19. bölüm / 18
LEYLMüsabaka
Bölümler 18Şu an: Müsabaka
- 1 Oyun398 kelime
- 2 İhanet8.898 kelime
- 3 Fener6.693 kelime
- 4 Umut6.155 kelime
- 5 Karakter tanıtımı621 kelime
- 6 Ateş7.481 kelime
- 7 Koku6.951 kelime
- 8 Peter7.824 kelime
- 9 Kale8.175 kelime
- 10 Gül6.788 kelime
- 11 Mühür7.127 kelime
- 12 frank6.229 kelime
- 13 Tehlikeli oyun7.418 kelime
- 14 Güzellim6.194 kelime
- 15 Orvian6.939 kelime
- 16 Müsabaka5.452 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 Öpücük4.565 kelime
- 18 İgor5.096 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Peter’a sarılırken başım birden döndüğü için gözlerimi kapattım. Birkaç saniye bekledikten sonra tekrar açtım. Ancak artık karşımda bana öfkeyle bakan ve adımlarını bana doğru atan karga yoktu. Onun yerine Egoist melek Orvian duruyordu. Karganın bakışlarındaki beliren hırs, bu sefer meleğin kömür karası gözlerine yerleşmişti. Ellerini iki yanında yumruk yapmış, karganın biraz önce yaptığı gibi üzerime doğru geliyordu.
Zihnim tam anlamıyla kilitlenmiş durumdaydı. Sarıldığım adamın gerçekten Peter olup olmadığını anlamak için kafamı hızla omzundan çekip yüzüne baktım. Hayır, bu kesinlikle Peter değildi. Ellerimi adamın sert göğsüne koyup var gücümle ittirdim ve birkaç adım geriledim. Başım tekrar şiddetle dönünce ellerimi şakaklarıma bastırıp gözlerimi yeniden kapattım.
Gözlerimi açtığım an karşımda bana şaşkınlıkla bakan Peter ve ekibini gördüm. Hepsinin yüzünde belirgin bir afallama vardı. "Sen iyi misin Prenses?" diye sordu Peter. Yanıma yaklaşıp ellerini nazikçe koluma koydu.
Tam ona cevap vermek için başımı kaldırmıştım ki bakışlarım yine bir çift altın hareye takılıp kaldı. Peter'ı ittirmemle birlikte karga olduğu yerde durmuş olmalıydı. Tek kaşını kaldırıp ne olduğunu anlamaya çalışan bir tavırla bana bakıyordu. Peter’ı uzaklaştırmış olmam hoşuna gitmiş gibi sıktığı yumruklarını serbest bıraktı ve hızlı adımlarla yanımdan öylece geçip gitti. Bir an bir şey yapacağını sanıp korkmuştum. Tanrılara şükürler olsun ki hiçbir şey yapmadan gitti.
Peter’ın çatık kaşlarının altından karganın arkasından baktığını fark ettim. Bakışlarını tekrar bana çevirmesini istediğim için durumu toparlamaya çalışarak konuştum. "İyiyim ben. Üzgünüm, bir an başım şiddetle döndü. Bu yüzden istemeden ittirdim seni," diyerek açıklamamı yaptım.
Zihnim ise az önce yaşananları sindirmeye çalışıyordu. Karganın yerinde Orvian belirmişti, Peterın yerinde ise tam bir yabancı vardı. Çevreye çok dikkat etmemiş olsam da mekan bile tamamen değişmişti. Bütün bunların beynimin bana oynadığı küçük bir oyun olduğuna inanmak istesem de hissettiğim her şey ürkütücü derecede gerçekti.
"Daha fazla ayakta kalmayın prenses, şöyle geçip oturalım," dedi Isac. Onu görmeyeli vücudu sanki biraz daha irileşmişti. Üzerinde yine bedenine tam oturan siyah bir tunik ve belinde keskin hançerleri duruyordu. Ondaki tek fark, önceden kısacık olan kahverengi saçlarının şimdi biraz daha uzamış olmasıydı. Benim için endişelendiği bakışlarından açıkça belli oluyordu. Ona hafifçe gülümsedim ve benim için geriye çektiği sandalyeye doğru ilerledim. Sandalye ayaklarının tahta zeminde çıkardığı hafif sesle birlikte yerime yerleştim. "Teşekkür ederim," diye fısıldadım.
Benim oturmamla birlikte masanın etrafındaki diğerleri de yerlerini aldı. Peter hemen karşımdaki sandalyeye yerleşti. Bakışları hala üzerimde geziniyor, zihnimdeki fırtınayı okumaya çalışıyor gibi görünüyordu. Ancak az önceki o garip sanrıların yarattığı ağırlık üzerimden kalkmış değildi. Şakaklarımda beliren hafif sızı, bana gerçeklikle hayal arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hatırlatıyordu. Derin bir nefes alarak ellerimi masanın üzerinde birleştirdim ve etrafımdaki hareketliliği izlemeye başladım. Ve Peter’ın gerçekten burada olduğuna inanmaya çalıştım. Peter Pan’ım benim için buradaydı.
Başımı iki yana sallayıp karşımda duran ve bana merakla bakan Petera gülümseyerek baktım. "Sizin burada ne işiniz var?" diye sordum. Onları bu akademide görmek gerçekten beklediğim bir şey değildi.
Peterın başında her zaman gördüğüm o yeşil beresi bu kez yoktu. Elini dalgalı kahverengi saçlarının arasına geçirip munzurca bir edayla dağıttı. "Biz de tıpkı senin gibi artık burada birer öğrenciyiz küçük kız," dedi. "Ciddi misin sen?" diye sordum, heyecanım sesime yansımıştı. "Gayet ciddiyim, bizler de burada eğitim almaya başlayacağız."
Aklıma takılan detayla birlikte gülümsemem yüzümde dondu. "Ama bu nasıl mümkün olabilir, senin krallığın yıkılmamış mıydı?" diye sordum bir anda. Peter’ın yavaşça değişen mimikleri ve yüzünden silinen gülüşüyle büyük bir pot kırdığımı fark ettim. Bu akademiye gelenlerin tamamı kraliyet soylularına mensup kişilerden oluşuyordu. Soylu olmayanlar ise ancak üstün başarı ve yüksek zekayla buraya kabul ediliyordu. Ya da muhafızlar ve savaşçılar kraliyet bağı aranmadan akademiye alınırdı. Soylu olmadığı halde akademi de eğitim görenler bu kişilerden ibaretti.
Peter derince bir nefes verdi. "Benim krallığım evet yıkıldı ama ailemiz dağılmadı. Ben bu ailenin varisiyim, bu yüzden bu akademiye gelişim gayet doğal. Diğerleri ise akademiye kabul sınavlarında gösterdikleri başarılar sayesinde buraya girmeye hak kazandılar," dedi. Geriye doğru yaslanmasıyla üzerindeki krem rengi tunik iyice gerilmişti. Onun gerilen kol kaslarına dalmışken üzerimde hissettiğim delici bakışlar yüzünden başımı hafifçe Peterın omzunun arkasına doğru kaydırdım.
