LEYL kitap kapağı

16. bölüm / 18

LEYL

Tehlikeli oyun

Vaveyla Yazarı: Hima 𓂀🪽

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: Tehlikeli oyun

✨Bu şarkı tam olarak Nalinin şarkısı. Ve videoda ki kız Naline o kadar çok benziyor kiiii. Bölümü okurken şarkıyı dinlemeyi unutmayın!! Şimdi bölümü okumaya başlayabilirsiniz 😌

Karga’yı görür görmez ayaklarım yere mıhlanmıştı. Zaman o an benim için tamamen durdu, etraftaki uğultu bıçak gibi kesildi. Karga beni görmüştü, hatta doğrudan gözlerimin içine bakmıştı bile ama hiç tahmin etmediğim bir şey yaptı. Adımlarını bile yavaşlatmadan yanıma kadar geldi, omzuma hafifçe çarpıp beni orada bir gölge gibi bırakarak öylece geçip gitti. Onu iki ay sonra ilk kez gördüğüm için göğüs kafesimi döven, delicesine hızlanan kalbime hiçbir anlam verememiştim. Dokunuşunun bıraktığı o tuhaf his dalga dalga yayılırken, omzumda hissettiğim başka bir elin baskısıyla irkilip kendime geldim.

“Bir şey mi oldu prenses?” diye sordu Frank, endişeli gözlerle yüzümü süzerek. Kendimi hızla toparlayıp ona kısaca “Hayır,” dedikten sonra tekrar geniş avlunun içerisine doğru yürüdüm. Kalabalığın arasında kaybolmak, o keskin bakışların üzerimde bıraktığı etkiyi silmek istiyordum. Bulduğumuz tenha bir köşeye geçip sırtımı serin taşa yasladım ve oradan herkesi izlemeye, gelenleri tek tek incelemeye başladım. Burada çeşit çeşit türden insan vardı. Tabii onlara ne kadar insan demek doğruydu, orası tamamen tartışılır bir konuydu.

Hemen önümden geçen bir grup genç erkeğe takıldı gözlerim. Hepsinin üzerinde tek renk, asil ve kusursuz resmi kıyafetler vardı. Onlarda en dikkat çekici şey, mermeri andıran oldukça dolgun ve bembeyaz olan tenleriydi. Hepsinin ortalamanın üstünde, hayranlık uyandırıcı boyları vardı ama vücutları zayıf ve ince görünüyodu. Bu giydikleri tunikler yüzünden de böyle gözüküyor olabilirdi. Yürürken adeta havada süzülüyor gibiydiler. Kendi kendime onların ne olduğunu merak etmeden duramadım.

Bakışlarımı o soluk tenli gruptan çekip bu sefer avluya yeni giriş yapan kızlı erkekli başka bir gruba çevirdim. Bu yeni gelenler, az önceki topluluğun aksine tamamen zıt bir çekiciliğe sahipti. Güneşin altında parıldayan kavruk tenleri vardı ve vücutlarını büyük ölçüde açıkta bırakan, cesur kıyafetler giymişlerdi. Kızların saçları ise omuzlarından aşağıya adeta bir nehir gibi dökülen oldukça kıvırcık buklelerden oluşuyordu. Birkaç adamın üzeri tamamen çıplaktı, sadece ceket giyip önünü açık bırakanlar da vardı. Kabul etmem gerekir ki bu adamlar diğer soğuk tenlilere göre kat ve kat daha fazla yakışıklıydılar. Bunun tabii ki benim esmer ve kas sevmemde olan kişisel zevkimin etkisi de yadsınamaz bir gerçekti.

Gözlerimi o çekici esmerlerden zorlukla çekip bu sefer başımızın üstünde uçan, ardından bir köşeye konup kendi aralarında fısır fısır konuşan perilere kaydırdım. Topluluğun içinde erkekleri görmek beni gerçekten çok şaşırtmıştı. Kaldığım kalede de periler vardı ama hiçbirisi erkek değildi, bu yüzden buradaki manzara afallamama neden olmuştu. Erkek periler de aynı kadın periler gibi oldukça güzel, narin ve büyüleyiciydi. Saçları gökkuşağının her tonunu barındıracak kadar rengarenkti ve sırtlarındaki kanatları da ışıl ışıldı.

Büyük ihtimalle ayakta kalmayı başarabilmiş tek peri krallığı olan Hesinis’ten gelmiş olmalıydılar. Çoğu peri krallığı, melekler yeryüzüne ilk indiğinde acımasızca yıkılmıştı. Çünkü periler genel olarak yaratılış gereği yüzünden savaşçı bir halk değillerdi, bu yüzden baskılara dayanamayıp kolayca teslim oluyorlardı. Ama bu bahsettiğim peri krallığı Hesinis onlardan tamamen farklıydı. Krallıkları aşılması imkansız dik dağlar ve hırçın denizlerle çevriliydi. Üstelik krallık, kendisini olabilecek her türlü dış saldırıya karşı her an hazırlıklı tutuyordu.

Doğru bilip bilmediğimi onaylatmak amacıyla Frank’a dönüp “Şuradaki periler Hesinis krallığından geldiler, değil mi?” diye sordum. Frank, cebinden çıkardığı fındıkları alelacele ağzına tıktıktan sonra işaret ettiğim yöne baktı ve bir süre perileri dikkatle inceledi. “Evet, onlar,” dedi Frank, ağzındaki fındıkları bir yandan çiğneyip bir yandan da yutmaya çalışırken. Ses tonundaki rahatlık buraya ne kadar alışkın olduğunu gösteriyordu.

Gözlerimi uçuşan perilere dikmeye devam ederek “Peki aralarından hangisi prenses?” diye sordum. Frank tam cevap verecekti ki boğazına kaçan koca bir fındık yüzünden aniden öksürmeye başladı. Yüzü anında kızarırken nefes almaya çalışıyordu. “Biraz yavaş yesen ölür müsün sanki?” deyip hem ona kızdım hem de o fındığı boğazından rahatça çıkarsın diye elimle sırtına sertçe vurmaya başladım. Bizimki can çekişirken yanımızda duran Lamira duruma el attı.

“Aralarındaki o beyaz kıyafetli kız prensesleri,” diye cevap verdi Lamira, Frank’ın yerine sorumu göğüsleyerek. Bu sefer merakla Lamira’ya dönüp “Bunu nasıl bu kadar net anladın?” diye sordum. Lamira hafif bir tebessümle “Çok basit. Hesinis’te kraliyet ailesi dışında kimse beyaz renkte giyinmez. Eğer halktan biri beyaz renkte giyinirse bunun sonucu doğrudan ölüm olur. Kıza baksana, hem üzerindeki elbiseler gibi saçları da bembeyaz. Büyük ihtimalle aradığın prenses o,” dedi.

Duyduklarımla kafamdaki taşlar yerine oturmuştu. “Ah, anladım, teşekkür ederim,” dedim. Lamira konuşmaya başladığı andan itibaren Frank öksürmeyi tamamen kesmiş, dikkatle yine her zaman yaptığı gibi kızı izlemeye koyulmuştu. Frank’ın yoğun ve hayran dolu bakışlarından dolayı Lamira’nın yanaklarının iyice kızarıp domatese döndüğünü fark ettim. Arkadaşımın bu utangaç hallerine kıyamadığım için boğazımı seslice temizleyip, Frank bakışlarını kızdan çeksin diye onunla hemen konuşmaya başladım.

“Bana buradaki diğer türleri de tanıtır mısın?” diye sordum. Bu soruyu hem Frank’ı konuşmaya teşvik edip Lamira’nın biraz rahat nefes almasını sağlamak için hem de akademi hakkında önceden detaylı bilgi toplamak amacıyla sormuştum. Frank hemen toparlandı, muzip bir gülüşle “Sen nasıl istersen dekolteli hanım,” dedi ve gözlerini hızla etrafa çevirdi. Ardından bakışlarıyla bize pek de uzakta olmayan, birkaç tane kızlı erkekli karışık bir grubu işaret etti.

“Bu grubu görüyor musun? Onlar işte büyücü ve şifacılar. Giydikleri toprak tonundaki uzun elbise ve tuniklere bakılırsa Güney krallıklarından olan Tehefx’ten gelmiş olmalılar,” dedi bilmiş bir edayla. Söylediklerini dinlerken grubu daha dikkatli inceledim. Frank açıklamasına devam ederek “Onlar kara büyüye tamamen karşılardır. Büyülerini genellikle tıp, şifa ve yaşamı uzatmak için kullanırlar. Onlardan sana asla zarar geleceğini sanmam. Hatta içlerinden biriyle arkadaş olman ileride işine bile yarayabilir,” diye ekledi. Güven veren bu grubu iyice süzüp ne olduklarını hafızamın derinliklerine not ettim.

Frank hemen ardından eliyle bana avlunun tam ortasında, spot ışıklarının altındaymış gibi duran birkaç kişiyi gösterdi. Bahsettiği insanlar, bu koca kalabalığın içinde birbirleriyle en bağımsız görünüşe ve kıyafet tarzına sahip olan topluluktu.

