9. bölüm / 18
LEYLAteş
Bölümler 18Şu an: Ateş
- 1 Oyun398 kelime
- 2 İhanet8.898 kelime
- 3 Fener6.693 kelime
- 4 Umut6.155 kelime
- 5 Karakter tanıtımı621 kelime
- 6 Ateş7.481 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Koku6.951 kelime
- 8 Peter7.824 kelime
- 9 Kale8.175 kelime
- 10 Gül6.788 kelime
- 11 Mühür7.127 kelime
- 12 frank6.229 kelime
- 13 Tehlikeli oyun7.418 kelime
- 14 Güzellim6.194 kelime
- 15 Orvian6.939 kelime
- 16 Müsabaka5.452 kelime
- 17 Öpücük4.565 kelime
- 18 İgor5.096 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gerçekler, omuzlarıma çöken devasa bir yük gibi tüm benliğimi ezmişti. Saatlerdir yatağımda ruhsuz bir bet bebek gibi uzanmış, tavanın karanlığında kaybolan çizgileri izliyordum. Göğsümün ortasında öyle derin bir hissizlik vardı ki ne hissetmem, nasıl tepki vermem gerektiği konusunda tamamen çaresizdim. Kalbim, sanki bana ait olmayan, bambaşka bir ruhun trajik kaderini taşıyormuş gibi ağır ağır çarpıyordu. Her bir atış, zihnimin kuytu köşelerinde yankılanan acımasız soruları biraz daha çoğaltmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Düşüncelerim bir an olsun susmuyordu. Zihnimde aniden aralanan uğursuz kapıdan birbiri ardına anılar değil, tam aksine anı olamamış kapkaranlık boşluklar geçiyordu. Acı bir ürpertiyle fark ettim ki, annemim o güzel yüzünü yavaş yavaş unutmaya başlamıştım. Onu yeniden, sadece beş dakikalığına bile olsa görebilmek için neleri feda etmezdim ki? Ancak onun yokluğu bile içimde silinmez, derin bir iz bırakmıştı.
İşte tam o an, yıllardır bir gölge gibi peşimden gelen o tarif edilemez eksikliğin sadece basit bir yoksunluk olmadığını anladım. O eksiklik, aslında aramızdaki kopmayan ama yarım bırakılmış bir bağın ta kendisiydi. Annem bu dünyada değildi, doğruydu. Ama ben onun yokluğuna, bu acımasız kadere rağmen hâlâ ayakta durabiliyorsam, bu kesinlikle onun ruhundan bana miras kalan gizemli güçtendi. İnsan bazen, hiç tanımadığı birinin hayali hatırasıyla bile hayata tutunabiliyormuş, bunu yaşayarak öğreniyordum.
Hemen ardından, babamın hâlâ hayatta olduğunu bilmek içimin derinliklerinde tuhaf, cılız bir umut kıvılcımı yaktı. Demek ki bu devasa, yabancı evrende tamamen yalnız değildim. Demek ki beni buraya, bu bilinmezliğin ortasına getiren çetrefilli yol rastgele çizilmemişti. Bu yüzden buraya geldiğim ilk andan beri bu dünya bana hiç yabancı gelmemişti. Attığım her adımda kalbimin, sanki ait olduğu yuvaya geri dönüyormuş gibi delicesine çarpmasının nedeni şimdi bir bir yerine oturuyordu.
Yatağın içinde yavaşça doğruldum. İlk kez gözlerimi kasvetli tavandan ayırıp odanın içindeki koyu karanlığa diktim. Garip bir şekilde, karanlık artık beni eskisi kadar korkutmuyordu. Çünkü artık çok iyi biliyordum ki karanlık, bazen en çıplak gerçeklerin eşiğiydi. Ve ben ne pahasına olursa olsun bu eşiği geçmek zorundaydım.
İçimde, varlığımı ele geçiren sessiz ama çelikten bir karar büyüdü. Annemin yarım kalan, yaşayamadığı hayatı onun yerine ben yaşayacaktım. Babama ulaşmak, kendi gerçekliğimi bulmak ve bu dünyaya neden bu kadar ait hissettiğimi çözmek için önüme ne çıkarsa çıksın, ne gerekiyorsa yapacaktım.
Gözlerimi yavaşça kapattım. Bu kez dünyadan kaçmak, saklanmak için değil; savaşmaya, karşıma çıkacak fırtınalara hazırlanmak için.
Tam o sırada kapımın sertçe çalmasıyla nihayet yatağımdan çıkacak gücü kendimde bulabildim. Boğazımdan çıkan güçsüz, bitkin bir sesle "Gel" dememle birlikte kapı aralandı ve Mortias içeri girdi. Her zaman kendine güvenen o yakışıklı yüzü, bu kez koyu bir hüzünle gölgelenmiş gibi duruyordu.
"İyi misin leydim?" diye sordu. Adımlarını her zamankinden daha yavaş, adeta beni ürkütmekten korkar gibi atarak bana doğru yaklaşıyordu.
"Sence nasıl olmalıyım Mortias?" diye sordum. Sesimin tonundaki keskin, iğneleyici kinayeye engel olmayı hiç istememiştim.
"Bilmeni isterim ki benim bu olanlara dair en ufak bir bilgim yoktu. Kraliçe seni acımasızca kandırdığı gibi beni de kandırdı. Ben yıllardır yaptığım gibi sadece onun emirlerini yerine getirdim." Mortias’ın gözlerinin içine baktığımda, ona inanmam için dünyadaki her şeyi feda edebilecekmiş gibi çaresizce baktığını gördüm. Yemek salonundan çıkarken onun da en az benim kadar dağılmış, paramparça olmuş hâlini hatırlayınca, şu anki sözlerinde samimi olduğuna inanmak istedim.
"Senin bunda bir ilgin olmadığını biliyorum Mortias." Bu tek cümlelik sözlerimle birlikte Mortias, göğsünü kabartan derin ve rahatlamış bir nefes verdi. Yüzündeki o kasvetli, suçluluk dolu ifade yavaş yavaş siliniyordu.
"Ne kadar rahatladığımı tahmin bile edemezsin leydim."
"Ne yani, sen sadece sana kızgın olduğumu düşündüğün için mi bu kadar üzgündün? Ailemin başına gelenler ve uğradığımız bu haksızlık için zerre kadar üzülmüyor musun? Seni de piyon gibi kullanan kraliçene karşı içinde en ufak bir öfke hissetmiyor musun?" Sinirden ellerim tir tir titremeye başlamıştı. Onun şu hayatta tek umursadığı şey, benim ona karşı beslediğim öfkeden ibaretti. Ailemin başına gelen o korkunç felaket ya da kraliçenin beni acımasızca tehdit etmesi onun umurunda bile değildi.
Göğsümün daraldığını, nefes alamadığımı hissederek acil bir temiz hava alma ihtiyacıyla balkona doğru yöneldim. Mortias’ı odanın ortasında, haklı öfkem karşısında şaşkın ve darmadağın bir hâlde arkamda bıraktım. Gece, aşağıda yaşanan tüm bu acımasız, maskeli hayata rağmen büyüleyici bir güzelliğe sahipti. İzmir’deyken bitmek bilmeyen ışık kirliliği yüzünden gökyüzündeki yıldızları asla net göremezdim. Yıldızların aslında ne kadar muazzam, ne kadar büyüleyici olduklarını ancak buraya geldiğimde fark edebilmiştim. Hepsi, gökyüzünün tam ortasında taht kurmuş parlak gri ayın etrafında, kusursuz inci taneleri gibi ışıldıyordu.
Tam bu manzara karşısında ruhumun biraz olsun hafiflediğini ve sakinleştiğimi hissederken, Mortias’ın hemen arkamda biten varlığıyla yeniden baştan aşağı gerildim. Ellerimi balkondun soğuk mermer trabzanlarına koyduğumda, o da hiç vakit kaybetmeden elini hemen yanıma yerleştirdi. Bana o kadar yakın duruyordu ki omuzlarımız birbirine değiyordu. Eskiden içimi eritebilecek bu tehlikeli yakınlık, artık bana derin bir rahatsızlık vermekten başka hiçbir his uyandırmıyordu.
"Leydim, beni tamamen yanlış anladın. Evet, beni suçlamadığını öğrenince içim rahatladı, bunu asla inkar etmeyeceğim. Ama tüm bunlar, ailene olanlar için üzülmediğim anlamına gelmez. Onların ve tabii ki senin başına gelenler tam anlamıyla bir felaketti. Ben herşey için gerçekten çok ama çok üzgünüm." diyerek iyice bana doğru sokuldu. Cümlesinin sonuna geldiğinde başını yavaşça eğip omzuma yasladı.
"Sen ailemin kimler olduğunu ve şu anda nerede yaşadıklarını biliyor musun Mortias? Eğer en ufak bir şey biliyorsan lütfen bana söyle, yalvarırım böyle hayati bir gerçeği benden saklama." Sesimin altındaki çaresiz tınıya engel olamamıştım.
Mortias başını omzumdan kaldırıp doğruldu. Gözlerinde, sanki canından can gidiyormuş gibi yoğun bir acı vardı. "Bilsem bir saniye bile durmaz, onları ne pahasına olursa olsun sana getirirdim leydim." dedi ve aniden trabzandaki elimi kavrayıp parmaklarıyla hafifçe okşamaya başladı. Gözleri, ona inanıp güvenmemi dünyadaki her şeyden daha çok istiyormuş gibi yalvarır gibi bakıyordu.
