21. bölüm / 18
LEYLİgor
Bölümler 18Şu an: İgor
- 1 Oyun398 kelime
- 2 İhanet8.898 kelime
- 3 Fener6.693 kelime
- 4 Umut6.155 kelime
- 5 Karakter tanıtımı621 kelime
- 6 Ateş7.481 kelime
- 7 Koku6.951 kelime
- 8 Peter7.824 kelime
- 9 Kale8.175 kelime
- 10 Gül6.788 kelime
- 11 Mühür7.127 kelime
- 12 frank6.229 kelime
- 13 Tehlikeli oyun7.418 kelime
- 14 Güzellim6.194 kelime
- 15 Orvian6.939 kelime
- 16 Müsabaka5.452 kelime
- 17 Öpücük4.565 kelime
- 18 İgor5.096 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kadim çağlarda, krallıkların ve lanetlerin henüz adı bile konmamışken gökyüzü tanrıların sarsılmaz tahtına ev sahipliği yapıyordu. Melekler ise o tahtın sadık muhafızları, tanrıların emrini yeryüzüne taşıyan kanatlı elçilerdi.
Fakat güç, meleklerin ruhuna zamanla zehirli bir tohum gibi ekildi. Işığın en parlak evlatları, tanrıların adaletsizliğine karşı bir gece yarısı ayaklandı. Gökyüzünün yedi katı kanlı bir savaşa sahne oldu, kanatlar birer birer yakıldı ve melekler göğün merhametinden sonsuza dek sürüldü. Tanrılara yapılan bu büyük ihanet, ebedi lanetlerin ve dünyadaki karanlık savaşların ilk kıvılcımıydı.
Kaderin ilmeği boynuma bir kolye gibi dolandığında, kaçtığım her geçmişin beni aynı uçurumun kenarına getireceğini bilmiyordum. Yalanların üzerine inşa edilmiş bir krallıkta, tanıdığımı sandığım yüzlerin ardındaki gerçek karanlıkla yüzleşmek üzereydim.
Kanın, küllerin ve unutturulan anıların arasında yankılanan o tek soru zihnimi tırmalıyordu: Ben gerçekten kimdim?
Reenkarnasyonun zincirleri ruhuma dolanırken, gözlerimi kapatıp kendimi karanlığa teslim etmekten başka çarem kalmamıştı. Fakat bilmedikleri bir şey vardı. Oyun daha yeni başlıyordu ve ben bu satranç tahtasında sadece bir piyon olarak kalmayacaktım.
---
Karganın yanından ayrıldıktan sonra odama gelir gelmez kendimi yatağa atmış, derin bir uykunun kollarına bırakmıştım. Sabah Lamira odama gelip beni büyük bir gürültüyle sarsarak uyandırmasaydı eğer, güzellik uykuma sefayla devam ediyor olurdum. Kraliçe Luhayra ve Mortias'a kendileriyle acilen görüşmek istediğime dair haberci bir kuşla mektup göndermiştim. Ben onlardan günlerce yanıt bekleyeceğimi sanırken, ansızın akademiye kadar geldiklerini öğrenmek beni feci şekilde şaşırtmıştı.
Lamira, kraliçenin beni beklediğini söyleyerek aceleyle hazırladığı banyo küvetine soktu beni. Hızlıca yıkanıp çıktıktan sonra, yanımda getirdiği elbiselerin ne olduğuna bakmama bile fırsat vermeden üzerimi değiştirmeye başladı. İtiraz etme şansı bulamadan kendimi sıkı bağların arasında bulmuştum bile.
Gözlerimi zar zor açıp esneyerek aynadaki yansımama baktım. Lamira bana lila rengi dökümlü bir elbise ve üzerine gül desenleri işlenmiş bordo bir korse giydirmişti. Şimdi de saçlarıma pür dikkat karmaşık bir örgü şekli veriyordu. Aynadaki görüntümü izlemeyi kesip başımı büyük pencereye çevirdim ve gökyüzüne baktım. Hava daha aydınlanmamıştı bile. Güneş bile henüz doğmaya utanırken bu acele de neyin nesiydi böyle?
Lamira kafamı tekrar önüne doğru çevirip uyardı.
"Kımıldayıp durma!" dedi sertçe.
Tekrar esnememe engel olamayarak sitem ettim.
"Bu acele de neyin nesi böyle?" dedim, bir yandan esnemekten dolan gözlerimi silerken.