“Bunlar ise ajanlar. Buraya geldikleri an nereden ve hangi kökenden geldikleri tamamen önemsizleşir. O yüzden bir gruba aitmiş gibi asla tek tip giyinmezler. Omuzlarında ki bronştan onların ajan olduğunu anlayabilirsin. Broşunun üzerinde, ince gümüşten işlenmiş bir hilalin tam ortasında tek bir göz var. Bu arma, ajanların simgesi. Hilal gölgelerde hareket etmeyi, tek göz ise hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmamayı temsil ediyor. Bu akademiden başarıyla mezun olan ajanlar, büyük krallıklar tarafından yüksek paralarla tutulurlar,” dedi. Şimdi neden bu kadar uyumsuz ve farklı göründüklerini çok daha iyi anlıyordum; çünkü profesyonel bir ajanın ait olduğu belirgin bir grup olamazdı, kamufle olmak onların doğasında vardı.

Sonra gözlerim avlunun daha karanlık, gölgelerle kaplı başka bir köşesini bulduğunda bir süre tamamen donup kaldım. Göğsüme çöken o tanıdık ağırlıkla ürperdim çünkü bu tehlikeli grubu çok iyi tanıyordum. Cehennem suikastçıları da tam kadro buradaydı. Frank benim donup kalan bakışlarımı takip edip o yöne baktıktan sonra sesindeki neşeli tonu tamamen kaybetti. “Bu akademide en fazla uzak durman gereken grup işte tam karşında duruyor. Cehennem suikastçıları,” dedi sert bir sesle. Öfkeli ve uyarı dolu gözlerini tehlikeli grubun üzerinde tek tek gezdirdi.

Karga, tehlikeli suikastçı topluluğunun tam merkezinde, adeta etrafına ölüm saçan bir lider gibi dikiliyordu. Bir ayağını arkasındaki soğuk taş duvara yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Yanındaki adamlar da duruşlarından, gözlerinde ki buz gibi ifadeden anlaşıldığı üzere muhtemelen kamptaki diğer suikastçılardı.

Karga, kalabalığın uğultusunu delip geçen bakışlarımı hissetmiş gibi aniden kafasını kaldırdı. Gözleri doğrudan gözlerimi buldu. Bakışlarındaki o zifiri karanlık, ruhuma kadar sızıp beni ürperttiğinde kalbimin ritmi bir kez daha altüst oldu. Zorlukla da olsa kendimi toparlayıp gözlerimi ondan kopardım ve Frank’a döndüm. Sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak, "Onlardan tamamen uzak duracağıma emin olabilirsin," dedim.

Frank bu sözlerimle derin bir nefes aldı ve avludaki diğer tehlikeli simaları bana tek tek fısıldayarak anlatmaya devam etti. Ancak artık onu dinlediğimden o kadarda emin değildim. Çenesini hafifçe kaldırıp az önce incelediğim mermer tenli grubu göstererek, "İşte yan taraftakiler de kan emiciler," dedi.

Tiksintiyle karışık bir ses tonuyla ekledi, "Onlar hakkında söyleyebileceğim en net şey oldukça çıkarcı ve bencil olduklarıdır. Kalpleri yerine göğüs kafeslerinde sadece buz kütlesi taşırlar. Onlarda zerre duygu bula-"

Frank, asil giyinişli ama bir o kadar da ürkütücü olan soğuk adamları açıklamayı henüz bitirememişti ki avlunun devasa, demir kapısı büyük bir gürültüyle ardına kadar sarsılarak açıldı. Kapının çıkardığı o kulak tırmalayıcı gürültüyle birlikte koca avludaki tüm konuşmalar bıçak gibi kesildi. Herkes birden derin bir sessizliğe gömülerek gelenlere doğru kilitlendi. Göğsümdeki merak duygusuna yenik düşerek ben de durduğum köşeden bir adım öne çıktım ve kapıdan içeri süzülen guruba doğru baktım.

Yüce tanrılar aşkına, resmen nutkum tutulmuş, aldığım nefes boğazımda takılı kalmıştı. İçeriye resmen yirmiye yakın melek giriş yapmıştı. Sırtlarındaki o kusursuz, göz alıcı derecede beyaz ve ihtişamlı kanatlarıyla, attıkları her adımda etrafa yayılan asaletleriyle hepsi birbirinden kudretli, ulaşılmaz ve şahane görünüyorlardı.

Şaşkınlıktan büyülenmiş bir şekilde, adeta birer heykel gibi duran bu varlıkları izlerken, Frank’ın hemen kulağımın dibinde bitip fısıldamasıyla irkilerek kendime geldim. "Melek krallıklarının varisleri," dedi Frank, sesindeki o gizleyemediği hayranlıkla.

Aslında arkadaşım bunu bana fısıldayarak söyleme gereği duymasa bile, bu içeriye adım atan kibirli topluluğun, etrafa saçtıkları o yıkıcı enerjiden tutun da üzerlerindeki altın işlemeli zırhlara kadar meleklerin soyundan gelen varisleri olduğunu her hallerinden belli ediyordu. Tanrılar aşkına hepsinin bembeyaz kanatları vardı!!!

Gelenlerin en önünde yürüyen, saçları adeta erimiş altın gibi parıldayan melek varisi, avlunun tam ortasına doğru ilerlerken bakışlarını etraftaki halkın üzerinde kibirle gezdirdi. Buradaki herkes meleklerin yeryüzündeki acımasız hakimiyetini çok iyi bildiğinden, hiç kimse başını dik tutup onların gözlerinin içine bakma cesaretini gösteremiyordu.

Karga ve arkasındaki suikastçılar hariç, tabii ki. Onlar duvara yaslanmış bir şekilde, sanki karşılarındaki melekler sıradan birer ölümlüymüş gibi alaycı bir sessizlikle gelenleri izlemeyi sürdürdüler.

Lamira yanımda hafifçe titreyerek bana doğru yaklaştı ve "Hani burası herkesin eşit olduğu, krallıkların gücünün sökmediği bir akademiydi?" diye fısıldadı. Frank, Lamira’nın bu saf sorusuna acı bir gülümsemeyle karşılık vererek, "Güç her yerde güçtür güzelim. Melekler kuralları koyar ve gerekirse buradaki herkesi çiğner geçer," dedi.

Kalbimin derinliklerinde hissettiğim o tuhaf huzursuzluk, meleklerin avluya getirdiği o soğuk havayla birleşince bu akademide hayatta kalmanın tahmin ettiğimden çok daha zor olacağını ilk kez bu kadar net anladım.

En öndeki sarışın melek tam önümden geçecekken birden durup bana döndü ve baştan aşağı beni süzmeye başladı. Bense her ne kadar titrememek için kendimi zor tutsam da başımı aynı onun yaptığı gibi dik tuttum ve onu süzmeye başladım. Doğruyu söylemek gerekirse bu zamana kadar gördüğüm en güzel kadın o olabilirdi. Sarı saçları omuzlarına kadar dökülüyor, beyaz tenine çok yakışıyordu. Boyu benden sanırım beş santim kadar uzundu. Bu melekte en dikkat çekici şey kesinlikle mor renginde olan gözleriydi. Gözleriyle resmen beni hipnoz etmişti.

Başımı yan tarafa çevirdiğimde şaşırmıştım çünkü bu mor gözlü meleğin yanında ona çok benzeyen başka bir kadın melek vardı. Birbirlerine çok benziyorlardı, aralarındaki tek fark bu meleğin saçları parlak sarı değil, oldukça açık renkte olan kahverengiydi.

“Sen Porsian prensesi Nalin olmalısın değil mi?” diye sordu ipek gibi bir sesle. Onun bu sorusuyla birlikte avludaki tüm herkesin gözleri üzerime toplanmıştı. Ve bakışları hiç insancıl değildi. İç sesim bunu bu kaltağın bilerek yaptığını söyledi. Derince nefes alarak omuzlarımı daha da dikleştirdim. Ve onun yaptığı gibi yüzüme sahte bir gülüş ekleyip “Evet, benim,” dedim ve yüzüme düşen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdıktan sonra “Peki sizin kim olduğunuzu öğrenebilir miyim?” diye sordum.

Yüzümdeki gülümsemeyi sabit tutarak “Ah doğru, daha önce tanışmamıştık değil mi?” dedi ve eteğin üzerinde olmayan tozları hafifçe silkeleyip “Ben Mersos krallığının prensesi Veroni’yim,” dedi. Eliyle yanındaki diğer meleği işaret ederek “Bu gördüğünüz genç hanım da benim sevgili kız kardeşim Sevilya. Ve ikimiz de sizinle tanıştığımıza oldukça memnun olduk prenses,” deyip beni saygıyla selamladılar.

Bense onların selamlarına karşılık verip “Tanıştığımıza memnun oldum hanımlar,” dedim. Veroni’nin sözleri her ne kadar nazik olsa da bana verdiği hissiyat hiç hoş değildi. “Ailelerimiz bildiğiniz üzere pek geçinemezler ama umarım biz onlar gibi olmayız,” dedi.

