13. bölüm / 18
LEYLGül
Bölümler 18Şu an: Gül
- 1 Oyun398 kelime
- 2 İhanet8.898 kelime
- 3 Fener6.693 kelime
- 4 Umut6.155 kelime
- 5 Karakter tanıtımı621 kelime
- 6 Ateş7.481 kelime
- 7 Koku6.951 kelime
- 8 Peter7.824 kelime
- 9 Kale8.175 kelime
- 10 Gül6.788 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 Mühür7.127 kelime
- 12 frank6.229 kelime
- 13 Tehlikeli oyun7.418 kelime
- 14 Güzellim6.194 kelime
- 15 Orvian6.939 kelime
- 16 Müsabaka5.452 kelime
- 17 Öpücük4.565 kelime
- 18 İgor5.096 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir an rüyada olduğumu sandım. Karşımda durmuş, bana dik dik bakan karga yüzünden resmen nutkum tutulmuştu. Birden üzerinde durduğu pencere pervazından büyük bir hızla uçup, başımı koyduğum yastığıma kondu. Kara, sert ayakları burnumun hemen dibindeydi. Karganın aniden kulak tırmalayıcı bir sesle gaklamasıyla kendime gelip avazım çıktığı kadar çığlığı bastım.
Karga benim bu ani çığlığımdan korkmuş olmalı ki o da benim gibi yataktan fırlayıp, korkunç bir telaşla kafamın üzerinde uçmaya başladı. Ben korkudan kendimi yere atıp sürünürken, o “gak, gak” diye bağırmayı hiç kesmiyor, bir yandan da bana doğru amansızca saldırıyordu. Normal bir zamanda, sıradan bir durumda olsak bir kargadan asla korkmazdım. Ama o suikastçı bozuntusu sağ olsun, bende resmen geri dönülemez bir karga fobisi başlatmıştı.
Bir an bu karganın o cani suikastçıya dönüşeceğini sandım. Kargaya dönüşüp uykumda bile bana rahat vermeyecek, ömrümü tüketecek cinsten sinir bozucu adamın tekiydi ne de olsa. Ama anlaşılan karşımda duran karga, tamamen gerçek bir hayvandı.
Yine de onun da en az o adam kadar sinir bozucu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim. Çünkü bir an bile durmuyor, bana saldırmayı asla bırakmıyordu. Karga türü, gerek insan suretinde olsun gerek hayvan suretinde olsun, bu dünyadaki en sinir bozucu varlıktı.
“İmdat! Biri beni bu canavardan kurtarsın!” diye bağırdım. Avazım çıktığı kadar haykırıyor, bir yandan da karganın amansız gaga saldırısından kendimi korumaya çalışıyordum. “Mortias, kurtar beni!”
Sertçe açılan ahşap kapıdan içeriye Mortias girdi. “Leydim!” dedi telaşla ve bana saldıran kargayı çevik bir hareketle koşarak havada yakaladı. “Bunun ne işi var burada?” diye kendi kendine mırıldandıktan sonra hızlı adımlarla küçük terasıma çıktı ve kargayı gökyüzüne doğru saldı. Terasın tahta kapısını sıkıca kapattıktan sonra hemen yanıma geldi, yerdeki çaresiz halimi görünce eğilip kollarımdan tutarak beni yavaşça ayağa kaldırdı.
“İyi misin leydim?” diye sordu Mortias, kadife gibi yumuşacık bir ses tonuyla. Kollarımdan tutup doğrulmamı sağladı.
“İyiyim, merak etme beni. Bir an onun o suikastçı bozuntusuna dönüşeceğini sandım. O yüzden çığlığı basınca karga da iyice çıldırdı,” dedim, bir yandan da titreyen ellerimle saçıma yapışan karga tüylerini çıkarmaya çalışarak.
Mortias yüzünde beliren hafif bir tebessümle, “O suikastçı benim gibi bir şekil değiştiren değil leydim. O yüzden endişelenme, bu konuda için rahat olsun,” dedi ve elini uzatıp son derece nazik bir hareketle saçlarımın arasında kalmış kara bir tüyü çekip çıkardı.
O an aklıma takılan bir soru belirdi ama bunu sorup sormama konusunda ciddi bir kararsızlık yaşıyordum. Çünkü soracağım şey biraz özele, kişisel sınırlara kaçabilirdi. Yine de zihnime kendimi durduracak bir düşünme fırsatı vermeden, içimden geldiği gibi sordum.
“Peki Mortias, şu anda karşımda duran bu genç adam, senin gerçek görünüşün mü?” diye sordum çekinerek. Bakışlarımı hızla onun yüzünden kaçırıp yere dikmiştim. Sorumun onu rahatsız etmemesini, aramızdaki o güvenli bağı zedelememesini umuyordum. “Tabii cevaplamak istemezsen anlarım,” diye ekledim hemen, ortamdaki gergin havayı dağıtmak ister gibi.
Mortias’ın saçımda duran eli bir süre havada donup kalmıştı. Ona bakmıyordum ama bu beklenmedik sorum karşısında ne kadar şaşırdığını tahmin edebiliyordum. Tam onun bu soruyu sessizlikle geçiştireceğini ve asla cevap vermeyeceğini düşünürken derin bir nefes aldı. “Evet, bu benim gerçek bedenim,” dedi. Sesi net ve dürüsttü. Onu daha fazla rahatsız etmemek için çenemi sıkıca kapalı tutup başka hiçbir şey sormadım.
Mortias’ın adımları iyice dibime girdiğinde, aramızdaki mesafenin yok oluşuyla bakışlarımı mecburiyetten yeniden ona diktim. Fakat o an gördüğüm şey yüzünden boğazım kurudu, heyecanla yutkunamadım bile. Mortias, inanılmaz bir çekicilikle, yarı çıplak bir şekilde tam karşımda duruyordu.
Altındaki beyaz, salaş kumaştan bir pantolon dışında üzerinde hiçbir şey yoktu. Kusursuz karın kasları, odanın köşesinde yanan kandilin loş ışığıyla resmen parıldıyor, bana adeta davetkar bir tonda dokunmamı fısıldıyordu. Mortias’ı sarayın koridorlarında her zaman ağır zırhlar içinde gördüğüm için, omuzlarının sadece zırhın azizliğiyle geniş gözüktüğünü sanırdım.
Ama aslında durumun zırhla uzaktan yakından alakası bile yokmuş. Bu devasa kaleyi tek başına rahatça sırtlayabilecek kadar geniş, heybetli omuzları vardı. Kusursuzca şekillenmiş kol kasları ise büyüleyici görünüyordu.
“İşte bu da sonuncusu.” Ben Mortias’ın bu muazzam vücudunu aç gözlerle, hayranlık içinde izlerken, o saçımdaki son tüyü de başarıyla çıkarmış, damarlı büyük elinde tutup bana gösteriyordu. Benim ise odağım öyle bir dağılmıştı ki ne hissettiğimi şaşırmış, gösterdiği kara tüyle bir süre aval aval bakışmıştım. “Ah, teşekkür ederim Mor-” diyeceğim sırada lafımı bitiremedim ve ağzımdan ani bir hıçkırık kaçtı.
Gözlerim benim iradem dışında yine muhteşem güzellikteki altılı karın kaslarına kayınca, göğsüm sıkıştı ve bir hıçkırık daha kaçtı ağzımdan. Ardından durduramadığım bir tane daha geldi ve şimdi artık sayamayacağım kadar çok, ritmik bir şekilde hıçkırmaya başlamıştım. Yüzüm utançtan kıpkırmızı kesilmişti, yanaklarımın alev alev yandığını hissedebiliyordum. Mortias’ın, onun bu yarı çıplak halinden etkilendiğim için beni hıçkırık tuttuğunu anlamaması için içimden tanrılara yalvarmaya başlamıştım bile.
Mortias gerçekten durumu anlamamış olacak ki son derece masum ve şaşkın bir ifadeyle yüzümü izliyordu. Sonra birden iki büyük elini şefkatle yanaklarıma yerleştirdi. “İyi misin leydim? Ah, yanaklarına ateş basmış resmen,” dedi, parmak uçlarıyla tenimi sakinleştirmek ister gibi.