"Kraliçe seni bekliyor, kendisini daha fazla bekletemeyiz," dedi saçlarımı hızlıca örmeye devam ederek.
"Biraz beklese ölmez herhalde, neden bu kadar telaş yaptın ki?" diye söylendim.
"Bu akademiye yöneticiler davet etmeden hiçbir kralın veya kraliçenin gelmesi kesinlikle yasak. Sebebi ne olursa olsun kural kuraldır. Bir an önce kraliçeyle buluşup ayrılmanız gerekiyor, vaktimiz aşırı kısıtlı," dedi.
Onun haklı telaşına hak vererek işine engel olmamak için sadece kafamı salladım. Odamın ağır ahşap kapısı birden gürültüyle açılınca yerimden fırladım. Frank içeri girip hızlı adımlarla makyaj masamın yanına kadar geldi.
"Daha hazır değil misin sen?" diye sordu.
Elimi göğsüme koyup hızlı atan kalbimi sakinleştirmeye çalışırken Lamira benim yerime konuşmaya başladı.
"İşimiz bitti, artık gidebiliriz lordum," dedi.
Frank, Lamira'ya baktığı an çattığı kaşları anında düzeldi, bakışları yumuşadı. İkisini aynadan izlerken Frank'e her zaman yaptığım gibi göz devirmekten kendimi alamadım.
"Tamam o halde, beni takip edin gidiyoruz," dedi Frank ve kapıya doğru yöneldi.
Lamira her zamanki gibi adamın çekimine kapılmış peşinden gidiyordu. Ben de oturduğum tabureden kalkıp peşlerine takıldım. Tam diğerleri gibi eşikten dışarı adım atacaktım ki bedenim bir taş gibi katılaştı. Ayağım havada asılı kalmıştı, kapı eşiğinden geçmek için bacağımı hareket ettiremiyordum.
"N-ne ol-luyor be!" dedim sıktığım dişlerimin arasından.
Sağ elim birden iradem dışında kapıya doğru kaydı ve kolu tuttuğu gibi kapıyı gürültüyle kapattıp kilitledi. Elimin kontrolü artık tamamen benden çıkmıştı. Karşı koymaya, kaslarımı zorlamaya çalıştıkça damarlarım belirginleşiyor, göğsüm sıkışıyor ve nefes almam zorlaşıyordu. Vücudumda benden başka bir güç var gibiydi ve beni adeta görünmez iplerle yönetiyordu.
Bacaklarım istem dışı bir şekilde yatağıma doğru adımladı. Yatağın kenarına oturduğum an göğsümdeki o dondurucu baskı hafifledi, rahat bir nefes alabildim. Tam o saniyede görüşüm kararmaya, zihnim kaymaya başladı. Ne olacağını çok iyi bilerek söylendim.
"Yine mi ya!"
Bu sefer çaresizce bayılmayı beklemeden yatağımda en rahat pozisyona geçip gözlerimi kapattım. Beklediğim kaçınılmaz son gerçekleşti ve bilincim karanlığın derin kuyu sularına gömüldü.
Yüzüme değen ıslaklıkla zihnim gözlerimi açmamı emrediyordu. Acaba bu sefer nerede uyanacağımı merakla sorgulayarak göz kapaklarımı araladım ve yattığım yerden yavaşça doğruldum.
Birkaç adım ötemde, sırtı bana dönük bir melek duruyordu. Ona seslenmeden önce içinde bulunduğum mekanı incelemeye başladım. Gökyüzünün ve yeryüzünün sınırlarını kaybettiği sonsuz bir boşluğun içindeydim adeta. Hava, sisli bir grilik ile süt beyazı arasında gidip gelen rüya gibi bir dokudaydı. Bastığımız yerde uçsuz bucaksız uzanan, ayna kadar berrak ve durgun bir su katmanı duruyordu. Her adımda hafif dalgalar yayılan bu suyun üzerinde, karşımdaki melek dışında hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Zamanın ve mekanın silindiği, sadece ruhların konuşabileceği mistik bir alemdeydim sanırım.
Uzunca poflayarak ayağa kalktım. Artık bu zırt bırt bayılma ve bilmediğim yerlerde uyanma işi gırtlağıma kadar gelmişti, feci şekilde sinirimi bozuyordu.
"Kimsin sen?" diye sordum arkası dönük meleğe ters bir ses tonuyla.