Bense onun yaptığı gibi hafifçe gülerek “Ben de öyle umuyorum,” dedim.

Herkesin, özellikle meleklerin bakışlarına maruz kalmak beni oldukça germişti. Ama nereden geldiğini tam olarak anlamadığım bir borazan sesi sayesinde bu bakışlardan kurtulmuştum. Akademiden çıkan birkaç kişi geniş avlunun başındaki sahneye çıktılar. Aralarındaki saçlarına aklar düşmüş kadın kürsünün önünde durdu ve bakışlarını her yerde gezdirdi.

“Sevgili öğrenciler, Yurinus Elitler Akademisinin yeni eğitim öğretim yılına hepiniz hoş geldiniz!” dedi ve etrafta anında büyük bir alkış tufanı koptu. Sadece meleklerin alkışlamadığını görünce ben de hemen alkışlamayı kestim. Eğer saygı görmek istiyorsam onlarla aynı seviyede olduğumu onlara göstermek zorundaydım.

Kürsüdeki kadın, omuzlarına dökülen gümüşi kır saçları ve asil duruşuyla tüm avluyu tek bir bakışıyla sessizliğe gömebilecek bir güce sahipti. Üzerindeki lacivert, altın işlemeli pelerin rüzgarda hafifçe dalgalanırken, otoriter sesi büyüyle güçlendirilmiş gibi kulaklarımızda çınladı. “Ben akademi müdireniz, Baş Büyücü Valeria Vane. Bu duvarlar ardında geçireceğiniz her an, potansiyelinizi en üst seviyeye çıkarmak için tasarlandı. Yurinus, sadece güçlü olanların değil, gücünü yönetmeyi bilenlerin yeridir. Her birinizin kendi alanında, kendi soyunun sınırlarını zorlayarak en iyi eğitimi alması için tüm kadromuzla buradayız.”

Müdire Valeria, keskin gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirip derin bir nefes aldı. “İlk günün kargaşasını önlemek ve yerleşim işlemlerini hızlandırmak adına, herkesi grupça kendi ırklarıyla beraber içeriye alacağız. İlk önce melekler, sizler sıraya girer misiniz? İsimlerinizi kat görevlisine söyleyerek içeri girin lütfen. Size odalarınızı göstermek üzere hizmetlileriniz içeride beklemekte.”

Müdirenin komutuyla birlikte melekler merdivenlerin önüne doğru hareketlenip nizamı bir sıra oluşturdular. İsimlerini kat görevlisine yazdırarak büyük kapıdan içeriye girmeye başladılar. Bense ne yapacağımı bilemez halde orada öylece dikiliyordum. Bir melek değildim, kanatlarım yoktu ama bir meleğin varisi olarak buradaydım.

İmdadıma Frank yetişti. “Hadi onların peşinden içeriye girsene dekolteli hanım. Sen de bir meleksin,” dedi ve beni sırtımdan hafifçe onların yanına itekledi. Sıranın en sonuna geçtim, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan güm güm atışını bastırmaya çalışarak adımladım. Sıra bana geldiğinde görevliyle göz göze geldik. “Porsian prensesi, Leydi Nalin,” diyerek ismimi söyledim.

Görevli ismimi duyar duymaz şaşkınlıkla başını kaldırdı. “Demek gerçekten de Porsian’ın bir prensesi var,” diyerek fısıldadı. Ona attığım sert ve sorgulayıcı bakışları fark edince hemen toparlandı. “Ah, özür dilerim. Lütfen içeriye buyrun prenses,” dedi. Onu arkamda bırakarak sonunda akademinin devasa kapısından içeriye adımımı attım.

Akademinin içi, dışarısından çok daha görkemli ve ürkütücüydü. Melekler, yanlarındaki rehber perilerle tek sıra halinde, kusursuz bir askeri nizamla koridorda ilerliyorlardı. Duvarlar yüksek, sivri kemerlerle göğe doğru uzanıyor, üzerlerindeki meşaleler etrafa loş ama asil bir ışık yayıyordu. Yüksek tavanlardaki fresklerde eski savaşlar ve kadim ırkların zaferleri resmedilmişti. Bastığımız mermer zemin o kadar parlaktı ki neredeyse yansımamı görebiliyordum.

Yanıma gelen minyon, parıltılı kanatları olan bir periyle bakışlarımı o devasa koridordan çektim. “Buyrun, size kalacağınız odaya kadar eşlik edeyim. Eşyalarınız odanıza yerleşti prenses,” dedi. Ona “Ah, tamam, teşekkürler,” dedim ve birlikte yürümeye başladık.

Labirenti andıran koridorlarda ilerlerken akademinin katı kuralları mimarisinden bile okunuyordu. Peri, sol taraftaki devasa, işlemeli gümüş kapıyı göstererek kadın ve erkek meleklerin farklı koridorlarda kaldığını, yurt binasının bu şekilde kesin çizgilerle ayrıldığını belirtti. Kadın meleklerin kaldığı koridor beyaz mermerler ve lavanta kokularıyla bezenmişken, karşı taraftaki erkekler bölümü daha koyu renkli taşlar ve ağır odunsu kokularla sarmalanmıştı.

Nihayet koridorun sonundaki heybetli, üzerinde Porsian krallığının amblemi olan kapının önünde durduk. Peri kapıyı yavaşça açtığında karşılaştığım manzara nefes kesiciydi. Oda, bir saray odasını aratmayacak kadar genişti. Ortada devasa tül perdelerle süslenmiş büyük bir yatak duruyordu. Duvarlar krem rengi duvar kağıtlarıyla kaplıydı ve odanın köşesinde büyük, oymalı bir çalışma masası yer alıyordu. Yatağın hemen karşısında ise devasa, tavandan tabana uzanan bir cam vardı.

Yatağımın kenarına yavaşça oturduğumda, rehber peri de hemen karşımda saygıyla dikildi. “Bu akademi yılı, sizin gibi asil kanlar için oldukça zorlu ve bir o kadar da dönüştürücü geçecek prenses,” dedi nazik bir ses tonuyla. Elindeki parşömeni bana doğru uzattı. “Bu alacağınız derslerin programı. Kitaplarınız ve ihtiyacınız olan tüm parşömenler hemen şu köşedeki kütüphanede, yerlerine yerleştirildi.” Duvara yapışık olan geniş dolabımı açarak, eliyle kıyafetleri işaret etti. “Burada ise ait olduğunuz guruba ait olan pelerinler mevcut. Akademi yılı boyunca bu pelerinleri giymek mecburetindesiniz.” Dedi.

Peri hafifçe eğilerek selam verdi. “Ve artık bu akademi süresi boyunca size hizmet edeceğimi bilmenizi isterim. Her türlü ihtiyacınızda yanınızda olacağım. İsmim Herla”

Ders programını elime alırken kadına baktım. “Tanıştığımıza memnun oldum Herla. Rica etsem odama hizmetlim olan Lamira’yı ve öğrenci Frank’ı buraya gönderebilir misin?” diye sordum, sesimin buyurgan çıkmasına özen göstererek. Peri kızı gülümseyip başını salladı. “Tabii ki prenses, hemen iletiyorum,” dedi ve sessiz adımlarla odadan çıktı.

Yalnız kaldığımda parmaklarımın arasındaki parşömeni açtım ve gözlerimi ders isimlerinin üzerinde gezdirdim. Listenin ortalarına doğru geldiğimde duraksadım ve içimdeki tüm neşenin çekildiğini hissettim. Uçma dersi, büyük puntolarla parşömene kazınmıştı. Yüzüm anında düştü, dudaklarımı birbirine bastırdım. Benim kanatlarım yoktu. Meleklerin yanında, uçma dersinde ne yapacağımı düşünmek bile şimdiden mideme ağrılar girmesine sebep oluyordu.

Ancak listenin en altındaki dersi görünce bakışlarım parladı. İksir dersi. Kadim bitkiler, büyülü sıvılar ve karışımlar her zaman ilgimi çekmişti. En azından kendimi kanıtlayabileceğim, kanatlara ihtiyaç duymayan bir alan vardı ve bu düşünce beni fazlasıyla heyecanlandırmaya yetmişti.

Parşömeni yatağın üzerine fırlatıp ayağa kalktım. Adımlarım beni odanın en dikkat çekici yerine, büyük geniş camın önüne götürdü. Ellerimi arkamda birleştirip dışarıyı izlemeye başladım. Akademinin yüksek ve aşılmaz görünen taş duvarlarının hemen ardında, uçsuz bucaksız, koyu yeşil bir orman ve talim alanları uzanıyordu. Ağaçların yaprakları rüzgarla birlikte bir deniz gibi dalgalanıyor, gizemli ve tekinsiz bir hava yayıyordu. Ormanın derinliklerinde ne olduğunu merak ederek dakikalarca dışarıyı seyrettim.