Ona daha fazla katlanamayacağımı anlayarak kısaca "Tamam" dedim ve elimi onun sıcak avcunun içinden sertçe çekip hızla odaya girdim. Mortias’a bundan sonra ne kadar güvenebileceğim konusunda büyük bir muammaya düşmüştüm. Şu an ona karşı içimde hissettiğim en baskın, en baskın duygu sadece koskoca bir hayal kırıklığıydı.
Mortias da pes etmeyerek peşimden içeri girdi. "Buraya aslında sana bir saat içinde yola çıkacağımızı haber vermek için gelmiştim. Yolculuk için hazırlanmana yardımcı olmaları icin hizmetlileri hemen odana göndereceğim." dedi. Son kez bana derin, anlamlı bir bakış fırlatıp odadan çıktı. O kapıyı kapatıp gider gitmez kendimi yeniden yatağın acımasız kollarına bıraktım.
Çok fazla vakit geçmeden kapı tekrar açıldı, içeriye Lamira ve peşindeki birkaç hizmetçi kız girdi. Lamira içeri girdiği andan itibaren bana sürekli bir şeyler anlatıyor, heyecanla konuşuyordu fakat zihnim o kadar doluydu ki onu gerçekten dinlediğimden emin bile değildim. Söylediği uzun cümlelere, sadece ayıp olmasın diye başımı hafifçe sallamak dışında hiçbir tepki vermiyordum.
Lamira ve arkasındaki kızlar önüme, her biri büyüleyici kumaşlardan dikilmiş birbirinden muhteşem elbiseler dizdiler. Karşılarında yine ruhsuz ve tepkisiz bir siluet gibi durduğumu görünce, Lamira inisiyatif alarak içlerinden derin mor renkli olan bir elbiseyi seçti ve beni nazikçe giydirmeye başladı. O benimle ilgilenirken, diğer hizmetçi kızlar da odadaki eşyalarımı hızla çantalara topluyordu. Üzerimdeki son düzeltmeleri de bitirdiğinde aynadaki yansımama bakıp "Muhteşem görünüyorsun prensesim" dedi.
Aynadaki aksime baktığımda, Lamira’nın zevkine bir kez daha hayran kalmaktan kendimi alamadım. Mor renkli elbise, sanki tenim için dikilmiş gibi üzerime tam oturmuştu. Kollarındaki ve bel kıvrımındaki zarif, çiçekli dantel işlemeleri elbiseye son derece sevimli ve asil bir hava katmıştı. Vücudumun hiçbir yerinde abartılı bir dekolte yoktu; her şey son derece klas duruyordu. Boynuma taktığı o zarif elmas kolye, morun asaletini mükemmel bir şekilde tamamlamıştı. Bu sefer başıma o ağır, şatafatlı taçlardan takmak yerine, dalgalı saçlarımın arasından süzülerek geçen, tam ortasında tek bir mor elmas barındıran çok daha sade bir tacı yerleştirmişti.
"Lamira, gideceğimiz o yere sen de benimle geleceksin, değil mi?" Lamira ile her ne kadar çok kısa bir süre önce tanışmış olsak da bu bilinmez yolculukta onu kesinlikle yanımda istiyordum. Onun yanındayken içimi garip bir sıcaklık kaplıyordu ve ben bu duyguyu hissetmeyeli gerçekten çok uzun zaman olmuştu. Bu cana yakın peri kızına içim tamamen ısınmıştı.
"Elbette seninle geliyorum. Bensiz o kaleye gitmeyi düşünme bile." Diğer hizmetli periler odadaki işlerini bitirip dışarı çıkınca, Lamira da sıkıcı resmiyeti tamamen bir kenara bırakmıştı.
"Bunu duyduğuma ne kadar çok sevindiğimi tahmin bile edemezsin." diyerek yönümü tamamen ona döndüm. Minyon yapısından dolayı benden biraz kısa olduğu için, o güzel başını hafifçe yukarı kaldırarak doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. İri, parıl parıl parlayan yeşil gözleriyle bana öyle tatlı bakıyordu ki bu karanlık günün ortasında gülümsemeden edemedim. Gerçekten çok sevimli bir kızdı.
"Yemek odasında artık ne konuştuysanız seni üzmüşe benziyordu. Eğer anlatmak istersen yanında olacağım. Hatta eğer ağlamak istersen, kaslı kollarım senin için her an hazır." diyerek iki kolunu da komik bir şekilde havaya kaldırıp bana olmayan kaslarını göstermeye çalıştı. İçimde tuttuğum o hüzün dalgası, onun bu şapşal hâliyle kırıldı ve ufak gülümsemem aniden koca bir kahkahaya dönüştü.
Zorlukla da olsa kahkahalarımı bastırıp konuşmaya başladım. "Olanları hâlâ kabullenebilmiş değilim Lamira. Güney’e vardığımızda, kendimi hazır hissettiğim zaman sana her şeyi tek tek anlatacağım."
Açıkçası Lamira’ya tüm bu gerçekleri anlatıp anlatmama konusunda içimde büyük bir ikilem yaşıyordum çünkü o beni hâlâ kraliçenin öz kızı sanıyordu. Ona gerçeği pat diye söyleyip zaten pamuk ipliğine bağlı olan hayatımı daha büyük bir tehlikeye atmaktan korkuyordum. Buraya ilk ayak bastığım o günlerde içimde ne bir korku ne de geleceğe dair bir çekince vardı. Beni orada öldürseler bile umurumda olmazdı çünkü zaten kendi ellerimle hayatıma son vermeyi düşünüyordun. Ama şimdi durum tamamen değişmişti. Artık yaşamak, bu hayata sıkı sıkıya tutunmak zorundaydım. En azından gerçek ailemi bulmadan ve annemin yarım kalan hayatının intikamını o canavarlardan almadan ölmeye niyetim yoktu. Bu yüzden bundan sonraki her adımımı çok daha dikkatli, çok daha zekice atmam gerekiyordu.
"Hadi artık çıkalım, bize verdikleri bir saatlik süre çoktan dolmuş olmalı." Lamira beni başıyla onayladı ve ikimiz birlikte odadan çıktık. Koridorda yürürken bana yolculuğu Arsius’larla yapacağımızı söylediğinde içimi tarif edilemez bir mutluluk kapladı. Zukas’ı ilk gördüğüm o andan beri, içimde sebebini bir türlü çözemediğim derin bir özlem duygusu taşıyordum. Onu yeniden görmek ve gövdesine dokunmak için içimde delice, neredeyse ilahi bir arzu uyanıyordu.
Yol boyunca Lamira’ya kraliçe hakkında, onun geçmişi ve saraydaki dengeleri üzerine merak ettiğim birçok soru sorup durdum. Ama kızcağız sanki kraliçe konusunda konuşmamaya dair kutsal bir yemin etmiş gibi, sorduğum her şeye sadece kısa "Evet" veya "Hayır" cevapları vermekle yetiniyordu. Lamira’nın bu aşırı temkinli, ketum tavrına sinirlendiğim için bu sefer yolun kalan kısmında ben de tamamen sessizliğe gömüldüm. O ise sessizliğimi bozmak adına yol boyunca bana Güney Komutanlığı’nın ne kadar harika, ne kadar görkemli bir yer olduğunu anlatıp durdu.
Nihayet Arsius’ların bulunduğu o geniş, açık bölgeye geldiğimizde gözlerim sabırsızlıkla çoktan Zukas’ı aramaya başlamıştı bile. İçeride sadece biz ve atlar yoktuk. Mortias ve sarayda yeni tanıştığım o karizmatik komutan dışında başka insanlar da alanı doldurmuştu. Kızlı erkekli gruplar hâlinde, askeri bir nizamla, kusursuz bir düzen içinde yan yana dizilmişlerdi.
Üzerlerindeki o ağır, asil üniformalardan asker oldukları ilk bakışta kolayca anlaşılıyordu fakat bu askerler, bugüne kadar dünyada ya da bu sarayda gördüğüm hiçbir birliğe benzemiyordu. Saray bahçesinde ve kasabada karşılaştığım diğer muhafızlar, bir savaşçıdan ziyade süslü birer asilzadeyi andırırken, buradakiler adeta disiplinin, saf gücün ve acımasızlığın vücut bulmuş canlı birer kanıtı gibiydi.
Özellikle ortada duran o komutanın giyinişi, gözlerimi istemsizce ve büyük bir hayranlıkla üzerine çekti. Üzerinde koyu lacivert tonlarında, heybetli bedenini kusursuzca saran, hatlarını belli eden askeri bir üniforma vardı. Kumaşı son derece ağır, kaliteli ve asil görünüyordu; üzerindeki her bir dikiş, her bir ince çizgi büyük bir titizlikle düşünülmüş gibiydi. Göğüs kısmında simetrik bir geometriyle dizilmiş altın renkli parlak düğmeler ve yakasındaki zarif işlemeler, onun buradaki yüksek rütbesini hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan haykırıyordu. Üniformanın dik, boynunu tamamen kapatan o sert yakası, yüzündeki tavizsiz ciddiyetle birleşince ona tamamen ulaşılmaz, büyüleyici bir duruş katıyordu.