“Şey, iyiyim ben. Bi-” derken bir hıçkırık daha ağzımdan amansızca kaçtı. Derince bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalışarak, “Bir şeyim yok,” demeyi güçlükle başarabildim. Ancak o an Mortias’ın gözlerinde beliren o hınzır, muzip bakışları gördüğümde, bana neden hıçkırık tuttuğunu çoktan anladığını fark ettim. Bilerek, bilerek beni utandırıyordu. Yakışıklı yüzünde yavaşça oluşan küçük, çarpıcı gülümseme, onun bu durumdan, yani kendisinden etkilenmemden ne kadar hoşlanmış olduğunu açıkça gözler önüne seriyordu.
Beni bu denli çaresizce utandırdığı için öfkelenerek, ellerini sert olmayan bir hareketle yüzümden ittim. Ve çok da büyük bir güç uygulamadan, göğsünün çıplaklığına bakmamaya çalışarak koluna vurmaya başladım. “Bana hıçkırık tuttuğunu gayet iyi biliyorsun. O halde beni ne diye utandırıyorsun? Seni gıcık adam!” diye çıkıştım. Öfkelendiğim için heyecanım dağılmış ve neyse ki can sıkıcı hıçkırığım tamamen kesilmişti.
“Ah, dışarıdan zayıf ve güçsüz bir leydi gibi görünüyorsun. Ama bir boğayı rahatça devirebilecek bir gücün var,” dedi abartılı, eğlenen bir ses tonuyla. Ve birden ona vuran iki elimi büyük bir çeviklikle tutup başımın üzerine sabitledi. Yetmezmiş gibi, kaçmamı engellemek adına bir bacağını bacaklarımın arasına yerleştirdi. Şu an onun bu güçlü kıskacında bir milim bile kıpırdamama izin vermiyordu.
“Amacım seni utandırıp rahatsız etmek değildi leydim. Ama kızardığında o kadar sevimli görünüyorsun ki kendime engel olamadım,” dedi ve yüzümle kendi yüzü arasında sadece bir nefeslik mesafe kaldığında durdu. Nefesi tenimi yakıyordu. “O tatlı hıçkırıklarını duyduktan sonra emin ol seni her an utandırmak için fırsat kollayacağım,” diyerek kızaran burnumun üzerine küçük, tüy hafifliğinde bir öpücük kondurdu.
Yüzünü yavaşça uzaklaştırıp, gözlerimin içine derin, anlamlı bakışlarla baktı. Yine utandığım için bakışlarımı daha fazla onun o büyüleyici yeşillerinde sabit tutamayarak hızla kaçırdım. Mortias, tuttuğu ellerimden birini serbest bırakıp, yanağımın hemen yanındaki duvara sabitledi.
Şimdi gözlerim, tam karşımda duran damarlı, güçlü koluyla bakışıyordu. Hayatım boyunca daha önce hiçbir adamdan bu kadar derin, bu kadar sarsıcı bir şekilde etkilenmemiştim. Ah, hayır, aslında yalan söylüyordum, etkilendiğim biri daha vardı. O tekinsiz mağaradayken kargadan da çok etkilenmiştim ve saatlerce zamanımı onunla ilgili arsız, yasak düşünceler üreterek geçirmiştim.
Şimdi ise bu bilinmezlikte, ikisinden hangisinin daha çekici olduğuna karar vermeye çalışıyordum. Ama bu benim için tamamen imkansız gibi bir şeydi. İkisine de aynı anda sahip olsam ne güzel olurdu değil mi? “O çeneni hemen kapat. Karşımda duran bu centilmen, sadık ve son derece seksi adamı, seni vahşice öldürmeye çalışan o kaçık suikastçıyla nasıl karşılaştırırsın? Ve hayır, ikisine de sahip olamazsın. Koyun can derdinde, sen ne derdindesin böyle Nalin!” dedi iç sesim. Kendi zihnim yine sonuna kadar haklıydı ama bu sefer bana gerçekten oldukça kızmıştı.
Bilmediğim bu tehlikeli dünyada hayatta kalmam, hakkımdaki büyük sırları öğrenmek için çabalamam gerekirken, değerli zamanımı bu gereksiz, şehvetli düşüncelerle harcamamalıydım. Daldığım derin düşüncelerden kendimi zorla çekip çıkararak, gözlerimi Mortias’ın kaslı kolundan aldım.
Mortias benim bu anlık dalgınlığımdan faydalanıp, başını yavaşça boynuma gömmüştü. Burnundan dökülen derince aldığı nefeslerden, benim tenimdeki kokuyu büyük bir iştahla içine çektiği çok net anlaşılıyordu. “Mortias,” diye ismini fısıldadım, sesimin titremesine engel olamayarak.
“Hım hım,” diye boğuk bir sesle cevap verdi Mortias ve boynumdan derince bir soluk daha aldı. Sonunda hülyalı, adeta büyülenmiş bir şekilde başını kaldırdı, çenesini usulca omzuma koyup bana yakın mesafeden bakmaya başladı. “Senden, uzun zamandır bu karanlık diyarda almadığım bir kokuyu alıyorum. Gül gibi kokuyorsun, buram buram evim gibi kokuyorsun leydim,” dedi ve elini saçlarıma götürüp siyah tutamlarıyla oynamaya başladı. Oldukça dalgın ve huzurlu gözüküyordu. Şu anki halinden, benim yanımda olmaktan oldukça memnun olmalıydı.
O an, üzerinde hiç düşünmeden, tamamen fevri bir şekilde, “Karga da gül gibi koktuğumu söylemişti,” deyiverdim. Benim bu sözümle birlikte Mortias’ın saçımla oynayan eli aniden durmuş, o yumuşak yüz ifadesi yerini çatık kaşlara bırakmıştı.
“Demek senin kokunu alacak kadar sana yaklaştı!” Sesi soru sorar gibi değil, kıskançlık barındıran sertçe bir tonda çıkmıştı. Ama yine de korktuğum kadar büyük bir öfkeyle esip gürlememişti. Sanırım bugün ona banyoda söylediğim o mesafeli sözler üzerinde büyük bir etki yaratmıştı.
Tam ona bir cevap verecekken, iri elini ağzımın üzerine kibarca koyarak beni durdurdu. “Her neyse, sakın cevap verme, duymak istemiyorum.” Bir çocuk gibi dudaklarını büzmemek için kendini zor tutuyor gibi bir hali vardı. Onun bu beklenmedik, çocuksu ve sevimli suratına karşı daha fazla tepkisiz kalamadım. Ve ona içten, son derece samimi bir gülüş sundum.
Mortias’ın gözleri, altındaki parmaklarına rağmen kıvrılan dudaklarıma kaydığında derince yutkundu. Bakışları koyulaşmıştı. Baş parmağıyla alt dudağımı hafifçe, incitmekten korkar gibi okşamaya başladı. Ben de o anın getirdiği garip bir refleksle parmağını ağzımın içine alıp hafifçe ısırdım. Bu hareketimle neye uğradığını şaşıran Mortias, başını geriye doğru kaldırıp, ağzımın içinde olan ıslak parmağını gördüğünde tüm odayı kaplayan oldukça gür, neşeli bir kahkaha patlattı. O kadar içten, o kadar çok gülmüştü ki gözlerinin kenarından birer küçük damla yaş akmıştı.
Yavaşça ısırdığım parmağını dişlerimin arasından çıkardım. Ve hemen arkasından, üzerimdeki kıyafete sürterek parmağındaki o ıslaklığı sildim. “Gülümseme be artık. Refleksle yaptım, isteyerek olmadı,” dedim, durumun utancını gizlemek için umursamaz görünmeye çalışarak.
“O kadar sevimli gözüküyordun ki o anki halini sana anlatamam,” dedi Mortias, hala derin bir nefes alarak gülüşünü bastırmaya çalışıyordu.
“Neyse ne,” dedim ve uzun siyah saçlarımı havalı bir hareketle omzuma atarak göğsünden itirdim onu. Bu sefer beni hiç zorlamadan, kendi isteğiyle yavaşça uzaklaşmıştı. Yatağıma doğru ağır adımlarla ilerledim ve yorgunlukla üzerine oturdum. Bu ani gelişen karga olayı yüzünden ne kadar bitkin olduğumu bir anlığına unutuvermiştim. Tekrar zonklamaya başlayan zavallı ayaklarım sağ olsun, ne kadar büyük bir yorgunluk içinde olduğumu bana bir kez daha acımasızca hatırlatmışlardı.
Mortias’ın da benden aşağı kalır bir yanı yoktu aslında. Geniş omuzları yorgunluğun yüküyle çökmüş, gözleri bir gram uyku alabilmek için adeta yalvarıyor gibi bakıyorlardı.