Melek ağır hareketlerle bana doğru döndü.
"Mirena... seninle sonunda yüz yüze tanışabildik," dedim soğukkanlılığımı korumaya çalışarak.
Mirena'yı ilk kez karşımda kanlı canlı görüyordum. Demek onun bedenine girdiğim anlarda dışarıdan böyle görünüyordum. Kabul etmeliydim ki kız inanılmaz güzeldi, güzel olduğu kadar da sevimli bir havası vardı. Omuzlarına dökülen gri saçları ona alışılmadık, büyülü bir çekicilik katıyordu. Elaya çalan yeşil gözleri ise derin bir kuyu gibi büyüleyiciydi. Ben onun kusursuz yüzünü incelerken, o da aynı merakla benim üzerimde gezdirdi bakışlarını.
İkimiz de aynı anda, "Çok güzelsin," dedik.
Şaşkınlıkla birbirimizin gözlerinin içine bakıp dudaklarımızın sağ kenarını aynı anda yukarı doğru kıvırdık. Mimiklerimiz bile birbirinin ikizi gibiydi.
"Sonunda seni böyle karşımda görmek ne kadar da hoş Nalin," dedi Mirena.
"Madem benimle böyle iletişim kurabiliyordun, bunu daha önce neden yapmadın?" diye sordum, mesafeli duruşumdan ödün vermeyerek.
"Bu kafama göre yapabileceğim bir şey değildi Nalin. Kader tanrıçası annem Isyra, ruh nöbetçileri Adoj'lara verdiği rüşvet sayesinde ikimizi görüştürmeyi başardı. Bunu benim bedenime girip geçmişte yaşamakla aynı şey sanma. Onu sadece sen benim reenkarnasyon halim olduğun için ve annemden aldığım kaderi etkileme büyüleri sayesinde yapabiliyordun. Ama bu yüz yüze görüşme işi beni bile aşıyordu."
Mirena'nın cümlesinde geçen bir kelime zihnimde şimşekler çaktırdı. Kendisiyle ilgili söylediklerini bir kenara bırakıp sadece oraya takıldım. Titreyen elimi kaldırıp araya girdim.
"Sen... Annem mi dedin?" diye sordum, sesimin titremesine engel olamayarak.
Mirena kısa bir duraksamadan sonra onayladı.
"Evet," dedi.
Heyecanla derin bir nefes alıp atıldım.
"O zaman o benim de annem sayılmaz mı? Sonuçta ben senin reenkarne olmuş halinim," dedim.
Her ne kadar güçlü görünmeye çalışsam da kalbim göğüs kafesimi delercesine çarpıyor, sesim oldukça kısık çıkıyordu. Elimi hızla çarpan kalbimin üzerine koyup alacağım benim için hayati cevabı bekledim. Mirena göğsüme koyduğum elime bakıp gergince dudaklarını ısırdı. Ardından elini ileriye doğru uzattı.
"Yürüyelim mi biraz?" dedi.
Ona başımla onay verdim ve berrak suların üzerinde birlikte yürümeye başladık. Adımlarımız sudan hafif şıpırtılar çıkarıyordu.
"Bak Nalin, evet sen benim reenkarne halimsin ama tanrıça Isyra senin doğrudan annen değil. O, bu vücutta geçirdiğim hayattaki öz annem. Sen ise onun bir sonraki yaşamında doğuracağı kızısın. Tanrıça henüz ölmediği için reenkarne hali de mevcut değil haliyle. Ama teknik olarak tanrıça kanı taşıyorsun, yani annen sayılır sanırım. Ah, bilemiyorum! Bu durum benim de kafamı feci halde karıştırıyor."
Ondan daha fazla kafası çorbaya dönmüş biri varsa o da bendim. Dudaklarımı kemirmeyi bırakıp zihnimi kurcalayan diğer soruya geçtim.
"Ama ben senin reenkarne halinim diyorsun. Ve sen şu an karşımda kanlı canlı duruyorsun, hala yaşıyorsun. Bu nasıl mümkün olabilir?" diye sordum adımlarımı yavaşlatarak.
Mirena birden adımlarını kesti ve tamamen bana doğru döndü. Bakışlarında çaresiz ve acı dolu bir sarsıntı belirdi. Bu yıkıcı gerçeği nasıl dile getireceğini bilemiyormuş gibi bir hali vardı. Elleri iki yanından tuttuğu uzun beyaz elbisesinin kumaşını sımsıkı kavramıştı.
