LEYL kitap kapağı

24. bölüm / 21

LEYL

Arayış

Vaveyla Yazarı: Hima 𓂀🪽

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 21Şu an: Arayış

-karganın ağzından-

Beş saattir Arsiusların sırtında, Covarsi Krallığına doğru kanat çırpıyorduk. Varışımıza yarım saatten az bir zaman kalmıştı. Güzel prensesim Nalin’in, piç kurusu krral Igor tarafından kaçırıldığını fark ettiğimiz an Mortias, Luka ve Frank ile vakit kaybetmeden yola koyulmuştuk. Her daim Nalin’in dibinde bittiği için kafasını uçurmayı düşlediğim herif sayesinde prensesimin kaybolduğunu anlamıştık. Onu ormanda bulamayınca iz sürmeye başlamıştık.

Sözde kralın kardeşi Frank, Igor’un aurasını Nalin’inkiyle birlikte bulmuştu. Onu sıkıştırınca kendisinin bir vampir olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştı. Açıkçası onunun bir kan emici olduğunu, hele ki bir kralın soyundan geldiğini hiç tahmin etmemiştim. Covarsi Vampir Krallığına tek başıma gitmeyi kafama koymuştum ama bu lanet adamlar peşimi bırakmamıştı. En sonunda dördümüz de Nalin’i kurtarmak için aynı tehlikeli yola baş koymuştuk.

Şu an neredeydi, en önemlisi ne durumdaydı?

Onun tutsak olduğunu düşündüğüm her bir saniye damarlarımdaki kan donuyor, bedenimi saran öfkenin yakıcı sıcaklığını hissediyordum. Bu öfke iyiydi, içimde büyüyüp birikmeliydi ki prensesimi kaçıran o şerefsizi kendi ellerimle yok edebileyim. Sakindim, evet, muazzam bir sakinlik içindeydim çünkü Igor piçini zihnimde bin bir türlü yöntemle katlediyordum. O sivri dişlerini söküp boynuma kolye yapmadan bana huzur yoktu. Küçük hanımı hemen bulmalıydım, aksi takdirde içimdeki öldürme arzusunu bastıramayıp karşıma çıkan her şeyi yok edecektim.

Gideceğimiz yönü en iyi bilen kişi olduğu için önümüzde uçan Frank, "Saraya geldik!" diye haykırınca daldığım düşünce denizinden sıyrıldım. Başımı kaldırıp Igor’un başına yıkacağım o kasvetli yapıya baktım. Yıkmaya kıyamayacak kadar görkemli, bir o kadar da ürkütücü bir saray duruyordu karşımda.

Kan kırmızısı dolunayın kızıl ışığıyla yıkanan gökyüzünün altında, dik ve sarp kayalıkların üzerine inşa edilmiş devasa bir saray yükseliyordu. Göğe uzanan sivri kuleleri, koyu renkli taş işçiliği adeta karanlığın kalbi gibiydi. Sarayın pencerelerinden sızan kan kırmızısı ışıklar, içerideki kasvetli atmosferi dışarı vuruyordu. Saraya ulaşan tek yol, altı derin ve sisli bir uçurum olan bir taş bir köprüden geçiyordu. Köprünün her iki yanında yükselen fenerler, etrafa kırmızı, sarı karışık bir aydınlık saçarak patikayı kan gölünü andıran bir renge boyuyordu. Gökyüzünde kümelenen bulutlar ve kasvetli hava, bu görkemli şato için adeta cehennemden bir parça hissi uyandırıyordu.

Arsius'umun dizginlerini sıkarken derin bir nefes aldım. Bakışlarımı o devasa köprüden ve kızıl pencerelerden ayırıp yanımdakilere döndüm. Frank hariç diğerleri de benim gibi sarayı inceliyorlardı.

Sarayın görkemli girişine iniş yaptığımızı fark eden askerler adeta teyakkuza geçerek silahlarına sarılmış, surların önünde barikat kurmuşlardı. Umudum içlerinden birinin en ufak bir aptallık yapıp bize saldırması yönündeydi. Şu an içimdeki canavarı beslemek, birilerinin canını almak tam da gereksinim duyduğum tek şeydi. Herkes Arsiusların sırtından indikten sonra Frank öne doğru yürüdü. Kapıdaki görevlilere bakarak "Prensiniz geri döndü, açın şu kapıları!" diye resmen kükredi.

Frank’ı karşılarında gören muhafızların yüzündeki şaşkınlık bariz şekilde okunuyordu. Yine de emri ikiletmeye cesaret edemeyerek sur kapılarını hemen ardına kadar açtılar. Hiç vakit kaybetmeden geniş avluyu geçip sarayın kasvetli olduğu belli olan koridorlarına adım attık. Yapı beklediğimden çok daha kalabalıktı. Her köşe başı zırhlı askerlerle doluydu, etrafta gözle görülür bir telaş hâkimdi. Muhtemelen aşağılık krallarının Porsian prensesini kaçırdığını öğrenmiş, yaklaşan felaketin paniğine kapılmışlardı. Bize dair bilmedikleri bir detay vardı. Asıl korkmaları, önünde diz çökmeleri gereken tehlike tam da karşılarında dikiliyordu. Beni fark ettiklerinde zaten damarlarında akmayan kanın dehşetle nasıl çekildiği netçe belli oluyordu.

Gruptan kimse sesini çıkarmıyor, sessiz adımlarla Frank’ı takip ediyorduk. Frank devasa, çift kanatlı ahşap kapının önünde duraklayınca biz de adımlarımızı kestik. Kapıdaki muhafızlar prenslerini tanıyıp sorgusuz sualsiz geçişimize izin verdiler. İçeriye adım attığımızda buranın taht odası olduğunu anladım. Ancak dolu olması gereken taht boştu, salonun içi ise asker kaynıyordu.

Frank’in kargaşanın nedenini kavrayamadığı her halinden belliydi. "Ne oluyor burada!" diye bağırmasıyla salondaki fısıltılar anında kesildi, bütün bakışlar bize kilitlendi. Dördümüzü yan yana görmeyi beklemedikleri aşikardı. Bakışların odağında tabi ki de ben vardım. Anlaşılan ünüm burayı da sarmıştı.

Duruşundan rütbeli olduğu anlaşılan bir asker adımlarını bize doğru yöneltti. Tam önümüzde durarak endişeli bir ses tonuyla konuştu. "Prensim, biz de tam sizi arayıp bulmaları için adamlarımızı hazırlatıyorduk," dedi.

Frank sıktığı yumruklarıyla öfkesini kusarak karşılık verdi. "Neden beni aratacaktınız? sarayda istenmediğimi sanki bilmiyormuş gibi konuşma General Karven!" diye kükredi.

"Prensim, dilerseniz daha sakin bir odaya geçip meseleyi orada konuşalım," dedi general. Adamın Frank’in duruşundan ve sergilediği öfkeden açıkça çekindiği gözümden kaçmıyordu. Frank başıyla hafifçe onay verdikten sonra "Bizi takip edin lütfen," diyerek öne düştü. Hep birlikte kalabalık taht odasını gerimizde bıraktık.