“Hadi Mortias, odana git artık. Uyuyalım, saat baya geç olmuş olmalı” dedim. Ve elimi ağzıma siper ederek büyük bir esnemeyi gizlemeye çalıştım.
Mortias gitmek yerine durdu, kısaca beni süzdükten sonra alt dudağını kararsızlıkla ısırmıştı. Belli ki bir şey söylemek istiyordu ama bunu kelimelere nasıl dökeceğini, bana nasıl aktaracağını bilemiyor gibiydi. “Şey leydim, yanlış anlamazsan eğer senden bir şey isteyebilir miyim acaba?” diye sordu, az önceki hınzır adam gitmiş, yerine masum bir çocuk gelmiş gibiydi.
Gözüme o an o kadar çok tatlı ve savunmasız göründü ki benden her ne isteyecek olursa olsun onu reddedebileceğimi hiç sanmıyordum. “Buyur, iste tabii,” dedim sesimi yumuşatarak.
“Seninle uyuyabilir miyim?” diye sordu pat diye. Beklemediğim bu istek karşısında tükürüğüm boğazıma kaçtığı için şiddetle öksürmeye başladım. Şaşkınlıkla gözlerimi belertip, gergince kızıl saç tutamlarını dağıtan bu genç adama baktım. Alacağı olumsuz cevaptan, onu kovmamdan korkuyor gibiydi. Ama gözlerinin ta içine baktığımda, benimle uyumayı ne kadar çok, ne kadar içten istediğini net bir şekilde gördüm.
“Neden benimle uyumak istiyorsun?” diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeden.
“Ben kolayca uyuyan, zihni rahat biri hiçbir zaman olmadım leydim. Annem gülleri çok seven, onlarla yaşayan bir kadındı. Evimizde, kendisinin büyük bir emekle yetiştirdiği küçük bir gül bahçemiz bile vardı. Annem, benim bu uyku sorunumun, büyük ölçüde baş ucuma koyduğu o taze güller sayesinde geçtiğini fark etti. Ve o günden sonra her zaman, her gece kendi elleriyle yetiştirdiği o güzel gülleri baş ucuma koyardı.” Şimdi söyleyeceği sözler onun için hiç kolay değildi sanırım çünkü duraksadı, acıyla derince yutkundu. Uzaklara, geçmişin karanlığına dalan gözlerini yeniden benim yeşillerimle buluşturdu.
“Annem öldükten sonra, bu topraklarda, bu diyarda açan bütün güller kuruyup yok oldu. O günden beri ne bir bahçe eskisi gibi koktu ne de bir çiçek gerçekten canlı göründü gözüme. Ama sen, senin kokun, yıllardır bu toprakların unuttuğu, hasret kaldığı bir mucize gibi leydim. Sanki ölümün ansızın susturduğu bütün o güller, ruhunu ve kokusunu sana bırakmış. Ve ben her sana yaklaştığımda, yıllar sonra ilk kez bir gülün yeniden canlandığını, yeniden açtığını hissediyorum.”
Mortias’ın bu derinden gelen, acı dolu sözleriyle resmen nutkum tutulmuştu. Göz kırpmayı bile unutmuş bir şekilde, hayranlık ve hüzünle ona bakıyordum. Sözleri o kadar romantik, o kadar içten ve saf bir sevgi barındırıyordu ki ona nasıl hayır diyebilirdim, bunu gerçekten bilmiyordum.
Birkaç kez derince nefes alarak sonunda sıkışan göğsümü temiz havayla kavuşturdum. Ona annesinin nasıl öldüğünü, bu acıyı nasıl yaşadığını sormak istiyordum ama zaten bugün onu birçok soruyla yeterince boğmuştum. Şimdi durup dururken annesinin ölümünü sorup da onun bu durgun ruhunu daha fazla üzmek istemiyordum. Ama bu konuyu, uygun bir zamanda sormak için aklımın bir köşesine hızlıca not ettim.
“Tamam, birlikte uyuyalım. Ama şimdiden kesin bir dille anlaşalım, başka bir şey yapmak yok,” dedim. Sözlerimle birlikte Mortias’ın o yorgunluktan sönen gözleri bir anda neşeyle ışıldamıştı. Şaşkınlıkla ağzı beş karış açılmış, bu kadar çabuk izin vermeme inanamıyor gibi bana bakıyordu.
“Gerçekten seninle uyumama izin veriyor musun? Gerçekten senin, leydimin kollarında mı uyuyacağım yani?” Bu çocuksu heyecanı, yüzümde engel olamadığım bir gülümsemenin oluşmasını sağlamıştı.
“Koyun koyuna yatmayacağız tabii ki de. Aramızda kesinlikle kalın bir yastık olacak,” dedim sert bir tonda. Benim bu şartımla Mortias’ın az önceki neşeli yüzü anında düşmüştü. Ama bu hayal kırıklığı çok kısa sürdü. Yeniden gülümseyerek yatağımın sol tarafına doğru geçti. Kısa bir an altındaki beyaz, salaş pantolonuna ve ardından bana baktı.
“Leydim, pantolonumu çıkarsam olur mu? Sadece iç çamaşırımla uyurum da,” dedi. Eli çoktan pantolonunun iki yanına gitmişti bile. Çıkarmak için sadece benim onayımı, ağzımdan çıkacak o tek kelimeyi bekliyordu. Ona tamam diyeceğimi sanıyorsa daha çok beklerdi. Eğer benimle aynı yatakta uyumak istiyorsa, o pantolon biraz bile belinden aşağıya kaymayacaktı.
“Hayır, tabii ki de! Pantolonunu çıkarmayı aklından bile geçirme,” dedim öfkeli, kesin bir ses tonuyla ve hızla yatağımın içine girdim. Yataktaki uzun, kalın yastıklardan birini alıp ikimizin tam ortasına büyük bir özenle yerleştirdim. “Bu sınırı geçersen kendini şimdiden öldü bil, anladın mı?” diye tehdit ettim onu.
Mortias, aramıza yerleştirdiğim o yastığa öfkeyle karışık, sitemkar bir bakış fırlattı. İçinden savurduğu ağız dolusu sessiz küfürden sonra, “Sen nasıl istersen öyle olsun leydim,” dedi ve o da yavaşça yorganın içine girdi.
Göz ucuyla Mortias’a baktım. Tüm yönünü bana dönmüş yüzünde ki huzur dolu gülümsemeyle bana bakıyordu. Başının altına koyduğu elini çıkarıp, yatağa dağılmış saçlarımın ucunu nazikçe okşamaya başladı. Daha fazla gözlerimi açık tutamadığım için kendimi uykunun sersemletici tatlı kollarına bıraktım.
Gözlerimi araladığımda, zihnim koca bir boşluğun içinde asılı kalmıştı. Sırtüstü uzandığım zemin soğuk ve yabancıydı. Doğrulmaya çalışırken bakışlarım etrafta gezindi; devasa, ucu bucağı görünmeyen antik bir arenanın tam ortasındaydım. Gökyüzü kapkaraydı, ne bir yıldız vardı ne de bir ay. Nerede olduğumu, buraya nasıl geldiğimi anlamlandırmaya çalıştım, mantığım bir duvara çarpıp geri döndü. İşte o an, bu tekinsiz sessizliğin ve mantıksızlığın içinde dank etti: Rüyadayım.
Üzerime baktığımda nefesim kesildi. Karanlığın kalbinde saf bir ışık gibi parıldayan, bembeyaz, asil bir elbise vardı üzerimde. Bu uçsuz bucaksız siyahlığın içindeki tek aydınlık bendim, sanki tüm ışık benden yayılıyordu. Fakat tam o sırada sırtımda, beni acımasızca yere bastıran, omurgamı ezen devasa bir ağırlık hissettim. Nefes almama bile izin vermeyen bu yük yüzünden ayağa kalkamadım. Yerde sürünerek, birkaç adım ötedeki küçük, durgun su birikintisine doğru ilerledim.
Su yüzeyine yansıyan aksime baktığımda donakaldım. Karşımdaki yüz, gerçek hayattaki kendime ait olamayacak kadar canlı, pürüzsüz ve büyüleyiciydi. Yanaklarımda hayati bir renk, dudaklarımda büyülü bir hüzün vardı. Saçlarım, omuzlarımdan aşağıya gecenin içinde köpüren dalgalar gibi asilce dökülüyordu. Başımda ise sanki erimiş yıldız ışığından dövülmüş, zarafetiyle göz kamaştıran, ihtişamlı bir taç duruyordu. Ben kendi güzelliğimin şokuyla büyülenmişken, kendimi biraz daha ileriye doğru ittim... Ve o ağır yükün kaynağıyla göz göze geldim.