"Nalin... Şimdi sana anlatacaklarımı nasıl söyleyeceğim inan hiç bilmiyorum. Umarım duyduğun gerçeklerden sonra beni biraz olsun affedebilirsin," dedi sesi kısılarak.
Bu tırmanan gerginliğe daha fazla dayanamıyordum. Karnıma kramplar girmişti ve sıkıntıdan kaşlarımı çatmış durumdaydım.
"Ne diyeceksen söyle gitsin artık!" dedim patlamaya hazır bir bomba gibi.
Mirena gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve acı gerçeği bir çırpıda kusar gibi söyledi. "Ben seni kaçırtırdım Nalin!" Duyduklarımla adımlarım olduğum yere çakıldı. Zihnim buz kesti.
"Sen neyden bahsediyorsun be?" dedim ve hızla ilerleyip onun kolunu sertçe kavradım. Kendime doğru çekerek gözlerinin içine baktım. "Seni kaçırtırdım derken ne demek istedin?"
Mirena sertçe tuttuğum kolunu elimden kurtarmaya çalışarak çırpındı.
"Bırak beni de anlatayım! Canımı acıtıyorsun!" dedi.
Onu serbest bırakıp bir adım geriledim. "Hadi, anlat artık!" dedim sert ve emredici bir tonla.
Mirena ellerini gri saçlarının arasına sokup kafa derisinden saçlarını kopartırcasına çekiştirdi. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını ıslatmaya başlamıştı.
"Nalin, ben seni gelecekten kaçırdım. Sen doğduğun an, öz annenin bile seni öpüp koklamasına izin vermeden seni çaldım. Seni geçmişe getirip bambaşka bir boyuta taşıdım ve orada seni yabancı bir aileye bıraktım," dedi.
Söylediği her cümleyle gözpınarlarındaki yaşlar sel gibi akıyordu. Ben ise olduğum yerde dona kalmış, ne düşünmem, ne hissetmem gerektiğini bilemeyerek hissiz bir taş gibi dikiliyordum. Göğsümdeki boşluk derinleşirken zihnimde tek bir yakıcı soru yankılanıyordu.
Bana bu hayattaki en büyük zararı, yine kendi geçmişim mi vermişti yani?
"Bunu neden yaptın?" diye sordum, buz gibi hissiz bir sesle.
Mirena hıçkırıklarının arasında kafasını kaldırıp gözyaşlarını silmeye çalıştı ama o sildikçe gözpınarlarından yenileri boşalıyordu.
"İnanması güç ama seni kurtarmak için yaptım Nalin. Ben şu an Arafta sıkışmış biçare bir ruhum ama Luhayra öyle değil. Onun bana karşı beslediği nefret o kadar büyük ki, reenkarnasyonumu durdurup sonsuza kadar ruhuma işkence etmek istiyor. Kader tanrıçası sayesinde ileride doğacağım aileyi gördüm. Onlar kraliçenin tebaasında olan insanlardı. O yüzden bu geleceğimiz için çok tehlikeliydi, bende seni kaçırtmaya karar verdim. Ama ne yazık ki kraliçe seni bulmayı başardı."
"Ah, siktir!" diyerek elimi zonklayan başıma bastırdım.
Dizlerimin bağı çözülünce birden kendimi berrak suyun üzerine bıraktım, yere çöktüm. zihnim patlama noktasına gelmişti.
"Bak, sürekli kafamı karıştırmayı ve bana böyle yarım yamalak açıklamalar yapmayı derhal bırak! Bana her şeyi en baştan anlatacaksın. Tek bir ayrıntıyı bile atlamadan, tamam mı?" dedim sıktığım dişlerimin arasından öfkeyle.
Mirena'nın narin elini tuttuğum gibi onu da sertçe yanıma, suyun üzerine doğru çektim.
"Nereden başlasam ki?" dedi Mirena kendi kendine fısıldayıp yanıma oturarak. Elini alnına bastırıp düşüncelerini toplamaya çalıştı. "Sanırım ilk önce sana tanrıların, tanrıçaların ve meleklerin düzenini anlatmam gerekiyor."
Soğukluğumdan ve tavrımdan zerre ödün vermeden gözlerinin içine kilitlendim. "Başla artık bir yerden," dedim.