Omuzlarındaki altın püsküllü gösterişli apoletler, onun sıradan bir subay olmadığını, buranın mutlak hakimi olduğunu açıkça gözler önüne seriyordu. Bu apoletler sadece askeri bir rütbenin değil, yüzlerce kişinin hayatını belirleyen o mutlak emir verme yetkisinin de en büyük simgesiydi. Belinde, üzerinde kadim işlemeler bulunan gümüş tokalı koyu renkli sert bir asker kemeri vardı; bu kemer, üniformanın o keskin hatlarını daha da belirginleştiriyordu. Üniformanın arkasından omuzlarından aşağı doğru asil bir dalgayla dökülen açık renkli uzun pelerin ise ona neredeyse kraliyet soyuyla yarışacak cinsten bir ihtişam kazandırıyordu. Bu pelerin, çamurlu bir savaş alanından ziyade zafer törenlerinde, herkesin hayran dolu bakışlarını üzerine çekmek isteyen kibirli bir komutanın giyeceği tarzdaydı.
Ellerindeki siyah deri eldivenler, onun insani duygularını tamamen saklayan, kontrolü asla elden bırakmayan biri olduğunu hissettiriyordu. Dizlerinin altına kadar uzanan siyah deri asker çizmeleri ise o kadar parlak ve kusursuzdu ki, bu çizmelerin uzun, yıpratıcı yürüyüşler ve sert emirlerle yoğrulmuş disiplinli bir hayatın izlerini taşıdığını anlamak zor değildi.
Saçları ise en az üzerindeki o kusursuz üniforma kadar dikkat çekiciydi. Uzundu ama asla özensiz ya da dağınık değildi; aksine büyük bir titizlikle şekillendirilmişti. Üst kısmı hafif hacimli, doğal bir dalgayla arkaya doğru taranmıştı. Ne fazla sert duruyordu ne de salaş. Bu saç şekli, onun hem askeri disipline sonuna kadar bağlı olduğunu hem de köklü, asil bir geçmişten geldiğini açıkça düşündürüyordu. Sert duruşunu yumuşatmıyor, aksine yüzündeki o erkeksi karizmayı daha da keskin, daha da vurucu bir hâle getiriyordu.
O an sarsıcı bir netlikle fark ettim ki, buradaki askerler yalnızca kuru kuruya savaşmak için yetiştirilmiş robotlar değildi. Onlar, mutlak itaat etmeyi bildikleri kadar hükmetmeyi de çok iyi beceren, asil görünümle askeri sertliği aynı bedende harmanlamış son derece seçkin bir topluluğun parçasıydı. Ve bu komutan, tüm bu ihtişamın tam merkezinde, bir ilah gibi duruyordu. İçeriye adımımı attığım an, tüm askerler tek bir askeri hamleyle bana doğru dönüp nizamı bozmadan selam verdiler. Alanda bana selam vermeyen tek kişi Mortias’tı; yanındaki askerlerle konuşmasını anında kesip doğrudan bana doğru yürümeye başladı.
Mortias’ın bana doğru gelmesini zerre kadar umursamadan, gözlerimi ondan kaçırıp hemen ileride duran Zukas’ın yanına doğru adeta koşmaya başladım. Geldiğimi o asil hisleriyle anında fark etmiş olacak ki, oturduğu yerden hemen doğrulup ayağa kalktı ve bana doğru hafifçe uçarak süzülmeye başladı.
Karşı karşıya geldiğimiz o büyülü anda birden durdu; ön sağ ayağını zarifçe kırarak başını öne eğdi ve bana hayran olunası bir selam verdi. Sanki karşımda vahşi bir hayvan değil de son derece nazik, asil bir beyefendi duruyordu. Ben de onun bu jesti karşısında gecikmeden, Lamira’nın sarayda bana zorla öğrettiği o prenses selamıyla ona aynı asaletle karşılık verdim. Doğrulduğum an, içimdeki tüm özlemle kendimi ileriye doğru atıp o devasa boynuna sarıldım. "Seni ne kadar çok özlediğimi tahmin bile edemezsin, koca adam." Onu görmeyeli sadece tek bir gün geçmiş olmasına rağmen, kalbime sorarsanız sanki araya asırlar girmiş gibi hissediyordum.
Zukas, dudaklarımdan dökülen bu sevgi dolu sözlerle birlikte bana daha çok sokuldu, o kocaman başını göğsüme doğru sürttü. Benim onu özlediğim kadar, onun da beni delicesine özlediği her hâlinden belli oluyordu; onun bu cana yakın, sadık hâllerine içten gelen bir neşeyle gülümsedim. Ona daha da sıkı sarılmam hoşuna gitmiş olacak ki hafifçe kişneyip o asil başını doğrudan benim başıma yasladı.
"Gerçekten haklıymışsın dostum. Prenses Arsiusuyla bağlanmış." Arkamdan yükselen o yabancı sesi duyunca başımı hafifçe çevirdim. Herkesin büyük bir şaşkınlık ve hayranlık dolu gözlerle bana ve Zukas’a baktığını gördüm. Tabii ki bir kişi hariç. Mortias, Zukas’ın bana bu kadar yakın olmasına, o koca hayvana resmen onu oracıkta öldürecekmiş gibi nefret dolu gözlerle bakıyordu. Koskoca adam, altı üstü bir hayvanı kıskanmış olamazdı, değil mi?
"Sana söylemiştim dostum, onlar birbirlerine daha ilk görüşte mühürlendiler." dedi Zikas.
"Ah çok garip. Arsius’ları kendimize mühürlemek, onları evilleştirmek için zamanında ne kadar çok uğraştığımızı hatırlıyor musun?" Zikas’ın hatırlattığı o eski anılar ikisinin de pek hoşuna gitmemiş olacak ki, ikisinin de yüzü aynı anda ekşidi.
"Melen’in seni her seferinde tekmeleyip bok çukuruna fırlatışını, evet hatırlıyorum" Mortias, yüzüne yerleştirdiği o şeytani, alaycı gülüşle Zikas’ın öfkeden kıpkırmızı kesilişini büyük bir keyifle izlemeye başladı. Zikas ise o an zihninden ne geçiriyorsa, öfkeden gerilen yüz hatları yavaş yavaş aydınlandı ve bu sefer sinsice gülme sırası ona geçti.
"En azından ben arsiusa dönüp hayvanını kendime asik edip, o zavallı hayvanın bana o şekilde bağlanmasını sağlamadım." Zikas’ın bu bombayı patlatmasıyla birlikte, alandaki diğer askerler ve hizmetliler birden koca bir kahkahayla sarsıldı. Ben olayın geçmişini ve ne anlama geldiğini bilmediğim için gülmemiş, sadece kollarımı göğsümde birleştirerek onların bu tuhaf atışmasını izlemekle yetinmiştim. Kahverengi uzun saçları beline kadar asil bir dalgayla uzanan, son derece uzun boylu bir kadın gülmesini zar zor bastırarak öne çıktı. "Gücünü gerçekten de bunun için kullanmış olamazsın değil mi Mortias?" diye sordu.
Mortias’ın aldığı bu darbeyle nefes alıp verişi aniden sıklaştı, öfkeden yumruk yaptığı ellerinin boğumları bembeyaz kesildi. O kadar büyük bir hiddetle duruyordu ki, bir an o parlak kızıl saçlarının arasından gerçek ateşler fışkıracak sanarak ürktüm.
"Metrelerce yükseklikten aşağıya, doğru düşüyordum. O anki tek hayatta kalma seçeneğim bir Arsius’a dönüşmekti." Şimdi yönünü tamamen o kadına doğru dönmüştü. "Bunu yapmak dışında başka hiçbir şansımın olmadığını sen de çok iyi biliyorsun Freya."
"O kadarını ben de tahmin edebiliyorum zaten. Benim asıl merak ettiğim, bir Arsius’u kendine nasıl aşık etmeyi becermiş olman?" İsminin Freya olduğunu öğrendiğim o büyüleyici kadın, son derece eğlenen bir tavırla Mortias’a doğru birkaç adım yaklaştı. Boyu gerçekten inanılmaz uzundu. Eğer benim geldiğim dünyada olsaydık, podyumlarda fırtınalar estiren oldukça ünlü bir top model olma şansı kesinlikle çok yüksekti.
"Bir Arsius’a dönüştüğümde, Traya’nın bana körkütük aşık olabileceğini ben nereden bilebilirdim ki?" Mortias birden kendi sinirleri bozulmuş gibi keyifle gülmeye başladı. "Tabii hangi kılığa girersem gireyim, o doğuştan gelen yakışıklı cazibemin karşı cinsleri her halükarda derinden etkilediği de yadsınamaz bir gerçek."
Alandaki birkaç genç asker kızın ona bakarak iç çekişine şahit olunca, bu söylediğinin narsist bir uydurma değil, acı bir gerçek olduğunu anladım. Mortias’ın birden parmaklarını dudaklarına götürüp keskin bir ıslık çalmasıyla, çok uzaklardan kulakları tırmalayan güçlü bir kişneme sesi yankılandı. Çok geçmeden, gökyüzünün mavi derinliklerinden aşağıya doğru hızla süzülen görkemli bir Arsius belirdi.