Sırtımdan dışarıya doğru açılan, devasa bir çift kanat duruyordu orada.
Gördüklerime inanamayarak geriye doğru sıçradım, boğazımdan yırtıcı bir çığlık koptu. Bu kanatlar sıradan tüylerden yapılmamıştı; derin mor ve büyüleyici lacivert tonlarının en asil harmanıyla dokunmuştu. Üzerinde sanki tüm evren, doğmamış galaksiler ve milyarlarca canlı yıldız yaşıyordu. Işıl ışıl parıldıyor, suyun üzerinde adeta kozmik bir şölen yaratıyordu. O kadar göz alıcı, o kadar kutsal bir ihtişamı vardı ki nefesim göğsümde tıkandı. Titreyen parmaklarımı uzatıp o galaktik tüylere dokundum. Dokunuşumla birlikte içimde bir ürperti peydah oldu. “Ben… Ben bir melek miyim?” diye fısıldadım, zihnim bu tanrısal gerçeklikle sarsılırken.
Tam o sırada, arenayı çevreleyen devasa gölgelerin arasından, kalın sütunların arkasından gelen ayak sesleri ve fısıltılar yankılandı. Sırtımdaki o muazzam ağırlığa rağmen, içgüdüsel bir korkuyla zorda olsa ayağa kalktım. Etrafımı saran dört büyük sütunun arkasından beliren siluetleri izledim. Ancak karanlık o kadar yoğundu ki, ilk başta hiçbirinin yüzünü seçemedim.
İlk sütunun arkasından çıkan figür bana doğru yaklaştı. Elbisemden yayılan o büyüleyici beyaz ışık, onun bastığı zemini aydınlattığında bakışlarımı ayaklarından yukarıya doğru tırmandırdım. Tamamen siyahlara bürünmüştü; karanlığın bizzat kendisi gibiydi. Üzerindeki kapkara pelerinin geniş başlığı yüzünden gözleri tamamen gölgede kalmıştı, görünmüyordu. Fakat ışığım yüzüne vurduğunda, o çehreyi gizleyen gri çelikten yapılmış, üzerinde ince ince işlenmiş gül desenleri olan maskeyi gördüm. Onu hemen tanıdım. Dudaklarımdan korku dolu bir solukla birlikte şu kelime döküldü.
"Karga..."
Ardından ikinci sütundaki adam öne çıktı. O ise tamamen kırmızılara bürünmüştü. Üzerindeki heybetli zırh, kuşağı ve tüm detaylar kan kırmızısıydı; yalnızca omuzlarından dökülen pelerini saf bir beyaz renkteydi. Adımları ağır ve gururluydu. Başındaki beyaz pelerinin başlığını yavaşça geriye doğru indirdiğinde, altından tanıdık çehresi belirdi. O, Mortias'tı.
Üçüncü sütundan çıkan adam onlara katıldı. Bu kez gelen kişi, asil bir yeşil tunik giymişti. Başında ve omuzlarında ise toprak tonlarında, kahverengi bir pelerin vardı. O da pelerinin başlığını ağır ağır omuzlarına düşürdüğünde, narin hatları ve sivri kulaklarıyla yeni tanıştığı Elf arkadaşım Peter olduğunu gördüm.
Bakışlarım çaresizce dördüncü sütundan çıkan son kişiye döndü. Bu adam baştan aşağı mavi rengine bürünmüştü. Başındaki lacivert pelerini çıkardığında kim olduğunu görmeyi umut ettim, ancak yüzünün tam önünde uğursuz bir biçimde dalgalanan kapkara sisler onun kim olduğunu tamamen sakladı. Yüzünü göremiyordum.
Korku ve şaşkınlıkla onlara doğru bir adım attım. Dudaklarımı aralayıp konuştuğumda, sesimdeki o asil, adeta göklerden gelen ilahi tınıyı duyup kendim bile şaşırdım. Sesim bu antik arenada yankılanırken sordum.
"Ne oluyor burada? Mortias, lütfen bana neler olduğunu söyle!"
Ancak hiçbiri bana cevap vermedi. Bakışları ölümcül bir keskinlikle bana döndüğü an, aynı salisede kınından çekilen kılıçların kulak tırmalayan metalik sesi duyuldu. Dördü de aynı anda kılıçlarını göğe kaldırıp üzerime doğru atıldılar.
Kaçmama ya bir hamle yapmama fırsat kalmadan, sırtımdaki o devasa mor ve lacivert kanatlar aniden kendi iradeleriyle harekete geçti. Bir refleksle, beni korumak için çırpınarak devasa bir kalkan gibi etrafımı sımsıkı sardı. Karga’nın gölgeler sarmış kılıcı, Mortias’ın alev alev yanan silahı, Peter’ın dikenli sarmaşıklarla kaplı kılıcı ve o sisli adamın buz tutmuş darbesi… Hepsi kanatlarımın o galaktik, güçlü tüylerine çarptı. Kanatlarım beni amansızca koruyor, darbeleri birer birer emiyordu. Onların bu muazzam koruması sayesinde vücuduma tek bir kesik bile almadım, zarar görmedim.
Ama bu amansız savunma çok uzun sürmedi. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o kargaşanın içinde, arkamdan sinsi bir hamle yapıldı. İçlerinden biri, savunmamın açık verdiği o tek saliseyi yakalayarak kılıcını savurdu.
Sırtımda, ruhumu bedenimden ayıracak kadar şiddetli, tarifi imkansız ve acımasız bir acı hissettim. Kanatlarım kökünden kesilmişti.
O korkunç darbeyle birlikte dördü de bir anda, sis gibi havaya karışarak yok oldu. Arenaya yine o uğursuz sessizlik çöktü. Gözlerimi acıyla yumup başımı zorlukla geriye doğru çevirdim.
Kozmik bir evreni taşıyan o devasa, mor ve lacivert kanatlarım yerde, tam gözlerimin önünde duruyorlardı. Ben daha acımı haykıramadan, üzerlerindeki yıldızların ışığı söndü, eriyip kara bir duman gibi yok oldular.
"Hayır!" diye çığlık atarak elimi sırtıma, kanatlarımın söküldüğü o kanlı boşluğa götürdüm. Elimi geri çektiğimde parmaklarım sıcaktı; avcumun içi tamamen kendi kanımla kaplıydı. Dizlerim artık bu acıyı ve bu ihaneti taşıyamadı, amansızca yere yığıldım. Arenanın zeminini gözyaşlarımla ıslatırken, yaşadığım o dehşet verici acıyı iliklerime, kemiklerime kadar hissederek feryat ettim.
Ben acı içinde kıvranırken, üzerimdeki o saf, beyaz dantelli elbise bir anda lekelenmeye başladı. Beyazlık yerini karanlığa bıraktı, elbise hızla karardı ve simsiyah, matem rengi bir elbiseye dönüştü. Aynı anda gözlerime, görüşümü tamamen kapatan kapkara bir çift tül bağlandı. Karanlığın içinde kaldım.
Tam o sırada, arenanın tavanından değil, direkt zihnimin içinden yankılanan, ilahi ve kudretli bir kadın sesi duydum. "İşte şimdi intikam vakti Mirena. Kendine gel ve kim olduğunu bul!"
Bu sesle birlikte, karanlığa gömülen gözlerime rağmen başımı göğe doğru kaldırdım. Bağlı gözlerimin ardında bile, tam üzerime doğru gökyüzünü yırtarak gelen devasa, ölümcül bir yıldırımı gördüm. O saf korku ve dehşet dalgası göğsüme çarptığı an, nefes nefese, kan ter içinde rüyamdan uyanarak yatağımda doğruldum. İçimdeki intikam arzusu ve korku, kalbimin duvarlarını dövüyordu.
Nefesimi düzene soktuktan sonra, titreyen elimi gayriihtiyari sırtıma, tam kürek kemiklerimin üzerine götürdüm. Kanatlarımın olması gereken o boşluğa dokunduğum an, göğsümün tam ortasında derin, amansız bir özlem filizlendi. Sanki yüzyıllardır kayıp olan, ruhumun en hayati parçasını arıyor gibiydim. İçimi kavuran bu garip ve güçlü his beni tamamen şoka uğratmıştı.
