5. bölüm / 18
LEYLFener
Bölümler 18Şu an: Fener
- 1 Oyun398 kelime
- 2 İhanet8.898 kelime
- 3 Fener6.693 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Umut6.155 kelime
- 5 Karakter tanıtımı621 kelime
- 6 Ateş7.481 kelime
- 7 Koku6.951 kelime
- 8 Peter7.824 kelime
- 9 Kale8.175 kelime
- 10 Gül6.788 kelime
- 11 Mühür7.127 kelime
- 12 frank6.229 kelime
- 13 Tehlikeli oyun7.418 kelime
- 14 Güzellim6.194 kelime
- 15 Orvian6.939 kelime
- 16 Müsabaka5.452 kelime
- 17 Öpücük4.565 kelime
- 18 İgor5.096 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kapı açıldığında gözlerim irkildi. İlk anda gördüğüm manzara, sanki vahşi bir katliamın tam ortasına düşmüşüm gibi dehşet vericiydi. Salonun zemini baştan aşağı taze kana bulanmış, mermerin üzerinde koyu kızıl kan gölcükleri oluşmuştu.
Kalbim göğüs kafesimi patlatırcasına hızla çarptı. Adımlarım korkuyla geri çekilmek isterken, gözlerim salonun derinliklerine saplanıp kaldı. Ancak birkaç titrek nefes sonra anladım ki, bu gördüğüm dehşet verici şey kan değildi. Yeryüzünün bağrından sökülmüş, ateşin öpücüğüyle harmanlanarak kızarmış devasa yakut taşlarıydı. Damar damar işlenmiş zemin, sanki sarayın kalbiymiş gibi ritmik bir şekilde nabız gibi atıyordu.
Başımı kaldırdığımda salonun geri kalanının da aynı ürpertici ve görkemli kudretin hükmü altında olduğunu gördüm. Kızıl ve siyahın birbirine acımasızca karıştığı asil bir karanlık odayı kaplamıştı. Kalın kadife perdeler geceyi duvarlara zincirlemiş gibi simsiyah sarkıyor, odanın ortasındaki uzun masa ise boylu boyunca uzanarak etraftaki uğursuz gölgelerle yarışıyordu.
Sandalyelerin sırtlarına büyük bir ustalıkla işlenen oymalar ve karanlığın keskin dişlerini andırıyordu. Masanın üzerindeki gümüş tabaklar, antika kupalar ve tam ortada duran kan kırmızısı çiçekler, sanki sıradan bir ziyafet için değil de gizemli bir ayin hazırlığı için dizilmişti.
Burası daha önce gördüğüm taht odasından tamamen farklıydı. Taht odası elmaslardan, kristallerden ve beyazın en saf tonlarından oluşurken, bu oda siyahın ve kırmızının en asil tonlarına ev sahipliği yapıyordu. Mekanın kendine has, insanı büyüleyen gotik bir havası vardı.
İşte tam o an gözlerim masanın en ucuna ilişti. Kraliçe, adeta bir tahtı andıran görkemli bir sandalyede oturuyordu. Bedenini örten ihtişamlı giysiler, odadaki zayıf ışığın bile titreyerek dokunduğu bir asalet saçıyordu. Bakışları, odadaki tüm sessizliği bir kılıç gibi delip geçiyordu. Onun bu duruşu, bana buranın yalnızca bir yemek odası değil, kana susamış bir vampirin şatafatlı mezbahasıymış gibi hissettirmesine yetiyordu.
O, bu zifiri karanlığın içinde parıldayan tek varlıktı. Bembeyaz saçlarını ensesinde sıkı bir topuz yapmıştı. Başına taktığı gümüş ve kristal karışımı tacından sarkan yıldız sembolleri ışıl ışıl parlıyordu.
Yumuşak, tatlı yüz hatları, kalp şeklindeki dudakları ve soluk beyaz teniyle ilk bakışta oldukça sevimli gözüküyordu. Ama gözlerindeki bakışlar o kadar keskindi ki, yüzündeki tüm o masumiyeti ve sevimliliği bir anda yok ediyordu. Eğer sırtındaki ihtişamlı kanatları olmasaydı, onun bir melek değil de kana susamış bir vampir olduğunu rahatlıkla düşünebilirdim.
Derin bir nefes alarak Mortias ile birlikte içeriye doğru adımladım. Kraliçe Luhayra’nın gözleri anında Mortias ile benim aramda mekik dokumaya başladı. Keskin bakışları ilk önce Mortias’ın belimi sıkıca tutan eline odaklandı, ardından yavaşça yukarı tırmanarak doğrudan benim gözlerimi buldu. Gözleri bir süre üzerimde takılı kaldıktan sonra, karşısında gördüğü şeyi beğenmiş olacak ki, dudağının sağ köşesi usulca yukarı doğru kıvrıldı ve yüzünde tekinsiz bir memnuniyet belirdi.
Mortias nazikçe beni bırakıp birkaç adım öne çıktı. Sağ elini yumruk yaparak kalbinin üzerine yerleştirdi ve “Kraliçem, geciktiğimiz için bizi bağışlayın lütfen,” diyerek asil bir şekilde selam verdi.
Ardından bana dönüp gizlice kaş göz işareti yapmaya başladı. Kraliçesine selam vermemi, önünde eğilmemi istiyordu, bunu net bir şekilde anlamıştım. Ancak ona "bunu çok beklersin,” bakışı atarak selam vermek yerine masanın üzerinde dumanı tüten, oldukça lezzetli gözüken yemeklerle bakışmayı tercih ettim. Tam o saniyede karnımın yüksek sesle gururdamasıyla birlikte, aslında buraya geldiğimden beri ne kadar çok acıktığımın farkına vardım.
Keşke bu açlığı fark eden tek kişi ben olsaydım. Mortias ve Kraliçe de bu sesi net bir şekilde duymuş olacaklar ki, ikisinin de bakışları aynı anda karnımın üzerine çevrildi. Utançtan yanaklarıma ateş bastığını hissediyordum. Kraliçe de düştüğüm bu mahcup durumu anlamış olacak ki, yüzündeki o sert ifadeyi hafifçe kırarak yumuşak bir sesle konuşmaya başladı.
“Geç otur Nalin, eminim oldukça acıkmış olmalısın. Buraya geldiğinden beri üzerinden saatler geçti tatlım,” diyerek eliyle sağ tarafındaki boş sandalyeyi işaret etti.
Benden önce davranan Mortias hızlı adımlarla oraya giderek sandalyeyi benim için geriye doğru çekti. Onun bu beklenmedik nazik hareketine karşı içimdeki tebessümü gizleyemedim. Bu genç adam gerçekten de çok kibar bir beydi. Ona sessizce teşekkür ederek gösterilen yere oturdum.
Kraliçe elindeki zarif kadehini hafifçe havaya kaldırarak “Buyurun, başlayabilirsiniz,” dedi ve önümüzdeki zengin yemek çeşitlerini yememiz için işaret etti. Önümdeki tabaklara baktığımda hepsi inanılmaz derecede lezzetli duruyordu ancak birçoğunun ne olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Ben de riske girmeyerek gözüme güzel gelen her şeyden azar azar tabağıma doldurup hemen yemeye koyuldum.
İlk lokmayı çiğneyip yuttuğumda şaşkınlıkla gözlerim büyüdü. Hayatımda daha önce hiç bu kadar lezzetli bir yemek yememiştim. Masadaki kuru ekmek bile sanki büyülenmiş gibi harika bir tada sahipti. Tüm görgü kurallarını bir kenara fırlatarak adeta masadaki yemeklere saldırdım.
Ağzımda ki lokmayı yutarken elime çelikten yapılmış, oldukça asil duran kadehi aldım. İçine doğru baktığımda koyu, kan kırmızısı bir sıvı olduğunu fark ettim. Bir an için cidden bu kadehin içinde gerçek insan kanı olabileceğini düşündüm ve büyük bir kuşkuyla Kraliçe’ye baktım. Ancak o son derece rahat bir tavırla içeceğini yudumluyordu.