Geniş merdivenleri tırmanıp uzun bir koridoru geride bıraktıktan sonra nihayet ahşap bir kapının önünde durakladık. Adamın ürkek bakışları sürekli hepimizin üzerinde, bilhassa benim üzerimde geziniyordu. Çaktırmadan beni süzdüğünü sanıyorsa fena halde yanılıyordu. Frank’a dönerek "Yalnız görüşsek çok daha iyi olur efendim," diye mırıldandı. Feri sönmüş gözleri endişeyle titriyor, korkusunu saklamaya çalışıyordu.

Frank taviz vermeyen sert bir sesle "Hayır, hepsi benimle geliyor. Her ne yaşandıysa onlar da öğrenecek," dedi ve elinin tersiyle kapıyı itip içeri girdi. Odaya adımımızı attığımız an Frank ansızın vampirin yakasına yapıştı. "Şimdi lafı eveleyip gevelemeyi bırak da bana yaşananları bir bir anlat!" diye haykırdı. Ardından adamı sanki bir çöp torbasıymışçasına odanın köşesine doğru savurdu.

Yere savrulan vampir üzerini düzeltmeye bile cesaret edemeden konuşmaya başladı. "Kralımız Igor insan diyarından dönüp tahta geçtikten hemen sonra tüm krallık çapında birini aratmaya başladı. Hiçbir saray işine odaklanmıyor, gece gündüz sadece aradığı kişiyi bulmak için adamlarını koşturuyordu. Kendisine kimi aradığını sorduğumuzda tek bir cevap bile vermiyor, yalnızca 'Size yakında kraliçenizi getireceğim' diyordu. Bu sabah her zamanki gibi özel birlikleri saraya dönüp rapor sundu. Ama bu kez aradıkları kişiyi bulmuşlardı. Fakat askerler yanlarında kimseyle dönmemişti. Kralımız bizzat kendisi gidip o kişiyi alacağını söyleyerek birliğiyle yola çıktı," dedi. Ardından boynundaki fuları sanki nefes alamıyormuş gibi panikle gevşetti.

"Sonra ne yaşandı!" diye gürleyen bu kez Mortias oldu. Saatlerdir içindeki canavarı zapt etmeye çalıştığı aşikârdı. Sabrının tükenme noktasına geldiği, şakaklarındaki şişen damarlardan netçe okunuyordu.

Komutan korkuyla yutkunup anlatmaya devam etti. "Birliklerle giden askerlerden öğrendiğimize göre kralımız bir noktaya kadar onlarla ilerlemiş. Ardından askerlerine geri dönmelerini emredip tek başına yola devam etmiş. Geri dönen muhafızlardan birini zorla konuşturmamız sonucunda aradığı kişinin Porsian Krallığının prensesi olduğunu öğrendik. Asıl büyük felaket şu ki aradan saatler geçmesine rağmen kralımızdan hiçbir haber alamadık. Onu aramaya gönderdiğimiz birliklerden de henüz olumlu bir dönüş sağlanamadı."

Vampir komutan sözlerini noktaladığında dehşet dolu gözlerle Mortias’a bakıyordu. Mortias kendini biraz daha zorlarsa kızıl saçlarının arasından alevler püskürecek gibi görünüyordu.

Odanın içindeki ağır sessizlik, komutanın dudaklarından dökülen son kelimelerle birlikte adeta patlamaya hazır bir bombaya dönüştü. O piç kurusu benim küçük hanımımı kaçırma cesaretini göstermişti. Bu cesaretinin ödülünü seve seve ona verecektim.

Mortias’ın gözlerindeki parıltı bir anda kör edici bir öfke alevine dönüştü. "Demek o piç kurusu benim leydimi kaçırdı!" diye gürledi. Sesi odanın yüksek tavanında yankılanırken, geçirdiği cinnet haliyle öne doğru atıldı. Yumruğunu, ne olduğunu bile anlayamayan komutanın suratına öyle bir kuvvetle geçirdi ki, çıkan kemik sesi odadaki herkes duymuştu. Adam dengesini tamamen kaybederek un çuvalı gibi yere kapaklandı. Mortias durmaya niyetli değildi. Hırsla öne eğildi, adamın kana bulanan yakasından tutup onu paçavra gibi yukarı çekti. Yüzünü adamın yüzüne yaklaştırarak, "Söyle çabuk! O siktiğimin kralı prensesi nereye götürmüş olabilir!" diye haykırdı. Öfkesi yüzünden damarları belirginleşmiş, gözü dönmüştü. Onu böyle görmek sinirimi oldukça bozuyor olsa da Nalin için buna dayanmalıydım. Nalini tek başıma da bulabilirdim ama bu zaman alabilirdi. Ve bizim kaybedecek hiç zamanımız yoktu o yüzden bu üç herife katlanmalıydım.

Yerdeki komutan ağzında biriken kanla boğulurcasına öksürdü. Kanı yere tükürdükten sonra çaresizce, kekeleyerek "Bil... bilmiyorum," diyebildi. Mortias adamı iğrenç bir yaratıkmışçasına yeniden yere fırlattı. Ellerini kızıl saçlarının arasına daldırıp kafa derisini yüzercesine karıştırdı, odanın içinde bir aşağı bir yukarı volta atmaya başladı.

Göğsü hızla kalkıp iniyor, içindeki yırtıcı canavar kontrolü tamamen ele geçiriyordu. Aniden önünde duran ne varsa yumruklamaya, devirmeye başladı. Ahşap sehpalar, antika olduğu belli olan vazolar onun hamleleriyle duvarda parçalanıyordu. Hırsını alamamış olacak ki duvarda asılı duran devasa tabloları bile söküp fırlatmaya başladı. Tam çerçevesi altın işlemeli başka bir tabloyu da duvara çarpıp parçalayacakken duraksadı. Resmi yüzüne doğru kaldırıp kaşlarını çatarak büyük bir şaşkınlıkla incelemeye başladı.

Hiddeti bir anda yerini derin bir hayrete bırakmıştı. Resmi elinde sıkıca tutarak hızlı adımlarla Frank’ın yanına geldi. Tabloyu onun gözünün önüne kadar kaldırıp "Bu adamı tanıyor musun?" diye sordu. Şaşkınlığı o kadar büyüktü ki, az önce fırtınalar koparan öfkesinden eser kalmamıştı. Frank çatık kaşlarıyla tabloya buz gibi bir bakış attı. Tiksinircesine, sanki ağzındaki iğrenç bir tadı tükürür gibi "Kral Igor’un resmi," dedi. Aldığı yanıtla Mortias ne diyeceğini bilemeyerek, lal olmuş bir halde resme bakakaldı.

Benim küçük prensesimi, güzel Nalin’imi kaçırmaya cüret eden o şerefsizin suratını görmek için sabırsızlanıyordum. Tabloyu Mortias’ın gevşeyen elinden sertçe çekip aldım. Resimdeki adam Frank’a dehşet verici derecede benziyordu. Keskin çene hattı, arkaya doğru taranmış sarı saçları ve o kasvetli gölgelerin arasından süzülen buz gibi bakışlarıyla küstah bir havası vardı. Luka da meraktan dayanamayıp dibime kadar sokuldu, benimle birlikte tabloya kilitlendi.