Karga ve ekibi yemekhanenin en köşesindeki masada oturuyorlardı. Aralarında hararetli bir şeyler konuştukları her hallerinden belliydi. Yüzlerindeki maskeler sebebiyle hiçbir şey yemedikleri halde buraya gelmiş olmaları son derece mantıksızdı. Karga masadaki muhabbetle ilgilenmiyor gibiydi. Elindeki kırmızı elmayla oynarken pür dikkat bana kilitlenmişti. Bakışları üzerimde dolaşırken gerilmemem imkansızdı.
"Sanırım prenses burada bulunmamızdan pek memnun kalmadı," diyen Marsianın sesini duyunca hemen sağ tarafıma döndüm. Onda da gözle görülür pek bir değişiklik yoktu. Sarı saçlarını çene hizasında kestirmiş olması dışında her şeyi aynı duruyordu. "Hayır tabii ki. Gerçekten çok mutlu oldum, sadece biraz şaşırdım o kadar," dedim. Derin bir nefes alarak bakışlarımı masadakilerin üzerinde tek tek gezdirdim. "Size teşekkür etme fırsatım olmamıştı. O gün beni koruduğunuz için hepinize minnettarım," dedim samimiyetle.
Marsia hariç hepsinin gözlerinde belirgin bir yumuşama meydana geldi. "Biz pek bir şey yapmadık. Bize değil, liderimiz Lukaya teşekkür etmen yeterli olur," dedi Çusan. Geldiğimizden beri ilk kez konuşuyordu. Masadaki meyve tabağına uzanıp aldığı üzüm salkımını yemeye başladı. Onda da değişen hiçbir şey yoktu. Beyaz saçları özenle taranmıştı, sadece buz mavisi gözleri eskisi kadar sert bakmıyordu.
Çusan haklıydı. Minnet dolu bakışlarımı yeniden Petera çevirdim. Ben tarafa bakmadığım anlarda bile onun bana baktığını anlamak zor değildi. Bakışlarımız kesiştiğinde kavruk teninin hafifçe kızardığını gördüm. Yerinde dikleşip hafifçe öksürdü. Kalede beni iki kez ziyarete gelmiş olsa bile gıcık Mortias yüzünden ona düzgünce teşekkür edememiştim. En içten gülümsememi sunarak "Her şey için teşekkür ederim Peter Pan," dedim. Peter da masaya doğru hafifçe eğilerek "Teşekküre gerek yok küçük kız," dedi ve bembeyaz nizami dişlerini sergileyerek karizmatik bir şekilde gülümsedi.
Ona gülümseyip doğruldum ve etrafıma göz gezdirdim. Yemekhanedekilerin çoğu çıkmıştı, etrafta hiç melek kalmadığını görünce hemen ayağa kalktım. Ders vakti gelmiş olmalıydı.
"Benim gitmem gerekiyor, dersim başladı," dedim.
Peter da ayağa kalkıp, "Sınıfına kadar eşlik etmemi ister misin?" diye sordu.
"Hayır gerek yok, zaten sınıfa gitmiyorum. Savaş Aletleri dersim var, o yüzden talim alanına gidiyorum," dedim ve dökülen saçlarımı omzumun arkasına attım.
Peter gülümseyerek, "Peki o zaman, sonra görüşürüz," dedi.
Masadakilere tek tek gülümseyip, "Sonra görüşürüz," dedikten sonra hızlıca Karganın ve ekibinin oturduğu masaya baktım. Fakat ne kendisi ne de ekibi oradaydı. Hangi arada kalkıp gitmişlerdi? Onları kafa yormayı bırakıp yemekhaneden çıktım ve bahçeye geçtim. Oradan da hızlı adımlarla yürüyüp talim alanına vardım.
Savaş Aletleri ortak bir ders olduğu için diğer ırklarla birlikte katılacaktım fakat bu ırkların hangileri olduğunu bilmiyordum. Talim alanına girdiğimde herkes çoktan geniş bir halka oluşturmuştu. Halkanın ortasında ise profesör duruyordu. Çaktırmadan hemen meleklerin arasına karıştım.
"Sizi fark etmediğimizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz Porsian prensesi," dedi profesör sert bir sesle.
Utançla meleklerin kanatlarının arasından sıyrılıp, "Özür dilerim profesör, bir daha tekrarlanmayacak," dedim. Çoğu profesör adımı söylemeden beni tanıyordu. Çünkü meleklerin arasında bulunup melek kabul edilen fakat kanatları olmayan tek kişi Porsian prensesi, yani bendim.
"Bir daha olmasa iyi edersin, yoksa seni dersten kovmaktan beter ederim," dedi öfkeli bir sesle.
Profesörün bu abartılı derecedeki sert tutumu üzerine kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Uzun boylu, kalıplı bir adamdı. Esmer teninde çok sayıda dövme taşıyordu. Saçının bir kısmını omzuna kadar uzun bırakmış, diğer kısmını ise kısacık kestirmişti. Üzerindeki siyah tuniğin düğmelerini karnına kadar açık bırakmıştı. İki elini beline yerleştirmiş, öfkesinden hiçbir şey kaybetmeden bana bakıyordu. Dış görünüşü itibarıyla şekil değiştirenlere, yani kurt adamlara benziyordu. Adama gıcık olduğum için içimden ona yakışıklı biri bile demek gelmiyordu.
"Sizden zaten özür diledim, daha ne yapmamı bekliyorsunuz?" diye sordum ters bir tonla.
Şimdi kaşlarını çatıp öfkeyle bakan taraf bendim. Her kim olursa olsun kimse benimle böyle konuşamazdı. Sırf birkaç dakika derse geç kaldım diye ilk günden bu kadar öfkelenmesi tamamen saçmalıktı.
"Annenin kızı olduğun her halinden belli. Ama unutma Porsian prensesi, burada annenin gücü hiçbir şey ifade etmiyor. Bu yüzden benimle konuşurken haddini bileceksin," dedi ellerini yumruk yaparak.
Profesörün bana neden böyle davrandığını şimdi anlamıştım. Bu adam da Kraliçe Luhayra'dan nefret edenler kervanındaydı. Beni onun kızı olarak gördüğü için öfkesinin yeni hedefi haline getirmişti. Tam adama hak ettiği cevabı verecektim ki birisi benden önce davrandı.
"Siz haddinizi bilmezken öğrencilerinizin haddini bilmesini nasıl bekliyorsunuz?"
Kafamı sol tarafıma, sesin geldiği yöne çevirdiğimde Kargayı gördüm. Çetesinin en önünde kollarını göğsünde birleştirmiş, gözünü bile kırpmadan profesöre bakıyordu. Onun beni savunmasıyla tüm fısıltılar kesildi, herkesin şaşkın bakışları ikimizin arasında gidip gelmeye başlamıştı.