Bu, az önce bahsettikleri o meşhur dişi at Traya olmalıydı. Tam Mortias’ın önünde, toz kaldırarak asil bir iniş yaptı ve devasa gövdesini sevgiyle onun üzerine doğru bıraktı. Gerçekten de kelimelerin kıyafetsiz kalacağı kadar güzel bir hayvandı. Nadide bir lila rengindeydi ve gövdesini bir sarmaşık gibi saran gümüş, sarmal çizgiler güneşin altında ışıl ışıl, adeta elmas gibi parlıyordu. Onun gelmesiyle birlikte Mortias’ın o az önceki gergin yüzünde ilk defa son derece samimi, sıcacık bir gülümseme belirdi. Birbirlerini gerçekten çok sevdikleri her hareketlerinden açıkça anlaşılıyordu.
"Sonunda dünyada bir efendin olduğunu hatırlayabildin seni küçük yaramaz. Bu sefer kimin peşinden koşuyordun kim bilir?" diyerek atının boynunu okşadı.
"Hadi, bu kadar boş sohbet yeter. Prenses de nihayet geldiğine göre artık vakit kaybetmeden yola çıkabiliriz." Komutanın o emir kipi içeren sert sözleriyle birlikte alandaki herkes, kendi Arsius’unun üzerine çevik hareketlerle bindi. Komutan, bizim durduğumuz yere doğru koyu kahverengi, heybetli bir at getirerek durdu.
"Sizin Arsius’unuz, yani Zukas, bizim peşimizden komutanlığa kadar serbestçe gelecek leydim. Oraya vardığımızda size ona nasıl bineceğinizi, onu nasıl kontrol edeceğinizi, kısacası onunla ilgili birçok şeyi en ince ayrıntısına kadar öğreteceğiz. Şimdilik bu tehlikeli yolculuğu benimle birlikte, bu atın üzerinde yapacaksınız." Komutanın mantıklı açıklamasını kısaca başımla onayladıktan sonra ata doğru yürümeye yeltendim. Ancak Mortias’ın aniden büyük bir hışımla önüme geçip yolumu kesmesiyle durmak zorunda kaldım.
O çapkın adam gitmiş, yerine öfkeden gözü dönmüş bir savaşçı gelmişti; komutana nefret kusar gibi bakıyordu. "Prenses benimle birlikte gelecek Zikas." dedi ve hiçbir şey sorma gereği duymadan aniden elimi kavrayıp beni kendi atına doğru sertçe çekiştirmeye başladı.
İçimdeki tüm sabrın son kırıntısı da o an tükendi. Elimi, onun o sıkı ve baskıcı avcunun içinden büyük bir hırsla sertçe geriye doğru çektim. Artık Mortias’ın bu sınır tanımayan, o her şeyi yönetme arzusundan midem bulanacak kadar rahatsız olmaya başlamıştım. Gözlerimi onun şaşkınlıkla açılan gözlerine diktim ve sesimi herkesin duyabileceği o soğuk, asil tona bürüdüm.
"Bana dokunmak ya da beni bir yerlere sürüklemek için benden izin aldığını hiç hatırlamıyorum Mortias!" Madem benden bu sarayda zorla bir prenses yaratmışlardı, madem bu tehlikeli oyunu oynamamı istiyorlardı; o zaman ben de onlara bir prensesin nasıl hükmettiğini seve seve, canlarını acıta acıta gösterecektim.
"Ayrıca seninle değil, komutanla birlikte yolculuk yapmak istiyorum."
Sözlerimle birlikte Mortias’ın değişen yüz hatlarını izlemek bana sadistçe bir zevk veriyordu.
Mortias öfkesini dindirmek için derince nefes alıp veriyordu. "Size dokunduğum için affınıza sığınırım prenses." Prenses derken kelimeyi oldukça sert ve vurgulu söylemişti. "Ne yazık ki komutanla gidemezsiniz. Kraliçemiz beni sizin her daim yanınızda olmam için görevlendirdi. Beni kişisel korumanız olarak düşünün." Dedikten sonra bana bakmadan Traya’yı yanıma getirmişti. "İzninizle leydim," dedi ve ellerini belime koyarak beni atın üzerine yerleştirdi. Hemen ardından çevik bir hareketle arkamdaki yerini aldı.
Havalandığımızda en önde Zikas ve birkaç asker vardı. Arkamızda da birkaç asker hizalanmış, peşimizden geliyorlardı. Bunu beni korumak için yaptıkları açıktı. Etrafımda adeta etten ve kemikten bir koruma çemberi oluşturmuşlardı.
Saraya doğru baktığımda kraliçeyi gördüm. Geniş bir balkonda durmuş, bize bakıyordu. Büyük ihtimalle orası onun yatak odasıydı. O keskin bakışlarını bu uzak mesafeden bile hissediyordum. O bana baktıkça sanki ruhumun en derinlerini, içimi görebilirmiş gibi geliyordu.
Atların sertçe yön değiştirmesiyle Traya’nın gövdesi yana savruldu. Dünya bir anlığına tersine dönmüştü; aşağısı fazlasıyla aşağıdaydı. Midem boşluğa düştü, nefesim kesildi. Dizginlere asıldım ama parmaklarım kaydı. Gerçekten düşecektim.
Belimde aniden bir kol hissettim. Sıkı, kesin ve kaçışı olmayan bir kavrayıştı bu. Mortias beni kendine çektiğinde kalbim göğsüme çarpıp durdu.
"Kıpırdama," dedi alçak ama buyurgan bir sesle. "Bana yaslanman daha güvenli."
Hayır demek istedim. Yapmamak istedim. Ama o anda yükseklik korkum aklımdaki her şeyi susturdu. Aşağıya bakmamaya çalıştım, gözlerim kendiliğinden kapandı. Nefesim hızlandı, kulaklarım uğulduyordu. Yüksek, çok yüksekti. Traya’nın her kanat çırpışı sanki beni o dipsiz boşluğa biraz daha yaklaştırıyordu.
Gözlerimi sıkıca kapattım. Sakin ol Nalin. Sadece birkaç nefes. İç sesim durmadan beni tenkit ediyordu.
Başımı istemeden Mortias’ın göğsüne dayadığımı fark ettim. Zırhının sertliği bile şu an sığınabileceğim bir dayanak gibiydi. Bir süre öyle kaldım; zaman tuhaf bir şekilde uzadı, esnedi. Kalbimin ritmi yavaşladı, nefesim düzene girdi. Sonra bir ses geldi. Bu su sesiydi.
Gözlerimi araladım. Altımızdan gürül gürül bir nehir akıyordu. Dün gece ışık festivalinde gördüğüm o nehir. Fenerlerin yansıdığı, gecenin altın rengine boyandığı o büyülü yerin üzerinden uçuyorduk.
Ve aklıma aniden o geldi. Maskenin ardındaki yüz.
Karga lakaplı adam.
O kehribar gözler.
Nasıl olur da bir insanın gözleri bu kadar güzel olup aynı anda bu kadar tehlikeli hissettirebilirdi? Dün gece kalbimde bıraktığı o garip sızı, nehrin akışıyla birlikte yeniden kıpırdadı. Bir anda fark ettim ki hâlâ Mortias’a yaslanıyordum. Hızla doğruldum, kendimi ondan uzaklaştırdım. Omuzlarımı geriye çekip aramıza net bir mesafe koydum. Traya’nın yelesine tutundum, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi davrandım.
Arkamdan boğuk bir homurtu duymam uzun sürmedi. Mortias’tı. Bu mesafeli hareketimden hiç hoşlanmamış gibi homurduyordu ama onu umursamadım.
Bakışlarımı nehirden çektim ve ileriye, karanlık ufka çevirdim. Kalbim hâlâ hızlıydı ama bu kez sebebi yükseklik korkusu değildi. Güney’e doğru ilerlerken, dün gecenin gizemli gölgeleri zihnime iyice tutunmuştu. Ve içimde tuhaf bir his vardı. Sanki bazı karşılaşmalar henüz bitmemişti.
Saatlerdir yolculuk yapıyorduk. Bir şehir ve birkaç köyün üzerinden uçmuştuk. Altımızdan geçen medeniyet ışıkları önce küçülmüş, sonra tamamen karanlığa gömülmüştü. Mortias yol boyunca benimle konuşmaya, aradaki buzları eritmeye çalışmıştı ama içimdeki huzursuzluk dilime sertlik olarak yansımış, ona konuşmak istemediğimi açıkça söylemiştim. O da bu net tavrımdan sonra susmayı tercih etmişti.
Son bir saattir yolculuğumuz sessiz ve sakin geçiyordu. Fazla sakin, hatta tekinsiz bir sakinlikle.
Ama bacaklarımda oluşan sızıyı artık görmezden gelemiyordum. Dizlerim titriyor, kaslarım cayır cayır yanıyordu. Bu uçuşun ne zaman biteceğini bilmemenin verdiği çaresizlik, bedenimdeki ağrıyı daha da büyütüyordu. Hava iyice kararmaya yüz tutmuştu. Gökyüzü lacivertten koyu bir siyaha dönüyor, rüzgâr soğuk yüzünü yavaş yavaş gösteriyordu.