"Piçe bak, bu tiple mi prensesi elde etmeyi planlıyormuş?" dedi Luka, sesindeki alaycı ve küçümseyen ton odada yankılandı.

Luka’nın kendinden emin sesiyle birlikte, yakında kanını akıtacağım adamın portresine bakmayı kestim. İçimi kaplayan kıskançlık ve öfke patlamasıyla elimdeki tabloyu var gücümle duvara savurdum. Çerçeve duvara çarptığı an büyük bir gürültüyle darmadağın oldu, parçaları odaya saçıldı. "Senden yakışıklı," dedim Luka’ya dönüp maskemin üzerinden dik dik bakarak.

"Benden yakışıklı öyle mi, hah!" dedi Luka ve gözlerini büyük bir kibirle devirdi. "O piçin benden yakışıklı falan olduğu yok. Nalin’in onu beğenmesi imkânsız. Nalin’in tipi böyle adamlar değil," diyerek rahat bir tavırla kollarını göğsünde birleştirdi.

Aramızdaki mesafeyi kapatıp birkaç adım attım, tam karşısında durdum. Bakışlarımı gözlerine dikip "Söylesene, neymiş Nalin’in tipi? Belli ki sen çok iyi biliyorsun," dedim ve tıpkı onun gibi kollarımı göğsümde birleştirdim.

"Benim tabii ki! Ormanda senden kaçıp bana sığındığında, bana onun tipi olduğumu gayet güzel ima etmişti," dedi ve o da bana doğru meydan okurcasına bir adım attı. Yüzümdeki maske olmasaydı şu an burnumuz birbirine değiyor olacaktı. Piç kurusu neredeyse benimle aynı boydaydı, bu yüzden ona istediğim gibi tepeden bakıp ezemiyordum. "Sanmam, küçük hanım seni beğenecek kadar zevksiz bir kadın değil," dedim alayla.

"İkiniz de şu saçmalığı kesin artık!" diye bağırdı Frank, ikimizin arasına girip bizi ayırmaya çalışarak.

"Bence de şu aptallığı bırakın. Leydimin beğendiği bir adam varsa o da benim," dedi Mortias bu kez araya girip kasılarak. Luka ile ikimiz aynı anda öfkeyle kavrulan bakışlarımızı Mortias’a çevirdik. "Onun senin kızıl kafanı beğenmesine imkân yok," dedim. Sesimdeki nefret ve iğrenme duygusu o kadar berraktı ki odadaki herkes bunun farkındaydı.

Mortias yüzüne sinir bozucu, ukala bir sırıtış yerleştirdi. "Ne o, yoksa Nalin’in senin gibi yüzünü bile göstermeye cesareti olmayan bir eziği beğendiğini mi düşünüyorsun?" dedi ve küstahça bir kahkaha patlattı.

İşte bu, zihnimdeki son kontrol iplerini koparan damla oldu. Aramızdaki mesafeyi tek bir hamlede kapatıp sert yumruğumu Mortias’ın elmacık kemiğine geçirdim. Yediği darbeyle gerileyen Mortias anında toparlanıp karşı atağa geçti ve yumruğunu karnıma indirdi. Aldığım darbeyle birkaç saniye nefessiz kaldım, ciğerlerim sızlasa da hızla kendimi topladım.

"Bensiz kavga etmeyi aklınızdan bile geçirmeyin!" diye bağırdı Luka ve gözü dönmüş bir halde fırlayıp kafasını sertçe Mortias’ın suratına gömdü.

Biz üçümüz odanın ortasında birbirimize öfkeyle ve hırsla iyice girişmişken Frank kükrercesine bağırdı. "Şu saçma kavgayı bitirin artık! Eğer çok istiyorsanız Nalin’in gerçekte kimden etkilendiğini size söyleyebilirim!"

Son söylediği cümleyle birlikte üçümüzün de yumrukları havada öylece asılı kaldı. Nefes nefese kalmış bir halde ona döndük. Evet, küçük hanımın aramızda kimi beğendiğini bilmesi gayet mümkündü. Çünkü onlar yakındılar, akademi boyunca ne zaman gözüm prensesime kaysa bu şerefsiz hep onun yanı başındaydı.

"Onun kimi beğendiğini sen nereden bileceksin ki?" dedi Luka, sesinde gizleyemediği huzursuz bir tonla.

"Ben bilirim çünkü ikimiz istemediğimiz kadar çok birlikte vakit geçiriyoruz ve kendim için onun yakın arkadaşı diyebilirim," dedi Frank kendinden emin bir tavırla.

"Söyle hadi, leydim aramızdan en fazla kimi beğeniyor?" diye sordu Mortias. Köpek gibi merak ettiği, tutuşan sesinden ayan beyan belli oluyordu.

Frank derin, uzun bir iç çekip parmaklarıyla burun kemerini sıktı. Yüzünde tükenmiş bir ifade vardı. "O kızın gerçekten zevkleri de kendisi gibi oldukça sıra dışı. Prensesin beğendiği biri varsa o da Karga piçi," dedi ve başıyla doğrudan beni işaret etti.

Verdiği cevapla olduğum yerde donup kalmıştım. Evet, küçük hanımın benden etkilendiğini hissettiğim anlar oluyordu, bu barizdi ama daha yüzümü bile görmemişti. Yanımdaki bu iki it maalesef gayet yakışıklı, dikkat çekici yüzlere sahiptiler. Beni değil de onlardan birini daha çok beğenmesini bekler, buna şaşırmazdım. Ama bu yüzü kapalı halimle beni daha çok beğeniyor olduğunu duymak, kalbimin göğüs kafesimi delercesine çarpmasına ve içimdeki şaşkınlığın sevince dönüşmesine neden olmuştu.

Mortias öfkeyle avcunu sıkarak "Bunu da nereden çıkardın salak herif?" diye bağırdı. Kıskançlıktan kıpkırmızı kesilmiş suratı ışığı az odada bile rahatça seçiliyordu. Frank uzunca bir nefes alıp "Öncelikle şunu bilmelisiniz ki Nalinin yakışıklı olan özellikle de kasları olan erkeklere özel bir zafı var" dedi.

Bunu demesiyle Mortias ve Luka aynı anda yüzünü buruşturmuştu. Ben de yapmıştım ama maske yüzünden bunu kimse fark edemezdi.

Frank devam ederek "Nalinin hepinizi beğendiği doğru ama bir tek kargayı gördüğünde gözlerinin içi ışıldıyor. Bir tek kargayı gördüğünde bakışlarını bir türlü ondan kaçırabiliyor mu? Hayır, kaçıramıyor. Kargayı gördüğünde değişen nefes alışverişine bile şahit oldum. O yüzden siz ikinize üzgünüm beyler ama karganın yanında sizin hiçbir şansınızın olduğunu sanmıyorum. Nalin kargaya ya aşık oldu ya da olmak üzere" dedi ve birkaç adım atarak tam benim önümde durdu. "Peki ya sen Naline karşı ne hissediyorsun?" diye sordu.

Frankın sözlerini sindirmem uzun biraz zamanımı alacaktı. Dedikleri doğru olabilir miydi? Prenses bir suikastçıya, onu öldürmesi için görevlendirilen bir katile aşık olacak kadar deli miydi? Peki ya ben kurbanına aşık olacak kadar irademi kaybetmiş miydim?