Yanımda oturan Mortias’a baktığımda onun da aynı kırmızı içecekten rahatça içtiğini gördüm. Bu manzara beni biraz olsun rahatlatmıştı çünkü Mortias’ın insan kanı emen korkunç bir vampir olduğunu düşünmüyordum. O, bir vampir olamayacak kadar samimi ve sıcakkanlı birisiydi.
Tam rahat bir nefes vererek içeceğimden büyük bir yudum alacakken Mortias aniden “Dur, içme!” diye bağırdı. Sesi odada yankılanınca korkuyla yerimden sıçradım. Kadehi dudaklarımdan uzaklaştırarak “Neden ki?” diye sordum masumca.
Kadehin içindeki sıvının düşündüğüm korkunç şey olmaması için içimden Tanrı’ya yalvarmaya başlamıştım. Vampirlerle aynı masada oturup akşam yemeği yiyor olmak düşüncesi bile beni dehşete düşürmeye yetiyordu. Acaba bir sonraki akşam yemeği menüsü ben mi olacaktım? Bu korkunç düşünceyi hemen kafamdan uzaklaştırmaya çalıştım. Kraliçe ne olursa olsun kanatları olan bir melekti, vampir olamazdı diye kendimi teselli ettim.
Mortias kadehime bakarak “Kadehin içinde Wormwood bitkisinden yapılan Absinthe isimli çok güçlü bir içki var. Eğer daha önce hiç alkol almadıysan bunu içmeni kesinlikle tavsiye etmem. Oldukça sert ve acı bir tadı vardır leydim,” dedi ve meraklı gözlerle içip içmeyeceğimi kontrol etmek için bana bakmaya başladı.
Aslında içmeyi hiç düşünmüyordum ama kafamdaki kan düşüncesini tamamen yok etmek ve onlara meydan okumak amacıyla kadehten büyük bir yudum aldım. Ancak sıvıyı yutar yutmaz kadehi sertçe masaya bıraktım. Mortias sonuna kadar haklıydı. Boğazımı adeta ateş gibi yakan, inanılmaz acı bir tadı vardı.
Yüzümü ekşittiğimi gören Mortias, yüzüne tam bir “Ben sana demiştim,” bakışı yerleştirerek ukala bir tavırla kendi içkisinden koca bir yudum aldı. Anlaşılan bu adam, istediği zaman dünyanın en sinir bozucu adamına dönüşebiliyordu.
Aradan biraz vakit geçtikten ve ortam sakinleştikten sonra zihnimde bir soru işareti belirdi. Kraliçe de bizimle birlikte iştahla yemek yiyordu. Eğer o kutsal bir melekse, yemek yemek gibi dünyevi ve insani ihtiyaçlarının olmaması gerekirdi. Tek kaşımı yukarı kaldırarak ona karşı oldukça tuhaf bakışlar fırlatmaya başladım. Eğer bu kadın yemek yiyorsa, o zaman bizim gibi tuvalete de gidiyordu. Kafam cidden karmakarışık olmuştu, böyle melek mi olurdu tanrılar aşkına?
Kraliçe’ye tekrar döndüğümde tam o esnada göz göze geldik. Ona yönelttiğim o sorgulayıcı ve tuhaf bakışları anında fark etmişti. Ağzındaki lokmayı asil bir şekilde yutup konuşmaya başladı.
“Sanırım bana söylemek veya sormak istediğin bir şey var. Hadi çekinme, söyle, seni dinliyorum,” dedi o narin ve sakin sesiyle.
“Sorum size biraz garip gelebilir ama sormadan edemeyeceğim. Siz bir meleksiniz, o halde yemek yemek gibi insani ihtiyaçlarınızın tamamen olmaması gerekmez mi?” diyerek kaşlarımı çattım ve hafifçe Kraliçe’ye doğru dönüp ilgiyle vereceği cevabı bekledim.
Kraliçe yüzündeki o sarsılmaz ciddiyeti bir anda kırarak, ondan hiç beklemediğim şekilde gür bir kahkaha attı. Şimdi tıpkı benim gibi Mortias da Kraliçe’ye büyük bir şaşkınlıkla bakıyordu. Sanki Mortias bile onu uzun zamandır böyle içten gülerken görmemiş gibi bir hali vardı.
Açıkçası onu bu kadar çok güldürecek komik bir şey söylediğimi zannetmiyordum. Kraliçe sonunda kahkahasını kontrol altına alıp konuşmaya başladı.
“Bunca şey yaşadın, artık bambaşka bir dünyadasın ve gerçekten aklına gelen ilk soru bu mu Nalin?” derken sesinin sonu yine hafif bir kıkırdamayla bitmişti.
“Sonuçta sorularımı sormaya bir yerden başlamam gerekiyordu,” diyerek omuz silkip kendimi savundum.
“Sorunu cevaplayayım o halde. Melek olduğum doğru ama ben cennetten Tanrı tarafından kovulan bir meleğim, eminim bu kısmı sana Mortias zaten anlatmıştır. Tanrı bizi bu diyara sürerek cezalandırdı, o yüzden bu dünyada yaşadığım müddetçe benim de tıpkı sizin gibi insani ihtiyaçlarım ve zayıflıklarım olacak,” derken bu durumdan duyduğu büyük rahatsızlığı gizleme ihtiyacı duymadan yüzünü buruşturdu.
“Anladım, şimdi izninizle ikinci soruma geçiyorum. Biz sizinle nasıl aynı dili konuşabiliyoruz? Türkçe burada tanrısal bir dil falan mı?” Bu sorunun cevabını da gerçekten çok merak ediyordum. Öncelikle kafama takılan bu tür temel soruları aradan çıkarmak istiyordum.
“Biz Selefim melekleri olarak bu dünyaya ilk indiğimizde, yeryüzünde konuşulan yüzlerce farklı dil mevcuttu. Biz de bu karmaşayı çözmek için dünyaya Builes büyüsünü yaydık. O yüzden bu diyardaki her ırktan her insan birbirini kusursuzca anlar. Yani anlayacağın, bu kadim büyü sayesinde bizim dediklerimizi kendi zihninde Türkçe olarak duyuyorsun,” dedi. Aldığım bu tatmin edici cevap sayesinde yüzümde hafif bir gülümseme belirdi.
“Şimdi gelelim asıl ve en önemli soruma. Benim burada tam olarak ne işim var? Benden gerçekte ne istiyorsunuz?”
Kabul etmeliydim ki, ben her zaman metafiziğe, başka boyutlara ve büyülerin varlığına inanmıştım. Hayal ürünü olduğunu düşündüğümüz tüm o varlıkların bir yerlerde var olduğunu hep hissetmiştim. Sonuçta ben bilgisayar oyunlarıyla büyüyen, sanal dünyalarda yaşayan bir kızdım. Elbette o oyunların içindeki fantastik evrenlerde yaşamayı defalarca hayal etmiştim.
Mesela Call of Duty oynarken kendimi oyunun tam ortasında hayal eder, Ghost ile birlikte omuz omuza savaştığımı ve onun yakışıklı seksi kocam olduğunu hayal ederdim. Ama burası ne yazık ki biricik aşkım Ghost’un askeri evreni değildi ve şu an yaşadığım her şey sonuna kadar gerçekti. Bu bilinmezlikler dünyası beni ne kadar heyecanlandırıyorsa, aynı derecede içimi korkuyla kaplıyordu.
“Sana bilmen gereken her şeyi tek tek anlatacağım Nalin. Artık kendini benim öz kızım ve tek varisim olarak düşünebilirsin. Buraya tam olarak bunun için getirildin, bu kutsal görev için seçildin tatlım,” dedi. Nefesimi tutmuş bir şekilde pürdikkat onu dinliyordum ancak söyledikleri kafamı netleştirmek yerine daha da karıştırmıştı.
“Ben hala anlamıyorum, lütfen benimle daha açık konuşun. Benden gerçekten ne istiyorsunuz? Neden kendimi sizin kızınız olarak görmeliyim ki?” Bu durum cidden çok saçma ve mantıksız geliyordu.