"Mortias, ne zaman din"
Tam dinleneceğimizi soracaktım ki yakınlarda yankılanan büyük bir gürültüyle sözlerim yarıda kesildi. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Traya aniden huzursuzlandı, kanatlarını sertçe çırpıp dengesini kaybetmeye başladı. O an içime berbat bir his çöktü. Bu ses sıradan bir rüzgâr ya da doğa olayı değildi.
Refleksle önüme döndüm ve gördüğüm şey nefesimi kesti. Her taraftan bize doğru gelen büyük bir grup vardı. Sayıları oldukça fazlaydı. Arsiuslara binmişlerdi; uçan atlar gökyüzünü yararak üzerimize doğru ilerliyordu. Karanlığın içinden çıkan vahşi gölgeler gibiydiler.
"Hayır" diye fısıldadım, sesim titreyerek.
Mortias bir anda Traya’nın eğerini sertçe kavradı ve atı havada durdurdu. O anda önümüzde yankılanan o gür sesi duydum.
"Saldırı var! Prensesi koruyun!"
Komutan Zikas’ın sesi gökyüzünü yarıp geçti. Ardından her yer bir anda cehennem yerine döndü. Askerler Arsiuslarını hızla konumlandırıyor, silahlar kınlarından çekiliyor, bağırışlar havayı dolduruyordu.
Mortias’ın sesi sert ve buyurgandı. "Hasun! Kumira! Hemen koruma kalkanı oluşturun!"
Sözleri biter bitmez sağımızdan iki erkek asker atlarıyla yanımıza geldi. Biri esmerdi, kısa saçlıydı; bakışları keskin ve soğuktu. Diğeri sarışındı, yüzünde garip bir sakinlik vardı. İkisi de bellerinden küçük, üzeri mistik sembollerle işlenmiş sopalar çıkardı.
Dudakları hızla kıpırdadı. Anlamadığım dilde kelimeler fısıldadılar. Hava bir anda ağırlaştı, basınç arttı.
Sonra önümüzde şeffaf bir bariyer oluştu. Sanki görünmez bir duvar örülmüştü. Elimi uzatsam dokunabileceğimi hissediyordum. Nefesimi tuttum.
Gözlerim yeniden saldırgan gruba kaydı. O an içimde bir şeyler yerine oturdu. Hepsi Karga ile aynı şekilde giyinmişti. Siyah pelerinler, ellerinde siyah deri eldivenler ve yüzlerinde o ürkütücü maskeler. İnsani hiçbir duruşları yoktu, hepsi aynı karanlık siluetti.
İçimi buz gibi bir korku kapladı. "Mortias" dedim, sesim neredeyse ağlamaklıydı. "Bunlar kim? Bizden ne istiyorlar?"
Mortias’ın korku dolu gözlerime baktığında derince nefes verdi. Kendini sakinleştirmeye çalıştığını görebiliyordum. "Bunlar Cehennem Suikastçıları." Bir an durdu, çenesini sıktı. "Bu yine Karga’nın işi olmalı."
Şaşkınlıkla ona döndüm. "Karga mı?" dedim. "O bir suikastçı mı? O neden bize saldırsın ki?"
"Çünkü o bir kiralık katil," dedi sertçe. "Bizim düşmanımız boldur leydim. Yine bir krallıktan bizi öldürme emri almıştır. Şu köpekler de onun adamları."
Sözleri beynimde yankılanırken dehşet içinde önüme baktım. Ve o an aklımın almayacağı, kabuslarıma girecek bir manzarayla karşılaştım.
Bir suikastçı atını askerlere doğru sürdü. Elindeki uzun kırbacı savurdu. Kırbaç havada ıslık çalarak ilerledi ve bir askerin boynuna dolandı. Askerin acı dolu çığlığı yüreğimi parçaladı. Suikastçı kırbacı sertçe çekti ve asker atından koparıldı. Sonra suikastçı atını hızla yukarılara, gökyüzünün en tepesine uçurdu. Asker, boynundan bağlı halde arkasından sürüklendi. Gökyüzünün en tepesine çıktıklarında kırbacı aniden bıraktı. Asker bir taş gibi boşluğa düştü.
Çığlık bile atamadım, boğazım düğümlendi. Gözlerim titrerken Komutan Zikas’ı gördüm. Elindeki yay durmaksızın çalışıyordu. Oklar karanlığı delip geçiyordu. Bir tanesi bir suikastçının tam kafasına saplandı ve adam maskesiyle birlikte geriye savrularak düştü.
Başka bir köşede bir asker elini kaldırdı. Nereden çıktığını bilmediğim bir su kütlesi, bir suikastçının etrafını sardı. Adam çırpındı, boğulur gibi bağırdı. Asker elini sert bir hareketle kapattı ve o su bir anda buz oldu. Suikastçı buzun içinde tamamen dondu. Asker ayağıyla sertçe vurdu ve onu atından aşağı, karanlığa savurdu.
Zangır zangır titriyordum. Korku, şaşkınlık ve adrenalin içimde birbirine karışmıştı. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki göğsümden çıkıp gidecek sandım.
Sağ tarafımızda oluşmaya yeni başlayan kalkanı izlerken içime ani bir dehşet düştü. Bir suikastçı doğrudan buraya doğru yaklaşıyordu. Çok hızlıydı. Bize doğru atını sürdü ve elindeki kırbacı savurdu.
"Mortias! Dikkat et!" diye bağırdım, sesim boğazımı yırtarcasına çıktı.
Mortias son anda kırbacı fark etti. Traya’yı sertçe sola yatırdı. Her şey saliseler içinde olmuştu. Dengemi kaybettim. Ellerim eğerden kaydı, parmaklarım boşluğu yakaladı ama tutunacak hiçbir şey bulamadım. Tutunamadım.
Ve ben, çığlık bile atamadan karanlığa doğru hızla düşmeye başladım. Tek duyduğum şey, Mortias’ın uzaktan yankılanan Nalin diye bağırışı oldu.
Düşüşüm bir anda sonlanmadı. Ne çığlık atabildim ne de ne olduğunu zamanında fark edebildim. Gökyüzü, kanatlar ve bağırışlar arkamda kalırken bedenim hızla aşağı çekildi. İlk ağaca çarptığımda göğsümden boğuk bir nefes koptu; sanki içimdeki tüm hava zorla sökülüp alınmıştı. Ardından bir dal daha, sonra bir başkası bedenime kırbaç gibi çarptı. Her darbe kemiklerimi zangır zangır titretiyordu. Omzum feci şekilde yanıyor, sırtımda keskin bir acı dolaşıyordu ama acıyı tam olarak hissedemiyordum bile. Korku, her şeyin önüne geçmişti.
Bu böyle bitmeyecek diye düşündüm. Birazdan yere çakılacağım ve öleceğim.
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Boynumun kırılmasını, kemiklerimin paramparça olmasını bekledim. O son anın kaçınılmaz olduğunu düşünerek dişlerimi sıktım. Ama beklediğim o korkunç son gerçekleşmedi.
Bir anda her şey durdu. Ne düşüyordum ne de bir yere çarpıyordum. Rüzgâr bıçak gibi kesildi. Ağaçların hışırtısı sustu. Sanki dünya benim için nefesini tutmuştu. İçimdeki büyük paniğe rağmen gözlerimi yavaşça açtım.
Yer, yüzümün hemen altındaydı. Aramızda sadece birkaç santim vardı. Kalbim göğsümde patlayacak gibi atmaya başladı. Dizlerim boşaldı ama yere düşmedim. Çünkü ben havada duruyordum. Gerçekten duruyordum. Ayaklarım yere değmiyor, bedenim görünmez bir el tarafından tutuluyormuş gibi boşlukta asılı kalıyordu.
"Şaka yapıyorsun" diye fısıldadım. Sesim bile bana ait değilmiş gibi yabancıydı. "Siktir, ne oluyor be?"
Refleksle kollarımı oynatmak istedim. Parmaklarımı kıpırdatmaya çalıştım ama olmadı. Bacaklarımı hareket ettirmeyi denedim, bedenimi zorladım, kendimi aşağı bırakmak istedim ama hiçbirine karşılık alamadım. Vücudum tamamen kilitlenmişti. Hissediyordum ama kontrol edemiyordum. Sanki bedenim bana ait değildi.
"Neden" dedim nefes nefese. "Neden hareket edemiyorum?"
O an fark ettim ki sabit de durmuyordum. Çok yavaş ama kesin bir şekilde havada ilerliyordum. Görünmez bir güç beni yerden koparmış, istemediğim bir yöne doğru sürüklüyordu. Göğsümde ağır bir baskı hissettim, boğazım düğümlendi. Dehşet içgüdüsel olarak içimden taştı.
"İmdat!" diye bağırdım, sesim ormanın içinde çaresizce yankılandı. "Yardım edin!"
Gözlerim her tarafı tarıyor, en küçük bir yardım kırıntısı bulmaya çalışıyordum.
"Mortias!" diye çığlık attım bu kez. "Mortias yardım et!"
Sesim parçalanarak karanlığın içine karıştı. Ne bir kanat sesi duydum ne de bir insan sesi. Bir süre daha bağırdım; ciğerlerim yanana, sesim kısılıp boğazım acıyıncaya kadar. Sonra sustum. Çünkü bağırmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini fark ettim.