Cevabı neydi bu sorunun?

"Cevap arıyorsan o kızı düşün. Mesela gülüşünü hatırla. O güldüğünde içinde kopan fırtınaları hisset. Bu sorunun cevabı sana gerçeği gösterecektir" dedi aklımın içinde benimle izinsiz konuşan o şerefsiz. Uzun zaman ortalıkta yoktu, anlaşılan benimle konuşmaya tekrar karar vermişti. Ama haklıydı. Bu yüzden ona cevap vermek yerine dediği şeyi yaptım. Nalini ve o güzel gülüşünü düşündüm.

Küçük hanım genel olarak dışarıdan bakıldığında ilk başta soğuk ama oldukça çekici bir kadın gibi görünüyordu. Ama bir gülümsediğinde işte o zaman o tüm soğukluğu bir sis gibi yok oluyor, dünyadaki en sevimli ve en kırılgan kadına birden dönüşüyordu. Onu gülümserken görmek, özellikle de bana karşı gülümsediğini görmek içimdeki bütün buzları bir anda eritiyordu. Sanki göğsümün kafesinde canlanan vahşi bir kuş, demirleri kırmak istercesine şiddetle kanat çırpıyordu. Ellerim titriyor, nefesim daralıyor, dipsiz okyanus gibi bakan gözleri karşısında diz çökmek istiyordum. Ona olan hayranlığım kelimelere sığmayacak kadar büyüktü. Kalbimin atış hızı dünyayı durdurabilecek bir güce erişiyordu.

Zihnimin derinliklerinde gerçeğin soğuk acımasızlığıyla yüzleştim. Bütün bu maskeler, bütün bu ölümcül görevler ve ardımda bıraktığım karanlık geçmiş bir an için silindi gitti. Ben bu kızın o eşsiz gülüşüne tutsak olmuş muydum? Ben bu kızı canımdan çok sevmeye başlamış mıydım?

Sanırım cevap artık çok açıktı. Porsian prensesine sırılsıklam aşık olmuştum.

Gözlerimin önünde sallanan ellerle kendime gelip hafifçe öksürdüm. "Hey daldın gittin. Söylesene sen de Nalini seviyor musun?" diye sordu Frank iyice dibime girerek.

Onu omuzundan itip "Cevap neyse ne, bunu size söyleyecek değilim" dedim. Cevap belliydi ama bunu onlara söyleyecek miydim? Asla. Bu adamlara güvenmiyordum. İleride prensesi bana karşı bir koz olarak kullanabilirlerdi.

"Prenses kaçırıldı ve şu an Igorun tutsağı, farkındasınız değil mi?" dedi Luka. Haklıydı. Şu an odaklanmamız gereken tek şey prensesi nasıl kurtaracağımız olmalıydı.

Frank Mortiasa dönüp "Igorun resmini görünce neden öyle şaşırdın?" diye sordu. Hepimizin odağında artık Mortias vardı.

Mortias sanki söyleyip söylememek arasında kararsız kalmış gibiydi. Yüzündeki o gergin ifade dikkatimi çekmemişti. Derin bir nefes alıp "Siktir" dedi. "Siz veliaht prenslerinizi tahta çıkmadan yıllar önce kendisini kanıtlaması için insan dünyasına gönderiyorsunuz değil mi?" diye sordu.

"Evet de bunun konumuzla ilgisi ne şimdi?" diye sordu Frank kaşlarını çatarak. Mortias yüzünü sıvazlayıp "İlgisi şu ki ben Igoru tanıyorum. Onu insan dünyasında birçok defa gördüm" dedi.

"Ne demek istiyorsun?" diyen kişi bu sefer ben oldum.

"Kraliçe kızını başka bir boyuta, insan dünyasına gönderdi. Ben de ara sıra prensese bakmak için görüntümü değiştirerek oraya gittim. Ve Igor da oradaydı. Nalinin çalıştığı yerde onun patronuydu ve orada Ali ismini kullanıyordu. Anlaşılan prensesi dünyaya, Türkiye ülkesine kaçırdı ve bizim oraya gitmemiz gerekiyor" dedi Mortias.

Türkiye burayı daha önce Nalinden de duymuştum. Nalinin öve öve bitiremediği bir ülkeydi. Mortias haklı olabilirdi. "Tamam o halde Türkiye'ye gidiyoruz" dedim.

"Bunun için kara büyü yapmamız gerekecek, orası yasaklı diyarlar arasında" dedi Mortias. "Ve bunu tek başıma yapamam, hepimizin geçmesi için büyük bir boyut geçidi açmamız gerek, o yüzden siz de kara büyü yapmak zorundasınız" dedi.

Ben kara büyü yapmaktan korkmuyordum, zaten sık sık yaptığımız bir şeydi, o yüzden benim için bir sorun yoktu. "Ben kara büyü yaparım" dedim.

"Ben de yapabilirim." Bu söz Lukadan çıkmıştı.

"Ben de yapacağım." Frank da onayladıktan sonra hep birlikte kara büyü yapmaya hazırdık.

Frank komutana dönüp "Sen dışarıya çık, kapının önüne adamları koy ve kimsenin içeriye asla girmesine izin verme, sen de girme sakın" dedi.

Sözleri biter bitmez "Emredersiniz prensim" dedi vampir komutan ve hemen dışarıya çıktı.

Mortias belinden çıkardığı hançerle elini kesip kanını yere akıttı. "Hepiniz ellerinizi kesip kanınızı benimkinin üzerine akıtın" dedi ve hançeri Lukaya uzattı.

Luka hiç vakit kaybetmeden elini kesip kanını Mortiasın kanının üzerine akıttı ve hançeri bana uzattı. Elimdeki deri eldiveni çıkarıp elimi kestikten sonra hançeri Franka verdim, o da aynı şeyi yaptı. Aslında bunların hiçbirini yapmama gerek yoktu, melek formuma dönüşüp rahatlıkla boyut değiştirebilirdim ama gittiğim yerde Nalini nerede bulacağımı bilmiyordum. Ve zaman kaybetmek de oldukça tehlikeliydi. Mortias ise onu nerede bulabileceğimizi biliyordu, o yüzden dediklerini yapmak zorundaydım.

"Hepiniz elinizi yere bastırın ve benimle birlikte söylediklerimi tekrar edin" dedi Mortias ve yabancı bir dilde kelimeler fısıldamaya başladı. "Zarkanias, thalor herdol vrakshia melthor!" Biz de söylediklerini tekrar etmeye başladık. Dilimiz yabancı ve karanlıktı ama sözler zihnimizde yankılanıyordu.

Sözler bittikten sonra hepimizin elinden çıkan siyah bir sıvı hızla ilerleyip yerdeki kanımıza ulaştı ve onunla karıştı. Siyahlık gittikçe büyümeye başladı. Siyah kan duvara ulaştı ve duvarı sanki bir kapıymış gibi tamamen kapladı.

"Geçidimiz hazır, içinden geçerken kara büyü sizinle konuşmaya çalışacak ama onu dinlemeyin, dediklerini de yapmayın, sadece içinden geçin yeter" dedi Mortias ve hiç beklemeden boyut kapısından geçti. Onun ardından Frank geçti ve ben de daha fazla beklemeden içeriye girdim.