Aradan uzun bir süre geçtikten sonra odanın sessizliğini kapının vurulma sesi böldü. Bakışlarımı ormandan ayırmadan tok bir sesle “Gir,” dedim. Kapı yavaşça açıldı ve içeriye Lamira ile Frank girdi.

“Neden gelmeniz bu kadar uzun sürdü, sizi beklerken ağaç oldum burada!” diye sitem ettim, ikisinin yanına doğru adımlayıp yatağımın yumuşak örtüsüne kendimi bırakırken.

Frank, bu halime alışkın olduğunu belli eden alaycı bir tavırla güldü. “Bizi kendinle bir tutma prenses, biz buradaki siktiğim hiyerarşinin en alt basamağına aitiz. Ben hiçbir büyü yeteneği bulunmayan sıradan bir insanım, Lamira ise senin emrindeki bir peri. Haliyle kapıdan en son girenlerin biz olması hiç şaşırtıcı değil.”

Frank haklıydı, söylediklerim yüzünden içimi ani bir pişmanlık kapladı. Sesimin mahcup çıkmasına özen göstererek, “Şey, özür dilerim, buranın saçma sapan bir düzenle işlediğini tamamen unutmuşum,” dedim.

“Her neyse, ders programını alabildin mi dekolteli hanım?” diye sordu Frank, elini rahat bir tavırla cebine daldırıp bir avuç dolusu fındık çıkarırken.

Yatağın üzerinde duran parşömeni alıp ona doğru uzattım. Genç adam parşömeni hızlıca kapıp kolunun altına sıkıştırdı. Ardından avucundaki fıstıkları yanımızda dikilen yeşil saçlı periye döndürerek, “Fındık yer misin? Oldukça lezzetlidir,” dedi, yüzüne karizmatik bir gülüş yerleştirerek.

Lamira uzatılan fındiklara bakarken, bu küçücük hareket bile yanaklarının anında kızarmasına yetti. “Ah, çok teşekkür ederim lordum ama alamam,” dedi mahcup bir sesle.

Bu kızın Frank’ın yanındaki inanılmaz değişimi beni her seferinde hayretler içinde bırakıyordu. Frank’ın olmadığı zamanlarda yanımda adeta bir aslan kesiliyor, hatta sözünü dinlemediğim anlarda bana sert davranıp hırpalayacak kadar ileri gidiyordu. Ama şimdi bu genç adamın karşısında adeta bambaşka biri olmuş, ses tonu bile incelmişti.

Frank şaşkın bir ifadeyle, “Neden ki?” diye sordu, eli hala havada, fındıkları genç kıza doğru uzatılmış halde beklerken.

Lamira narin elleriyle yeşil saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırıp, “Şey, benim fındığa karşı ciddi bir alerjim var da,” diye mırıldandı.

Lamira'nın bu hallerini izlerken içimden gözlerimi devirdim. Şu an gerçekten tam anlamıyla bir anime kızına dönüşmüştü. Eğer biraz daha bu tarz yapmacık konuşmaya devam ederse, “Sen bu değilsin, kendine gel!” diyerek onu sarsmak istiyordum.

Lamira’nın fındığa alerjisi olduğunu öğrendiği an Frank’ın yüzünde beliren ifade gerçekten görülmeye değerdi. Resmen yüzü asılmış, hayal kırıklığına uğramıştı. “Bilmiyordum, kusura bakma,” diyerek elini hızla geri çekti.

Bu sefer aynı fındikları bana doğru uzatıp, oldukça isteksiz ve keyifsiz bir ses tonuyla, “İster misin?” diye sordu.

“Evet!” diyerek avucundaki tüm fındıkları bir çırpıda topladım. Ardından doğrudan gözlerinin içine baka baka, fındıkları büyük bir afiyetle ağzıma atmaya başladım.

Frank, elindeki tüm ganimeti bir anda kaybetmenin verdiği öfkeyle bana dik dik baktı. “Sinir bozucu, dekolteli kadın,” diye mırıldandı dişlerinin arasından.

Ağzım dolu dolu bir şekilde, “Ne bu senin fındık aşkın ya? Seni ne zaman görsem sadece fındık kemiriyorsun. Yanında gizli bir fındik cephanesi mi taşıyorsun yoksa?” diye sordum büyük bir merakla.

“Geldiğim yerde fındık çok yetişir, ben de tadını seviyorum,” diyerek umursamazca omuz silkti. “Ve evet, haklısın, gerçekten de bir fındık cephanem var.”

Bunu zaten akademinin girişinde, Frank’ın eşyaları taşınırken arkasında gördüğüm tıklım tıklım dolu fındık çuvallarından çok iyi anlamıştım. Avucumda kalan son birkaç taneyi de ağzıma gönderirken, “Bana da biraz fındık getirmelisin,” demeye çalıştım. Ancak tam o esnada boğazıma kaçan bir parça yüzünden şiddetle öksürmeye başladım.

Lamira bıkkın bir sesle cıkcıklayarak araya girdi. “Bir türlü sana şu temel görgü kurallarını öğretemedim, ağzın doluyken asla konuşulmaz!” dedi sertçe. Hemen köşedeki sürahiden aceleyle su doldurup bana uzattı.

Getirdiği suyu bir dikişte bitirip rahat nefes aldıktan sonra, “Ay, ne var be? Biz bizeyiz şurada canım,” diyerek kendimi savundum.

Frank, Lamira’ya bakarak, “Herkes senin gibi görgü kurallarını çok iyi bilen, nazik bir genç hanım olamıyor ne yazık ki,” dedi.

Frank öküzünün sırf Lamira’yı övmek adına beni bu şekilde gömmesine fena halde bozuldum. Hiç düşünmeden dirseğimi sertçe yanımda duran karnına geçirdim. Beklenmedik darbemle birlikte Frank aniden öne doğru eğilmek zorunda kaldı, resmen nefesini kesmiştim.

Birkaç saniye sonra doğrulup kendine geldiğinde, gözlerindeki öfkeli bakışlar tamamen üzerime kilitlenmişti. Hiç oralı olmayıp ona göz devirdim ve kollarımı göğsümde kibirli bir şekilde birleştirdim.

Frank tekrar cıkcıklayıp başını iki yana sallayarak koltuğunun altındaki parşömeni açtı ve göz gezdirmeye başladı. “Bazı ortak derslerimiz var. Yarın ilk ders birlikte olacağız, bu iyi. Ama günün geri kalan kısmında derslerimiz tamamen ayrı görünüyor,” dedi.

Duyduklarımla sızlanarak, “Mortias seni beni koruman için buraya bir öğrenci kimliğiyle sokmadı mı? Neden sen de herkes gibi ders alıyorsun ki?” dedim. Yanımda tanıdık bir yüzün bulunması beni hem daha rahat hissettirir hem de güvende kılardı.

Frank’ın yüzü aniden karardı, ses tonu öfkeyle büründü. “Bunu Mortias’ın benden intikam almak amacıyla yaptığına kalıbımı basarım. Ben üç yıl önce bu akademide bir öğrenciydim ama kurallardan sıkılıp okuldan kaçtım ve burayı bıraktım. Şimdi seni koruma bahanesini kullanarak beni tekrar bu zindana yolluyor puşt.” Bugün ondan fazlasıyla küfür duymaya başlamıştım. Genelde küfür eden bir adam değildi. Buraya geldiği için gerçekten öfkeli olmalıydı ki ağzından hiç küfür eksik olmamıştı.

Lamira meraklı bir ses tonuyla lafa girdi. “Peki, neden okuldan kaçtın ki?” diye sordu gözlerini kırpıştırarak.

Frank, bakışlarını genç periye çevirdiği an yüzündeki o kızgın ifade tamamen silindi, yerini yumuşak bir tebessüm aldı. Anlaşılan kızın onun hakkında bir şey merak etmesi hoşuna gitmişti. “Öyle çok önemli bir sebebi yok aslında. Sadece buradaki zengin züppelerin arasında fena halde sıkıldım ve arkama bakmadan kaçtım,” dedi. Lamira da aldığı bu cevap karşısında, “Ah, anladım,” diyerek sessizce mırıldandı.

“Yarın sabah görüşürüz o halde,” dedim, ikisinin arasındaki o bitmek bilmeyen bakışmayı sertçe keserek.

Frank tek kaşını merakla havaya kaldırarak, “Yemeğe gelmeyecek misin?” diye sordu.

Her ne kadar karnım açlıktan zil çalsa da büyük yemek salonuna gitmek içimden hiç gelmiyordu. Çünkü Karga da kesinlikle orada olacaktı. Bana doğrudan bir şey yapmasa bile, aynı havayı solumak, aynı ortamda bulunmak bile beni sebepsiz yere fena halde geriyordu. Zaten bugünlük yaşayabileceğim maksimum gerginlik dozunu fazlasıyla doldurmuştum, daha fazlasını kaldıracak gücüm kalmamıştı.

“Hayır, gelmeyeceğim. O kadar aç hissetmiyorum, hem çok yorgunum. Bu yüzden hemen uyuyacağım,” dedim, yatağa biraz daha kurularak.