Profesör Kargaya bakarken, az önce bana öfkeyle saçılan gözlerinde korkunun izleri belirdi. Eskisi kadar güçlü çıkmayan bir sesle, "Siz buraya unvanlarınızı ve kimliklerinizi arkanızda bırakıp geldiniz. Bu yüzden kurallara uyup derslere tam zamanında gelmek zorundasınız," dedi. Kargayla konuşurken sesindeki sertlik gittikçe kırılıyordu.
"Öyleyse sizin de Kraliçeye olan kuyruk acınızı prensesten çıkarmaya çalışmamanız gerekmez mi?" diye sordu Karga bu sefer öfkeli bir sesle. Ve bakışlarına yerleşen ölümün soğukluğu bu mesafeden bile tüylerimi diken diken etmişti.
Bu adam ne yapıyordu böyle? Kim ondan beni savunmasını istemişti ki? O böyle beni korumaya devam ettikçe çevremizdekilerin bakışları imalı bir hal almaya başladı. Ayrıca ben kendimi gayet güzel savunabilirdim. Ne diye bu insanların ağzına laf veriyordu ki?
"Her neyse, konuyu uzatıp dersin dakikasından daha fazla çalmayalım. Umarım herkes derse geç gelinmeyeceğini anlamıştır," dedi profesör.
Bakışlarını özellikle Kargaya değdirmeden konuşmuştu. Konuyu kapatmaya çalıştığı açıkça belliydi. Kaşlarımı çatarak Kargaya baktım. Bakışlarımdaki öfkeyi fark edince, hiçbir şey yapmadığını ima edercesine hafifçe omuz silkti. Maskesinin ardından gözlerinin kısılması dışında yüzündeki ifadeyi görmek imkansızdı.
"Bu ikisinin arasında bir şey mi var?"
"Kargayla Porsian prensesi mi? Bu imkansız."
"En şiddetli aşklar düşmanlıkla başlar, bunu unutma şekerim."
Arkamda fısıldaşanların ve gülüşenlerin seslerini duydukça Kargaya olan öfkem daha da büyüdü. Karga ona yönelttiğim bakışlarımdan korkmuş gibi gözlerini benden kaçırdı. Ve elini serseri bir biçimde ensesine atıp kaşıdı. Onu izlemeyi kesip alanda hangi ırkların olduğuna göz gezdirdim. Suikastçılar, vampirler, elfler ve melekler buradaydı. Ve tabi ki de benim hakkımda en fazla melekler dedikodumu yapıyorlardı. Bugün Versia da sağ olsun meleklere konuşacak çok şey vermiştim.
Profesörün sesiyle dikkatimi tekrar ona verdim. "Şimdi, Savaş Aletleri dersinde ilk kullanacağımız şey kılıç olacak. Hepinizin kılıçtaki seviyesini öğrenmek için küçük müsabakalar düzenleyeceğim. Hepinizi aynı anda takip etmem imkansız olduğu için yardımcılarım da sizleri izleyecek," dedi ve arkasındaki üç adamı işaret etti. Üçü de ellerindeki defterlerle not almaya hazır bekliyordu.
Profesör hepimizin üzerinde tek tek göz gezdirdi. İlk olarak meleklerden sarışın, oldukça yakışıklı bir adam seçti. Melek kılıçların durduğu yere gidip eline en uygun kılıcı seçti ve zırhını kuşandı. Profesör onun karşısına vampirlerden oldukça güçlü görünen, esmer tenli ve iri yarı bir adam çıkardı. Adam da aynı şekilde hazırlanmaya koyuldu.
Sırayla diğer alanda müsabaka yapmaları için elflerden bir kadınla suikastçılardan bir adamı, diğer alana ise bir vampir kadınla elf adamı seçti. Herkes yerini aldığında müsabakalar başladı.
Karganın suikastçının dövüşünü izleyeceğini düşünmüştüm ama beni şaşırtarak melek adamla vampirin dövüşünü büyük bir dikkatle izlemeye başladı. Bu ikisinin müsabakası diğerlerinden çok daha hararetli geçtiği için ben de o alana yaklaşıp izlemeye koyuldum. Gelmemle birlikte Karga tam dibimde bitti. Maskesinin arkasından nefesini duyabiliyordum.
"Sence hangisi kazanır?" diye fısıldadı.
Bana değen bakışlarına karşılık vermeden kılıçlarını birbirine savuran adamlara odaklandım. Vampirin adımları fevri ama vuruşları oldukça güçlüydü. Melek ise adımlarını daha sakin atıyor, tamamen savunmada kalıp doğru anı bekliyordu.
"Bence melek kazanacak," dedim emin bir tonla.
Karga hafifçe mırıldandı. "Hayır vampir kazanacak. İddiasına var mısın?"
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Başını hafifçe eğdiği için gözlerimiz aynı hizada birleşmişti. "Varım ama neyine iddiasına gireceğiz?" diye sordum tek kaşımı kaldırarak.
Karga bir süre düşündü. "Eğer ben kazanırsam senden istediğim bir şeyi yapacaksın. Sen ne istiyorsun peki küçük hanım?"
"Eğer ben kazanırsam yüzündeki bu maskeyi çıkaracaksın," dedim ve elimi uzattım. "Anlaştık mı?"
Karga bu isteğimle duraksayıp yutkundu, ardından arenaya kısa bir göz attı. Vampirin kaybedeceğine ihtimal vermiyordu. Gri çelik maskesinin altından kıpırdayan çene kaslarından anladığım kadarıyla keyiflenmişti. Elimi sıktı ve "Anlaştık." Dedi.
İkimiz de arenaya dönüp iyice çekişmeli hale gelen müsabakayı izlemeye başladık. Melek adam, savuşturduğu her güçlü darbenin ardından ritmini bozmadan geri çekiliyor, vampirin sabırsızlığından besleniyordu. Vampir ise öfkeyle yüklü, ağır kılıç darbeleriyle meleğin savunmasını kırmaya çalışıyordu. Kılıçların metalik çarpışma sesleri arenada yankılanırken melek aniden hamle yaptı. Vampirin dengesini bozan şaşırtıcı bir ayak hareketiyle boşa çıkmasını sağladı ve kılıcının ucunu tam vampirin boğazına doğrultmak üzere ileri atıldı.
Zafer kesinlikle meleğindi. Tam o anda, yanımda duran Karganın parmaklarını gizlice kıvırdığını fark ettim. Elinin içinden süzülen ince, neredeyse görünmez siyah bir duman havada süzülerek doğrudan meleğin bileğine doğru ilerledi. Duman temas ettiği anda melek tam vuracağı sırada kaskatı kesildi, kasları anlık bir felçle kilitlenmiş gibiydi. Bu duraksamayı fırsat bilen vampir, son bir hamleyle meleğin elindeki kılıcı savurup onu yere serdi.