Her yer zifiri karanlıktı, hiçbir şey görünmüyordu. "Ah suikastçı, bu sefer kimin canını almaya gidiyorsun?" Nereden geldiğini anlamadığım ses yüzünden adımlarım durmuştu. Bu kara büyü olmalıydı, o yüzden ona cevap verme bile gereği duymadan ilerlemeye devam ettim.

"Daha kaç kişinin senin yüzünden ölmesi gerekiyor?" dedi yine aynı ses. "En yakınındakilere zarar verdin sen, şimdi utanmadan nasıl aşık olabilirsin, nasıl, nasıl, nasıl?" diye bağırmaya başlamıştı. Bu sefer ses bir değil birden fazlaydı ve dayanılacak gibi değildi, bu yüzden yürümeyi bırakıp koşmaya başladım. Işık görünüyordu, orası çıkıştı, hızla koşup ışığın içinden geçtim.

"Nerede kaldın sen, dakikalardır seni bekliyoruz" dedi Luka. Ona bakıp "Sen benden sonra girmedin mi, geçitte nasıl benden önce çıkabildin?" diye sordum.

"Kara büyünün dediklerini dinlemeyip koşarak geçitten geçtim" dedi ve omuz silkti.

"Neyse ne, burası da neresi?" diye sordum.

Mortias oflayıp "Giysi kabinin içindeyiz, aptal büyü yine beni buraya gönderdi" dedi ve kabinden dışarı çıktı. Onun ardından bizim de dışarı çıkmamızla birden kadın çığlıkları yükseldi. Ellerinde kıyafetler olan kadınlar kıyafetleri yere atıp hızla kaçışıyorlardı.

"Ne oluyor ya, bu kadınlar niye böyle kaçışıyorlar?" diye sordu ellerini beline koyan Frank.

"Çünkü kadınların giyinme yerinden dört tane koca adam çıktı, o yüzden olabilir mi aptal herif? Neyse çabuk olalım hadi, onlar polis çağırmadan önce buradan hemen tüyelim" dedi Mortias ve hızla ilerlemeye başladı.

"Polis ne?" diye homurdandı Luka ama Mortias cevap vermek yerine ilerlemeye devam etti, biz de peşine takıldık.

Burası çok garip bir giysi dükkanıydı. Her taraftan güçlü bir şarkı sesi geliyordu ama etrafta şarkı söyleyen ya da müzik aleti çalan hiç kimse yoktu. Birlikte giysi dükkanından çıktığımızda Mortias hariç hepimizin adımları anında kesilmişti ve ağzımız beş karış açılmış, karşımızdaki manzaraya bakıyorduk.

Her yer tamamen beton ve demirden yapılmış devasa kulelerle doluydu. Havada uçan hiçbir Arsius, hiçbir büyü eseri yoktu ama ortalık inanılmaz bir kalabalıkla kaynıyordu. İnsanlar üzerlerinde garip kumaşlardan yapılmış kıyafetlerle akın akın yürüyordu. Yollarda ses çıkararak hızla geçen, demirden yapılmış acayip yaratıklar gibi hareket eden araçlar vardı. Hiçbir yerde sihir hissetmiyordum ama etraftaki kalabalık adeta başımızı döndürüyordu. Bu çok garipti ve inanılmazdı, bunu nasıl açıklayabileceğimi gerçekten bilmiyordum.

"Ne oluyor bu lanetlenmiş yerde!" diye çıkıştı Frank. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açılmış, etraftaki akıl almaz kalabalığı şaşkınlıkla izliyordu. Garip olan şey ise caddedeki insanların da dönüp bize dik dik bakmasıydı. Hatta bazı gençler durmuş, kendi aralarında fısıldaşarak gülüşüyordu.

"Neyimize gülüyor bu yabancılar?" diye homurdandı Frank, elini kılıcının kabzasına götürerek.

"Neyi bekliyorsunuz?" dedi Mortias, adımlarını yavaşlatıp arkasındakilere bakarak. "Beni takip edin. Bu kıyafetlerle fazla dikkat çekiyoruz. İlk önce şu kılık kıyafetimizi değiştirmemiz lazım, peşimden gelin hadi."

Sürekli insanlara çarpmadan yürümek imkansız gibiydi. Çevredeki herkes ellerindeki parlayan garip cam aletlere bakarak yürüyor, başlarını bile kaldırmadan bodoslama üzerimize geliyordu. Bu bitmek bilmeyen kalabalığa ve dükkanların yoğunluğuna bakılırsa, burası devasa bir tüccar çarşısı olmalıydı.

Mortias bizi kimsenin olmadığı karanlık ve dar bir çıkmaz sokağa soktuğunda nihayet rahat bir nefes alabilmiştim. Luka sırtını soğuk duvara yaslayıp "Azıcık durun, biz ne yaşadık lan az önce?" dedi nefes nefese.

Frank da onun gibi duvara yaslanıp yere çömeldi. "Bu nasıl bir krallık böyle, kafayı yiyeceğim!" diye mırıldandı.

"Bizi neden bu çıkmaz sokağa soktun piç herif?" diye çıkıştım Mortias'a.

Mortias bana cevap verme gereği bile duymadı. Yosun tutmuş taş duvarda ellerini gezdirmeye başladı. "Kıyafet alabilmemiz için para lazım. Bu diyarın parasını buraya da saklamıştım, ne olur ne olmaz diye. Onu almaya geldik."

Eliyle duvardan eski bir taşı çekip çıkardı ve yere bıraktı. Ardından içeri uzanıp küçük demir bir kutu çıkardı. "Tamamdır, parayı aldım. Hadi gidelim," diyerek bizi tekrar o insan kaynayan sokağa sürükledi.

Burası neresiydi hiçbir fikrim yoktu. Hayatımda ilk defa gördüğüm bu upuzun, taş kemerli yollar ve insan seli aklımızı başımızdan alıyordu. Başımızı kaldırıp yukarı baktığımızda dükkanların tabelalarını, etrafa yayılan garip kokuları ve labirent gibi sokakları dehşete düşmüş bir halde inceliyorduk.

İnsanlar ellerinde renkli tatlılarla yürürken, annesinin elini tutan küçük bir oğlan çocuk tam önümüzde durdu. Çocuk gözlerini kocaman açarak bize baktı ve gülümseyerek "Abi siz Süper Kahraman mısınız?" diye sordu.

Frank ile Luka duydukları garip kelime karşısında öylece kalakaldılar. Luka şaşkınlıkla "Hı? Ne Süper Kahramanı?" diyebildi sadece.

Tam o sırada arkadan gelen Mortias adımlarını kesti. Çocukla konuşan Lukanın önüne geçti ve sevimli bir ifadeyle "Hayır abicim, biz bir tiyatro oyunu için kostüm giyen oyuncularız," dedi.

Ardından bize dönüp çenesini sıktı. "Sürekli her gördüğünüz şey yüzünden yolun ortasında dikilmeyin, yürüyün!" diye fısıldayarak azarladı bizi.

Birkaç adım sonra, içi parıl parıl aydınlatılmış büyük bir dükkanın önüne geldik. Mortias kapıyı itip "Hadi, üstünüze başınıza bir şeyler seçin," dedi.