Bakışlarımı ağır ifadelere bürünmüş zihnimle yan tarafıma çevirdiğimde, dünyadan ve gördüğüm o dehşetten tamamen habersiz, huzurlu bir şekilde uyuyan Mortias'ı gördüm. Gece dalgalanan kızıl saçları yastığa darmadağınık yayılmıştı, dudakları hafifçe açık bir şekilde derin bir uykunun kollarındaydı.
Heybetli kolunu karnımın üzerine bırakmıştı. Kolunu üzerimden hafifçe kaldırmaya çalıştığımda, genç adam uykusunun arasında ağzının içinden bir şeyler homurdandı ve pürüzsüz kaşlarını çattı. Normalde onun bu sevimli, çocuksu haline içtenlikle gülecekken, bir anda zihnime az önce gördüğüm rüyanın sahneleri üşüştü.
Mortias da oradaydı. Elinde alev sarmış o kılıçla bana saldıranlardan biriydi ve en önemlisi, sırtımdaki o can parçalarını acımasızca kesen kişi o olabilirdi.
Bu zehirli düşünce içimi kapladığı an, ani bir öfke ve korkuyla kolunu sertçe karnımdan ittim. Mortias, bu ani hareketimle anında gözlerini açtı. İlk birkaç saniye nerede olduğunu anlamayarak, şaşkın gözlerle etrafına baktı. Ardından bakışları beni bulduğunda, gözlerinin en derininde sıcak bir gülümseme peydah oldu; uykulu bakışlarından dün geceyi büyük bir zevkle hatırladığı her halinden belliydi. Oldukça nazik ve samimi bir sesle, "Günaydın Leydim," dedi.
Ona bakmaktan kaçınarak, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak soğukça, "Günaydın," dedim.
Genç adam, sesimdeki buz dağını ve mesafeli hareketlerimi fark ettiği an bir terslik olduğunu anlayıp yatakta doğruldu. Masum bir endişeyle yüzüme bakarak, "İyi misin Leydim, bir şey mi oldu?" diye sordu. O an yüzünde beliren ifadeden, aklına ilk gelen şeyin aramızdaki o hayali yastık sınırını ihlal ettiği için ona kızmış olabileceğim ihtimali olduğunu anladım.
Suçlu bir çocuk gibi yastığa bakışından bunu düşündüğü o kadar netti ki. Mahcup bir ses tonuyla, "Leydim, eğer gece sınırı geçtiğimi düşünüyorsan yanılıyorsun. Bu kolum hariç sınırı asla geçmedim," dedi masumca.
Onun bu kendini savunmaya çalışan, can çekişen sevimli haline içten içe dayanamadım. Kalbim yumuşar gibi oldu ve yaşadığım o kabusun ağırlığı altında ezilerek rüyayı ona anlatmak istedim. Ama tam dudaklarımı aralayacakken, dün gece rüyamda yankılanan o uğursuz, ilahi kadın sesi tekrar zihnimin içinde, adeta bilincimin duvarlarına çarparak konuştu.
"Sakın rüyadan kimseye bahsetmeyi düşünme Mirena. Bu diyarda kimseye güvenemezsin."
Sert ve buyurgan bir sesti bu. Gözlerim duyduğum bu gerçeklikle şaşkınlıktan irileşti. Yine bana Mirena demişti. Karşımda oturmuş, endişeyle benden bir cevap bekleyen Mortias’a çaktırmamak için hızla kendimi toparladım. "Şey sabah uyandığımda biraz huysuz olurum da, o yüzden böyleyim," dedim ve yüzüme tamamen samimiyetsiz, iğreti duran bir gülücük yerleştirdim.
Mortias'a rüyadan bahsetmemiştim. Aklımın içinde yankılanan o gizemli sese inanmayı seçmiştim. Belki o sesi şimdi, uyanıkken duymasam bu rüyanın alelade bir kabus olduğunu düşünüp geçebilirdim. Ama bu gerçekti; bilincim tamamen açıkken, gün ışığının altında o sesi tekrardan işitmiştim. Üstelik sırtımda hissettiğim o derin özlem duygusu da öyle hafife alınacak bir şey değildi. O dördünden biri bana gerçekten zarar verecekti. Bunu anlamak için üstün zekalı olmaya gerek yoktu.
Şimdi içimden, o iki kişinin Mortias ve daha yeni tanıştığım, bana temiz gelen Elf arkadaşım Peter olmaması için tanrılara yalvarıyordum. Karga’dan her şeyi beklerdim; kanatları kesen hain o çıksa bu duruma zerre şaşırmazdım. Fakat beni asıl ürküten, uykularımı kaçıracak olan şey o dördüncü kişiydi. Çünkü yüzünü görememiştim. O sislerin ardındaki siluet herhangi biri olabilirdi. Ve içimden bir ses, çok yakında onunla da tanışacağımı fısıldıyordu.
Zihnimde sorulması gereken asıl büyük sorular silsilesi dönüp duruyordu. Mesela o tanrısal kanatların bende ne işi vardı? Neden dördü birden bana saldırıp o kanatları kesti? Bu soruların cevabını, her ne pahasına olursa olsun öğrenmeye kararlıydım.
Mortias, derin bir nefes alarak, "Öyle olsun bakalım," dedi ama gözlerindeki kuşkulu bakışlardan sözlerime zerre inanmadığı aşikardı.
Yataktan ağır hareketlerle çıktım, üzerimdeki kırmızı saten geceliğimi düzelterek arkamı döndüm. Mortias’a baktığımda, bakışlarının üzerimde, vücudumun hatlarında aç gözlerle gezindiğini fark ettim. Eğer bu sabah o lanetli rüyayı görmemiş olsaydım, onun bu hayran ve arzulayan bakışları hoşuma gidebilir, gururumu okşayabilirdi. Ama o rüyadan sonra, artık ciddi olmamın vaktinin geldiğini çok iyi anlamıştım.
Bu dünyaya ilk geldiğim günlerde, her şeyin bir rüya ya da koma sanrısı olduğunu düşünmüştüm. Ama sonra bu dünyanın, bastığım toprağın, aldığım nefeslerin gerçek olduğuna emin olduktan sonra bile hiçbir şeyi ciddiye almamış, olaylara hak ettiği önemi vermemiştim. Sadece canımın istediği gibi davranmış, rüzgara kapılmıştım. Hatta dün gece bile, daha doğru düzgün tanımadığım bir adamın yatağımda yatmasına, bana bu kadar yaklaşmasına izin vermiştim.
Ama artık böyle olmayacaktı. Geçmişimde ya da geleceğimde benden gizlenen bir sürü sırrın olduğunu ve bu dünyada sıradan değil, oldukça önemli bir insan olduğumun farkındaydım. Bundan sonra her şeyi kendi başıma halledecek, bir aptal gibi önüme gelen insanlara güvenmeyi tamamen bırakacaktım. Oyunun kuralları değişmişti.
Boğazımı hafifçe temizleyerek mesafeli bir tonla konuştum, "Giderken, hazırlanmama yardımcı olması için Lamira’yı buraya gönderir misin?"
Genç adamı nazikçe ama kesin bir dille odamdan kovmuştum. Mortias hiçbir şey söylemedi, itiraz etmedi. Ağır hareketlerle yataktan çıktı; omuzlarının hayal kırıklığı ve kırgınlıkla çöktüğünü çıplak gözle görebiliyordum. "Tamam Leydim," diyerek sessizce odadan çıktı. O kapıyı arkasından kapatır kapatmaz, derin bir nefes alarak kendimi banyoya attım ve soğuk suyu yüzüme çarparak temel işlerimi yapmaya başladım. Aynadaki aksine bakarken, artık eski Nalin olmayacağımı biliyordum.
Banyodan çıktıktan sonra, nemli tenimi ve zihnimi toparlamaya çalışarak odaya adımladım. Sevimli peri arkadaşımın gardırobun önünde durmuş, büyük bir dikkatle benim için kıyafet seçtiğini gördüm. Bugün her zamankinden çok daha sevimli görünüyordu ve asıl büyüleyici olan, onu ilk kez uçarken görüyordum. Sırtındaki o zar gibi ince, şeffaf kanatları o kadar muazzam bir hızla çırpınıyordu ki, onları havada net bir şekilde seçebilmek neredeyse imkansızdı; ardında sadece hafif parıltılı bir iz bırakıyordu.