“Giyinmene yardımcı olmamı ister misin prenses?” diye sordu Lamira, sesine kondurduğu yumuşacık, adeta bir pamuğu andıran tınıyla.

Başımı hızlıca iki yana sallayarak, “Hayır, teşekkür ederim, kendi başıma halledebilirim,” dedim, bir an önce yalnız kalmak istediğimi belli eden bir aceleyle.

“Peki o halde, iyi geceler Nalin,” dedi Frank. Ardından peşine takılan Lamirayla birlikte odamdan sessizce çıktı.

Güneş gökyüzünde daha yeni yeni batmaya, etrafı kızıllık sarmaya başlamıştı. Aslında uyumak için çok erkendi ama aşağıda, o kibirli tiplerin arasında daha fazla dikilmek istemiyordum. Kapının kilitlendiğinden emin olduktan sonra hemen devasa gardırobumun önüne gidim. Üzerimdeki o rahatsız edici, beni sıkan resmi kıyafetlerden bir çırpıda kurtuldum. Yerine son derece rahat, uzun ve geniş, gökyüzü mavisi renginde tiril tiril bir elbise geçirdim.

Normal şartlarda elbisemin üzerine hangi gruba ait olduğumu gösteren o ağır pelerini takmam gerekiyordu ama bunu yapmayı reddettim. İlk günden pelerinsiz dolaştım diye büyük bir sorun çıkmazdı herhalde. Saçlarımı ise hiçbir tokayla tutturmadan, omuzlarımdan aşağıya özgürce bıraktım.

Belki bu yaptığım, kuralları çiğnemek adına yanlış bir adımdı ama hazır herkes yemek salonuna doluşmuşken, yerleşme telaşı da sürerken bu fırsatı kaçıramazdım. Bu koca akademiyi kendim gezip keşfetmek istiyordum. Kendi kendime yapacağım bu gizli kaçamak fena halde eğlenceli olabilirdi.

Hemen odamın ağır ahşap kapısını aralayıp koridora süzüldüm. Geldiğim yönün tam tersine doğru, sessiz adımlarla yürümeye başladım. Geniş mermer koridorlarda ilerlerken, bazı büyük kapıların önüne gelip duraksadım. Duvarlardaki ve kapıların üzerindeki işlemeli amblemler, hangi grubun bölgesinde olduğumu bana açıkça fısıldıyordu.

Mesela sarmaşıkların ve egzotik bitki desenlerinin tam ortasına yerleştirilmiş, parıldayan bir iksir şişesi amblemini gördüğümde, buranın büyücü şifacıların koridoru olduğunu hemen anladım. Birkaç koridor daha geçtim; kiminde parıldayan kılıçlar, kiminde ise fırtına bulutları resmedilmişti.

Yürüyüşüm sırasında ne zaman uzaklardan elinde süpürge ya da tepsi tutan hizmetli bir peri görsem, hemen arkadaki büyük sütunların arkasına ya da duvar girintilerine saklandım. Uzaktan gelen kalabalık ayak seslerini ya da kahkahaları duyduğum yerlere ise hiç adım atmadım, yönümü değiştirip oradan hızla uzaklaştım.

Ancak labirenti andıran koridorlarda yolumu tamamen kaybetmiştim. Sola saptığım an, burnuma dolan ağır et ve baharat kokularıyla büyük bir hata yaptığımı fark ettim. Karşımda devasa gümüş kakmalı kapılar duruyordu ve içeriden yüzlerce kişinin uğultusu yükseliyordu. Yanlışlıkla tam yemekhanenin önüne gelmiştim.

Korkuyla gerisin geri kaçmaya yeltendim ama devasa kapılardan biri aralandı. İçeriye adım bile atmadan arkama bakarak uzaklaşmaya çalışırken, içerideki bazı gözlerin çoktan üzerime dikildiğini hissettim. Kalabalığın arasından sıyrılan o tanıdık, kibirli bakışlarla göz göze gelince kanım dondu. Avluda tanıştığım melek prenses Veroni, elindeki kadehiyle tam karşımda dikilmiş, o küçümseyici mor gözlerini doğrudan üzerime dikmişti. Beni pelerinsiz ve bu basit elbiseyle gördüğü an dudaklarında alaycı bir gülüş peydah oldu.

Beni gördüğünü fark ettiğim an yerimde daha fazla duramazdım. Kalbimin güm güm atışıyla birlikte arkamı döndüm ve koridorda adeta koşarcasına hızlandım. Akademinin o kasvetli yatakhane kısmından tamamen sıyrılıp dersliklerin bulunduğu büyük bölüme geçtim. Sırayla sınıfların kapılarını zorladım ama neredeyse tüm sınıfların büyüyle ya da anahtarla kilitlendiğini gördüm.

İçeriyi dikizleyemeyince canım sıkıldı, bu yüzden binanın ağır demir kapısını aralayarak kendimi serin dış havaya, yani bahçeye attım. Bahçedeki talim alanlarına, silahların ve antrenman sahalarının olduğu tarafa hiç bakmadan direkt okulun hemen arkasında yer alan, sık ağaçlarla kaplı ormanlık sınıra doğru saptım. Kendimi o boğucu bakışlardan kaçırmak için adeta ağaçların gölgesine sığınmıştım.

Yaprakların hışırtısı eşliğinde bir süre patikada yürüdükten sonra, ağaçların derinliklerinde gizli kalmış, adeta saklanmış çok güzel bir çardak buldum. Çardak, bembeyaz mermerlerden yapılmış, sarmaşıklarla bezenmiş harika bir yapıydı.

Hiç düşünmeden beyaz çardağın içine girdim. Sırtımı mermer sütunlardan birine yaslayıp arkamda kalan o devasa, görkemli okul binasına baktım. Birden içimdeki çocuksu heyecan dalgası her yerimi sardı. Resmen fantastik bir dünyada, Hogwarts’tan bile çok daha havalı, büyüleyici bir okula düşmüştüm.

Bu düşünceyle birlikte durduramadığım bir gülümsemeyle yerimde resmen çocuk gibi zıpladım. “Resmen dünyadaki en şanslı insan ben olabilirim ya!” diye fısıldadım neşeyle. “Türkiye’de sıradan bir hayat yaşarken şimdi Harry’ninkinden bile daha iyi bir okulun tam ortasındayım!”

Kendi kendime konuşurken sevinçten deli gibi etrafımda dönmeye başladım. “Ve üstelik, o saçma sapan tahta değnekleri kullanmaya gerek bile duymadan, sadece zihnimle büyüler yapabiliyorum!” dedim, sesli bir kahkaha atarak. Etrafımda in cin top oynadığı için, kimsenin beni duymayacağından emin olmanın rahatlığıyla sesimi hiç kısmamıştım.

Tam bu harika anın tadını çıkarırken, hemen arkamdan gelen erkeksi, pürüzsüz bir ses tüm neşemi bıçak gibi kesti.

“Türkiye’de neresi?” diye sordu meraklı ses.

Duyduğum soruyla birlikte korkudan yerimden resmen bir karış yukarı zıpladım, kalbim boğazımda atmaya başladı. Hızla arkamı dönüp sesin sahibine baktım.

Karga, kendisiyle tanıştığım ilk günkü gibi yine bir ağacın yüksek dalına kurulmuş, yukarıdan beni izliyordu. Elinde durmadan, adeta bir tüy hafifliğiyle çevirdiği keskin hançeriyle gözlerimin içine bakıyordu. Bakışlarım elinde ustalıkla, her an canımı alabilecekmiş gibi parıldayan hançere kaydıkça korkudan hafifçe titremeye başlamıştım.

“Sana bir soru sordum küçük hanım. Türkiye’de neresi? Kraliçe seni bunca zamandır gerçekten de orada mı saklıyordu?” diye sordu. Uzun bir aradan sonra ilk kez onun o derin, tekinsiz sesini duymak, içimde adını bile koyamadığım tuhaf, değişik duyguların dalgalanmasına neden olmuştu.

Benim bu ani sessizliğime bakarak kafasını hafifçe yana eğdi. “Bu sessiz oluşuna bakılırsa cevap evet. Bunca yıldır orada saklandığına göre, senin için güzel bir yer olmalı,” dedi ve iki uzun bacağını da oturduğu kalın ağaç dalından aşağıya doğru sarkıttı.

Kendime hakim olamayarak, içimdeki vatan sevgisinin verdiği dürtüyle başımı dikleştirdim. “Dünyada görüp görebileceğin en güzel, en asil toprakların adıdır Türkiye,” dedim, sesimin gururlu çıkmasına özen göstererek.

Karga, bu çıkışım karşısında alaycı bir tavırla mırıldandı. “Eğer o kadar güzel bir yerse, kesinlikle kraliçe Luhayra’nın elinde kalmamalı. En kısa zamanda Mersos kralıyla konuşup orayı fethetsek hiç de fena olmayacak,” dedi.