“Her krallığın güçlü bir varise ihtiyacı vardır ve benim de şu an bir varise ihtiyacım var. Benim bir çocuğum yok ve asla olamaz, bu yüzden de kendi varisimi başka bir boyuttan kendim seçmek zorundaydım. Bunun için çok güçlü bir arayış büyüsü yaptım ve yaptığım büyü seni bulup bana getirdi. Senden tek istediğim şey benim kızım olman. Seni kendi ellerimle bir varis olarak yetiştireceğim, bu krallığın prensesi olacaksın ve zamanı geldiğinde bu tahta sen geçeceksin,” dedi. O kadar rahat ve sakindi ki, sanki devlet yönetiminden değil de günlük hayatın sıradan bir işinden bahsediyordu.
“Peki neden varisini bu dünyada aramak yerine benim dünyamda aradın? Ve ben neden senin varisin olmayı kabul edeyim?”
Aslında bu cazip teklifi reddetmek için mantıklı hiçbir sebebim yoktu. Eski dünyamda beni geride bekleyen, özleyecek hiç kimsem yoktu, belki Ali hariç. Sonuçta buraya gelmeden hemen önce beni çok sevdiğini itiraf etmişti. Her ne kadar onun bu ani sevgisine tam olarak inanmasam da o an oldukça ciddi görünüyordu.
Bilmiyorum, belki de sadece onun aklına düşerdim. Dünyada kalmamı sağlayacak düzgün bir işim bile kalmamıştı artık. Ali’nin beni belki bir süre unutamayacağını biliyorum ama geri kalan herkesin beni iki gün içinde tamamen hafızasından sileceğinden emindim.
Dünyada özleyeceğim tek şey bilgisayar oyunlarımdı. Saatlerdir hiç oyun oynamamıştım ve bir bağımlı gibi yoksunluk çekmememin tek sebebi, şu an yaşadıklarımın bana devasa bir rol yapma oyununun içindeymişim gibi hissettirmesiydi.
“Nalin, öncelikle şunu çok iyi bilmen gerekiyor ki ben kendi halkı tarafından bile zerre sevilmeyen, korkulan bir kraliçeyim. Bu koca evrende Mortias dışında güvenebileceğim tek bir canlı bile yok. Bu sarayda tek bir hizmetçinin ya da insanın olmaması hiç dikkatini çekmedi mi? Buradan hiç kimseyi varisim olarak seçemezdim, o yüzden Seleskis büyüsünü yaratıp bunu birçok farklı boyuta yaydım. Bu büyü benim kriterlerim doğrultusunda bana evrenlerden varis adayları taradı ve en sonunda büyü doğrudan seni seçti."
"Aslında ben tam iki senedir seni her an takip ediyorum. Bu sayede hakkında bilmek istediğim her şeyi öğrendim tatlım. Ayrıca ikimiz de çok iyi biliyoruz ki bu teklifimi reddetmek için dünyanda hiçbir sebebin yok,” dedi. Ne düşüneceğimi bilemez bir halde donakalarak ona bakakaldım. Tam iki yıldır beni izliyordu ve ben bir kez bile takip edildiğimi hissetmemiştim.
“Neden kendi varisini normal yollarla doğurmuyorsun ki?” Sorduğum bu ani soruyla birlikte Kraliçe’nen o yüzü bir anda buz kesti ve bana çok sert bir şekilde bakmaya başladı. İçimden “Eyvah, sanırım büyük bir pot kırdım,” diye geçirdim.
“Benim bir çocuk doğurmam lanetim gereği imkansız,” dedi net ve soğuk bir sesle. Tam ona nedenini soracaktım ki, Mortias’ın gözlerini belerterek attığı uyarı dolu bakışları görünce hemen susmak zorunda kaldım.
“Dur bir dakika, nasıl olur da iki yıl boyunca beni hiç ruhum duymadan takip edebilirsiniz?” Sesim bu sefer kendi beklentimden bile daha soğuk ve duygusuz çıkmıştı.
“Mortias sayesinde elbette. O, büyü yeteneğiyle istediği her insanın kılığına kusursuzca girebiliyor, bunu zaten birazdan daha iyi anlayacaksın. Onunla iki yıl boyunca fark etmeden defalarca karşılaştın. Bazen yarı zamanlı çalıştığın o küçük kafede bir müşterin olarak, bazen de sık suç uğradığın oyun mağazalarında bir satıcı olarak karşına çıktı. Onunla birçok kez muhabbet ettin, o her daim senin etrafındaydı. Bu sayede senin hakkındaki tüm detayları öğrenmeyi başardık,” dedi ve masaya doğru iyice yakınlaştı.
“Mortias bana senin bilgisayar oyunlarına ne kadar çok bağımlı olduğunu söyledi. Ve bizim boyutumuza tamamen geçebilmen için o büyüyü oyunun içine yerleştirmemizi önerdi. Ben de onun bu mantıklı fikrini uyguladım ve o tılsımlı DVD’yi sana ulaştırmasını söyledim. Aslında Mortias oyunu sana oyun mağazasında normal bir şekilde verecekti ama şansa bak ki o sabah aceleyle kafeye giderken sokakta onunla sertçe çarpışmışsın, o da o kargaşada oyunu çaktırmadan çantanın içine yerleştirmiş,” dedi. Sözlerini bitirdiğinde eli rahatça kadehine uzandı, bir yandan da şok içinde vereceğim tepkiyi merakla izliyordu.
Sandalyemde huzursuzca kıpırdanarak tüm bu öğrendiklerimi mantık süzgecimden geçirmeye çalıştım. Ama hala kafama yatmayan, anlayamadığım detaylar vardı.
“Madem beni bu kadar uzun zamandır takip ediyordunuz, neden daha önce beni buraya getirmediniz? İki yıl boyunca araştırılacak kadar gizemli ya da önemli bir hayatım yoktu benim. Mortias benimle ilgili işinize yarayacak tüm bilgileri bir hafta içinde rahatça bulup sizi bilgilendirebilirdi. Bence beni tam olarak bugün buraya getirmenizin çok özel bir nedeni var. Gerçek amacınız neyse lütfen bana açıkça söyleyin kraliçem,” dedim.
Bir şeylerin olgunlaşması için kesinlikle beklemiş olmalıydılar, bu her halinden belliydi. Şu an dehşet içinde korkmuş hissetmem gerekirken, aksine üzerimde garip bir sakinlik vardı. Öğrendiğim bu şok edici gerçekler, gelecekte bu topraklarda başıma daha neler gelebileceği konusunda beni korkutmak yerine büyük bir meraka sürüklüyordu.
Kraliçe cevap vermeden önce uzun bir süre gözlerini kısmış bir şekilde yüzümü inceledi. Benim bu soğukkanlı ve dik duruşum onu içten içe şaşırtmış gibi görünüyordu.
“Zekisin, bu çok güzel. Benim varisime de tam olarak bu yakışırdı zaten. Haklısın, iki sene boyunca dünyanda beklemenin çok büyük bir amacı vardı. Senin için bu süre zarfında kendi krallığımı hainlerden temizlemeye çalışıyordum. Seni içi casuslarla, suikastçılarla ve acımasız suçlularla dolu tehlikeli bir krallığın ortasına tek başına fırlatamazdim. O yüzden buraya geliş süreni bilerek uzatmak zorunda kaldım kızım."
"Şimdi ise tüm o pisliklerden tamamen kurtulduğumu söyleyemem ama en azından başkenti senin için iyice temizlediğimi rahatlıkla belirtebilirim,” dedi. Bu kanlı temizlikten oldukça memnun kalmış gibi bir hali vardı. Uzun, sivri tırnaklarıyla masanın üzerinde çıkardığı ritmik tıkırtı sesleri ve gözlerindeki o karanlık ifade, ondan gerçek anlamda ürkmemi sağladı. İç sesim onun acımasız, psikopat bir zalim olabileceğini avazı çıktığı kadar haykırıyordu.