Lamira, dizinin bir karış yukarısında biten, toz pembe renginde, hareket ettikçe ışıl ışıl parıldayan minik bir elbise giymişti. Okyanus yeşili saçlarını ensesinde salaş, dağınık bir topuz yapmıştı. Kulaklarındaki ve saçlarının arasına ustalıkla yerleştirdiği inciler, onun o narin hatlarını ve peri zarafetini mükemmel bir şekilde gözler önüne seriyordu.
Onun bu tatlı telaşına tebessüm ederek yanına doğru yaklaştım ve yumuşacık bir ses tonuyla konuştum, "Günaydın."
Aniden hemen arkasında belirmemle irkilerek korkuyla sıçradı ve elinde tuttuğu kıyafetleri şaşkınlıkla yere düşürdü. Hızla yere eğilip saçılan kumaşları toplarken, yüzünde sevimli bir mahcubiyetle, "Günaydın Nalin," dedi. Ardından gözlerini hınzırca kısarak, eğlenen bir ses tonuyla sordu, "Gecen nasıl geçti, bugün nasılsın bakalım?"
Boğazımı temizleyerek, "Her zamanki gibi normal," diyebildim sadece. Ama "normal" kelimesi dudaklarımdan dökülür dökülmez, dün gece yaşananları düşündükçe yanaklarımın alev alev kızarmaya başladığını hissettim. Gözlerim bendimden bağımsız olarak istemsizce odanın köşesine, Mortias’ın dün gece beni sıkıştırdığı o taş duvara kaydı. O an içimde uyanan, onu deli gibi öpme arzumu zar zor bastırdığım dakikalar zihnime üşüştü. Ona aşık değildim, hatta ondan öyle ahım şahım hoşlandığım da söylenemezdi; bunu daha çok saf, amansız bir cinsel arzu olarak görüyordum. Uzun zamandır bedenim bu tür bir yakınlığa, bu tene açtı ve bu gidişle o lanetli rüyanın gölgesinde aç kalmaya da devam edecek gibi görünüyordu.
Lamira yerdeki kıyafetleri kucağına alıp doğruldu, yüzünde bilmiş bir ifade vardı. "Hey, biz arkadaşız sanıyordum! Bana her şeyi anlatmalısın. Odana seni uyandırmak için gelirken Lord Mortias’ın yarı çıplak bir halde, o muazzam kaslarıyla senin odandan çıktığını gördüm. Sonra da bana dönüp seninle ilgilenmemi, yardımcı olmamı söyledi," dedi hınzır ve heyecanlı bir sesle.
Bana doğru birkaç adım yaklaştı, aramızdaki mesafeyi kapatıp sesini iyice kıstı, "Ateşli bir gece geçirmiş olmalısınız." Bunu söylerken eliyle ağzını kapatıp heyecanla kolumu tuttu.
Normalde biri benim özel hayatımla ilgili, yatak odamla ilgili böyle açık açık sorular sorsa sertçe çıkışır, kızardım. Ama kız arkadaşlar arasında bu tarz konuşmaların ne kadar doğal ve kaçınılmaz olduğunu bildiğim için, Lamira’nın bu samimi heyecanına ortak olmayı seçtim. Siyah saçlarımdan bir tutamı parmağıma dolayıp arsız bir şekilde gülümserken, "Düşündüğün gibi şeyler olmadı. Sadece birlikte uyuduk," dedim.
Lamira gözlerini hayretle açtı, sahte bir öfkeyle ellerini beline koydu. "Adamı görmedin mi, resmen taş gibi! Nasıl olur da onun o kusursuz kaslarını ısırmadan, öylece uyursun?"
Onun bu dramatik ve açık sözlü halleri karşısında kendimi tutamayarak kahkahayı bastım. Gerçekten de bu dünyada böyle hafif, tasasız bir kız sohbeti yapmayalı çok uzun zaman olmuştu ve bu bana iyi gelmişti. "Arsız düşüncelerini kendine sakla," diyerek kıçımla onu hafifçe itekledim ve yatağın üzerine özenle koyduğu kıyafetlere diktim gözlerimi. Yüzümü buruşturarak, "Bunları mı giyeceğim ya?" dedim huysuz bir sesle.
"Bu lüks, gösterişli elbiselerinle antrenman yapmayı planlamıyorsundur umarım," dedi Lamira haklı bir tonla ve elindeki kıyafetleri zorla avuçlarımın arasına tutuşturdu.
Banyoya gidip hızlıca üzerimi değiştirdikten sonra odama geri döndüm ve boy aynamın karşısına geçip kendimi süzdüm. Altımda bacaklarımı sımsıkı saran siyah deri bir tayt, üzerimde ise koyu kahverengi, rahat bir gömlek vardı. Kendimi bildim bileli hiçbir zaman pantolon kadını olmamıştım. Ben elbise veya etek giyip, kumaşların arkamda süzülüşünü izleyerek bir prenses gibi yürümeyi severdim.
Bu tekinsiz diyarda da en sevdiğim, beni teselli eden şey gardırobumdaki o birbirinden muhteşem, görkemli elbiseler olmuştu. Her ne kadar o elbiselerin altına korse takmak tam bir işkence olsa da sorun değildi; elbiselerimin zarafeti için bu acıya seve seve katlanırdım. Ama Lamira kesinlikle haklıydı; bugün benim iki ay sürecek olan çetin eğitimim başlıyordu ve hareket edebilmek için en mantıklısı bu tayt ve gömlek kombinasyonu olacaktı.
Lamira beni nazikçe makyaj masama oturttu. Uzun, gür ve kapkara saçlarımı parmaklarının arasında ustalıkla dolayarak tepemden sıkıca ördü. Yüzüme hiçbir makyaj yapmadım, çünkü şu anki halimle buna zerre ihtiyaç duymuyordum; rüyamdaki o canlılık ve asalet hala tenimde gizli gibiydi.
"Artık hazırsın, hadi seni kahvaltı yapılan alana götüreyim," dedi Lamira ve neşeyle önden yürümeye başladı. Kalenin soğuk, devasa taş duvarlarının arasından geçtikten sonra avluya benzer geniş bir açık alana geldik. Buranın tavanı hariç hiçbir duvarı yoktu, etraf tamamen uçsuz bucaksız manzaraya açılıyordu.
Sıra sıra dizilmiş ahşap masalarda, kadınlı erkekli birçok asker bir yandan sohbet ediyor, bir yandan da iştahla kahvaltılarını yapıyorlardı. Ancak benim o alana adım atmamla birlikte, sanki gizli bir komut verilmiş gibi masalardaki tüm sesler bıçak gibi kesildi. Herkes susmuş, bütün odaklarını ve meraklı bakışlarını tamamen bana çevirmişti.
Üzerimdeki bu yoğun baskıdan gerilerek, bakışlarımı yere indirmemeye çalışarak Lamira’yı takip etmeye devam ettim. Masaların en başında, heybetli bir duruşla oturan Komutan Zikas ve Mortias’ı görünce ciğerlerime derin, rahatlamış bir nefes üfledim. Lamira’nın bir şey demesini beklemeden doğrudan onların yanına gittim. Beni fark ettikleri an ikisi de aynı anda, askeri bir disiplin ve derin bir saygıyla ayağa kalkıp önümde eğildiler.
Zikas, eliyle tam karşısındaki sandalyeyi işaret ederek nazikçe, "Buyurun oturun lütfen, prenses," dedi.
Ben masadaki yerimi aldıktan sonra Lamira hemen servis tabağımın kapağını açıp servise başladı. Bakışlarımı komutana dikerek, "Demek geri dönmüşsünüz komutan," dedim.
Zikas, yüzündeki yorgun ama gururlu ifadeyle beni yanıtladı, "Evet prensesim. Alana gittiğimizde zaten yapacak pek bir şey kalmamıştı, o yüzden işler hızlıca bitti."
"Ne güzel. Peki Karga’yı ölü ya da diri yakalayabildiniz mi?" diye sordum, sesimdeki gerginliği gizlemeye çalışarak. Kalbim hızla çarpmaya başlamıştı.
Komutan dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı, çaresizlikle başını iki yana sallayarak, "Maalesef prensesim, biz baskın alanına vardığımızda o çoktan izini kaybettirip kaçmıştı. Sağ olarak ele geçirmeyi başardığımız birkaç suikastçı ise yakalandıkları an, konuşmamak için kendi canlarına kıydılar," dedi ve masasındaki kadehini kavrayıp içkisinden sert bir yudum aldı. Bu başarısızlık onu oldukça öfkelendirmişe benziyor, çene kasları kasılıyordu.