Bu adamın Mersos kralıyla arasının çok iyi olduğunu biliyordum. Kraliçeye karşı ise sebebi ne yazık ki bilmediğim, arkasında derin sırlar barındıran oldukça büyük bir düşmanlık besliyordu. Dur bir dakika, eğer Mersos kralıyla bu kadar iyi anlaşıyorsa, o kibirli melek prenses Veroni ile de arası gayet iyi olmalıydı. Bu ani düşünce, kalbimin ortasında sebepsiz yere tuhaf bir huzursuzluk yaratmış, canımı fena halde sıkmıştı.

“Türkiye'yi, bırak melek Luhayra’yı, senin o taptığın tanrıların bile fethetmeye fena halde çekineceği bir halka sahip!” dedim sert, taviz vermez bir ses tonuyla. “Mersos kralıyla birlikte kendinize ölmek için güzel bir mezar yeri arıyorsanız, o zaman buyurun gidin, fethetmeyi bir deneyin bakalım.”

Evet, belki şu an durumları biraz abartmış olabilirdim ama uzun zamandır içimde hep bastırmaya, yok saymaya çalıştığım vatan özlemim bir anda ağır basmıştı. Türkiye’de evet, çok da iyi anılarım yoktu ama bu durum güzel ülkemi sevmediğim, onu korumayacağım anlamına kesinlikle gelmezdi. Ülkemin tek bir karış toprağı için canını seve seve feda edebilecek binlerce vatan evladına sahiptik. Bu yüzden, her şeye rağmen Türkiye gibi asil bir ülkede büyüdüğüm, o kültürle yoğrulduğum için her zaman şükredecektim.

“Şimdi sen böyle iddialı konuşunca, o gizemli yeri daha da merak ettim doğrusu. Kim bilir, belki günün birinde beni de oraya götürürsün, ha küçük hanım?” dedi. Ardından oturduğu ağaç dalından hafifçe zıplayıp, bembeyaz mermerlerle kaplı çardağın içine adeta bir gölge gibi süzüldü ve tam önümde durdu.

Öfkeli yeşillerimi onun gizemli kehribar gözlerine dikerek, “Fazla hayal kuruyorsun anlaşılan. Öyle bir şey hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Senin gibi biriyle cennete bile gitmem ben,” dedim net bir dille.

“Biz de o zaman cennete değil, cehenneme gideriz küçük hanım,” dedi tehlikeli bir fısıltıyla. Sol elini hızla arkamda yaslı durduğum mermer direğe yaslayıp, yüzüme doğru tehlikeli bir şekilde eğildi. Yüzündeki o gri çelik maskesiyle dudaklarımın arasında sadece birkaç santimlik bir mesafe kalana dek durmadı.

Bu kadar yakınlık, göğüs kafesimi zorlayan kalbime kesinlikle hiç ama hiç iyi gelmiyordu. Nefesim boğazımda düğümlenmişti. “Hatta istersen senin için bu süreci, daha da hızlandırabilirim,” dedi. Sağ elinde tuttuğu keskin hançeri yavaşça kaldırıp, sol yanağımın üzerinde hafifçe sürtmeye başladı.

Metalin buz gibi, soğuk yüzü tüm tüylerimin diken diken olmasına yetti. Korkudan nefesimi bile dışarıya veremiyordum. Hançeri yüzümün pürüzsüz teninden aşağıya doğru yavaş adımlarla indirdi ve tam şah damarımın üzerinde sabitleyerek durdurdu. Üzerime iyice eğilmiş, beni tamamen mermer direkle kendi bedeni arasına hapsetmişti.

Boğazımda hissettiğim keskin hançerin ölümcül varlığı yüzünden, onunla göz temasımı bir an bile kesemiyordum. Hançeri biraz daha sert boğazıma doğru dayayınca, içimdeki korku öfkeye dönüştü ve daha fazla dayanamayarak bağırdım. "Senden nefret ediyorum!"
Bu ani sözlerimle birlikte, boğazımdaki keskin hançerin baskısını bir anda kesti. Gözlerimin en derinliklerine, ruhumu okumak ister gibi bakarak, "Nefret etmelisin zaten," diye fısıldadı.

Üzerimdeki baskıyı ve ağırlığını biraz daha artırarak, kelimelerinin üzerine tek tek basarak vurguladı. "Benden çok daha güçlü nefret et!".

Kurduğu cümleler her ne kadar kendisinden nefret etmemi emrediyor olsa da, kehribar gözlerindeki yoğun bakışları sanki tam tersini, bana zarar vermek istemediğini haykırıyor gibiydi. Yüzüme düşen yaramaz bir tutam saçı, hançeri tuttuğu avucunun içine hafifçe aldı. Parmaklarının ucuyla saç tellerimi incitmekten korkar gibi nazikçe okşamaya başladı.

Ardından ondan hiç ama hiç beklemediğim, beni şoka sokan bir hamle yaptı. Saçlarımın üzerine doğru hafifçe eğildi, yüzünde o soğuk çelik maske olmasına rağmen derin bir nefes alarak saçlarımı kokladı. “Hala gül gibi kokuyorsun,” dedi, sesindeki o tuhaf yumuşamayla.

Onun bu beklenmedik sözleriyle birlikte, şaşkın bakışlarım yüzündeki gri çelik maskenin üzerinde yer alan ince, zarif gül desenlerine kaydı. Karga’nın da tıpkı Mortias gibi garip, çözülemeyen bir gül takıntısı olduğu artık tamamen gün yüzüne çıkmıştı.

Saçlarımı yavaşça parmaklarının arasından bırakıp benden bir adım geri çekildiğinde, “Biz düşmanız, bunu sakın aklından çıkarma küçük hanım,” diye fısıldadı kendi kendine konuşur gibi.

Ama bu cümleyi bana hatırlatmaktan ziyade, daha çok kendi zihnine kazımak, kendisini ikna etmek istiyor gibi bir hali vardı. Çünkü o saniyeden sonra bakışları her zamanki gibi gözlerimde çakılı kalmadı; resmen gözlerini benden kaçırarak yere doğru çevirdi.

“Emin olabilirsin, bu gerçeği unutmama zaten hiç fırsat vermiyorsun,” dedim ters bir sesle. Kendimi toparlayarak iki elimle onun o geniş göğsünü güçlü bir şekilde geriye doğru ittirdim.

Ancak sert kayaya çarpmışım gibi yerinden bir milim bile kıpırdamadığını görünce, sinirlenerek ikinci kez, bu defa tüm gücümü parmak uçlarıma toplayarak onu tekrar ittirdim. Bu sefer bana hiçbir zorluk çıkarmadan, bilerek geriye doğru birkaç adım attı. Hemen onun üzerimde kurduğu büyüleyici, boğucu etkisinden sıyrılıp birkaç adım uzağına geçtim.

“Beni öldürmek için mi bunca yolu gelip beni takip ettin?” diye sordum, içimdeki merakı daha fazla saklayamayarak pat diye.

Elindeki keskin hançerini belindeki o deri kınına rahat bir tavırla yerleştirirken, “Hayır, buraya seni öldürmek için gelmedim. Ama içimde seni hemen şuracıkta öldürmek için çok güçlü, önü alınamaz bir arzu duyduğumdan kesinlikle emin olabilirsin,” dedi.

“O halde seni şu an durduran şey tam olarak ne? Şurada istesen beni saniyeler içinde bin parçaya çoktan bölmüştün,” dedim, meydan okurcasına çenemi kaldırarak.

Beni birkaç saniye boyunca, sessizce baştan aşağıya doğru dikkatli bir şekilde süzdü. “Sadece hata yapmanı, gerçek yüzünü göstermeni bekliyorum. Tıpkı annen gibi acımasız, bencil bir kadın olduğunu hissettiğim, bunu gördüğüm an gelip o boğazını hiç düşünmeden deşeceğimden emin olabilirsin,” dedi.

“Kraliçe Luhayra’dan bu kadar büyük bir nefretle bahsetmenin, ondan bu denli tiksinmenin sebebi tam olarak ne?” diye sordum, içimdeki o büyük merakı gizleme gereği duymadan. Kraliçeye hiçbir zaman içimden gelerek anne diyemiyordum, çünkü bu kelime onun gibi bir kadına karşı hissettiğim yabancılığa tamamen tersti.

Karga, sorduğum soruyla birlikte yumruklarını sıktı, sesindeki o nefret dalgası çardağın mermer duvarlarında yankılandı. “Kraliçe, benim bu acınası hale gelmeme, bir canavara dönüşmeme sebep olan kadın. Onun adımları yüzünden acımasız bir suikastçı oldum; onun yüzünden insanların adımı duyduğunda korkuyla lanet okuduğu tekinsiz bir adama dönüştüm. O benden sadece ailemi, geçmişimi koparıp almakla kalmadı; onlarla birlikte tüm benliğimi, içimde iyiye dair var olan her şeyi de tek tek yok etti. Anlayacağın prenses, senin o melek bozuntusu annenden nefret etmem için heybemde bolca sebebim var,” dedi.