“Şimdi senden kesin bir cevap vermeni istiyorum Nalin. Senden istediğim şey benim bu hayattaki her şeyim olman. Sen benim sadece sarayda oturan cici prensesim değil, düşmanlarımın acımasızca kanını akıttığım en keskin kılıcım, bu diyardaki mutlak gücüm olacaksın. Bunun karşılığında ise sana bu dünyada dilediğin, hayal ettiğin her şeyi vadediyorum. Söyle bana şimdi, bu büyük teklifimi kabul ediyor musun?”
Bu teklifi aslında saniyelerce düşünmeme bile gerek yoktu. Kesinlikle kabul edecektim. Kraliçe’nin aslında bana sunduğu en büyük vaat, kendisi bunu hiç bilmese de beni dünyadaki o sessiz intihar düşüncesinden kurtarmış olmasıydı. Eğer kendi dünyama geri dönersem, elbet bir gün tamamen tükenip intihar edeceğimin çok iyi farkındaydım.
Son birkaç aydır iyice ağır bir depresyonun içine batmıştım. Ölüm fikri zihnime bir sarmaşık gibi yerleşmeye başlamıştı. Yaşadığım şehri veya ülkeyi değiştirmeyi defalarca düşünmüştüm ama bunu yapmak için cebimde tek bir kuruşum bile yoktu. Şimdi ise burada tüm berbat hayatımı kökten değiştirmem için devasa bir şans ayağıma gelmişti ve artık yapayalnız da olmayacaktım.
Her ne kadar onlarla henüz yeni tanışmış olsam da Kraliçe ve Mortias bundan sonra benim yanımda olacaktı. Belki de bu kararı vermek için çok acele ediyordum çünkü Kraliçe’nin beni gelecekte karanlık amaçları için bir piyon gibi kullanmaya çalışacağının bilincindeydim.
Ben de onun beni kolayca kullandığını zannetmesine bilerek izin verecektim ama aslında günün sonunda benim onu kendi çıkarlarım için kullanacağımı o asla bilmeyecekti. Sonuçta artık resmen bir prenses olmuştum ve bu lüks hayatın tadını sonuna kadar çıkaracaktım.
“Teklifinizi büyük bir memnuniyetle kabul ediyorum kraliçem,” dedim net bir sesle. Teklifi kabul etmemle birlikte Kraliçe’nin o soluk yüzü adeta bir ışıkla aydınlandı. Yan gözle Mortias’a bakıp birbirlerine hafifçe gülümsediler. Kararımla birlikte odadaki o gergin ve soğuk hava dalgası birden dağılıverdi.
“Yemeğiniz bittiyse eğer leydim, sizi bu gece şehirde olan ve elli yılda yalnızca bir kez gerçekleşen geleneksel fener festivaline götürmek isterim. Halkımızı ve bu diyarın kültürünü de bu sayede ilk elden görmüş olursunuz,” dedi. Mortias’ın bu nazik ve heyecan verici teklifini hemen kabul ettim. İçimdeki festival fikri beni şimdiden sabırsızlandırmaya yetmişti.
Anlaşılan Kraliçe’nin Mortias’a karşı gerçekten sarsılmaz bir güveni vardı çünkü festivale gidecek olmamıza en ufak bir itirazda bulunmadı, Mortias da ondan resmi bir izin isteme gereği duymadı. Bu sefer ben de Mortias ile birlikte senkronize bir şekilde Kraliçe’ye doğru eğilerek saygıyla selam verdim.
Benim bu uyumlu halimi gören Mortias, merdivenlere doğru yürürken hafifçe omzuyla omzumu dürterek bana serseri bir sırıtışla baktı. Yemek salonundan tamamen çıktığımızda Mortias kolunu rahat bir tavırla omzuma atarak “Küçük ailemize resmen hoş geldin güzel prenses,” dedi. Sesi çok samimi geliyordu, aynı zamanda bana bakarken gözlerinin içinin parıldaması onun gerçekten mutlu olduğunu net bir şekilde gösteriyordu. Ona bakarken içtenlikle gülümsemeden edemedim.
“Bak sen, daha demin leydiyken birden senin prensesin oldum. Artık resmi bir prenses olduğuma göre, bana böyle izinsiz dokunma cüretini kendinde tam olarak nasıl bulabiliyorsun?” diyerek sözlerimin özellikle aksine aşırı sinirli ve kibirli çıkması için çaba sarf ettim. Mortias’ın yüzündeki o neşeli bakışlar bir anda donakaldı.
Elini panikle hemen omzumdan çekip benden büyük bir adım uzaklaştı. Kalbinin kırıldığı ve üzüldüğü yüzünün her halinden belli oluyordu. Onun bu saf halini görünce kendimi daha fazla tutamayarak gür bir kahkaha patlattım.
Bunu gören Mortias, şimdi sanki karşısında akıl sağlığını yitirmiş değişik bir varlık varmış gibi şaşkınlıkla bakıyordu. “Sadece şaka yapıyordum, bana öyle uzaylı görmüş gibi bakmayı kes Mortias,” dememle birlikte bir anda Mortias’ın bakışları doğrudan dudaklarımdaki gülüşüme kaydı. Gülüşümde asılı kalan gözleri heyecanla ışıldamaya başladı ve artık o da rahatlayarak gülümsüyordu.
“Bir an için senin de şımarık, çekilmez prenseslerden birine dönüşeceğinden çok korktum. Umarım her zaman tam olarak böyle doğal kalırsın leydim,” diyerek bunları söylerken iyice yanıma sokuldu ve aramızda sadece bir adımlık mesafe kalacak şekilde durdu. Onun bu ani yakınlığından ve yoğun bakışlarından pek hoşlanmadığım için dikkatini dağıtmak amacıyla hemen konuşmaya başladım.
“Hadi, beni hani bahçeye götürecektin, gidelim artık bir an önce,” dedim. Yüzüme yine amansız bir ateş basmıştı, ne zaman utansam veya heyecanlansam hep böyle rezil oluyordum. Mortias benim için bu yabancı dünyada çok iyi bir dost olacakmış gibi geliyordu, o yüzden onunla aramızdaki mesafeyi ve sınırları korusam her açıdan çok daha iyi olacaktı.
Mortias hafifçe başını sallayarak eliyle önümüzdeki koridoru işaret etti. Ben onu beklemeden hızlı adımlarla yürümeye başladım. Tam o esnada aklıma gelen çok mantıklı bir soruyla aniden durup arkamdan gelen Mortias’ın da durmasını sağladım.
“Sana sormam gereken çok önemli bir şey var. Nasıl olur da bu devasa sarayda gün boyunca sadece biz üçümüz oluruz? Bu sarayın günlük işleriyle ilgilenen hizmetliler, sarayı dışarıdan koruyan muhafız askerler nerede?” Sorum oldukça yerindeydi. Sabahtan beri bu koca şatoda Kraliçe ve Mortias dışında tek bir canlı bile görmemiştim. Mortias ellerini o dağınık kızıl saç tutamlarının arasına geçirip iyice karıştırdıktan sonra derin bir nefes alarak konuşmaya başladı.
“Sarayın tüm iç işlerini Lyrielle isimli özel periler yapıyor leydim. Onlar dünyadaki diğer peri türlerine kıyasla oldukça narin ve kibar yapıdadırlar. Onları bizzat çağırmadan ya da görevlendirmeden asla çıplak gözle göremezsin. İşlerini her zaman büyük bir titizlikle ve kusursuz bir sessizlikle hallederler. Hatta onların bu topraklardaki diğer isimleri de dilsiz peri kızlarıdır. Tamamen kraliçemizin iradesine bağlı bir peri türüdür."