Müsabakayı vampir kazanmıştı ama nasıl kazandığını sadece ben görmüştüm. Öfkeyle Karganın kolunu sertçe tutup kendime doğru çektim. Yaklaşarak kısık ve tehlikeli bir sesle, "Hile yaptın," diye fısıldadım.
Karga elini abartılı bir edayla kalbine koydu. "Bana iftira atıyorsun küçük hanım. Ben hiç böyle kötü şeyler yapacak bir adam mıyım?" dedi sahte bir şaşkınlıkla.
"Sen istediğini yaptırmak için her şeyi yapabilecek bir adamsın," dedim dişlerimin arasından öfkeyle.
"Bu gece sana istediğim şeyi söylemek için yanına geleceğim, hazır ol," dedi Karga ve bakışları dudaklarıma kilitlendi. Maskesinin altındaki bakışların derinliği tenimi yakıyordu.
Benden ne isteyecekti acaba bu manyak adam?
"Siz ikiniz! Müsabaka sırası sizde!" Profesörün gür sesiyle hemen Kargayı bıraktım. "Biz mi?" diye sordum şaşkınca. Profesör tepkisini gizlemeye çalışarak, "Evet, siz ikiniz. Hadi hemen hazırlanın, bütün gün sizi bekleyemeyiz," dedi.
"Merak etme küçük hanım, sana karşı nazik davranacağım," dedi Karga alaycı bir sesle ve benimle birlikte kılıç seçmeye yürüdü.
Gördüğü ilk kılıcı alıp elinde ustalıkla döndürdü. "Bu iş görür."
Ben de raflardan bir kılıç alıp inceledim. Uçları köreltilmişti, yani vücuda gelse bile ağır bir hasar bırakmazdı. Karga kılıcını alıp doğrudan ringe doğru ilerledi. Sağ elime uygun bir kılıç seçtikten sonra, sol elime de ikinci bir kılıç alıp ringe doğru yürüdüm.
Herkes iki kılıç almamın şaşkınlığıyla beni izliyordu. Sol bileğim sağ bileğim kadar güçlü olmasa da onunla da gayet iyi kılıç sallayabiliyordum. Son iki ay boyunca iki kılıç kullanmayı özellikle öğrenmiştim. Bu bana tek kılıçla dövüşmekten çok daha rahat geliyordu. Özellikle içimdeki gücü ortaya çıkardıktan sonra her alında daha yetenekli hale gelmiştim.
Ringe adım atıp Karganın karşısında durdum. Boynumu iki yana esnetip elimdeki kılıçları birbirine sürttüm. Metalin soğuk sesi aramızda yankılandı.
Karga elimdeki iki kılıca rağmen bana doğru birkaç adım yaklaştı. "Şu an ne kadar seksi göründüğünü tahmin bile edemezsin," dedi. Tanrılara şükürler olsun ki maskesinin ardından fısıldadığı bu cümleyi sadece ben duymuştum.
"Bu seksi kız şimdi seni lime lime edecek," dedim ve profesörün 'Başlayın!' komutunu bile beklemeden ilk hamlemi yaptım.
Sağ elimdeki kılıcı doğrudan göğsüne savurdum, sol elimdekini ise böğrüne doğru hızlıca çevirdim. Karga ilk saldırımı iki kılıcımın arasına kendi kılıcını sokup ustalıkla savuşturdu. Maskesinin altından yükselen boğuk gülüşü duyabiliyordum. "İyi hamleydi küçük hanım," dedi ve anında karşı atağa geçti.
Kılıcını yukarıdan aşağıya sertçe indirirken üzerime doğru yürüdü. Çeliklerin birbirine çarpmasıyla çıkan cılız kıvılcımlar yüzümü ısıttı. Hamleleri birden daha sert, daha acımasız bir hal aldı. Beni geriye doğru sürükleyerek alanın kenarındaki devasa meşe ağacına kadar sıkıştırdı. İki kolunu iki yanıma çakıp kılıcıyla yolumu tamamen kesti.
"O elfle sen hangi ara bu kadar yakın oldunuz?" diye sordu, çatılan kaşları maskesinin üstünden netçe belli oluyordu.
Beni hapsettiği dar alandan çıkmak için çabalarken dişlerimi kenetledim. "Bu seni neden ilgilendiriyor?" diye tersledim. Sol elimdeki ağırlığı fırsat bilip kılıcımın kabzasıyla bileğine vurdum. Acıyla dengesi sarsıldığı an altından sıyrılıp arkasına geçtim ve kılıcımın yan tarafını sırtına sertçe çarptım.
"Beni ilgilendiren aranızdaki şey değil," dedi geriye dönüp hamlemi karşılarken. "Ben onun benim yoluma çıkmasıyla ilgileniyorum. Eğer o ormanda seni benden kaçırmasaydı tüm planım bozulmayacaktı. Söyle o elf sevgiline, bir daha işlerime karışırsa onu o sivri kulaklarından asarım."
Sesinde planının bozulmasına dair bir kızgınlık var gibiydi ama altındaki o gizli tını başka bir sebebe işaret ediyordu. Damarlarımda akan öfke katlandı, iki elimdeki kılıcı da bütün gücümle üzerine savurdum.
"Ah, sevgilinle beni öldürmeyi planladığınızı ve planı bozduğu için Petera bir şey yapmaya kalkışırsan tüm tanrılar şahidim olsun ki seni yaşatmam!" dedim dişlerimin arasından.
Karga şaşkınlıkla duraksadı. "Ne sevgilisinden bahsediyorsun sen?"
Cevap vermek yerine karnına sert bir tekme savurdum. Gerileyip sendeledi. "O gece çadırında sevgilinle konuştuğun her şeyi duydum, seni lanet suikastçı!"
Karga hızla toparlanıp üzerime fırlattığım kılıç darbelerinden kendini korumaya başladı. Artık tek yaptığı şey sadece savunmada kalmaktı. Maskesinin arkasından sinir bozucu bir tonda konuştu. "Sen beni kıskandın mı yoksa? Bilgin olsun, o kadın benim sevgilim falan değil. Evet, aramızda bir şeyler geçtiği doğru ama birkaç kez birlikte olmaktan öteye giden bir şey değildi. O gece biraz daha bekleseydin onu reddedip çadırına gönderdiğimi de görürdün. İnanmıyorsan küçük hanım, bunu ona da sorabiliriz. Bugün akşamüstü akademiye gelecek."
Sözleriyle tepem tamamen attı. "Sen ne saçmalıyorsun? Bana ne senin o sürtükle aranda ne olduğundan! Ben sizin beni kaleye girmek için kullanacağınızı, ardından da öldüreceğinizi duydum!"
