bir kadın ve kucağında küçük bir bebek gördüm. Kadın, bebeğine benim daha önce hiç duymadığım, melodik bir dilde hafif sesle bir ninni fısıldıyordu. Onu kollarının arasında nazikçe sallayarak uyutmaya çalışıyordu. Bebeğinin yüzüne bakarken gözlerinde filizlenen o saf sevgi ve sonsuz merhameti görmemek imkânsızdı.

Ona doğru birkaç adım yaklaşıp yüzüne daha dikkatli baktığımda, bana olan akılalmaz benzerliği karşısında olduğum yerde dona kaldım. Kadının kömür karası saçları dalgalar hâlinde beline kadar uzanıyordu, ten rengi tıpkı benimki gibi pürüzsüz bir beyazlıktaydı. Aramızdaki tek belirgin fark onun kapkara gözleri olmasıydı, benimkiler ise yeşildi. Fakat buna rağmen ona bakınca sanki aynadaki yansımamı izliyor gibiydim, dudaklarımızın kıvrımı bile birebir aynıydı.

Odada bir yabancı olarak varlığımdan hâlâ haberdar değildi. Bu yüzden boğazımı temizleyip seslendim.

“Şey, hanımefendi, merhaba.”

Ne diyeceğimi bilemez bir hâlde konuşmuştum ancak kadın beni hiçbir şekilde duymuyormuş gibi kucağındaki bebeğin alnına sıcak bir öpücük kondurmaya devam etti.

Ben de kadına iyice sokulup yatağın kenarına, hemen yanına oturdum. Elimle omzuna dokunmak istediğimde parmaklarım onun vücudunun içinden bir sis bulutu gibi geçip gitti. Kraliçe bana geçmişimden bir anı izleteceğini söylemişti, bu yüzden oradaki insanlara fiziksel bir temas kurmam mümkün değildi. Onların dünyasında bir hayaletten farksızdım. Eğer bu gerçekten benim geçmişimse, kucağındaki o küçük bebek de ben olmalıydım.

Eğilip bebeğin minik yüzüne odaklandığımda onun gerçekten benim küçüklüğüm olduğunu anladım. Yetimhane müdiresi, ben daha bir bebekken yurda ilk getirildiğim gün bir fotoğrafımı çekmişti ve o resmi defalarca incelediğim için bebeklik hâlimi çok iyi biliyordum. O zaman karşımda duran ve bana ikizim kadar benzeyen bu kadın benim öz annemdi. Fark ettiğim bu sarsıcı gerçekle birlikte yataktan hızla fırlamam bir oldu. Bu kadın benim annemdi ve beni gerçekten, çok büyük bir aşkla seviyordu.

Yüzleştiğim bu muazzam gerçekliğin şokuyla olduğum yerde çakılı kalmış bir vaziyette annemi izliyordum. Ne kadar da zarif, ne kadar da güzel seviyordu beni.

Tam o esnada annem başını yavaşça benim durduğum boşluğa doğru çevirdi. Sanki orada olduğumu, onu izlediğimi kalbiyle hissetmiş gibi doğrudan gözlerimin içine baktı. Tam o saniyede yeniden o dipsiz kuyuya düşme hissi tüm bedenimi kapladı ve gözlerimi tekrar açtığımda karşımda annemin güzel yüzü değil, kraliçenin soğuk çehresi duruyordu. Yemek salonuna geri dönmüştük.

“Şimdi bana inandın mı Nalin? Sana annenle geçirdiğin o son huzurlu anını gösterdim. Sen uykuya daldıktan kısa bir süre sonra o odadan kaçırıldın zaten.” dedi son derece rahat bir tavırla.

“Beni kim, neden kaçırdı? Bunu bana, aileme kim yaptı? Gerçek ailem şu an tam olarak nerede, lütfen söyleyin bana.”

Ona cevap vermesi için adeta yalvarmaya başlarken gözlerimden boşalan yaşların yanaklarımdan süzülmesine engel olamadım. Annem beni terk etmemişti, beni gerçekten sevmişti. Ailem beni istiyordu. İçimde büyüyen tek arzu, bir an önce onların yanına gidebilmekti.

“Sana en başında söylediğim gibi kızım. Eğer ailene kavuşmak ve bu soruların cevabını almak istiyorsan, dediklerimi yapıp Yurius Elitler akademisine gitmek zorundasın. Söyle şimdi bana, benimle iş birliği yapmayı kabul ediyor musun?”

“Evet, o akademiye gideceğim ve benden istediğiniz her şeyi yapacağım.”

Kraliçenin bu şartını kabul etmekten başka hiçbir çarem, seçeneğim yoktu. Onun bu manipülatif ve acımasız tavırlarını gördükçe, kendi halkının bile neden ondan nefret ettiğini şimdi çok daha iyi analiz edebiliyordum.

“Bu süreçte elde edeceğin ve kullanmayı öğreneceğin güçler, sıradan bir insanın taşıyamayacağı kadar büyük ve tehlikeli.” dedi sesindeki tonu dikleştirerek.

“Bu yüzden akademi sınırları içindeyken attığın her adıma dikkat et. Orada hiç kimseye güvenme, kimseye gerçekte kim olduğunu ve burayla olan bağını anlatma. Ve en önemlisi de.”

Kraliçenin ses tonu aniden yumuşadı ancak kelimeleri daha da derin bir anlam kazandı.

“Güçlerin bedeninde yavaş yavaş uyanmaya başladığını hissettiğin an, beni hiç vakit kaybetmeden haberdar et.”

İşittiklerimle gözlerim istemsizce irileşti. Benim bu zamana kadar bilmediğim, gizli güçlerim mi vardı yani? Bu şaşkınlığı bir kenara bırakarak doğrudan asıl merak ettiğim soruyu yönelttim.

“Peki, bu güçlerim nasıl ve ne şekilde uyanacak?”

Kraliçe yüzünde gizemli bir tebessümle bana baktı. "Bunu, Güney Komutanlığı karargâhında alacağın o zorlu eğitim esnasında kendin keşfedeceksin.”

Sözlerini bitirdikten sonra arkasını döndü ve beni zihnimdeki devasa bilinmezliklerin, soruların tam ortasında bir başıma bıraktı.

🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷

Selamlar!
Bölümü nasıl buldunuz bakalimmmm
Yorumlarınızı mutlaka bekliyor olacağım 🥹
Bu bölümü okurken lütfen eklediğim şarkıyı da dinleyin özelikle k- pop dinlemeyi seviyorsanız 🫠
Benden bu kadar yazarınız kaçarrrr
Öpüldünüz 💋🫂