"Askerlere ve muhafızlara gelecek olursak, tabii ki de sarayı koruyan adamlarımız var fakat onlar şu an sarayın dışındaki askeri kışladalar. Saray kapılarını koruyan nöbetçi askerler var zaten, birazdan dışarı çıktığımızda onları kendi gözlerinle göreceksin leydim. Ama sayıları iç kısımda çok fazla değil çünkü kraliçemiz sarayın genel güvenliği için etrafa çok özel ve aşılmaz bir koruma büyüsü yaptı,” diyerek derin bir nefes verip yanımızdaki geniş pencereden dışarıdaki karanlığa baktı. “Ve inan bana, ben bile onun tam olarak ne büyüsü olduğunu, nasıl çalıştığını hala bilmiyorum,” dedi ve bu sefer beni beklemeden kendisi önden ilerlemeye başladı.
Bu dünyada perilerin de gerçekten var olduğunu öğrenmek resmen bugün duyduğum en büyüleyici şeydi. Aklımın bir kenarına yarın ilk iş olarak mutlaka saray mutfağını bulmam gerektiğini sıkıca not ederek hızlıca Mortias’ın peşine takıldım.
İki kanatlı, devasa mermer merdivenlerin başına gelmiştik. Mortias ile birlikte basamakları yavaş yavaş inmeye başladık. Merdivenlerden aşağıya doğru süzülürken bir yandan da duvarda asılı duran, meşalelerin titrek ışıklarıyla aydınlanan devasa tabloları inceliyordum. Hepsi birbirinden harika ve mistik sanat eserleriydi.
Resmen Mortias’ın peşinden sürükleniyordum. Saray dışarıdan göründüğünden çok daha devasa bir yapıydı. Her geçtiğimiz koridorun ve odanın ambiyansı, bir öncekinden tamamen farklı bir çağa ait gibi duruyordu.
Geçtiğimiz geniş avluların birinde ortada küçük, berrak bir süs havuzu vardı ve havuzun etrafında rengarenk asil tavus kuşları dolanıyordu. Ayın gökyüzündeki parlak ışığının aydınlattığı su kenarında huzurla uyuyorlardı. Tam yanımızdan aniden geçen devasa bir tavus kuşuyla birlikte korkudan çığlık atacakken, Mortias hızla elini ağzıma kapatarak kuşların ürküp uyanmasını son anda engelledi. Ardından sıkıca elimden tutarak sessiz adımlarla bizi oradan uzaklaştırdı.
Geçtiğimiz her farklı avluya ve büyüleyici manzaraya karşı artık şaşırmama kararı almıştım. Sanırım sarayın en arka kısmındaki ahırlar bölgesine kadar yürümüştük. Bu uzun yürüyüşümüz boyunca Mortias kafama takılan birçok soruya büyük bir hevesle ve sabırla cevap vermişti.
“İşte sonunda geldik leydim. Burada duran Arsaiuslarımıza binip kasabadaki festivale hızlıca ineceğiz,” dedi. Mortias’ın peşinden içeriye doğru adımlarken, bu sefer göreceğim yeni fantastik hayvanın ne olacağını delice merak ederek koşar adım içeri girdim.
“Bu, bu gerçek olamaz, kesinlikle gerçek olamaz. Ben şu an hala yatağımda çok derin bir rüyadayım değil mi Mortias?” Karşımdaki devasa, asil kanatlı atlara bakarken resmen dilim tutulmuştu. O kadar büyük, güçlü ve kusursuzlardı ki gerçek olduklarına inanmak zihnim için çok zordu. Geniş ahırın içinde birçok farklı renkte ve boyutta kanatlı at bulunuyordu.
Bazıları zemin üzerinde asilce oturmuş dinleniyor, bazıları ise geniş çatının altında havada özgürce uçuyorlardı. Havada çıkardıkları güçlü kanat seslerini kulaklarımla net bir şekilde duyabiliyordum.
Özellikle yukarıda, karanlığın içinde tek başına uçan bir attan gözlerimi bir türlü alamıyordum. Devasa kanatları ve tüm güçlü gövdesi simsiyah tüylerle kaplıydı. Atın vücudunun ve kanatlarının üzerinde bulunan gümüş rengi çizgiler, yukarından vuran ay ışığı altında adeta bir yıldız gibi parlıyordu. O kadar zarif ve asil bir attı ki, o ana kadar beni bu sarayda en çok büyüleyen yegane şey o olmuştu.
“Demek yukarıdaki Zukas’ı beğendin. Onunla birlikte gökyüzünde uçmamızı ister misin leydim?” diye sordu Mortias yanıma gelerek.
“Demek adı Zukas,” diyerek hülyalı ve büyülenmiş bir şekilde konuşmama engel olamadım. Kalbim sadece o siyah atı, Zukas’ı istiyordu.
“Buradaki diğer atlara da iyice bir bak bence. Ahırda Zukas’tan çok daha uysal ve gösterişli olanları da var. Ondan ilk bakışta bu kadar çok neden etkilendiğini gerçekten hiç anlamıyorum,” dedi. Mortias şimdi öfkeli ve kıskanç gözlerini yukarıdaki Zukas’a dikmiş, benim ondan neden bu kadar çok etkilendiğimi anlamaya çalışıyordu.
“Ben başka bir at istemiyorum, sadece onu istiyorum. Onunla gidelim lütfen,” dedim net bir tavırla.
Mortias son kez bana derin bir bakış fırlatıp cebinden gümüş renkli, küçük bir düdüğe benzer nesne çıkardı ve onu güçlüce üflemeye başladı. Bu tiz sesi duyan ahırdaki kanatlı atların hepsi anında ayaklandı. Havada uçanlar da hızla aşağıya inip önümüzde asil bir sırayla dizildi. Yavaş adımlarla, adeta büyülenmiş gibi doğrudan Zukas’a doğru yürümeye başladım. Tam önünde durduğumda at hafifçe kişnedi ve huzursuzca kıpırdanmaya başladı.
“Bu az önce üflediğin alet de nedir Mortias?” diye sordum arkama bakmadan.
“Bu aletin adı Kurat. Arsasiusları uzaktan kolayca çağırmamızı sağlıyor. Ben az önce toplu bir çağrı melodisi yaptım ama her arsasiusun kendine ait çok özel, gizli melodileri vardır. Bunu onunla ruhsal bir bağ kurduktan sonra kalbinde hissedersin ve Zukas’ın özel melodisini çalıp onu doğrudan yanına çağırabilirsin. Dünyanın her neresinde olursan ol bu sesi duyup sana gelecektir, tabii eğer gerçekten sadık bir atsa,” dedi.
Bu küçük mistik alet gerçekten çok hoşuma gitmişti. Zukas’ın gizli melodisini öğrenmek ve onu çalmak için şimdiden sabırsızlanıyordum.
Kendime daha fazla hakim olamayarak sağ elimi yavaşça havaya kaldırdım ve ona doğru uzattım. Zukas, sanki ona dokunmamı kolaylaştırmak istiyormuş gibi o devasa başını önümde saygıyla eğdi. Elimi yumuşak tüylerine dokundurup başını şefkatle okşamaya başladım. Tam o saniyede at birden kafasını hızla kaldırdı ve doğrudan gözlerimin içine baktı.
İşte tam o an hayatımda gördüğüm en garip ve büyüleyici şey gerçekleşti. Zukas’ın simsiyah gözleri bir anda renk değiştirdi ve parıl parıl parlayan fıstık yeşili bir renge büründü. Büyük bir şaşkınlıkla korkup hemen birkaç adım ondan geriye doğru uzaklaştım.
O anda Zukas heyecanla dört nala kalkıp devasa kanatlarını iki yana doğru sonuna kadar açtı. Gövdesindeki gümüş rengi lekeler muhteşem bir parlaklıkla etrafa ışık saçtı. Ben daha ne olduğunu bile tam olarak anlayamadan, at birden güçlü kanat vuruşlarıyla havalanıp çatının açık kısmından gökyüzüne doğru uçarak gözden uzaklaştı
.
“Mortias, benim az önce gördüklerimi sen de net bir şekilde gördün değil mi? Az önce orada ne oldu öyle?” dedim şok içinde ona dönerek. Mortias tamamen büyülenmiş ve donakalmış bir ifadeyle doğrudan bana bakıyordu.