Sözlerimin ardından Karganın bakışları aniden değişti. Derin bir sessizliğe gömüldü, hiçbir şey diyemedi. Haklı olduğumu anlamak içimi daha da yaktı. İki kılıcımı ustalıkla kullanıp körelmiş çelikle karnına sert bir çizik attım. Kumaş yırtıldı, derisinde derin bir yara açıldı. Ama Karga bunu hiç umursamadı. Belki de hissettiği suçluluk yüzünden bana doğru düzgün karşılık vermiyordu.
Kılıçlarımız havada çarpışıp kilitlendiğinde yüzüne yaklaştım. Onu kışkırtmak, gerçekten dövüşmesini sağlamak istiyordum. "Ayrıca bu gece yanıma gelmeyi unut," diye fısıldadım. "Çünkü Peterla yatağımda yapmayı düşündüğüm bazı şeyler var."
Elbette Peterla sevişmek gibi bir niyetim yoktu ama kargaya verdiğim bu yem işe yaradı. Karganın bakışlarındaki yumuşaklık anında yok olmuştu ve kaşlarını daha büyük bir öfkeyle çattı.
Kılıcını öyle bir savurdu ki kollarım geriye doğru sarsıldı. Üst üste indirdiği seri darbelerle beni geriletmeye başladı. Kılıcının ucunu çevirip ayak bileğime doğru çelme gibi taktı, dengemi zar zor toparlayabilidim. "Bu gece odana geldiğimde tek bir erkek sinek bile çevrende olmayacak," dedi gürleyerek. "Bir iddiaya girdik ve ben kazandım, sözünde duracaksın. Ayrıca o elfin adı Luka değil mi? Ne diye ona sürekli Peter deyip duruyorsun?"
Kıskançlıktan köpürdüğünü görmek içimdeki ateşi körükledi. Bilerek gülümsedim. "Bu seni ilgilendirmez, onunla aramızda olan bir şey. Hem ne bu tepkiler böyle? Ne yani, yoksa beni kıskandın mı?"
Etrafımda birr tam çember dönüp kılıç darbesini havada savuşturdum. Ama Karga hareketimi tahmin etmiş gibi sol bileğimi yakaladı, sıktığı gibi kılıcımı yere düşürdü. "Başına güneş geçti sanırım küçük hanım, fazla saçmalamaya başladın," dedi.
Ona 'aynen aynen' der gibi alaycı bir bakış attım. Tam üzerime çullanıp kalan kılıcımı da düşürecekti ki aklımdan geçen fikirle durdum. Karga hile yaparak iddiayı kazanmıştı, ben neden aynı yolu izlemeyecektim ki?
Zihnimde 'Gurtakilos' kelimesini tersten tekrar ettim. 'Solikatrug...'
İçimden taşan görünmez büyü dalgası vücudumdan süzülüp Kargaya ulaştı. Karga bir anda heykel gibi olduğu yerde kilitlendi. Bakışlarındaki şaşkınlığı maskesinin üzerinden görebiliyordum. Kimsenin durumu anlamaması için hızla harekete geçtim. Kılıcını elinden vurup düşürdüm, ardından göğsüne sert bir darbe indirip onu yere savurdum.
Hakimiyet tamamen bendeydi, müsabakayı ben kazanmıştım. Yerde yatan adamın üzerindeki büyüyü anında kaldırdım. Karga öfkeyle ayağa kalktı, üzerindeki tozları silkelemeden dibime sokuldu. "Hile yaptın," diye fısıldadı dişlerinin arasından.
Sinir bozucu bir edayla gülümsedim. "Aynı senin yaptığın gibi suikastçı bey." Dedim.
Orada iki saat kadar kalıp müsabakaları izledim. Tabi bunu yaparken Kargadan da bir yandan kaçmaya çalışıyordum. Nereye gitsem istenmeyen ot gibi dibimde bitiyordu hemen beyefendi. Ders biter bitmez adamın bana doğru geldiğini görünce akademiye doğru adeta kaçtım. Adamla konuşmayı seviyordum, daha doğrusu onunla flört etmek hoşuma gidiyordu ama bu bana çok yanlış geliyordu. Ne yapacağı belli olmayan tehlikeli biriydi. Bugün bana iyi davranıyor olabilirdi ama yarın boynuma bir hançer saplamayacağının garantisi yoktu. Bu yüzden kargadan uzak durmam en iyisiydi.
Akademiye girer girmez hemen odama geçtim. Müsabakalar yüzünden üzerim toz toprak içinde kalmıştı. Kendimi hemen duşa attım. İşimi hallettikten sonra duştan çıktım ve dolabımdan parlak sarı bir elbise seçtim. Omuzlarındaki altın zincirler ve iki göğüs arasındaki derin yırtmaçtan sarkan zincirler bu giysiyi çok göz alıcı kılıyordu. Korsemi de taktığımda elbise üzerime tam oturdu. Ayağıma yüksek topuklu ayakkabılarımı giydim. Saçlarımı hızla tarayıp iki yana doğru ördüm, başıma saçlarımdan aşağı akan ve uçlarında yıldız şekilleri bulunan bir taç taktım. Üzerime melek olduğumu belli eden ince pelerinimi de takınca artık hazırdım.
Hemen odamdan çıkıp akşam yemeği için yemekhaneye girerken kapıda Frank ile karşılaştım. O da benim gibi duş almış olmalı ki saçları ıslaktı. Islak bukleleri alnına düşüyor, güneş gibi ışıldıyordu. Üzerine giydiği beyaz gömleğin ilk birkaç düğmesi açıktı ve bu ona çok yakışmıştı. Doğruyu söylemek gerekirse gerçekten dudak uçuklatan derecede yakışıklı bir arkadaşım vardı. Ama bunu tabii ki kendisine söylemeyecektim.
"Bu halin ne? Yağmurun altında ıslanan bir sıçana benziyorsun," dedim yüzümü ekşiterek.
Frank da bana bakıp iğrenir gibi dudaklarını büktü. "Asıl sen şu haline bak. Bu rengin sana yakıştığını mı sanıyorsun? Ayrıca bu dekolte de hiç olmamış dekolteli hanım," dedi iki elini beline koyup.
Ben de onun taklidini yaparak ellerimi belime yerleştirdim. "En azından ben odadan çıkmadan önce saçımı kurutmayı akıl edebildim," dedim ve saçlarımı tek omzumda topladım.
"Vay, ne büyük marifet! Tebrik ederim seni dekolteli hanım," dedi ve eliyle hafifçe alkış tuttu.
Frank’a göz devirip masaların arasından geçerek Peterın oturduğu yeri aramaya koyuldum. Frank tabii ki peşimden geliyordu. Dışarıdan bakılınca birbirimizi gömüyoruz gibi görünse de bu bizim birbirimizi övme şeklimizdi. İki ayın her günü birlikte olduğumuz için sadece ikimizin anlayacağı bir dil geliştirmiştik.