Luka ile Frank içeri adım attıklarında gördükleri kıyafet dağları karşısında adeta büyülendiler. İçerideki düzen, göz alıcı ışıklar ve daha önce hiç görmediğimiz kıyafetler akıl almazdı.

Luka şaşkınlıkla etrafa bakınırken, sarı saçları omuzlarına dökülen genç bir kadın gülümseyerek yanına yaklaştı. "Size yardımcı olmamı ister misiniz?" diye sordu son derece nazik bir sesle.

Luka irkilerek bir iki adım geri çekildi. "Bunu neden yapasınız ki?" dedi şüpheyle.

Kadın saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırıp "Çünkü ben bu mağazanın satış elemanıyım, benim işim bu," dedi.

Luka yutkundu. "Ah... Anladım."

Tezgahtaki kıyafetlere göz gezdirdi ama kadının hala yanında durup gülümseyerek kendisine baktığını görünce huzursuzca kıpırdandı. "Şey, ben burada... Yani bu diyarda adamların giydiği şeylerden almak istiyorum da."

Kadın başını hafifçe eğdi. "Günlük rahat bir şeyler mi arıyorsunuz, yoksa şık bir şeyler mi? Kıyafetlerinize bakılırsa sanırım bir tiyatro gösterisinden çıktınız."

Luka elini dağınık saçlarına götürüp karıştırdı. "Rahat olsa iyi olur," dedi ve Mortias'ın az önce çocuğa söylediği lafı hatırlayarak yapmacık bir şekilde gülümsedi. "Evet, oyuncuyuz."

Kadın profesyonel bir edayla saymaya başladı. "O halde slim fit kumaş pantolonlar, oversize kapşonlular, polo yaka kazaklar, triko hırkalar ve kürklü kabanlarımıza bakabiliriz."

Luka kadının yüzüne bomboş baktı. Kadın sanki büyülü bir dilde şiir okuyordu. Panikle arkasına dönüp "Mortias! Yardım et, bu kadın bilmediğim bir dilde konuşuyor!" diye fısıldadı.

Mortias elindeki kıyafetleri bırakıp kadına döndü. "Lütfen onu baştan aşağı siz giydirin. Pantolonundan kabanına kadar tamamen sizin tercihinize göre giyinecek."

Kadın "Ah, tamamdır!" diyerek askılara yöneldi. Seçtiği yumuşak kazağı Luka'nın üzerine tuttu. "Bu kaban ve kazak size çok yakışacak. ve bu pantolunu da giyin." Sonra gözü Luka'nın ayağındaki ucu kıvrık, deri elf botlarına takıldı. "Size uygun bir ayakkabı seçmemi de ister misiniz?"

Luka kendi kendine "Ayakkabımın nesi var ki?" diye mırıldandı ama kadınla göz göze gelince pes etti. "Tamam, olur" dedi.

Kadın elindeki kıyafetleri Luka'nın kucağına yığıp "Siz şuradaki kabinde üzerinizi değiştirin, ben hemen size ayakkabı seçip geliyorum," dedi ve uzaklaştı.

Luka kabinin arkasında kaybolduktan sonra, mağazanın ortasında tek başıma kaldım. Ellerimi cebime sokup askılara bakarken kendi kendime söylenmeden edemedim. "Koca adam tek başına kıyafet bile seçemiyor. Prenses artın onun neyinden etkilendiyse?"

Dikkatimi askılardaki garip kumaşlara verdim. Ne olduklarını tam olarak bilmiyordum çünkü bu dünyaya ait değildim. Yine de dışarıdaki o keskin soğuktan korunmak için, yünden yapılmış kalın siyah bir kazağı ve koyu renk bir pantolonu çekip aldım. Ve bir kabanda seçtikten sonra Luka'nın peşinden giyinme kabinlerine doğru yürüdüm. Boş bir kabine girip üzerimdeki giysileri çıkardım ve yenilerini hızlıca geçirdim. Ama maske ve eldivenlerimi çıkarmamıştım.

Kabinden çıkıp aynanın karşısına geçtiğimde şaşkınlığımı gizleyemedim. Üzerimdeki kıyafetler inanılmaz derecede hafifti ama sanki içimde bir ateş yanıyormuş gibi sıcacık tutuyordu.

Aynadaki yansımama baktım. Yüzümün alt yarısını kapatan o sert siyah maskem, bu yeni dünyanın kıyafetleriyle garip ama etkileyici bir tezat oluşturmuştu. Maskenin üstünden bakan keskin gözlerim, belirgin elmacık kemiklerim ve üzerime tam oturan kumaşın vurguladığı geniş omuzlarımla bir kez daha ne kadar yakışıklı olduğumu fark ettim. Prensesin bana aşık olması gayet normaldi.

Benim peşimden yan kabine Frank girmiş olmalıydı çünkü içeriden o çıkıyordu. Doğruyu söylemek gerekirse giydiği kıyafetler piç kurusuna oldukça yakışmıştı. Altındaki siyah dar kot pantolonu ve üstündeki gri boğazlı kazağıyla tamamen bu dünyanın insanlarına benzemişti. Üzerine giydiği kahverengi ceketi de ona oldukça yakışmıştı.

Sarı saçları darmadağınık olan Frank benim onu süzdüğüm gibi beni süzüp yanıma geldi ve aynadan kendine bakıp saçına şekil vermeye başladı. "Benim kadar olmasa da sen de bir şeye benzemişsin," dedi sırıtarak.

Onu hafifçe kenara itip aynadan kendi kuzgun karası saçlarıma şekil vermeye başladım. "Ben bu maskeli halimle bile hepinizden daha yakışıklıyım," diye homurdandım ve ilerideki masanın arkasında durup bizi kesen iki kadını Frank'a işaret ettim.

Frank kızlara göz gezdirip, ellerini beline koyup "Gıcık herif," diye mırıldandı.

Tam o sırada Mortias elindeki kıyafetlerle kabine geldi ve "Luka nerede?" diye sordu.

"İçeride giyiniyor" diye cevapladı Frank.

"İyi tamam," dedi Mortias ve o da hemen yan kabine girdi.

Onun girmesiyle birlikte içeriden Luka çıktı. Satıcı kadın gerçekten çok zevkliydi çünkü seçtiği kıyafetler Luka'yı olduğundan çok daha çekici ve farklı göstermişti. Üzerindeki haki yeşili ceket, içindeki siyah tişört ve koyu renk pantolonuyla adeta başka birine dönüşmüştü.

Luka yanıma gelip "Çekil kenara, saçlarımla kulağımı örtmem gerek" dedi ve kestani rengi uzun saçlarıyla sivri kulak uçlarını kapatmaya çalıştı. Bu diyarda hiç elf olmadığı için onun kulakları aşırı derecede dikkat çekiyordu.

"Böyle uğraşacağına kendine şapka alsana" dedi Frank akıl vererek.

"Şapka mı? Ben görmedim burada, şapka da mı var?" diye sordu Luka şaşkınlıkla.

"Evet var, sen bekle ben getireyim" dedi Frank ve hızla rafların arasına dalıp biraz sonra elinde Luka'nın ceketiyle aynı renk bir bereyle geri döndü.