“Zukas az önce resmen sana bağlandı leydim. Artık o at tamamen sana ait. Bu topraklarda ilk kez vahşi bir arsasiusun bir insana bu kadar kısa sürede bağlandığını profesyonelce görüyorum. Seninle ilgili olan her şey inanılmaz bir mucize leydim,” dedi. Mortias’ın bu hayranlık dolu sözleri ve yoğun bakışları utançtan yanaklarımın iyice kızarmasına neden olmuştu.
“Peki bana neden bu kadar kolay bağlandı ki? Bunun gelecekte bana ne gibi somut bir faydası olabilir?” diye sordum onun delici bakışlarından kaçınmak için kafamı başka yöne çevirerek.
“Bunu neden yaptığını Zukas’ın gizemli ruhundan başkası asla bilemez leydim. Bunun sana sağlayacağı büyük faydaları zamanı geldiğinde kendi gözlerinle göreceksin ama şunu çok iyi bilmelisin ki bu kesinlikle senin için çok iyi bir şey. Artık daha fazla vakit kaybetmeden gidelim, kasabadaki festival çoktan başlamıştır,” dedi. Mortias konuşurken çoktan lacivert renkli, asil başka bir kanatlı atı binmemiz için yanımıza doğru çekmişti.
"İzninizle leydim." diyerek ellerini belime koydu ve beni yan oturacak şekilde ata yerleştirdi. Sonra hiç zaman kaybetmeden, çevik bir hareketle arkama oturdu. İleriye uzanıp atın eyerini alırken yüzü saçlarıma değiyordu. Derin bir nefes alıp verdiğini hissettim. Onun bu yakınlığı, varlığı her anımda gerilmeme neden oluyordu. Nihayet eyeri kavrayıp biraz geri çekildiğinde, ciğerlerime rahat bir nefes doldurabildim.
Ata sesli bir komut vermesiyle her şey bir anda değişti. Hayvan devasa kanatlarını açıp hızla yükseldiğinde, ağzımdan küçük bir çığlık kaçtı. Korkuyla geriye doğru sindiğim sırada, Mortias hiç vakit kaybetmeden elini belime doladı ve beni göğsüne sabitledi. Yüzünü kulağıma doğru yaklaştırıp hafifçe gülen bir ses tonuyla fısıldadı.
"Sakin ol leydim. Seni sıkıca tutuyorum, düşmene asla izin vermem. Bu yolculuğu çok seveceğine eminim."
Hafifçe başımı sallayarak onu onayladım ve kendimi istemsizce ona daha da bastırdım. Çünkü oldukça hızlı bir şekilde yükseliyorduk. En sonunda gözlerimi sıkıca kapatıp yüzümü tamamen Mortias’ın göğsüne gömdüm.
"Yükseklikten bu kadar çok korktuğunu bilmiyordum. Bence gözlerini açıp bu manzarayı görmelisin leydim."
Aslında yükseklikten korktuğumu ben de tam şu an öğreniyordum. Ancak içimdeki merak, korkuma galip geldi ve yavaşça gözlerimi araladım.
Mortias’ın işaret ettiği yere baktığımda nefesim kesildi, ama bu sefer korkudan değil, hayranlıktandı. Gökyüzü o kadar derin, o kadar sonsuz görünüyordu ki gözlerimi kırpmak bile istemedim. Her bir yıldız, karanlığın göğsüne saçılmış pırlanta taneleri gibi parlıyordu. Fakat tüm bu ışıltının ortasında asıl ihtişam, tam tepede asılı duran devasa, gümüş bir aydı. O kadar yakındık ki yüzündeki kraterleri, yaraları bile netçe seçebiliyordum.
Ayın donuk ve kutsal ışığı altında, bulutların arasından daha da heybetli bir görüntü yükseldi. Bu, az önce içinden çıktığım saraydı. Zirvesinde, ayın ışığını yansıtan fildişi rengi kuleleri ve sivri çatıları vardı. Sanki binlerce yıl boyunca orada, gecenin tam kalbinde öylece beklemiş gibi gizemli duruyordu.
Sarayın en etkileyici yanı ise aşağılara doğru, karanlık kayalıklara kıvrılarak inen o ışıltılı yoldu. Küçük, sıcak, altın renkli fenerlerle aydınlatılmış bu patika, bir yılan gibi kıvrılarak bulutların arasına karışıyordu. Sanki bu görkemli mekana ulaşmak için yıldızların arasından süzülüp gelmek gerekiyordu. Her bir ışık noktası beni gizemli yoldan geçmeye ve büyüleyici kapıdan içeri adım atmaya davet ediyor gibiydi.
Bulutlar, sarayın eteklerinde adeta karanlık ve hareketli bir deniz gibi dalgalanıyordu. Ancak bu sisli deniz, sarayın altında yatan karanlığı gizlemek yerine aksine onu daha da vurguluyordu. Sarayın kulelerinden yayılan sıcak, altın rengi ışıklar ise bu soğuk geceye bir umut feneri gibi akıyordu. Burası sadece taştan bir yapıdan ibaret değildi. Gecenin kalbine kazınmış, büyülü bir söz gibiydi. Ve ben o an, kendimi o söze doğru çekilirken hissettim.
Hızla bulutların içine doğru daldık. Biraz zaman geçtikten sonra uçsuz bucaksız bir ormanın üzerinde uçmaya başladık. İçimde hâlâ hafif bir korku kırıntısı olsa da artık kendimi Mortias’a bastırmayı bırakmıştım. Yeni insanlar göreceğim, yeni bir yere adım atacağım düşüncesi içimi heyecanla dolduruyordu. Ormanın bitişiyle birlikte, nihayet şehrin parıltılı ışıkları gözlerimizin önüne serildi.
"Bu festival neyle ilgili Mortias?" Soruyu sorarken ona doğru döndüm. Mortias’ın da zaten başından beri bana bakmakta olduğunu fark ettim.
"Bu bir ışık festivali. Bu festival, kavuşamayan iki aşığın anısına her elli yılda bir kutlanır. Her yer sanki bir düğün varmış gibi süslenir. İnsanlar büyük bir evliliği kutluyorlarmış gibi yer, içer ve eğlenirler. Günün sonunda da özellikle sevgililer, kavuşmak isteyenler, aşkı arayanlar ve evliler ışık fenerlerine isteklerini yazıp gökyüzüne bırakırlar. İnsanlar hayatları boyunca bu festivale sadece bir kez katılabilirler, o yüzden bu kutlama herkes için oldukça özeldir."
Anlatırken yüzünde beliren ifadeden, bu festival için gerçekten heyecanlı ve mutlu olduğunu görebiliyordum.
"Peki bu iki aşık neden kavuşamadı? Onların hikayesi nedir?"
Benim bu konuya bu denli heyecanlandığımı görmek Mortias’ın yüzünde yumuşak bir tebessüm oluşturdu.
"Binlerce yıl önce bu topraklarda var olan bir krallığın prensesi, kendi korumalığını yapan şövalyesine aşık olmuştu. Bir süre ikisi aşklarını gizlice, gözlerden uzak yaşamayı başardılar. Ta ki başka bir krallıktan prensese evlilik teklifi gelene kadar. Kral, kızını karşı krallığın prensiyle evlenmeye zorluyordu. Prenses ise elbette bunu şiddetle reddetti. Şövalye ve prenses gizli bir plan yaparak krallıktan kaçmayı başardılar."
Derin bir nefes alıp bakışlarını kısa bir an yola çevirdi, ardından anlatmaya devam etti.
"Ancak bu kaçış pek uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra kral ikisini de yakalattı. Şövalye, geçmişte krallığa kazandırdığı başarılar yüzünden idam edilmedi ama yaptığı şey de cezasız kalamazdı. Kral, hayatının sonuna kadar orada çürümesi için onu karanlık zindanlara tutsak etti. Prensesi ise halkını ve kral babasını utanca boğduğu gerekçesiyle yüksek bir kaleye hapsetti."
"Sonra ne oldu?" diye sordum, hikayenin büyüsüne kapılarak.