Yüzü her ne kadar donuk, gri maskeyle tamamen örtülü olsa da, kehribar gözlerinden sızan o saf öfkeyi ve sesindeki o derin kırılmışlığı iliklerime kadar hissetmiştim. Bu lanet, acımasız kadın geçmişte ne yapmıştı da herkesin bu denli büyük nefretini kazanmayı başarmıştı? En kısa zamanda kraliçeyle yüz yüze görüşmek istediğimi Mortias’a sert bir dille iletmeyi aklımın bir köşesine çoktan not etmiştim. Artık benimle, geleceğimle ilgili kurdukları o gizli planları tamamen öğrenmenin vakti gelmişti de geçiyordu bile.

Görünen o ki Karga’nın gerçekten de o kadından nefret etmek adına çok haklı, çok güçlü nedenleri vardı. Ancak kraliçenin onun ailesini elinden nasıl vahşice kopardığını, geçmişini nasıl yaktığını detaylıca sormaya cesaret edemedim. Çünkü her an sakinliğini kaybedip, kraliçe bozuntusuna karşı duyduğu öfkenin acısını benden çıkarır diye içten içe fena halde korkuyordum.

“Sen çok güçlü, adı duyulduğunda herkesin titrediği bir suikastçısın. Nasıl oldu da bunca zamandır kraliçeyi öldürmeyi başaramadın?” diye sordum şaşkınlıkla.

Kalede kaldığım, eğitim aldığım o iki aylık süreçte Porsian krallığının birçok güçlü generaliyle yan yana gelme, konuşma fırsatı bulmuştum. Hepsinin ortaklaştığı, adını andığında yüzlerinin kireç gibi olduğu tek bir isim vardı; o da tam karşımda duran Karga’ydı. Karga, sandığımdan çok daha büyük, devasa bir güce sahipti. Kıtanın dört bir yanına yayılmış geniş bir suikastçı ağını yönetiyordu ve onun bir tek emri için canını bir saniye bile düşünmeden feda edebilecek binlerce sadık adamı vardı. Bu yüzden birçok krallığın lideri onu deliler gibi kıskanıyor, ondan çekiniyordu. O, tek bir kelimesiyle krallıklar kurup, tek bir hamlesiyle koca hanedanlıkları yıkabilecek bir gücü elinde tutuyordu.

Mesela, ormanda şans eseri tanıştığım orman koruyucuları elflerin lideri olan Peter, aslında Demirkıran krallığı hala ayakta olsaydı oranın yeni ve meşru kralı olacakmış. Ama Karga, tek başına o koca elf krallığını yerle bir edip yıkmış. Bu inanılmaz bilgiyi Frank’tan ilk duyduğumda şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak gibi olmuştum.

Sahi, acaba Peter şu an nerelerdeydi, ne yapıyordu diye düşünmeden edemedim. Onu kalede eğitim aldığım iki aylık süreçte sadece bir kez, o da çok kısa bir süreliğine görebilmiştim. O görüşmeyi de kıskançlığı her halinden belli olan Mortias tamamen sabote etmişti. Beni Peter’dan deli gibi kıskandığını hiç gizlemeden sürekli aramıza girmiş, konuşmamızı bozup durmuştu. En sonunda da resmen Peter’ı kaleden kabaca kovmuştu. Sonraki günlerde de Peter’ın Mortias’ın kurduğu baskı yüzünden kaleye bir daha adım atamadığından neredeyse tamamen emindim.

Karga, daldığım derin düşünceleri fark etmiş gibi sonunda sessizliğini bozup konuşmaya başladı. “Çünkü onu öldürmek, o canı bedenden söküp almak için sabırla beklediğim çok özel, çok önemli bir zaman var. O kaçınılmaz an gelesiye kadar, kraliçe ne yazık ki yaşamak zorunda,” dedi.

Kaşlarımı merakla çatarak, “Ne özel zamanı? Tam olarak neyi bekliyorsun sen, deli adam?” dedim, sabırsızlıkla.

Karga, sorduğum soru üzerine birden çardağın içinde gür, neşeli bir kahkaha attı. “Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceksin küçük hanım,” dedi. O eski, insanı çileden çıkaran sinir bozucu Karga tüm ihtişamıyla geri dönmüştü anlaşılan.

Gerçi onun bu gıcık, alaycı hallerini, az önceki karanlık ve sert tavrına her zaman seve seve tercih ederdim. Yüzümü buruşturarak, “Gıcık adam,” diye mırıldandım.

“Ah, bir prensesten hayatım boyunca aldığım en güzel, en samimi iltifat bu kesinlikle,” dedi ve alaycı bir tavırla önümde yavaşça eğildi.

“İnsanın kendini bilmesi gerçekten çok güzel bir şey,” dedim ve onun bu alaycı eğilişine karşılık ben de sahte bir saygıyla hafifçe eğilerek karşılık verdim.

Tam bana bir şey söyleyecekti ki aramıza adeta bir bomba gibi düşen, guruldayan karnım yüzünden kelimeler havada asılı kaldı. Karnım daha önce hayatım boyunca hiç guruldamadığı şekilde büyük, yankılı bir ses çıkardı. Sanki günlerdir bir lokma bile yememişim gibi çıkan bu sesle resmen şok oldum. Utançla hemen elimi karnıma bastırıp alt dudağımı dişlerimin arasına aldım. Eğik başım utancın ağırlığından sanki gövdemden kopmuş gibiydi.

Başımı kaldırıp Karga’ya bakmaya o kadar çok utanıyordum ki yanaklarıma anında ateş basmıştı. Şu an kıpkırmızı bir domatese benzediğime adım gibi emindim. Çardağın içindeki sessizliği bozan dalga geçmeye hazır sesi kulaklarıma ulaştı. “Anlaşılan birinin karnı fena halde aç,” dedi Karga, alaycı tınısını gizlemeye gerek duymadan.

Başımı eğdiğim yerden yavaşça kaldırdım, gözlerimden alevler fışkırıyordu. “Bununla ilgili tek bir kelime daha edersen, yemin ederim kendine ölümlerden ölüm beğenirsin,” dedim ve öfkeyle parmaklarımı açık siyah dalgalı saçlarıma daldırdım.

Karga’nın benimle her zamanki gibi dalga geçmesini, beni yerin dibine sokmasını beklerken şaşırtıcı bir hamle yaptı. “Hadi şu siktiğim okula geri dönüp karnını doyuralım. Akşam yemeğine gitmedin mi sen?” diye sordu. Tam o anda ikimizin de hiç beklemediği, büyüleyici bir şey oldu. Karga’nın karnı da az önce benim çıkardığım sesin tam on katı büyüklükte bir sesle guruldadı. İkimizin gözleri de şaşkınlıkla kocaman açıldı, bakışlarımız saniyeler içinde Karga’nın kaslı karnına doğru indi.

“Anlaşılan sen de akşam yemeğine inmemişsin,” dedim imalı bir şekilde gülümseyerek. Utancım bir anda uçup gitmiş, yerini zafer kazanmış bir edaya bırakmıştı.

Karga hiç bozuntuya vermeden, dik başlı duruşunu bozmayarak dikleşti. “Tek diyet uygulayan kişi sen değilsin küçük hanım,” dedi ve büyük adımlarla akademiye doğru yürümeye başladı. “Kurtlara yem olmak istemiyorsan beni yakından takip et.”

Ormanın karanlık ve tekinsiz ağaçları arasından okula doğru yürürken, Karga’nın da iyi ki çardakta karşıma çıktığını içten içe düşündüm. Çünkü çoktan geldiğim yolu tamamen unutmuştum. Eğer yanımda bu adam olmasaydı yüzde yüz ormanın içinde kaybolmuş, sabaha kadar ağaçların arasında dolanıp durmuştum. Onunla konuşurken ve didişirken saatin ne kadar çabuk geçtiğinin farkına dahi varamamıştım.

Güneş çoktan batmış, yerini gecenin zifiri karanlığına bırakmıştı. Gökyüzünde parıldayan ay tam tepeye yükselmişti. Çardakta geçirdiğimiz vakit boyunca, akademinin sihirli meşaleleri sayesinde etrafımızı rahatça görebilmiştik. Okuldaki büyü nedeniyle, gece vakti çöktüğünde tüm meşaleler kendiliğinden alev alıyordu. Bu gizemli ormandan da sadece bu akademinin öğrencileri güvenli bir şekilde okula giriş yapabiliyordu.

Devasa duvarları yükselen binanın önüne geldiğimizde, ağaçların arkasına gizlenerek etrafta nöbetçi asker var mı diye kontrol etmeye başladık. Burası krallıkların ortak kararıyla kurulmuş büyük bir akademiydi. Bu yüzden nöbet tutan askerler hiçbir krallığın ordusuna ait değildi, sadece akademiye hizmet ediyorlardı. Gecenin bu saatinde, pelerinsiz bir şekilde yakalanmak ikimizin de işine gelmezdi. Okul, özellikle bu disiplin ve pelerin kuralları konusunda fena halde katıydı. İlk günden başımın belaya girmesini hiç istemiyordum.

“Askerler uzaklaştı, hadi gidelim,” dedi Karga, fısıltıyla karışık emir veren sesiyle.