Peter cam kenarındaki masada ekibiyle oturuyordu. Normalde meleklerin servislerini özel hizmetliler yapardı. Fakat bu durumu saçma bulduğum için Lamiranın gelmesini beklemeden tabağımı alıp yemek sırasına geçtim. Frank da hemen arkamdan sıraya girdi. O kadar çok yemek çeşidi vardı ki seçmek zordu. Tavuk çok lezzetli göründüğü için bolca aldım, yanına mısır ekmeği ekleyip sıradan çıktım.
Peterın yanına ilerlerken beni gördüğü an gülümseyip ayağa kalktı ve oturmam için sandalyemi çekti. Sandalyeye otururken "Teşekkürler," dedim. Masadakilere gülümseyerek, "Böyle izinsiz oturdum ama umarım sizin için bir sorun yoktur," diye ekledim mahçupça.
"Keşke bunu oturmadan önce sorabilseydin," dedi Marsia bana ters ters bakıp yine iğneleyici şekilde konuşarak.
Bozulduğumu belli etmeden, "Haklısın, üzgünüm," dedim.
Marsianın kardeşi Rekna gergince sertleşen havayı dağıtmak için, "Bu akşam çok hoş görünüyorsunuz prenses," dedi kocaman gülümseyerek.
Kız küçük bir gülümseme sunup, "Teşekkür ederim, sizler de çok şık görünüyorsunuz," dedim. Gerçekten de hepsi oldukça şık görünüyordu.
İlk önce Peter’a bakıp masadakileri tek tek inceledim. Peter kahve dalgalı saçlarını arkaya taramıştı ama serseri birkaç tel gözünün önüne düşüyordu. Üzerine tam oturan, kaslarını belli eden siyah bir gömlek giymişti. Isac da aynı şekilde siyahlara bürünmüştü. Rekna ve Marsia üzerlerine morun farklı tonlarında tunikler giymişlerdi. Marsianın saçına taktığı inciler kızı oldukça hoş gösteriyordu. Kabul etmeliyim ki bu gece aralarında en güzel görünen kişi kesinlikle Çusan olmuştu. Beyaz saçlarını serbest bırakmıştı. Üzerine gözlerinin mavisiyle aynı renkte bir tunik giymişti. Kollarını sıvadığı için açıkta kalan dövmeleri onu mütevazı bir beyefendiden tekinsiz bir adama dönüştürmüştü.
Peter, Çusana beğeniyle baktığımı fark etmiş olmalı ki aniden öksürüp boğazını temizledi. "Son dersin nasıl geçti? Duydum ki Kargayla müsabaka yapmışsın, sana zarar vermedi değil mi?" diye sordu, çatılı kaşlarının arasından vücudumu incelerken.
"Evet, Kargayla müsabaka yaptım. Merak etme, bir yerime bir şey olmadı. Ayrıca bilgin olsun, onu yendim," dedim ve çapkınca göz kırptım.
Peter Kargayı yendiğimi duyunca çatılan kaşlarını düzeltti. Karşımda oturan Isac şaşkınca, "Sen Kargayı mı yendin? Hani şu dünyanın en güçlü suikastçısı olan Kargayı mı?" diye sordu.
Başımı evet anlamında salladım. "Benim için hiç zor olmadı," diyerek yalan söyledim. Son saniyeye kadar Karga kazanmak üzereydi ama onu büyüm sayesinde durdurabilmiştim. Gerçi o büyümü de bozabilirdi ama bunu neden yapmadığını ben de anlamamıştım. karganın yemekhanede olup olmadığını görmek için etrafa baktım ama ne kendisi ne de çetesi burada yoktu.
Isac çizik olan kaşını kaşıyarak, "Seni en son bıraktığımızda at bile süremiyordun. Nasıl olur da o adamı yenecek kadar kılıç bilgisine sahip olursun?" diye sordu.
Ona doğru eğilip, "Kalede iki ay boyunca boş durmadım herhalde. Orada her konuda eğitim aldım. Artık karşınızda o iki ay önceki hiçbir şey bilmeyen ürkek kız yok," diyerek dişlerimi gösterip gülümsedim.
Isac başını iki yana eğip çıtlattı. "Yarın benimle de bir müsabaka yapmak ister misin? Bunu kendi gözlerimle görmek istiyorum," dedi. Gözümü korkutmak için omuzlarını dikleştirip pazılarını germişti.
Yarın bu koca adama eskisi gibi olmadığımı gösterecektim. Ben de onun gibi başımı iki yana eğip çıtlatmaya çalıştım ama hiçbir ses çıkmayınca masadakiler kahkahayı bastı. Bu yüzden yemekhanedeki herkes bize bakmaya başladı. Utanarak geriye yaslandım ve gülüşlerine katıldım.
Gülmemiz bitince yemeğimi yemeye başladım. Yanımdaki Frankın ağzını tıka basa doldurarak yemek yediğini gördüm. Yüzümü buruşturup ağzımdaki lokmayı yutmadan konuşmaya başladım. "Daha düzgün yer misin şu yemeği? Midem bulandı," dedim omzuna vururken.
Frank başını kaldırıp ağzındakileri yutmaya çalışarak, "Bunu ağzında yemek varken konuşan biri mi söylüyor?" dedi.
Tam ona cevap verecekken Marsia, "İkiniz de artık şunu keser misiniz? Midem bulandı," dedi.
Frank ile ikimiz doğrulup kıza ters ters bakmaya başladık. Frank bana eğilip, "Bu kızı hiç sevmedim," dedi.
Ben de eğilip fısıldayarak, "Al benden de o kadar," dedim.
Peter ikimizin yakınlığına bakıp, "Elflerin iyi duyabildiğini biliyorsunuz değil mi?" diye sordu. Bana bakarken yumuşak olan bakışları Franka kayınca sertleşiyordu.
Frank Peter'a ters bakıp, "Evet biliyoruz. Zaten bunu gıcık kızın duyması için bilerek söyledik," dedi dürüstçe.
Marsia gözlerinden ateş saçarak, "Benden rahatsız oluyorsan neden bu masada oturuyorsun?" diye sordu.
"Senin için burada değilim herhalde. Prenses olmasa sizin yanınızda oturur muyum sanıyorsun?" dedi Frank. Bakışlarını kızdan çektikten sonra gözleri bir yerde sabitlendi ve ışıldamaya başladı.
Nereye baktığını görünce sırıttım, Lamira bize doğru geliyordu. Frank hemen ayağa kalkıp, "Sen kendin odaya gidersin artık," dedi ve hızla kıza doğru ilerledi. Lamira adamın geldiğini görünce adımları durdu. Bir şeyler konuştuktan sonra kız yanıma gelmekten vazgeçip adamla birlikte çıkışa doğru ilerledi.