Luka bereyi alır almaz kafasına geçirdi ve bere onun uzun kulak uçlarını tamamen kapattı. Bu sırada sarışın satış elemanı kadın tekrar yanımıza geldi. Luka'yı görünce birkaç saniye öylece kaldı ve "Gerçekten çok ama çok yakışıklı olmuşsunuz" dedi hayranlıkla. Elindeki ayakkabıları uzatarak "Bu ayakkabılar kombininize çok yakışacak" dedi.

Luka ayakkabıları alırken şaşkınlıkla "K-kombin ne?" diye sordu.

Kadın gülümseyerek "Ah, yani kıyafetleriniz demek istedim" diye açıkladı.

O sırada Mortias da kabinden çıktı. Üzerinde koyu yeşil, kalın kumaşlı şık bir kaban vardı; dik yakası ve üzerine kusursuz oturan kesimiyle sert yüz hatlarını daha da belirginleştirmişti. Kızıl saçları alnına dökülüyor, yeşil kabanıyla güzel bir uyum oluşturuyordu.

Mortias bize dönüp "Hadi kıyafetlerin parasını ödeyip gidelim artık" dedi.

Hep birlikte kasanın olduğu masaya gittik. Satıcı sarışın kadın biraz gergince gülümseyerek "Size kıyafetleri satmam için etiketlerin üzerindeki barkodları okutmam gerekiyor" dedi.

Frank şaşkınca "Ama biz kıyafetlerin üzerindeki o kağıtları ve küçük aleti koparıp attık ki" diye itiraz etti.

Mortias "Sorun yok hanımefendi" dedi ve cebinden o demir kutuyu çıkardı. Kutuyu açtığında içindeki parlak altın paralardan üç tanesini çıkarıp kadına uzattı. "Bunlar eminim bu kıyafetler için yeterli bir ücrettir."

Kadın altınları alıp şaşkınlıkla inceledi ve "Ah, evet, fazlasıyla yeterli" dedi. Biz dükkandan çıkarken arkamızdan "Yine bekleriz efendim" diye seslendi.

Sokakta yürürken artık insanlar yüzümdeki maske dışında bize dik dik bakmıyorlardı. Maskeyi görseler bile sadece bir iki saniye bakıp hemen önlerine dönüyorlardı.

"Şimdi nereye gidiyoruz Mortias?" diye sordum merakla.

"Ali'nin kafesine gidiyoruz, Nalin'in eskiden çalıştığı yere" dedi.

Frank gülerek "Ne yani, o şımarık prenses gidip bir de çalışmış mı?" diye sordu alayla.

Mortias sert bir sesle "Evet, iki yıl boyunca Ali'nin yani kral Igor'un yanında çalıştı ve ayrıca onun şımarık falan olduğu yok, prenses hakkında düzgün konuş" diye azarladı.

"Tamam tamam, hemen öfkelenme general" dedi Frank ellerini teslim olur gibi kaldırarak.

Çok oyalanmıştık. Küçük hanımın kaçırılmasının üzerinden saatler geçmişti ve biz burada sadece vakit kaybediyorduk. Eğer ben yetişemeden küçük hanımın saçının teline bile zarar gelirse, Igor'dan sonra bizzat benim öldüreceğim ilk adamlar kesinlikle yanımdakiler olacaktı.

Yaklaşık yarım saat kadar karmaşık sokaklarda yürüdükten sonra sonunda durmuştuk. Mortias bize doğru dönüp "Burası Igor'un kafesi. Büyük ihtimalle burada değil ama çalışanlar nerede olduğunu biliyor olabilir. O yüzden sanki Igor'un akrabasıymışım gibi davranacağım, siz de oldukça normal davranın" dedi ve birlikte içeriye girdik.

İçerisi birkaç masa dışında oldukça boşkulu ve sakindi. Girdiğimizi gören, Mortias gibi kızıl saçlı bir kadın hemen yanımıza gelip "Hoş geldiniz, buyurun bu masalardan birine oturabilirsiniz" dedi.

Mortias hemen öne çıkıp "Hoş bulduk ama biz buraya müşteri olarak gelmedik. Ben buranın sahibi olan Ali'nin kuzeniyim, size onun hakkında birkaç şey sormaya gelecektim" dedi.

Ali'nin ismini duyar duymaz kızın yüzüne bariz bir hüzün çöktü. "Ali'nin kuzeni misiniz?" diye sordu kızın arkasındaki masada oturan orta yaşlı bir adam.

Mortias "Evet, benim" dedi net bir sesle.

"Ali hakkında ne sormak istiyorsunuz? Artık burada değil, burayı bana satıp gitti."

Mortias hemen ilerleyip adamın karşısındaki sandalyeye oturdu, biz ise arkasında dikilmeye devam ettik. "Ben de size bunu sormaya geldim zaten, o nereye gitti? Evet ben onun kuzeni olabilirim ama maalesef hiçbir zaman aile ilişkilerimiz iyi olmadı. Zavallı yaşlı annesi de onun için çok endişeleniyor. O yüzden bir şey biliyorsanız lütfen bize söyleyin."

Mortias doğuştan bir oyuncuydu. Öyle ki onun Igor'un kuzeni olduğuna bizzat ben bile inanabilirdim.

"Ben de çok fazla şey bilmiyorum" dedi orta yaşlı adam derin bir iç çekerek. "Bana bu dükkanı Bolu'daki dağ evimin karşılığında sattı ve buradan tamamen gitti, bildiğim tek şey bu."

"Lütfen bize dağ evinin Bolu'da nerede olduğunu söyleyin. Orada yaşıyor mu, öldü mü bilmiyoruz, en azından gidip kontrol ederiz" diye ısrar etti Mortias.

Adam birkaç saniye düşündükten sonra "Tamam, size söyleyeceğim" dedi ve cebinden çıkardığı kalemle beyaz bir kağıda bir şeyler yazıp uzattı. "Burası Bolu'daki dağ evimin adresi. Umarım Ali'yi sağ salim bulursunuz."

Mortias kağıdı kaptığı gibi yerinden fırladı. "Çok teşekkür ederiz, bu iyiliğinizi asla unutmayacağız" dedi ve hep birlikte o hancı dükkanına benzeyen yerden dışarı fırladık.

"Ali'nin Nalin'i nereye kaçırmış olabileceğini nihayet öğrendik. Şimdi tek yapmamız gereken eve gidip arabanın anahtarını almak, ardından arabayla Bolu'ya gidip küçük hanımı kurtarmak" dedi Mortias. Hiçbirimiz itiraz etmeden hemen onun peşine takıldık.

On dakika kadar hızlı adımlarla yürüdükten sonra büyük beton bir binanın önüne geldik. Merdivenleri çıktıktan sonra demir kapılı bir dairenin önünde durduk. Mortias'ın kapıya bakarken bile yüz hatları değişmişti, bakışlarındaki o acı yüklü ifade hemen fark ediliyordu.

"Kapıya neden böyle bakıyorsun?" diye sordu Frank merakla.

Mortias derince bir nefes alarak "Çünkü burası Nalin'in evi" dedi.