Birlikte duvarın büyük gölgesine sığınarak hızlıca koştuk. Sessiz adımlarla okulun içerisine, o yüksek tavanlı koridorlara sızmayı başardık. Yemekhanenin bulunduğu tanıdık koridora doğru ilerlerken her adımımda tetikteydim. Tam köşeyi döneceğim sırada Karga birden güçlü eliyle kolumu tuttu ve beni sertçe kendine doğru çekti.

Büyük bir refleksle bir elimle ağzımı kapatıp bizi iki dar duvarın arasındak ki karanlık girintiye sıkıştırdı. Diğer eliyle bana sessiz olmamı işaret etti. Tam ona neden böyle yaptığını soracakken, koridorda yankılanan sert ayak sesleri yüzünden anında sustum. Dikkat kesilerek, yaklaşan seslerin nereye doğru gittiğini anlamak için nefesimi bile tutarak dinlemeye başladım.

Karga’nın büyük elini belime yerleştirmesiyle irkilerek gözlerimi ona çevirdim. Beni iki duvarın arasındaki o daracık alana daha çok çekmişti. İkimiz de hareket edemeyeceğimiz kadar kısıtlı bir alandaydık. Gövdelerimiz birbirine resmen kenetlenmiş, bütünleşmişti. Göğüs kafesinin altında delice atan kalbinin sesini çok rahat bir şekilde duyabiliyordum.

Nefes alıp verdikçe, göğsüm onun zırhı olmayan siyah tuniğine daha fazla baskı yapıyordu. Ve bu her gerçekleştiğinde, Karga’nın maskesinin altından sızan nefes alışlarının değiştiğini fark ettim. Bakışlarımı onun o geniş, heybetli omuzlarından çekip bize iyice yaklaşanları görmek amacıyla yukarıya kaldırdım.

Gelenler, avluda tanıştığım Veroni, yanındaki birkaç melek prenses ve onlara eşlik eden kan emici, soluk tenli kadınlardı. Kendi aralarında bir şeyler fısıldayarak konuşuyorlardı. Meleklerin kalacağı koridorun tam önüne geldiklerinde durdular. Ben bulunduğum girintiden onları gayet net görebiliyordum ama onlar, önümüzde duran devasa çiçek saksısı ve karanlık gölge yüzünden bizi fark edemiyorlardı. Ne konuştuklarını duymak için iyice kulak kesildim.

“Peki, şu sonradan ortaya çıkan Porsian prensesine ne yapmayı düşünüyorsun Veroni?” diye sordu uzun boylu, siyah saçlı kan emici kadın. Vampirlerin bu dünyada gerçekten var olduğuna inanmak hala benim adıma çok zordu. Dur bir dakika, bu kadın az önce benden mi bahsetmişti?

“O ezik için yapmayı düşündüğüm hiçbir şey yok. Çünkü o kız benim dengim falan değil,” dedi Veroni, zehirli bir yılan gibi tıslayarak.

Bu sefer yanlarındaki kahverengi saçlı, kısa boylu diğer vampir kadın lafa girdi. “Ya ileride güçlenip sana büyük bir sorun çıkarırsa, o zaman ne yapacaksın?” diye sordu merakla.

Veroni, parlak sarı saçlarını kibirli bir tavırla parmağına doladı. “O zaman geldiğinde, bir bakmışsın küçük prenses derin uykusundan birden uyanamayıp ölüvermiş,” dedi. Bu tehditkar cümlenin ardından koridordaki tüm kadınlar hep birlikte yapmacık kahkahalar atmaya başladılar.

Öfkeden çenemi o kadar sert sıkmıştım ki resmen dişlerim sızlamıştı. Bu sürtükler kimin hakkında, nasıl konuştuklarını kesinlikle bilmiyorlardı. “Ben size gösteririm pis sürtükler,” diyerek tam saklandığım yerden öfkeyle fırlayacakken, Karga sertçe kolumu tutup beni tekrardan arkamdaki duvara sabitledi.

Tekrar hamle yapıp çıkmaya yeltendiğimde ise bu defa iki büyük elini de başımın iki yanındaki duvara yaslayarak beni tamamen kendi bedeniyle kilitledi. “Fazla fevri davranıyorsun. Şu an oradan çıkarsan, kendine sadece güçlü düşmanlar edinirsin, başka hiçbir şey kazanamazsın,” diye fısıldadı maskesinin ardından.

Lanet olsun ki haklıydı. Şimdi çıksam ne yapacaktım? Karşımdaki o güçlü meleklerle ve vampirlerle tek başıma dövüşüp onları yenecek kadar büyük bir güce henüz sahip değildim.

“Porsian prensesi, ismi neydi şunun? Nalin miydi neydi? Buraya gelmekle hayatının en büyük hatasını yaptığının hala farkında değil,” dedi başka bir melek prenses, alayla gülerek.

Öfkeyle ellerimi tırnaklarımı etime geçirecek şekilde sıkmış, göğsümün üzerinde tutuyordum. Birden Karga’nın, yumruk yaptığım ellerimi büyük avucunun içine almasını beklemiyordum. Sıkıca tuttuğu ellerimi göğsümüzün arasında, arkamdaki duvara bastırarak beni tamamen hareketsiz bıraktı.

Ona dönüp baktığımda, içimdeki her bir zerreyi fena halde titreten o yoğun, karanlık kehribar bakışları tamamen üzerime odaklanmıştı. Yüzünü yüzüme iyice yaklaştırdığı için artık bedenlerimiz tek bir vücut haline gelmişti. Sırtıma batan o sert, pürüzlü taş yüzünden yerimde hafifçe kıpırdanıp biraz yan tarafa kaymaya çalıştım.

Tam bu hareketim esnasında, göğsüm Karga’nın sert gövdesine iyice sürtündü. Karga’nın boğazının derinliklerinden gelen o erkeksi yutkunma sesini ve kehribar gözlerinin saniyeler içinde göğüslerime doğru kayışını büyük bir dikkatle izledim. Onu bu dar alanda oldukça tahrik etmeyi başarmıştım.

Ve garip bir şekilde bu durum hoşuma gitmişti, bundan narsistçe bir zevk almaya başlamıştım. Geçmişten beri erkeklerle bu şekilde oynamayı, onları kendime çekip ardından öylece bırakmayı her zaman çok sevmiştim. Sanırım bu benim karakterimdeki en kötü, en acımasız özelliklerden biri olabilirdi.

Bu tehlikeli özelliğe de Polat’ın bana yaşattığı o iğrenç ihanetten sonra sahip olmuştum. Benim dünyamda erkekler asla güvenilir, aşka ya da sadakate layık varlıklar değildi. Bu yüzden onları böyle küçük hamlelerle tahrik eder, ardından arkama bile bakmadan bırakırdım.

Karga’nın sürekli olarak yutkunan adem elmasını, gözlerindeki o gitgide koyulaşan yoğunluğu izlerken sadistçe gülümsedim. Alt dudağımın kenarını hafifçe ısırarak ona baktım. Karga’nın gözleri anında, davetkar bir şekilde bükülen dudaklarımı buldu.

“Sence de burası fazla sıcak olmaya başlamadı mı?” diye fısıldadım, ona biraz daha yaklaşıp dudaklarımı kulağının tam dibine getirerek.

Ondan milimlik bir mesafeyle uzaklaştığımda, saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım ve serbest kalan ellerimi onun o geniş omuzlarına yerleştirdim. “Sırtıma arkadaki taşlar batıyor, canım çok acıdı,” diyerek kollarımı bir anda onun boynuna doladım. Kendimi ona doğru çekerek sıkıca, adeta sığınır gibi boynuna sarıldım.

Bu hamlemle birlikte arkamdaki duvarla sırtım arasında birazcık da olsa mesafe açılmasını sağlamıştım. Yalan söylemiyordum, o pürüzlü taşlar gerçekten sırtımı fena acıtmıştı. Ama bunu asıl yapma nedenim, onun bu ani yakınlığa vereceği erkeksi tepkiyi görmek istememdi.

Karga bir süre bu beklenmedik sarılışıma hiçbir karşılık vermedi, kaskatı kesildi. Ancak saniyeler sonra ellerini belimin iki yanına yerleştirerek beni daha sert, daha büyük bir arzuyla kendi gövdesine doğru bastırdı. Artık altımda sertleşen aletini hissedebiliyordum.

“Ah, sende beni hiç şaşırtmadın, klasik basit bir erkeksin işte,” diye düşünüp keyifle sırıttım.

Karga tam o anda kulağıma doğru eğildi, nefesi tenimi yakıp geçti. “Ne yapmaya çalıştığının gayet farkındayım. Benimle tehlikeli oyunlar oynamayı bırak prenses,” dedi tehlikeli bir fısıltıyla ve beni tek bir hamleyle kendisinden uzaklaştırdı.

🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷
Yeni bölümü beğenip yorum bırakmayı unutmayın lütfen 🩵
Karga'nın dönüşünü nasıl buldunuzzz? 😏