Frank gittikten sonra yemeğin geri kalanı sessizce bitti. Peter dışarıda yürümeyi teklif etse de nazikçe reddedip odama yürüdüm. Bu gece Karga yanıma gelecekti. Bu düşünceyle heyecanla çarpan kalbime bir güzel sövdüm. Adımlarım beni hemen aynanın karşısına götürdü. Saçımı düzeltip makyajımı tazeledim. Çok çekici koktuğunu düşündüğüm bir parfümü alıp boynuma bolca sıktım.
Karga'yı beklerken zaman hızla geçiyordu. "Nerede kaldı bu adam?" diye söylenerek odada volta atmaya başladım.
"Hayır, doğru ya! Bu gece karganın sürtük sevgilisi akademiye gelecekti," diye mırıldandım. Az önce heyecanla çarpan kalbim şimdi nefret ettiğim bir acıyla sızladı. Bu hissi en son Polatla birlikteyken yaşamıştım. Bu tanıdık duygudan nefret ettim. Erkekler böyleydi işte, insanlara acı vermekten başka marifetleri yoktu.
Dişlerimi öfkeyle sıkıp odadan çıktım. Hızla Karganın odasına giden merdivenleri tırmandım. Suikastçıların koridorunda yürürken bana şaşkınca bakmalarına ve hakkımda yaptıkları dedikodular umurumda değildi. Öfkem kor bir alev gibi vücudumu sarmıştı. Tek istediğim bir an önce Kargadan hesap sormaktı. Nasıl olurda beni ekerdi!
Kapının önüne geldiğimde durdum, anında aynı anı tekrar yaşadım. Polat ile Esmirayı da bu şekilde basmıştım. Onları düşündükçe vücudum titremeye başladı, uzun zaman sonra ilk kez panik atağın soğuk hissini hissettim. Neden böyle hissediyordum ki? Polat sevgilimdi, Esmira ise arkadaşımdı, bu yüzden ihanetleri beni yaralamıştı. Ama Karga benim hiçbir şeyim değildi. Adamı o kızla yatakta veya başka yerde bassam bile sorun olmamalıydı.
Derin bir nefes alarak kapıyı sertçe açtım. Diyarın en güçlü suikastçısının kapıyı kilitlemek gibi bir derdi elbette yoktu.
Kapının kulbunu tutan elim, tüm vücudum gibi gitgide daha fazla titremeye başladı. Panik atak yavaş yavaş benliğimi esir alıyordu. Polat ile Esmiranın hayatımdan siktirip gitmeden önce bana bıraktıkları bu lanet miras yüzünden bir kez daha ikisine de sövdüm. Kapıyı açıp içeriye doğru yavaşça adımlarken nefesim kesiliyor, gözlerimin önü kararıyordu. Kulaklarımda Esmiranın gür kahkahası çınlamaktaydı.
Birkaç adım daha attıktan sonra banyonun kapısı aniden açıldı. İçeriden yarı çıplak halde Karga çıktı. Hızlı adımlarla yanıma yaklaşıp, "Küçük hanım!" diye bağırdı. Ama karga bana ulaşamadan bilincim tamamen kapandı.
Yüzüme değen ıslaklıkla gözlerimi ağır ağır açtım. Başım sanki ikiye bölünecekmiş gibi zonkluyordu. "Off, ne oluyor be?" diye söylenerek elimi şakaklarıma koydum.
"Ne olacak, bayıldın işte," dedi bir erkek sesi.
"Kulağımın dibinde bağırma o zaman be, başım zaten çatlıyor," diye mırıldandım. Fakat bir saniye, bu ses Kargaya ait değildi. Ama onun sesi olmak zorundaydı çünkü en son onun odasındaydım, orada bayılmıştım.
Karşımdaki kişinin düşündüğüm adam olmaması için içimden tüm tanrılara yalvararak gözlerimi açtım. İki elini beline koymuş, üzerimde dikilen Orviana baktım. Yatakta resmen tepinerek, "Yine mi ya! Ne işim var benim bu yerde?" dedim ağlamaklı bir sesle.
Orvian yüzünü buruşturarak, "Sen iyice delirdin, haberin olsun," dedi.
"Delirdiysem delirdim, sana ne be!" diyerek adama bağırdım. Yataktan doğrulup ellerimi saçlarıma geçirdim, hırsla çekiştirmeye başladım.
"Saçlarınla derdin ne senin?" diye söylendi Orvian. Elimi bileğimden yakalayıp saçlarımdan çekti.
Hemen ayağa kalkıp adamı geriye doğru ittirdim. "Şu yakışıklı suratının dağılmasını istemiyorsan sakın bir daha bana dokunmaya cüret etme!" diye bağırdım, parmağımı doğrudan yüzüne doğrultarak.
Ona bağırmamla Orvianın çenesindeki kaslar seğirdi. Hızlı adımlarla üzerime yürüyüp kendisine doğrulttuğum parmağımı sıktı. Kulağıma doğru eğilerek, "Sakın bir daha bana parmak sallamaya kalkma, yoksa emin ol bir saniye daha ciğerlerine nefes girmesine izin vermem," dedi.
Adamın sesi o kadar ürkütücü, o kadar buz gibi çıkmıştı ki damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Orviandan hemen birkaç adım uzaklaştım. Tam karşılık verecektim ki arkamda duyduğum sesle olduğum yere çakıldım.
"Hayatım, ne oluyor? Bir sorun mu var?" dedi bir kadın sesi.
Hayır, bu ses düşündüğüm kişiye ait olamazdı. Dudaklarımı birbirine bastırdım, nefes almayı bile unutarak arkama döndüm. Tül perdenin asılı olduğu kapıdan çıkan kadını görmemle tükürüğüm boğazıma kaçtı, şiddetle öksürmeye başladım.
"Hiçbir sorun yok canım, Mirenanın saçmalıklarıyla uğraşıyorum işte," dedi Orvian.
Melek arkamdan sıyrılıp Kraliçe Luhayranın yanına gitti. Kraliçenin belinden tuttuğu gibi kendisine çekti, dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu. Kraliçe, dudaklarında alaycı bir tebessümle Orvian'dan ayrıldıktan sonra gözlerini bana dikti. Sert ve rahatsız edici bakışları doğrudan üzerimdeydi.
"Senin burada ne işin var?" diye fısıldadım, dilimi tutmayı bir türlü başaramayarak.
"Ne demek burada ne işim var? Burası benim sevgilimin odası Mirena," dedi oldukça sert bir tonda. Kraliçe de bana Mirena diye hitap etmişti. Yani o da aslında Nalin olduğum gerçeğini bilmiyordu. Ellerim hızla saçlarıma gitti. Parmaklarımın arasından geçen tellere baktığımda gri rengin geri geldiğini gördüm. Sırtımdaki kanatlarımı hissettiğimde yine Mirena'nın bedeninde sıkışıp kaldığımı anladım.
"Sen benim vücuduma girmedin, sen zaten bensin Mirena," diye fısıldadı kafamın içindeki o tanıdık kadın sesi.