Bunu duyar duymaz "Ne!" diye seslendim ve kapıyı hiç zorlamadan ittirdim. Kapı kilitli bile değildi. Burası küçük prensesimin yıllarının geçtiği bir yerdi ve içerideki her şeyi kendi gözlerimle görmek istiyordum.

Koridorda biraz yürüdükten sonra genişçe bir odaya geçtik, burası salon olmalıydı. Nalin'in salonu olduğu o kadar belliydi ki her yer rengarenk eşyalarla doluydu ama aynı zamanda inanılmaz dağınıktı. Salondaki çiçeklerin hepsi sararıp solmuştu çünkü uzun süredir onlara su veren kimse olmamıştı.

Benim peşimden diğerleri de odaya girip etrafı benim gibi merakla incelemeye başladılar. "Anlaşılan Nalin burada da dağınıktı, tabii burada onun işlerini yapan hizmetçiler de yoktu" dedi Frank etrafa bakarak.

Büyük siyah camın önünde durup "Bu ne ki böyle?" diye sordu Frank.

Mortias yanına gelip "O mu? O bir televizyon" diye açıkladı.

Frank onun dediğini anlamaya çalışarak "Tel... Tel ne?" dedi.

Mortias bıkkınlıkla soluyup "Televizyon işte, insanlar için bir tür eğlence aracı" dedi.

"Bu basit cam nasıl eğlence aracı olabilir ki?" dedi Frank göz devirerek.

Mortias masanın üzerindeki küçük aleti alıp "İzle ve gör" dedi ve tuşa bastı. Siyah ekrandan birden parlak ışıklar yayıldı ve ekranın içinde insanlar hareket edip konuşmaya başladı. Frank o kadar çok korktu ki çığlık atıp geriye doğru yere kapaklandı. Luka ve ben de büyük bir şaşkınlıkla o sihirli kutunun önüne yaklaştık.

"Bu insanları nasıl küçültüp bu aletin içine sokmuşlar ki?" diye mırıldandım şaşkınlıkla.

"Aletin içinde adeta yeni bir dünya var, bu nasıl bir büyü böyle?" dedi Luka gözlerini ekrandan ayıramayarak.

Mortias omuz silkip "Bu bir büyü değil, bu teknoloji. Tanrılar insanlardan evet büyüleri aldı ama akıllarını almadı. İnsanlar yüzyıllarca akıllarını kullanıp kendilerini geliştirdiler ve bizim büyüyle bile yapamayacağımız aletler icat ettiler, bunlara teknoloji deniyor" diye açıkladı.

Frank yerden kalkıp "Vay be" diye mırıldandı hayranlıkla.

Her ne kadar bu teknoloji denen şeyin benim de ilgimi çekmiş olsa da onları arkamda bırakıp odadan çıktım ve koridorun sonundaki diğer odaya geçtim. Odadaki geniş yatak ve etrafa saçılmış kıyafetlerden anlaşıldığı üzere burası yatak odası olmalıydı ama burası salondan bile kat kat daha fazla dağınıktı, tam bir karmaşa hakim idi.

"Seni bulduktan sonra sanırım sana biraz düzen ve temizlik yapmayı öğretmem gerekecek küçük kız" diye mırıldanarak odadaki eşyaların arasında dolaşmaya başladım. Yüzümü sıkıca saran maskeme rağmen odada hala onun tatlı gül kokusunu derinden alabiliyordum.

Yerdeki kalabalık kitapların ve defterlerin arasından parlayan bir fotoğraf dikkatimi çekti. Eğilip defterle birlikte onu aldım ve yatağın kenarına oturdum. Resme baktığımda bu kesinlikle Nalin'di; resimde şimdikinden çok daha küçük, belki de on yedi yaşlarında falandı. Masmavi denizin önünde çekilmişti bu kare, sağ tarafında ise uzun boylu, kahverengi saçlı, yakışıklı sayılabilecek bir oğlan duruyor ve elini Nalin'in omzuna atmıştı. Nalin'in sol tarafında ise sarışın bir kadın vardı ve yüzündeki gülümsemenin ne kadar sahte olduğu her halinden bellereydi. O oğlanın Nalin'e olan gereksiz yakınlığı içimde aniden sert bir öfke uyandırdı.

Bu resmi hızla kenara bırakıp defterin arasından çıkan diğer fotoğrafa baktım. Burada Nalin daha da küçüktü, en fazla on dört yaşında gibi duruyordu. Saçları her zamanki gibi upuzundu ve üzerinde krem rengi sade bir elbise vardı. Yerde kır çiçeklerinin arasında tek başına oturuyordu. Biri sanki o başını kaldırıp etrafa baktığı anda gizlice resmini çizmiş gibiydi. Bu kare de en az diğeri kadar güzeldi ama bir o kadar da yapayalnız ve kimsesiz duruyordu. Dudaklarında küçük bir tebessüm varmış gibi görünse de o büyük deniz gözlerindeki hüzünlü bakış içimi sızlatıyordu.

Şimdi de acaba tıpkı o fotoğraftaki gibi mi hissediyordu? Yalnızdı, çaresizdi ve bir psikopatın ellerinde mahkûm edilmişti.

"Özür dilerim küçük kız, seni hemen bulup kurtaramadığım için... Affet beni olur mu?" diye fısıldadım karanlık odada.

Yanaklarımı ıslatan sıcak yaşları hissettiğimde, maskemin üzerinde çoktan ağlamaya başladığımı fark ettim. Dudaklarımdan dökülen her nefes onun adını fısıldarken kalbimdeki bu derin sızı ancak onun kokusunu içime çektiğim o an son bulacaktı. Ben başına onca felaket gelmiş sevdiği herkesi kaybetmiş bir adamdım. Buna rağmen hayatım boyunca hiç ağlamamış hep intikam ateşine tutunmuştum. Ve şimdi hayatımda ilk kez göz yaşı döküyordum, hem de en olmayacak kişiye...

🙂‍↕️🙂‍↕️🙂‍↕️🙂‍↕️🙂‍↕️🙂‍↕️🙂‍↕️🙂‍↕️🙂‍↕️🙂‍↕️🙂‍↕️🙂‍↕️🙂‍↕️
YENİ BÖLÜMÜ NASIL BULDUNUZ BAKAYİMMMM? 😗
BU BÖLÜMÜ KARGANIN AĞZINDAN OKUDUK. SİZCE ONUN AĞZINDAN BÖLÜM GELMEYE DEVAM ETMELİ Mİ? 🙃🙃
BÖLÜMÜ GEÇ YAYINLADIĞIM İÇİN ÇOK ÜZGÜNÜM. BAŞIMA SÜREKLİ AKSİLİKLER GELDİ İLK BASTA HASTAYDIM SONRA BÖLÜM SİLİNDİ. SONRA DA YAYINEVİYLE YAŞADIĞIM OLAY FELAN KISA SÜRELİDE OLSA YAZMAMİ ENGELLEDİ.
AMAN NEYSE BUNDAN SONRA HER ZAMAN Kİ GİBİ BÖLÜMLERİMİZ PAZAR GÜNLERİ GELMEYE DEVAM EDECEK 🥳🥳🥳
BÖLÜMÜ BEĞENMEYİ VE YORUM BIRAKMAYI UNUTMAYİN LÜTFEN!!!!!!! 🩷

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

341okunma 49beğeni 21yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18