Ne olacaksa olsun dedim içimden. Gerçekten ne olacaksa olsun artık.
İnsanların, savaşın, bağırışların sesi yavaş yavaş uzaklaştı. O kadar uzaklaştı ki sanki başka bir hayatta, başka bir boyutta yaşanmış gibiydi. Etrafıma derin bir sessizlik çöktü. Hava iyice kararmıştı, gökyüzünde sadece ayın cılız ışığı vardı. O solgun ışıkla etrafımı seçmeye çalışıyordum. Ağaçlar karanlığın içinde devasa siluetler gibi duruyor, dallar bana uzanıyormuş hissi veriyordu.
Bir hayvan sesi duydum, sonra tekinsiz bir tane daha. Kalbim yeniden hızlandı. Hava oldukça serinlemişti, üzerimdeki kıyafetler soğuk terle nemlenmişti. Şimdi ise feci şekilde üşüyordum. Dişlerim hafifçe birbirine vuruyordu.
"Lanet olsun" diye fısıldadım. "Bu lanet dünyada neden her şey beni buluyor?"
Kaderime içten içe küfür ettim. İçimdeki isyan sessiz ama oldukça yoğundu. Derken yeni bir ses duydum. Önce hafifti, sonra yaklaştıkça güçlendi. Sürekli, durmaksızın akan bir ses.
Su sesi.
Kalbim sıkıştı. İlerledikçe ses daha da yükseldi ve önünde durduğum manzara içimdeki korkuyu katladı. Ay ışığında parlayan güçlü bir şelale tam karşımdaydı. Sular beyaz köpükler halinde aşağı dökülüyor, karanlığı yırtarcasına büyük bir gürültü çıkarıyordu.
"Hayır" dedim titreyerek. "Hayır hayır hayır"
Ama bedenim beni dinlemedi. Şelalenin içine doğru süzüldüm. Soğuk su yüzüme çarptı, nefesim kesildi. Saçlarım, kıyafetlerim bir anda sırılsıklam oldu. Gözlerimi kapattım, kulaklarım uğuldadı.
Ve bir anda her şey bitti.
Görünmez güç ortadan kayboldu ve bedenim sertçe yere çarptı. Acı sırtımdan tüm vücuduma yayıldı.
"Ah!" diye inledim. "Ne oluyor bu lanet dünyada ya"
Tam doğrulmaya çalışıyordum ki gür, alaycı bir erkek kahkahası duyuldu. İçim buz kesti. Bu sesi tanıyordum. Karanlığın içinde başımı kaldırıp sesin geldiği yeri ararken mağara bir anda aydınlandı. Duvarlara asılı kandiller birer birer yandı ve turuncu ışık taş duvarlarda dans etmeye başladı.
Ve onu gördüm.
Bir kayanın üzerine rahatça oturmuştu. Ellerini çenesinin altına koymuş, beni izliyordu.
"Karga" dedim, sesim kısık ve gergindi. "Sen misin?"
Yerinde dikleşerek, "Evet," dedi büyük bir keyifle. "Benim küçük hanım."
O an anladım; bu sadece sıradan bir düşüş değildi. Bu, oyunun asıl başladığı yerdi. Buraya beni o getirmiş olmalıydı. Lanet adam.
"Benden ne istiyorsun Karga?" dedim. Sesim mağaranın taş duvarlarında yankılanırken içimdeki korkuyu bastırmaya çalışıyordum. Cevabını bildiğim halde sordum. "Havada süzülmemi sağlayıp beni buraya getiren sen misin?"
Bir an durdu. Maskesinin ardında nasıl bir ifade olduğunu göremesem de bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Sonra o kendinden emin, insanın sinirini bozacak kadar sakin sesi duyuldu.
"Hayatını kurtarıp seni buraya getiren kişiyi kastediyorsan," dedi ağır ağır, "evet benim."
Adımları yankı yaparak bana doğru geldi. Mağaranın içi oldukça genişti; tavanından sarkan sivri kayalar karanlıkta bir canavarın dişleri gibi görünüyordu. Duvarlar nemliydi, üzerlerinden süzülen su damlaları yere düşerken ince bir ritim oluşturuyordu. Taşlar yosun tutmuştu, hava toprak ve ıslak kaya kokuyordu. Burası hem güvenli bir sığınak hem de ölümcül bir tuzak gibiydi. Kaçmak istesen bile yolunu kolayca kaybedeceğin bir yerdi.
Karga ağır adımlarla yaklaştı. Bakışları önce saçlarımdan damlayan sulara, sonra pelerinin altındaki ıslanmış elbiselerime kaydı. Bakışlarında şehvet yoktu ama büyük bir dikkat vardı.
"Beni takip et," dedi kısaca ve arkasını dönüp mağaranın daha derinlerine doğru yürüdü.
Ne olduğunu anlamak ve hayatta kalmak için mecburen peşinden gittim. Ayak seslerimiz taş zeminde yankılanıyor, her adımda mağara daha da kararıyordu.
Bir süre sonra genişçe bir boşluğa ulaştık. Ortasında çıtır çıtır yanmakta olan bir ateş vardı. Alevler mağaranın duvarlarına turuncu ve kızıl tonlarda gölgeler düşürüyor, taşların üzerindeki çatlaklar canlıymış gibi hareket ediyordu. Ateşin sıcaklığı ortamdaki soğuğu biraz olsun kırıyordu ama üzerimdeki ıslaklık hâlâ içime işliyordu.
O an birden siyah pelerinini çıkardı. Deri eldivenleriyle tuttuğu pelerini bana doğru uzattı.
"Pelerini çıkar ve bunu giy," dedi. Sesi alçaktı ama itiraz kabul etmeyen bir tonu vardı. "Hasta olmanı istemem küçük hanım."
Elimi uzatmadan önce yüzüne dikkatle baktım. İlk olarak saçları dikkatimi çekti; kuzgun karasıydı. Ateşin ışığında dalgaları belirginleşiyor, birkaç tutamı alnına doğru düşüyordu. Sonra gözleri geldi; kehribar rengiydi. Bal rengi hareleri alevlerle birlikte parlıyor, bakışları insanın içine işliyordu. Maskenin ardında olmasına rağmen sanki yüzünü tamamen görebiliyormuşum gibi hissettim. İçimden, neden bu aptal maskeyi çıkarmıyor ki diye geçirdim. Tam o sırada tek kaşını hafifçe kaldırdığını fark edince irkildim.
Pelerini elinden hızlıca aldım. Kendi pelerinimi çıkarıp onun verdiğini giyerken gözlerinin üzerimde gezindiğini hissettim. Vücudumun hatlarını izlediğini belli eden o bakıştan normalde rahatsız olmam gerekirdi ama olmadım. Aksine bunun hoşuma gittiğini fark ettiğim an kendime kızdım. Boğazımı temizleyerek konuşmaya başladım.
"Beni öldürmek için gönderilmedin mi?" dedim. "Neden hasta olup olmadığımı umursuyorsun ki? İşini bitirmek için daha ne bekliyorsun?"
Bir an sustu. Ateşin çıtırtısı aramızdaki yoğun sessizliği doldurdu. Sonra bana doğru bir adım attı, ardından bir tane daha. Nefesiyle aramızdaki mesafe neredeyse yok oldu.
"Mortias sana benim hakkımda ne dedi bilmiyorum küçük hanım," dedi yavaşça. "Ama tahmin etmesi hiç de zor değil." Gözlerimin içine baktı. "Sana benim amansız bir kiralık katil olduğumu söylemiştir. Bu doğru." Sesini biraz daha alçalttı. "Ama sana söylemeyi unuttuğu küçük bir ayrıntı var." Kalbim hızlandı. "Ben masumlara zarar vermem," dedi. "Ve zarar görmelerine de izin vermem."
Bakışlarımı ondan kaçırmadım. "O zaman neden bize saldırdın?" dedim. "Sen ve suikastçı grubun birçok insanı öldürdünüz."
Dudatlarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Çünkü onlar masum değildi küçük hanım," dedi. "Onlarla benim aramdaki tek fark; ben tek bir kişi, tek bir krallık için çalışmıyorum. Onlar ise sadece annen, Kraliçe Luhayra’nın kiralık katilleri."
Sözleri içime ağır bir taş gibi oturdu. Derin bir nefes aldım. "Beni öldürmüyorsun," dedim. "Çünkü masum olduğumu düşünüyorsun, öyle mi?"
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra başını hafifçe yana eğdi. "Şimdilik," dedi.
Ateşin karşısına geçip oturdu. Elindeki sopayla alevleri karıştırırken kıvılcımlar havaya sıçradı. Ateş yüzünü yarı aydınlatıyor, yarı gölgede bırakıyordu. Tehlikeliydi, gizemliydi ve istemesem de kalbim bu karanlık mağaranın içinde, onun varlığında huzursuz bir şekilde ama garip bir çekimle atıyordu.
Ateşin karşısında ayakta kalmak yerine bilinçli bir tercihle geri çekildim; adımlarım sessizdi ama içimde kopan fırtına her hareketimi ağırlaştırıyordu.