İçimden ona bağırarak yanıt verdim. "Sen bir susar mısın lütfen? Şu an seninle uğraşacak durumda değilim." Onu terslememle birlikte kafamdaki ses derin bir sessizliğe büründü.
Kraliçe, Orvian'a dönerek, "Bırak şu sefil kızı sevgilim. Cennet kurulu toplanmak üzere, meclise hemen gitmek zorundayız," dedi.
Onların konuşmasını dinlemeyi bırakıp duvarda asılı duran küçük boy aynasının karşısına geçtim. Aynadaki yansımama baktığımda gerçekten de yeniden Mirena olduğumu gördüm. Üzerimdeki sarı elbise kaybolmuş, yerini dizlerime kadar gelen sevimli, pembe bir elbiseye bırakmıştı. Mirena gerçekten çok tatlı bir kızdı ama ben kendi gerçek bedenim olan Nalin olmayı tercih ederdim. Nalin çok daha çekici ve iddialı bir kadındı.
İçimden, "Lütfen alınma Mirena," diye geçirdim.
"Sorun değil, kendini istediğin kadar övebilirsin. Çünkü sen zaten bensin," dedi kafamın içindeki gerçek Mirena.
Bir saniye, kraliçe az önce cennetteki meclis toplantısından mı bahsetmişti? Bu nasıl mümkündü? O cennetten kovulmamış mıydı? Kendime sakince düşünmem gerektiğini tembihledim. Kraliçe beni tanımamıştı çünkü şu an bana ait olmayan bir bedendeydim. İçimdeki ses de bu bedenin zaten bana ait olduğunu ve bir reenkarnasyon yaşadığımı söylüyordu. Ayrıca kraliçenin her zamankinden çok daha genç görünmesini hesaba katarsak, bir şekilde zamanda yolculuk yapmış olmalıydım. Bu da geçmiş yaşamımdaki bedenimden başkası değildi.
"Bravo, sonunda bunu idrak edebildin," dedi kafamın içindeki ses, alaycı bir tavırla.
Orvian, kraliçeye dönerek, "Sen toplantıya git Luhayra. Ben Mirena'yı evine bırakıp hemen arkandan geleceğim," dedi.
Kraliçe, Orvian'ın yakasından tutarak ona cilve yapmaya başladı. "Buna hiç gerek yok sevgilim, kendisi de gayet güzel gidebilir."
Kraliçeyi bu şekilde görmek midemin bulanmasına yetmişti. İkisinin yanına doğru birkaç adım atıp, "Ben de sizinle toplantıya geleceğim," dedim.
Sözlerimin ardından ikisinin de bakışları anında bana çevrildi. Orvian kaşlarını çatıp, "Buna emin misin? Hiç iyi görünmüyorsun," diye sordu.
Ona ters bir bakış fırlatarak, "Evet, son derece eminim," dedim. Bu adamdan gerçekten hiç hazetmiyordum. Bir şeyler öğrenmek ve anlamak için o toplantıya katılmam yararlı olabilirdi.
Kraliçe devirdiği gözleriyle bana bakıp, "İyi, hadi gidelim o zaman," dedi. Kraliçe tam da kendisine göre bir adam bulmuş, iksi de birbirinden gıcık meleklerdi. Dur bir dakika kraliçenin Turn isimli bir melek ilişkisi olması gerekmiyor muydu? Mortias bana öyle söylemişti. Bu işte bir iş vardı. Orvian kraliçenin sevgiliyse, Turn şimdi neredeydi?
Onlar el ele önden yürürken ben de hemen arkalarından adımlamaya başladım. Koridorda ilerlerken çevreyi inceleme şansı buldum. Her taraf tamamen beyazla kaplıydı ve bu kadar yoğun bir parlaklık insanın gözlerini yoruyordu. Mermerlerin beyazlığı arasında her tarafa serpiştirilmiş melek heykelleri yükseliyordu.
Biraz daha ilerledikten sonra geniş bir avluya çıktık. Avlunun tam ortasında muazzam bir süs havuzu yer alıyordu. Havuzun iki yanında devasa büyüklükte iki melek heykeli duruyordu. Kadın heykelin elinde adalet terazisi, erkek heykelin elinde ise keskin bir kılıç vardı. Ben heykelleri incelemeye dalmışken kraliçe ve Orvian aniden havalandı.
Şaşkınlıkla yukarı bakıp, "Hey, ne yapıyorsunuz siz?" diye bağırdım.
Kraliçe yukarıdan bana bakarak, "Kör müsün acaba? Uçuyoruz işte," dedi.
"Onu anladım herhalde ama ben şu an uçacak durumda değilim. Yürüyerek gitsek olmaz mı?" diye sordum. Tabii ki yalan söylüyordum, şu an uçmakla ilgili hiçbir şey bilmediğim gerçeğini saklamam gerekiyordu.
Orvian bıkkın bir nefes verip, "O zaman yürüyerek meclise gel," dedi.
Anında yeni bir bahaneye sığındım. "Yürüyebilirim ama her an tekrar düşüp bayılmayacağımın bir garantisi yok. Bu yüzden benimle gelmek zorundasınız."
Orvian, "Bu kız gerçekten başımın belası," diye mırıldandı. Kraliçenin elini tutarak tekrar aşağı indi ve her ne kadar kraliçe istemese bile yeniden önümde yürümeye başladılar.
Bir süre daha yürüdükten sonra devasa bir kapının önüne vardık. Kapıda nöbet tutan iki melek, biz yaklaşınca ağır ahşap kanatları yana doğru açtı. İçeri girdiğimde buranın gerçekten devasa bir meclis salonu olduğunu fark ettim. Tam ortaya geldiğimde gördüğüm kişilerle adımlarım anında yere çakıldı.
Düşmüş melek tablosundaki bütün on iki serafim meleği, diğer meleklerin arasına karışmış halde tam karşımda duruyordu. Meclisin ortasında korkuluk gibi kalan bana, hepsi dikkatle bakıyordu.
⚡⚡⚡⚡⚡⚡⚡⚡⚡⚡⚡⚡⚡
BÖLÜMÜ BEĞENMEYİ VE YORUM BIRAKMAYI UNUTMAYIN LÜTFEN 🥹 🎀
YENİ BÖLÜM NASILDI SİZCEEEE???
KRALİÇEYİ ORVİANLA GÖRMEYİ BEKLİYOR MUYDUNUZ????
KARGAYA NE DEMELİ SİZCE O KIZLA YATMIŞ MIDIR?
SİZCE KARGANIN NALİNDEN İSTEDİĞİ ŞEY NE OLACAK?
KİTABIMI SEVİYORSANIZ ÇEVRENİZE VARSA SOSYAL MEDYANIZDA İNSANLARA ÖNERMEYİ UNUTMAYIN LÜTFEN. HEP BİRLİKTE BÜYÜYECEĞİZ 🥹🎀🫶🏻❤️🔥