"Aradan tam elli yıl geçti. Bu süreçte eski kral öldü. Onun yerine tahta geçen yeni kral, bu iki yaşlı aşığın ıstırabına daha fazla dayanamayıp onları serbest bıraktı. Birbirlerine sonunda kavuşan iki aşığın kalbi, bu büyük mutluluğa daha fazla dayanamadı ve ikisi de tam o an, birbirlerinin kollarında can verdi. Bu iki aşığın hiçbir zaman gerçek bir düğünü olamadı. Halk da onların anısına her elli yılda bir, sanki o düğün yapılıyormuş gibi kutlamalar düzenledi."
Festivalin arkasındaki bu hüzünlü amacı öğrendiğimde duygulanmadan edemedim. Başımı çevirip yeniden Mortias’a baktığımda, onun gözlerini benden bir an bile ayırmadığını fark ettim. Bana bakarken adeta uzaklarda bir yerlere dalıp gitmiş gibiydi. Biz hikayeyi konuşurken, atımız şehre çoktan giriş yapmıştı.
"Burası şehir mi?" diye sordum, etrafı inceleyerek.
Sözlerimle birlikte Mortias sanki bir rüyadan uyanır gibi kendine geldi ve şehre kısa bir bakış attı.
"Bana sıkı tutunun leydim, şimdi iniş yapıyoruz."
Bunu söyler söylemez elini tekrardan belime koydu ve beni sertçe kendi gövdesine bastırdı. Birden son sürat bir inişe geçmiştik. Hızdan dolayı başım dönmeye başladığı için yüzümü ona doğru çevirdim ve alnımı Mortias’ın göğsüne yasladım. Atın sonunda yere teker teker bastığını, nallarından çıkan o sert seslerden anladım ama yine de yerimden kıpırdamadım. Çünkü hem başım felaket dönüyor hem de midem bulanıyordu.
"İyi misin leydim?"
Mortias’ın endişe dolu sesini duyduğum anda başımı göğsünden kaldırdım ve iyi olduğumu belirten hafif bir ses çıkardım. Mortias çevik bir hareketle önce kendisi yere atladı. Ardından belimden tutarak beni de nazikçe yere indirdi. Ancak ellerini belimden çekmemişti, beni hâlâ destekler gibi tutuyordu. Bakışlarında gerçek, saf bir korku ve endişe vardı.
"Başın mı dönüyor? Ah, bu tamamen benim hatam. Seninle birlikte bu ışık festivalini erkenden kutlamak istiyordum. Festivalin başlangıcını kaçırmayalım diye seni bu tehlikeli yoldan getirdim. Bencillik ettim, gerçekten çok özür dilerim Nalin."
Duyduğum kelimeyle duraksadım. Mortias bana ilk kez ismimle seslenmişti.
"Bana ilk kez ismimle seslendin. Sahi, sen neden bana sürekli leydim diye hitap ediyorsun ki zaten?"
Bunu söylerken ellerinden sıyrılıp birkaç adım uzaklaştım. Çünkü temiz havayla birlikte baş dönmem büyük ölçüde geçmişti. Mortias ise ondan uzaklaşmamı tamamen yanlış anlamış olacak ki, göğsü sarsılarak derin bir iç çekti.
"Hatırlıyor musun? Her zaman gittiğin o eski kitapçıda bir kızla aynı kitabı almıştınız. Sonra birlikte oturup o kitap hakkında uzunca sohbet etmeye başlamıştınız. Kıza, kitaptaki erkek karakterin kadına sürekli leydim demesinden çok hoşlandığını ve hayatında bir gün böyle nazik bir erkek bulmayı umduğunu söylemiştin."
Zihnimin kıvrımlarında beliren anıyla gözlerim büyüdü. Evet, o günü, o kızı ve ettiğimiz o samimi sohbeti çok net hatırlıyordum. Çok tatlı, sevecen bir kızdı. Onunla konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamamış, sohbetimiz hiç bitmesin istemiştim.
"Evet, bir kızla böyle bir sohbetim olmuştu. Ama sen bunu nas-"
Boğazıma düğümlenen gerçekle yutkunamadım. Gözlerim şok içinde onun yüzünde gezindi.
"O kız sendin, değil mi?"
Mortias, suçlu bir çocuk gibi gözlerini benden kaçırdığında sorumun cevabını da net bir şekilde vermiş oldu.
"O kız bendim Nalin. Ben, hayatında bulmayı umduğun o nazik erkek olmak istiyorum. Lütfen bunun için bana bir şans ver leydim."
Bunu dedikten sonra adımlarını bana doğru attı. Elini kaldırıp gözümün önüne düşen bir saç telini yavaşça kulağımın arkasına yerleştirdi. Bunu yaparken bile inanılmaz derecede temkinli, ürkek davranıyordu. Dokunuşu tenimde tüy gibi hafifti ama bu temas onu öyle bir etkilemişti ki, göz bebeklerinin titrediğini görebiliyordum.
"Mortias, ben gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum. Sana boş bir umut verip sonradan seni üzmek istemem."
O kadar masum, o kadar beklentiyle bakıyordu ki ona ne cevap vereceğimi gerçekten kestiremiyordum.
"Bana hemen bir cevap vermek zorunda değilsin leydim. Her ne kadar ben seni iki yıldır uzaktan tanıyıp sevmiş olsam da, sen beni yeni tanıyorsun. Bu yüzden acele etme, ben oldukça sabırlı bir adamım." Sözlerini rahatlatıcı bir şekilde göz kırparak bitirdi.
"Hadi, festival alanına gidelim artık leydim." diyerek önden yürümeye başladı.
"Hey Mortias, peki ata ne olacak? Onu burada öylece bırakacak mıyız?" diye sordum, hızlı adımlarla onun yanına yetişip bir yandan da etrafı inceleyerek.
"Merak etme leydim, askerler bizim için atı güvenli bir yere bağlayacaklar."
Mortias’ın dedikleri üzerine merakla arkama döndüm. Gerçekten de askeri zırhlar içinde olan iki kişi, kanatlı atın dizginlerini teslim alıyordu.
Sokak boyunca uzanan festival alanı, ışığın ve büyüleyici kokuların oluşturduğu bir cennet gibiydi. Her köşe başında çeşit çeşit yiyecek satan satıcılar dizilmişti. Sıcak ekmeklerin, buram buram tüten baharatlı etlerin ve tatlı şurupların kokusu havada birbirine karışıyor, insanın başını döndürüyordu.
Tezgahların önünde biriken yoğun kalabalığın arasında yürürken, insanların neredeyse hepsinin bembeyaz kıyafetler içinde olduğunu fark ettim. Beyaz renk, sokaklardaki ışıkla birleşince parıldıyor, her hareketlerinde gecenin içinden doğan bir saflık hissi yayıyordu.
Üstümüzde, gökyüzünü kapatacak sıklıkta sayısız renkli fener asılıydı. Kırmızı, mavi, yeşil, mor fenerlerin her biri geceyi mükemmel bir şekilde aydınlatıyor, taş sokakların ıslak zemininde titrek yansımalar oluşturuyordu. Fenerler gökyüzünde birer yıldız gibi süzülüyor, sanki tüm gök kubbe yeryüzüne inmiş gibi hissettiriyordu.
Kalabalığın neşeli gürültüsü, çalan müziklerle ve yükselen kahkahalarla birleşince içimde garip, huzurlu bir his doğdu. Bu kadar ışığın, bu kadar hayatın arasında sanki dünya bir anlığına tüm karanlığını unutmuştu. Bir an için Mortias’ın varlığını, endişelerimi unutup kendimi satıcıların cazibesine bıraktım. Takı satan renkli bir tezgahın önünde durdum. Burada canlı, taze çiçeklerden yapılma el emeği taçlar vardı. Aralarından kırmızı güllerle süslenmiş olan tacı alıp heyecanla kafama taktım.
"Bir peri kızından daha güzel oldunuz. Fiyatı sadece beş kuruş."