İçimdeki hayalleri yıkılmış bir sesle kısaca, "Anladım," dedim ve önümdeki tabaktan küçük bir parça peynir alıp ağzıma attım. Karga hala hayattaydı, dışarıda bir yerlerde serbestçe dolaşıyordu ve eninde sonunda benim peşime düşecekti. Bunu bilmek, rüyamdaki o maskeli yüzü hatırlamak iştahımı büyük ölçüde bıçak gibi kesmişti.
Tam o sırada fark ettim ki, Mortias, ben Karga’yla ilgili sorular sormaya başladığım andan beri tuhaf, sorgulayıcı ve şüphe dolu gözlerle beni izliyordu. Onun bu dik dik bakışları yüzünden gerilince, çiğnemekte olduğum peynir boğazıma kaçtı. Şiddetle öksürmeye başladım.
Durumu toparlamak için hemen önümdeki kadehe uzanıp içindeki kırmızı üzüm şarabından büyük bir yudum aldım. Şarap boğazımdan aşağıya süzülürken, muhtemelen hayatımda tattığım en lezzetli, en asil şaraptı; fakat üzerimdeki bu kasvetli bulutlar ve zihnimdeki sırlar varken asla onun keyfini çıkaracak bir ruh halinde değildim.
"Bugün iki aylık eğitiminizin ilk günü prenses. Sizi bir konuda uyarmak isterim. Burada eğitim alacağınız süre boyunca asla eğitim sırasında özel muamele almayacaksınız."
Zikas, kadehini masaya bırakıp o keskin, çekik gözlerini üzerime diktiğinde sesindeki ciddiyet tüylerimi ürpertmişti. "Büyük ihtimalle burada eğitim gören diğer askerler tarafından da zorbalanacaksınız. Bu zorbalıklara karşı gelmeyi, takmamayı, umursamamayı öğrenmeniz gerekiyor çünkü bu da eğitimin bir parçası. Gideceğiniz akademide her ırkın veliahtları ve elit zümreleri olacak. Bunlar dışında krallıklar tarafından seçilen seçkin ajan ve suikastçılar da olacak. Ve eminim birçoğu sizi sevmeyecek ve ilk günden size düşman olacaklar. O yüzden burada göreceğiniz eğitim ne kadar zorlu olursa olsun emin olun size Bulumera Akademisi'nde oldukça yardımcı olacak."
Akademi olayı tamamen aklımdan çıkmıştı. Ama onu sorun etmiyordum. Hayatım boyunca dışlanmışlık benim için yabancı bir duygu değildi; ruhum bu tür saldırılara karşı zaten nasır tutmuştu. Artık hayatta kalmak için güçlü amaçlarım vardı ve akademideki o zengin züppeler beni alt edebileceklerini düşünüyorlarsa oldukça yanılıyorlardı.
Yemeğin geri kalanı kasvetli bir sessizlikle bitti. Mortias ayağa kalkıp o meşhur, otoriter tavrıyla, "Beni takip et Leydim," dedi. Onu takip ederek farklı bir kapıdan çıktık ve kendimizi askerlerin görkemli Arsiuslara binip uçuşa geçtiği devasa bir hangarda bulduk. Genç bir asker, Mortias’ın Arsius'unun dizginlerini tutuyordu. Mortias önce beni hayvana bindirdi, ardından hemen arkamdaki yerini aldı. Kanat sesleri kulaklarımı doldururken yerden yükselmeye başladık.
"Nereye gidiyoruz?" dedim, sesimdeki merakı gizleyemeyerek.
"İlk dersini alacağın yere, dövüş alanına gidiyoruz."
Dövüş dersi bu fikir içimde garip bir heyecan dalgası yarattı. Bulutların arasından süzülerek devasa bir kaya parçasının üzerine iniş yaptık. Burası, gökyüzünün bağrında asılı kalmış, sarp kayalıkların üzerine inşa edilmiş görkemli bir platoydu. Her yer karla kaplıydı ama antrenman yapan askerlerin yarattığı enerji havayı ısıtıyordu. Kaya parçasının üzerinde sıra sıra dizilmiş birçok farklı dövüş alanı vardı; kiminde kılıç talimleri yapılıyor, kiminde silahsız dövüşler dönüyordu. Her köşeden metal sesi ve hırslı bağırışlar yükseliyordu.
Mortias ile Arsius’tan indikten sonra sadık bineği hiç beklemeden kanat çırpıp uçup gitti. Mortias, alanın tam ortasındaki en geniş yuvarlak kum piste girdi, ben de peşinden adımladım.
"Sen mi bana ders vereceksin?" diye sordum.
"Neden buraya geldiğimi sanıyorsun Leydim?" dedi ve bana o çapkın ama güven veren gülümsemesini sundu. İlerideki tahta masanın üzerinden beyaz bir bandaj rulosu aldı ve yanıma gelip nazikçe sağ elimi tuttu. "Parmak boğumlarının zarar görmemesi için bunu sarmamız gerekiyor."
Ellerimi büyük bir dikkatle sararken parmak uçlarının tenime her değişi, sabahki rüyanın yarattığı o gerginliği unutturmaya yetiyordu. Bandajlama bittikten sonra tam karşıma geçti. Gözlerimin içine bakarak krem rengi tuniğinin düğmelerini birer birer, yavaşça açtı ve üzerinden çıkarıp kenara attı. Yine o muazzam vücuduyla, kusursuz yakışıklılığıyla tam karşımdaydı. Tanrılar aşkına, bu şekilde nasıl odağımı toplayabilirdim ki?
"Bunu yapmana gerek var mıydı cidden?" diye sataştım, sesimin titrememesine özen göstererek.
"Ah, kaslarımdan bu kadar çok etkilendiğini belli etme Leydim," dedi ve bana yandan karizmatik bir gülüş fırlattı. Hemen ardından ciddileşip aramızdaki mesafeyi kapattı. "İlk olarak sana pozisyonları öğreteceğim."
Ellerini kaldırıp gardını aldı. "Ayaklarını omuz genişliğinde aç, dizlerini hafif kır. Ağırlık merkezin tam ortada olmalı," dedi ve bizzat ayaklarımın açısını düzeltti. "Bak, karşıdan bir yumruk geldiğinde kaskatı durma, esnek ol. Yumruk geldiğinde şu şekilde hafifçe sağa eğileceksin." Bana doğru yavaş bir hamle yaptı ve kendi gösterdiği gibi eğilmemi sağladı. "Eğildiğin an rakibinin yan boşluğu sana açılır. İşte o an kalçandan güç alarak böyle yumruk atacaksın." Yumruğunu hızla havaya savurup tekniği gösterdi.
Bir süre onun komutlarıyla eğildim, kalktım, hayali yumruklar savurdum. Her hareketimde vücudumun sınırlarını zorluyordum. Sonunda Mortias durdu ve terden parlayan göğsüyle gülümsedi. "Sanırım küçük bir dövüş için hazırsın. Bakalım beni ne kadar zorlayabileceksin?"
İçimdeki o hırslı kadının uyandığını hissettim. Gardımı aldım ve ona doğru ilk hamleyi ben yaptım. Mortias her yumruğumdan inanılmaz bir çeviklikle kaçıyordu. Bir süre birbirimizin etrafında döndük, nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Tam bir açık bulduğumu sanıp üzerine atıldım ama Mortias benden çok daha tecrübeliydi. Bir anda kolumu kavradı ve beni kendine çekip dengemi bozdu.
Hızla kendi etrafımda dönüp dirseğimle kaburgasına vurmaya çalıştım ama o hamlemi önceden sezip beni belimden kavradığı gibi havaya kaldırdı. Saniyeler içinde kendimi kumun üzerinde, sırtüstü yatarken buldum.
Mortias, iki bileğimi de tek eliyle başımın üzerinde kumun içine bastırarak üzerime çökmüştü. Bütün ağırlığı üzerimdeydi ve nefes alışverişleri boynumu yakıyordu. Kumlar saçlarımın arasına dağılmış, kalbim göğüs kafesimi delecekmiş gibi çarpmaya başlamıştı. Bakışlarımız öyle yakın bir mesafede kilitlendi ki, dünya o an durdu sanki. Gözlerindeki o yoğun, karanlık parıltı beni yutacak gibiydi.