Mağaranın bir köşesinde, ateşin titrek ışığının zar zor ulaştığı pürüzlü bir kayanın üzerine oturdum. Soğuk taş bedenime değdiği an ürperdim ama bu, içimde dolaşan huzursuzluğun yanında oldukça önemsizdi. Alevler mağaranın duvarlarında dans ediyor, gölgeler uzayıp kısalıyor, sanki her biri Karga’nın sessizliğine eşlik ediyordu. Bakışlarım istemsizce yüzüne kaydı.
Gri çelikten maskesi ateşin loş ışığında donuk ama tehditkâr bir parıltıyla duruyordu; maskenin üzerinde işlenmiş gül deseni, alevlerin her kıpırtısında canlıymış gibi gölgeleniyor, bir an masum bir zarafeti, bir an ölümcül bir vaadi hatırlatıyordu.
Parmaklarımı pelerinin içine doğru sıktım. Az önce söylediği tek kelime zihnimde dönüp duruyordu; şimdilik. O kelimenin ağırlığı göğsüme çöktü. Cesaretimi toplayıp sesimdeki titreşimi saklamaya çalışarak sordum.
"Şimdilik derken neyi kastediyorsun?"
Başını yavaşça kaldırdı. Maskenin ardındaki bakışı hissediyordum; gözlerini iyi göremesem bile ateşin karşısında üzerime sabitlenen o dikkat, tenimi yakıyordu.
"Sana ne olacağı," dedi sakin ama keskin bir tonla, "senin eylemlerine bağlı prenses."
Bu kelimeyi özellikle vurgulamıştı. Prenses. Maskenin soğuk metalinden seken bu hitap içimde ani bir rahatsızlık yaratmıştı.
Kaşlarım istemsizce çatıldı. "Bana küçük hanım demeni tercih ederim," dedim kısık bir sesle. Ardından söylediğimin farkına varıp aceleyle devam ettim, kelimeleri toparlamaya çalışarak. "Prenses diye hitap edilmekten hoşlanmıyorum. Bundan önceki hayatımda her ne kadar prenses olsam da mütevazı bir hayat yaşadım. O yüzden kulağıma yabancı geliyor." Dudaklarımda samimi durmasını umduğum bir gülümseme belirdi ama içimdeki gerilim geçmedi.
Maskenin ardındaki bakışlarının değiştiğini hissettim; sanki beni ölçüp biçiyordu. "Kraliçenin seni yıllarca herkesten gizleyebilmesi takdire şayan," dedi. "Özellikle her yerde bu kadar düşmanı varken." Ateşin ışığı maskesindeki gül desenini daha da belirginleştirirken, sözlerinin altındaki kuşkuyu gizlemeye çalıştığını sezebiliyordum.
"Annen seni neden bunca yıl gizledi küçük hanım?" Dedi.
Nefesimi kontrol altına aldım. "Senin gibi suikastçilerden korumak için tabii ki," dedim sakin görünmeye çalışarak. "Krallığımın düşmanı çok. Ben de annemin tek varisiyim. Beni korumaya çalışması oldukça normal."
Kısa bir sessizlik oldu. Ateşin çıtırtıları arasında zaman iyice gerildi.
"O halde," dedi sonunda, "kraliçe senin için hazırladığı planları artık devreye sokmak istiyor. Krallıkların savaşmasına bu kadar az kalmışken, böyle tehlikeli bir zamanda senin varlığını herkese duyurdu."
Yüzümdeki ifade bozulmadı. Dudaklarımda sahte bir gülümseme belirdi.
"Aferin," dedim alayla. "Seni zeki çocuk. Sonunda anlayabildin." Bakışlarım tekrar gözlerine kaydı. Bir çift gözden bu kadar etkilenmeyi ben de beklemiyordum açıkçası.
"Güney komutanlığına giden kafilede olmanı beklemiyordum," diye sordu. "Oraya ne amaçla gidiyordun küçük hanım?" Elindeki odun parçasını ateşe attı. Alevler yükselip yüzünü aydınlattı; maskenin üzerindeki gül bir anlığına canlıymış gibi parladı.
"Ben bu krallığın prensesiyim Karga," dedim. "Annem beni güney komutanlığını hem teftiş etmem hem de yönetimini öğrenmem için oraya gönderdi. Bunu anlamak senin için zor olmamalı." Bakışlarım oldukça meydan okurcaydı.
Derin bir nefes aldı. "Buraya kadar her şey mantıklı," dedi. "Ama anlamadığım birkaç şey daha var." Kalbim hızlandı. "Baban kim? Bir melez misin ki kanatların yok? Gerçi melezlerin de kanatları oluyor, tabii şansları varsa. Bir diğer sorumda neden Mortias’ın Arsius’u ile onunla birlikte seyahat ediyordun? Annen seni bir Arsius’a binmeyi öğrenmeyecek kadar neden bilgisiz bıraksın?" Sesi aniden sertleşti. "Ve," dedi, "gökyüzünden yere düşerken neden hiçbir gücünü kullanmadın? Yerle aranda sadece birkaç santim kalana kadar bekledim. Kendini kurtarmak için hiçbir şey yapmadın. Söylesene gücün mü yok, yoksa ölmeyi mi istiyordun?"
Sözleri mağaranın duvarlarında yankılandı. Göğsüm sıkıştı. Ateşin ışığında parlayan o maskeye bakarken sadece sorgulanmadığımı biliyordum, resmen çözülüyordum. Ve tüm bu korkunun içinde, bundan nefret etmem gerekirken ona bakmayı bir türlü bırakamıyordum.
Bu soruların cevabı bende de yoktu. Gerçekten bir aptaldan fazlası değildim. Kraliçeye sormam gereken en önemli soruları sormadan bu lanet yolculuğa çıkmamalıydım. Hey Nalin, sen aptalsan kraliçe senden de aptal. Sana doğru dürüst hiçbir şey söylemeden seni saraydan gönderen o ne de olsa. O yüzden bir aptal varsa o kraliçeden başkası değil bebeğim, dedi iç sesim. Genelde gıcık olsam da bazen böyle haklı da oluyordu Queen.
Karga ona cevap vermediğim her saniye bana daha çok kilitleniyordu; bu da haliyle gerilmeme sebep oluyordu. Daha fazla düşünmeyi bırakıp inisiyatif kullanmam gerekiyordu.
Omuzlarımı bilinçli bir hareketle dikleştirdim, içimdeki gerginliği saklamaya çalışır gibi. Yüzüme, samimi olduğuna kendimi inandırmak istediğim bir gülümseme yerleştirdim ve ateşin çıtırtılarına karışan sesimle konuşmaya başladım.
"Babamın kim olduğunu ben de bilmiyorum," dedim. "Onu hiç görmedim. Hakkında bildiğim tek şey karısını, annemle aldatmış olması." Dudaklarım kıvrıldı; bu kez gülümseme acı doluydu. "Yani evet, yasak bir aşkın meyvesiyim anlayacağın." Omuz silktim, sanki anlatılan başkasının hikâyesiydi. "Belki de annem beni korumayı bahane edip bu utancın üstünü örtmek istedi. Kim bilir." Kısa bir duraksamadan sonra kelimelerim iyice sivrildi. "Düşünsene, koca bir kraliçesin, üstelik bir de meleksin, sonra gidip bir adamın metresi oluyorsun. Pek akla yatkın bir hikâye değil." Alaycı bir nefes verdim. "Tanrının bu melekleri cennetten kovmasına şaşırmamak gerek."
Ve kendime bile yabancı gelen, gür bir kahkaha attım. Sesim mağaranın taşlarında yankılandı ama Karga’nın tek bir kası bile oynamadı. O buz gibi bakışla karşılaşınca kahkaham boğazımda kesildi. Hafifçe öksürdüm, sanki az önce söylediklerimi silip atabilirmişim gibi davrandım.
"Anlayacağın," diye devam ettim, "melez miyim bilmiyorum. Kanatlarıma gelince, o konuda da benim de pek fikrim yok." Ateşin sıcaklığına rağmen titremeye başladığımı fark ettim; pelerini omuzlarıma daha sık sardım. "Güçlerime gelince, evet var. Ama dediğin gibi, belki de o an ölmeyi istiyordum." Sesim sona doğru titredi; bunun soğuktan mı yoksa içimde kabaran duygulardan mı olduğunu ayırt edemedim.
"Güçlerin ne?" dedi Karga, sesi beklenmedik kadar sakindi.
Kaşlarımı kaldırdım. "Bunu neden sana söyleyeyim ki?" dedim hemen. "Sabahtan beri sen soruyorsun, ben cevaplıyorum. Şimdi sıra bende." Dudaklarımda muzip bir ifade belirdi. "Ben soracağım ve sen de cevaplayacaksın."
Maskenin ardında güler gibi bir ses duydum. Cevabı tek kelimelikti.
"Hayır."
Şaşkınlıkla ona baktım. "Ama neden? Ben sabahtan beri senin sorduğun her şeye cevap verdim."
Bu kez kahkahası gerçekten yüksekti; mağaranın tavanına çarpıp geri döndü. "Sana sorularıma cevap ver diye baskı yaptığımı hatırlamıyorum," dedi keyifle.
Sinirimle çocukça bir hareket yaptım ve ayaklarımı yere vurdum. "Ama bana ne ya!" dedim, dudaklarımı büküp ona bakarak.