Satıcı adama tam üzerimde hiç para olmadığını söyleyecektim ki, Mortias arkamdan uzanıp adamın tezgahına ağır bir kese bıraktı. Keseyi alıp içine bakan yaşlı adamın yüzü mutluluktan ışıldadı ve bize defalarca teşekkür etti.
"Teşekkür ederim Mortias."
Mortias ise bu resmi teşekkürümden pek hoşlanmamış gibi baktı.
"Bu güzelliğini bana sunduğun için asıl ben teşekkür ederim leydim."
Bunu söylerken derin bir iç çekerek bana bakıyordu. Gözlerindeki o yoğun ışık, sokaktaki tüm fenerlerin parıltısından daha parlaktı. Onun bu derin bakışlarının yarattığı baskıdan kurtulmak adına, hızlı adımlarla koşarak başka bir tezgaha doğru ilerledim. Oradaki yiyecekleri incelerken, kulağıma melodisi inanılmaz güzel gelen bir müzik sesi çalındı. Merakla müziğin kaynağını aramak için yönümü değiştirdim. Mortias’ın her daim gölgem gibi yanımda olduğunu bilmek, bana tarifsiz bir güven veriyordu.
Müziğin geldiği meydana ulaştığımda, bir grup gencin ne olduğunu bilmediğim yerel müzik aletlerini çaldığını gördüm. Önlerinde ise sadece genç kızlar el ele tutuşmuş, neşeyle dans ediyorlardı. Ben onları hayranlıkla izlerken, dans eden kızlardan ikisi aniden uzanıp beni de aralarına çekti.
Bir müddet onların adımlarına ayak uydurmaya, ritmi yakalamaya çalıştım. Neyse ki kolay öğrenen biri olduğum için kısa sürede kızların figürlerine uyum sağlamıştım. Bir ara arkama dönüp baktığımda, Mortias’ın kollarını göğsünde kavuşturmuş, beni büyük bir gülümsemeyle izlediğini gördüm. Tam onun bu tatlı gülümsemesine aynı şekilde karşılık verecektim ki, bakışlarım onun hemen arkasındaki evin çatısına takıldı.
Orada, buradaki tüm neşeli ve beyaz giyinmiş insanların aksine, tamamen siyahlara bürünmüş bir adam oturuyordu. Dikkatimi tamamen ona vererek, dans adımlarıyla o tarafa doğru döndüm ve adamı daha net görmeye çalıştım.
Yüzünün hizasına kadar indirdiği pelerini ve simsiyah pelerini yüzünden çehresini seçmek imkansızdı. Adam, onu dikkatle izlediğimi fark etmiş olacak ki, yavaşça sağ elini kaldırıp bana hafifçe salladı. Tam o sırada dans eden kızlardan biri elimi sertçe tuttu ve kendi etrafımızda dönmeye başladık. Döndükten sonra gözlerimi hızla yeniden çatıya çevirdim ama bu sefer orada kimse yoktu. Adam bir anda ortadan kaybolmuştu.
İçimi kaplayan huzursuzlukla dans etme hevesim bir anda kaçtı. Hızla çemberden çıkıp Mortias’ın yanına döndüm.
"Çok güzel dans ediyorsun. Peri kızlarını bile kıskandıracak bir yeteneğin var."
Mortias’ın bu nazik iltifatı karşısında yanaklarımın alev aldığını hissettim ve bakışlarımı ondan kaçırdım. Mortias utandığımı anlayınca yüzüne sevimli, anlayışlı bir gülümseme ekledi.
"Birlikte dilek feneri bırakmaya gidelim mi leydim?" Ona sessizce başımı sallayarak peşine takıldım.
Birlikte büyük bir nehir kıyısına gelmiştik. Nehrin kenarı, binlerce fenerin sıcak ışığıyla adeta parıl parıl parlıyordu. Beyazlar içindeki insanlar sessizce nehrin kenarında duruyor, dileklerini fısıldayıp fenerlerini gökyüzünün karanlığına bırakıyorlardı. Suyun üstündeki yansımalar o kadar muazzamdı ki, yıldızlar gökten değil de sanki nehrin derinliklerinden doğuyor gibi bir illüzyon yaratıyordu.
Mortias, elinde büyük bir fenerle yanıma ulaştı ve onu bana doğru uzattı. "Bir dilek dile leydim. Belki bu gece kabul olur."
Ben fenerin içindeki titrek aleve bakarken sessiz kaldım, cevap vermedim. "Ben kendi dileğimi zaten biliyorum." diye devam etti, sesini daha da alçaltarak. "Senin her zaman güvende olman. Nereye gidersen git, ışığın hep seninle kalması."
Sözleri çok yumuşaktı, neredeyse büyük bir itiraf gibiydi. Ama ben sadece başımı öne eğdim ve parmak uçlarımla fenerin altındaki ince ipi tuttum. İçimde onun bu yoğun sözlerine karşılık verecek, onu mutlu edecek bir sıcaklık yoktu. Onun bana karşı beslediği duyguları anlıyordum, ama kalbimin ait olduğu yer burası değildi.
Tam Mortias ile birlikte feneri gökyüzüne doğru serbest bırakacaktık ki, o saniyede büyük bir gürültü koptu.
Uzaktan insanların korku dolu çığlıkları ve bağırma sesleri yükseldi, büyük bir kargaşa baş gösterdi. Nehir kenarındaki fenerlerin bir kısmı devrildi, kalabalık panik içinde birbirini iterek kaçışmaya başladılar.
Mortias duyduğu seslerle irkildi ve korumacı bir tavırla önüme geçti.
"Burada kal." dedi sert ve otoriter bir sesle. Ancak bu sertliğin altına gizlenen o yoğun endişeyi hissedebiliyordum.
"Gitme." demek istedim, ama kelimeler bir türlü dudaklarımdan dökülmedi.
"Birazdan dönerim." dedi ve hızla kalabalığın içine doğru atıldı. Beyaz pelerini, koşan insanların ve ışıkların arasında saniyeler içinde kayboldu.
Birden nehir kıyısında yapayalnız kalmıştım. Fenerlerin titrek, zayıflayan ışıkları eşliğinde etraftaki tekinsiz sessizliği dinledim. Rüzgarın yönü aniden değişti, sanki etraftaki karanlık bana biraz daha yaklaştı. Bu yüzden huzursuz hissedip nehrin karşı kıyısına yürümeye başladım.
Hissettiğim takip edilme duygusuyla ayaklarım yere çivilendi. Hızla arkamı döndüğümde, karanlığın içinden birinin bana doğru yürüdüğünü gördüm.
Simsiyah bir pelerin, yüzünde ise gri bir maske vardı. Çevredeki fenerlerin güçlü ışıkları bile onun üzerindeki bu karanlığı delip geçemiyordu. Bu, az önce çatıda gördüğüm, bana el sallayan adamın ta kendisiydi.
"Yalnız kalmak," dedi, o derin, insanı iliklerine kadar donduran buz gibi sesiyle. "Pek iyi bir fikir değil gibi küçük hanım."
Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine hızla çarpmaya başladı. Korku tüm bedenimi esir almaya başlamıştı. Korkumu belli etmeden konuştum.
"Kimsin sen?"
Adam hafifçe öne doğru eğildi. Yüzündeki maskenin arkasından alaycı bir şekilde gülümsediğini hissettim. Delici, tekinsiz bakışları dikkatle her bir hareketimi inceliyordu.
"Mortias seni bu topraklarda koruyabileceğini sanıyor." dedi, sesini fısıltı derecesine indirerek. "Ama bu gece onu benden kim koruyacak?"
Sözü biter bitmez ani bir hareketle yaklaştı. Buz gibi ellerini, feneri tutan ellerimin tam altına koydu ve parmaklarımı gevşeterek feneri gökyüzüne doğru bırakmamı sağladı.
🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀
Yeni bölümü nasıl buldunuzzzz
Yazarınızın sizden küçük bir ricası var lütfen bölümleri beğenmeyi unutmayın 🥹🫶🏻
Yorumlarınızı okumak için çok heyecanlıyımmmmm
O halde bir sonraki bölümde görüşmek üzere seviliyorsunuzzzz 💋