"Çok acele ediyorsun," diye fısıldadı sesi boğuklaşarak. "Düşmanının gözlerine değil, vücudunun bir sonraki hareketine odaklanmalısın."
Altında çırpınmaya çalıştım ama bu sadece bedenlerimizin birbirine daha çok sürtünmesine sebep oldu. Kaslı vücudunun sıcaklığını taytımın ve gömleğimin üzerinden bile iliklerime kadar hissediyordum. Mağlubiyetin tadı hiç bu kadar yakıcı ve arzulu olmamıştı. Mortias yavaşça bileklerimi serbest bıraktı ama üzerimden kalkmadı; bir süre daha o boğucu ama büyüleyici yakınlıkta, kumların üzerinde öylece kaldık.
Saatlerce Mortias’la antrenman yapmıştım. Bana birçok dövüş hareketi öğretmişti ama yaptığımız her karşılaşmada yenilmekten kurtulamamıştım. Mortias’ı yenmenin yanından bile geçememiştim; her hamlem onun çelik gibi savunmasına çarpıp geri dönüyordu. En sonunda yorgunluktan yere yığıldığımda, Mortias’ın kalkmam için uzattığı o sıcak eli tutup zar zor ayağa kalktım. Vücudumun her yeri, daha önce hiç hissetmediğim kadar ağır bir sızının pençesindeydi.
"İlk dersine göre oldukça iyiydin Leydim."
Masanın üzerinden aldığı havluyla terden parlayan kaslı vücudunu silmeye başlamıştı. Ona bakarken nefesimi toplamaya çalışıyordum. "Sana bir yumruk atmanın bile yakınından geçmedim," dedim hayal kırıklığıyla. Bana uzattığı havluyu alıp yüzümü silmeye başladım; yerdeki tüm toz ve kum yüzüme yapışmıştı. Havlunun arkasından karşı dövüş sahasındaki askerleri yakaladım. Antrenman boyunca beni izlediklerini, her yere kapaklanışımda aralarında gülüştüklerini görmüştüm ama o an onları umursamayacak kadar bitkindim.
Mortias tuniğini giyip, o meşhur demir flütünü çıkardı. Çaldığı melodi, bu sert dağ havasında asılı kalan oldukça tatlı ve huzurlu bir ezgiydi. Kısa süre sonra Arsius’u Traya gökyüzünden süzülerek yanımıza geldi. Mortias beni dikkatle yerleştirdikten sonra arkama oturdu ve kaleye doğru havalandık.
Arsius’tan indiğimizde bacaklarımın kontrolünü tamamen kaybetmiştim. Tam yere kapaklanacakken Mortias beni belimden yakaladı. "İlk günlerde vücudunun verdiği bu tepkiler normal Leydim. İstersen seni odana kadar kucağımda taşıyabilirim," dedi, sesi her zamanki o güven veren tondaydı. Eski ben olsam bu teklifi hiç düşünmeden kabul eder, kendimi onun kollarına bırakırdım. Ama artık kendime verdiğim söz vardı; kimseye gereğinden fazla yaslanmayacaktım. "Hayır, teşekkür ederim. Kendim yürüyebilirim," dedim mesafeli bir tavırla.
Fakat sadece birkaç adım atabilmiştim ki bacaklarım tekrar titredi. Tam düşmek üzereyken Mortias yanımda bitti ve elimi tutup kendi beline yerleştirdi. "En azından yürümene yardımcı olmama izin ver," dedi. İtiraz edecek gücüm kalmamıştı. Ona yaslanarak, küçük ve aksak adımlarla odama kadar yürüdük. Kapının önüne geldiğimizde kapıyı benim için açtı ve beni yatağa bıraktı. "Akşam yemeğinde görüşürüz Leydim," diyerek odadan çıktı.
Kendimi yatağın yumuşaklığına bırakmıştım ki Lamira içeri daldı. "Pis pis yatağa uzanmasana! Her yeri kirleteceksin," diyerek kolumdan tutup beni kaldırmaya çalıştı. Beceremeyince söylenerek banyoya gitti. "Duş alman için suyu hazırladım. Git ve şu pisliğinden kurtul!" dedi, burnunu tutup benden uzaklaşarak.
Haklıydı, iğrenç bir haldeydim. Sıcak suyun içine girdiğimde tüm kemiklerimin sızladığını hissettim ama suyun sıcaklığı ruhumu da bedenimi de rahatlatmıştı. Banyodan çıktığımda, Lamira’nın hazırladığı elbiseyi görünce sonunda kendimi tekrar bir prenses gibi hissedeceğimi anladım. Su yeşili, derin göğüs detaylı ve ince dantellerle bezeli bir elbiseydi bu. Korse belimi iyice inceltmiş, göğüslerimi dik ve dolgun göstermişti. Lamira saçlarıma maşa yapıp aralarına yeşil zarif bir taç yerleştirdi. Hafif bir makyajın ardından artık hazırdım.
Akşam yemeği için avluya çıktığımızda, sabahki asker grubunun yine orada olduğunu gördüm. Yanlarından geçerken tıknaz bir kız alaycı bir sesle, "Bugün dövüş alanında sürekli olarak yenilmek sizin için zor olmuştur değil mi ekselansları?" dedi. Yanındaki yapılı adam hemen ekledi: "Bir prensessiniz ama en azından ülkenizin onurunu korumak adına dövüşmeyi bilmeniz gerekirdi." Sarışın olanı ise gülerek, "Baksana, hemen o rüküş elbiselerine geri dönmüş. Burayı hala saray sanıyor," dedi.
Hepsi birden kahkahalara boğulduğunda Lamira öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. "Prensesinizle böyle konuşmaya nasıl cüret edersiniz!" diye bağıracakken elimi kaldırıp onu susturdum. Zikas haklıydı, bu eğitimin bir parçasıydı. Onlara dönüp soğuk ama asil bir sesle, "Bu zamana kadar dövüş sanatlarını öğrenmek için fırsatım olmadı," dedim. "Ama halkımı akademide onurlu bir şekilde temsil etmek için bu iki ayda her şeyi öğreneceğime emin olabilirsiniz."
Cevap beklemeden yürümeye devam ettim. Mortias’ın masada herkesi tek tek öfkeli bakışlarıyla süzdüğünü gördüm. Masaya oturduğumda Zikas, "Zorbalıklar şimdiden başlamış," dedi. Tabağımdaki eti keserken soğukkanlılıkla, "Sorun değil, üstesinden gelirim," dedim. Mortias’ın ise hiçbir şey yemediğini, elindeki kadehten şarabını yudumlayarak sadece beni izlediğini fark ettim.
Sessizlik, içeri nefes nefese koşan bir askerin feryadıyla yırtıldı: "Kalkanlara saldırı var! Cehennem suikastçıları burada!"
Aynı anda Zikas ve Mortias ayağa fırladı. Zikas emirler yağdırarak hızla uzaklaştı. Mortias yanıma üç asker dikerek, "Güvende olman için sığınakta olman gerekiyor Leydim. Ben gelmeden sakın dışarı çıkma!" dedi ve o da savaşın kalbine doğru atıldı.
Lamira ve koruma askerleriyle birlikte kalenin gizli, karanlık geçitlerinden adeta koşarak geçiyorduk. Karga denen o lanet adam bensiz de saldırabiliyormuş demek... Kalenin derinliklerine indikçe hava ağırlaşıyor, duvardaki meşalelerin titrek ışığı korkumuzu besliyordu. Küçük, taştan bir odaya girdiğimizde askerlerden biri, "Burası güvenli. Bir saldırı olursa buradan portalla çıkabilirsiniz," dedi.
Lamira korkuyla koluma yapışmıştı. Gözlerim istemsizce duvarda dans eden gölgelere kaydı. Biz beş kişiydik; odada beşimizin gölgesi olması gerekiyordu. Ama duvarda altıncı bir gölge daha vardı. Diğerlerinden daha koyu, daha belirgindi. Gölgeler duvarda dalgalanıp büyüdü ve o uğursuz, maskeli surete, Karga'ya dönüştü.
Lanet adam tam karşımızdaydı.
🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍
Nabersiniz bakalım sevgili okuyucularımmmm 😏
Mortias gittikçe niyeti bozuyor 🔥🔥
Yorumlarınızı okumak için çok heyecanlıyım öpüldünüz 😉💋
Beğendiyseniz bölümü beğenmeyi unutmayın pleas!!