Kendimden beklemediğim bu mızmızlık beni bile güldürecekken Karga beni sessizce izledi. Bir süre sonra sanki bu hâlimi tartıyormuş gibi başını eğdi. "Küçük bir kızsın," dedi. Ardından derin bir nefes aldı. "Hadi, asma öyle suratını. Sadece tek bir soru hakkın var. İyice düşünüp sorunu sor küçük hanım."
Gülümsemem geri geldi, bu kez tamamen gerçekti. Hiç düşünmeden, içimde en çok kaşınan o büyük merakı dile getirdim.
"Neden maske takıyorsun?" dedim. Ateşin loş ışığında gri çeliğin üzerindeki gül desenine takıldı gözlerim. "Yüzün bakılamayacak kadar çirkin mi, yoksa yanıklarla mı dolu? Ya da korkunç bir hastalığın mı var?"
Tüm dikkatimi ona verdim, cevabı anında yakalamak ister gibi. Maskenin ardındaki ses oldukça sakindi.
"Kimliğimi gizlemek için tabii ki," dedi. "Bütün gün suikastçılık yaptığımı düşünmüyorsundur herhalde." Tek kaşını kaldırmış, kuşkuyla bana bakıyordu.
Utangaç bir gülümsemeden başka bir tepki vermedim. "Benim başka bir hayatım daha var küçük hanım," diye devam etti. "İşim dışındaki hayatımı rahat yaşamak için kimliğimi gizlemem gerek." Sonra hiç beklemediğim o narsist cümle geldi. "Ayrıca bu dünyada görüp görebileceğin en yakışıklı yüze sahibim."
Şaşkınlığım kısa sürdü. "Eğer Mortias’ı yakışıklı buluyorsan," dedi omuzlarını kabartarak, "bilmelisin ki o züppe, yakışıklılık konusunda benimle yarışacak son kişi bile olamaz."
Gözlerim parladı. "O zaman çıkar şu yüzündeki maskeyi de hanginizin daha yakışıklı olduğuna ben karar vereyim," dedim hemen.
Cevabı gecikmedi. "Hayır. Kesinlikle olmaz," dedi bıkkın bir sesle.
"Biliyordum zaten," dedim umursamaz bir tavırla ateşe dönerek. "O kadar çirkin bir yüzün var ki, o yüzden maskeyi çıkarmıyorsun. Mortias dünyaya gelmiş geçmiş en yakışıklı adam."
Sözlerim daha biter bitmez arkamdan gür bir kahkaha daha yükseldi. "Beni böyle gaza getirip yüzümü görmeye çalışıyorsan boşuna uğraşma Porsian prensesi," dedi. "Yüzümü asla göremeyeceksin."
Ateşin çıtırtıları arasında gizlice gülümsedim. İçimde, bu lanet dünyanın ortasında bile tuhaf bir neşe kıpırdanıyordu. Ona sadece gözlerimi devirmekle yetindim. İçimde biriken sabırsızlık nihayet dudaklarımdan döküldü.
"Eee," dedim, sesimde hafif bir meydan okuma vardı, "beni buraya neden getirdin? Amacın ne? Sabaha kadar böyle ateşin etrafında oturup laflamaya devam mı edeceğiz?"
Karga, kehribar rengi gözlerini kaldırıp bana baktı; o bakışta insanın sinirlerini kaşıyan tekinsiz bir muziplik vardı. Dudaklarının ardında bir gülümseme sezdim.
"Ne o," dedi yavaşça, "konuşmak yerine başka bir şey mi yapmak istersin küçük hanım?"
Sesinin altındaki imayı fark ettiğim an gözlerim kocaman açıldı. "Ne münasebet!" dedim hemen. Refleksle pelerini üzerime daha sık sardım, sanki bu hareketle hem soğuğu hem de onun o cüretkar sözlerini uzaklaştırabilirmişim gibi.
Karga’nın gür kahkahası mağaranın taş duvarlarında tekrar yankılandı. İçimden, ne de çok gülüyor bu adam diye geçirdim. Ardından fesat iç sesim sinsice ekledi; ama sesi, sesi çok çekici değil mi ya? Bu düşünceye kızıp kendime söverken Karga yerinden kalktı ve bana doğru yürümeye başladı. Korkmam gerekiyordu, bunu çok iyi biliyordum. Ama korku yerine içimde yükselen şey düpedüz heyecandı. Bunu fark edince kendime daha da sinirlendim.
Tam önümde durdu. "Ayağa kalk küçük hanım," dedi.
Nedenini sormadım; sesi sanki itiraz etmeme kesinlikle izin vermiyordu. Ayağa kalktım. Elleri omuzlarıma değdiğinde kalbim göğsüme sığmadı, çıkacak sandım. Pelerini omuzlarımdan tek bir hareketle çekip aldı ve beni baştan aşağı süzdü. O an ateşin çıtırtısından başka hiçbir şey duyamaz oldum.
"Ne yapıyorsun?" diye kekeledim.
Bir süre bana baktı; bakışı insanın aklını tamamen bulandıran cinstendi. "Meraklı," dedi kendi kendine mırıldanır gibi, "aynı zamanda da fesat bir küçük hanım."
Sanki hipnoz olmuştum. "Ha?" diyebildim sadece.
Bir an sonra kendini toparladı. "Bu şekilde oturmaya devam edersen hasta olacaksın," dedi daha ciddi bir tonla. "Üzerindeki ıslak elbiseyi çıkar ve ateşin kenarına koy ki kurusun." Cevap vermemi beklemeden kendi zırhını çıkarmaya başladı.
O an aklım başıma geldi. "Hey, hey ne yapıyorsun sen?" dedim.
Bana dönmeden, gayet sakin bir şekilde, "Görmüyor musun, soyunuyorum," diye cevap verdi.
Tam neden diye soracaktım ki vazgeçtim. Çünkü siyah tuniğinin düğmelerini tek tek açmaya başlamıştı. Merakım korkuma galip geldi; gözlerimi kaçırmak aklımdan bile geçmedi. Tuniği omuzlarından sıyırıp çıkardığında nefesim tamamen tutuldu. Ateşin loş ışığında bronz teni adeta parlıyordu; geniş omuzları, güçlü kolları ve kusursuzca belirginleşmiş kasları gölgeyle ışık arasında bir heykel gibi duruyordu.
Kollarındaki pazılar hareket ettikçe kasılıyor, tuniği bana uzatırken elinin üzerinde belirginleşen damarlar ateşin turuncu yansımalarıyla daha da ortaya çıkıyordu. Gözlerim onun kusursuz bedeninde gezindikçe kalbim hızlandı; büyülenmiştim resmen.
"Kaslarıma bakmayı kestiysen," dedi alaycı ve son derece erkeksi bir sesle, "kıyafetlerini çıkarıp şu tuniği ve pelerini giy."
Sözlerini duyduğumda ancak o zaman bakışlarımı çekebilmiştim o muazzam kaslardan. "Ne, ha, tamam," dedim saçma bir şapşallıkla. Tuniği elinden aldım.
Başını iki yana sallayıp, elleriyle kusursuz saç tutamlarını bozarak arkasını döndü. Şu anda ne kadar muhteşem göründüğünün asla farkında değildi. "Giyindiğinde söyle, o zaman dönerim," dedi aptal, sinir bozucu ve oldukça seksi olan adam.
Bu kez onun o geniş sırtıyla bakışmaya başladım. Geniş, güçlü, pürüzsüz ve kusursuz bir sırtı vardı. İç sesim yine durmadı; işte şimdi Tanrım, senin varlığına inanıyorum; çünkü böyle bir vücut asla tesadüfen var olmuş olamaz. Bugün ne de çok haklı konuşuyordu iç sesim böyle.
Hızla elbiselerimi çıkardım; ıslak kumaş tenimden ayrılırken soğuktan ürperdim. Korseden zaten günlerdir rahatsızdım, hiç düşünmeden onu da çıkarıp bir kenara fırlattım. Aceleyle onun bana verdiği tuniği ve pelerini üzerime geçirdim. Üzerime birkaç beden büyük gelmişti ama sıcaklığı anında tüm bedenimi sardı. Islak elbiselerimi kuruması için ateşin yanındaki taşların üzerine koyup derin bir nefes aldım.
"Tamam," dedim, "dönebilirsin. Giyindim."
Karga bana doğru döndü; bakışları pelerinin içindeki halimi dikkatle süzdü. Gözlerindeki o açık beğeniyi bu kez gizleme gereği duymamıştı.
"Yakışmış," dedi.
Yanaklarımın aniden ateş bastığını, kızardığını hissettim. "Teşekkürler," diye mırıldandım.
İçimden ise tek bir cümle geçti; bu gece kesinlikle benim için kolay geçmeyecekti.
🌜🌜🌜🌜🌜🌜🌜🌜🌜🌜🌜🌜🌜🌜🌜🌜
Selamlar yeni bölümü umarım beğenmişsinizdirr 🥹🥹
Bölümü beğenmeyi ve yorum bırakmayı unutmayın lütfennnn 🥺 🫶🏻
Yazarınızdan size tavsiye bu bölüm koyduğum müziği mutlaka dinleyin muhteşem bir müzik ve bu bölümle çok uyumlu 🤗🌝