İçinde bulunduğum mekanın soğuk atmosferi cildimi ürpertirken Mirena anlatacaklarına tüm ciddiyetiyle başladı. “Tanrı ile tanrıçalardan bile önce ilk var edilen varlığın melek olduğunu biliyor muydun? Kutsal ruh Emrates, kendine hizmet etmesi ve yoldaş olması için ilk meleği Ronva’yı yarattı. Daha sonrasında da Ronva’ya yoldaş olması için Kiyara’yı yarattı. Kutsal ruh iki meleğini de sayısız güçlerle donatmıştı. Onların sadakatinden, bağlılığından emin olduktan sonra evrenin yönetimini onlara devredip arınma istirahatine girdi. Ruhunda uzun yıllar birikmiş kötülükten arınması için buna ihtiyacı var. Bu istirahatten ne zaman uyanacağı belli değil. Bu yüzden gerisinde vekiller bırakmaya karar verdi.”
Sözünü kesip huzursuzluğumu dışa vurdum. “Bana bunları neden anlatıyorsun? Kraliçe beni bekliyor. Çoktan kapıyı kırıp yanıma gelmiş olmalılar. Ne anlatacaksan bir an önce anlat.” Dedim, sabrımın tükendiğini açıkça belli ederek.
Sakin kalmaya çalışarak devam etti. “Kraliçe veya bir başkasından endişelenmene gerek yok. Artık anlamışsındır ki büyü sayesinde zaman olağan akışından daha yavaş ilerliyor. Geri döndüğünde, yokluğundan bu yana sadece birkaç saniye geçtiğini göreceksin. Luhayra konusunda endişelenmeyi bırak. Sana her şeyi en başından itibaren anlatmam gerekiyor ki yaşanan olayları daha iyi kavrayabilesin.”
Bakışlarımı ona çevirip kısaca, “Anladım.” Dedim ve devam etmesini bekledim. Mirena kısa bir an bakışlarını yerdeki su birikintisine diktikten sonra tekrar konuştu.
“Kutsal arınmaya çekilmeden önce melekleri günümüzdeki haline çevirdi, onlara cinsiyet ile duygular verdi. Artık melekler de aşık olabiliyor, birbirleriyle evlenip çocuk sahibi olabiliyorlar. Bu değişimden önce melek dediğimiz varlıklar günümüzdeki görünüme sahip değillerdi. Ruh birçok melek daha yarattı. Hepsine eşit derecede güç, mevki verdi. Bu durum aralarında çeşitli sorunların çıkmasına yol açtı. Birçok meleği arkasında vekil yani tanrı olarak bırakması evreni mutlak kaosa sürükleyecekti. Bu yüzden kutsal ruh yeni bir düzen oluşturdu, tanrı yarışlarını başlattı. Buna göre artık doğan her melek bu yarışlara girecek, kendi kaderini kendi belirleyecekti. Eğer hiç elenmeden gereken puanları toplayıp seviyeleri geçerlerse tanrı olarak yeniden var edilecek, yeni görevler alacaklardı. Eğer bir melek seviyelerden birinde elenirse ona göre bir unvan, yetki veriliyordu. Yıllardır anlayacağın durum böyle.”
Nefesimi tutmuş halde dinliyordum. Meleklerin arasında böyle bir düzen olduğunu, tanrı dediklerimizin de gerçek tanrı olmadığını öğrenmek zihnimi karıştırmıştı. Mirena derin bir nefes alarak konuşmasını sürdürdü.
“Ben, Luhayra, Orvian ile Turn... Hepimiz cennet krallığındaki en güçlü tanrı ile tanrıçaların çocuklarıyız. Bu yüzden doğduğumuz andan itibaren ister istemez amansız bir rekabete girdik. Fakat bu çekişme sadece çocukluğumuzdan itibaren başladığımız tanrı yarışlarında yaşanıyordu. Her yarış bittiğinde aramızdaki gerginlik de son buluyordu. En azından benimle Orvian için durum böyleydi. Tüm çocukluğum sadece onunla ilgili anılarımla dolu.”
Mirena aniden duraksadı, güçlükle yutkundu. Zihnimde beliren ihtimalin gerçekleşmemesi için içimden yalvarıyordum. Eğdiği başını kaldırmadan fısıldar gibi konuştu. “Kendimi bildim bileli ona aşığım Nalin.”
Acı dolu gözlerle bana baktı. Onu böyle çaresiz görmek içimi sızlatmıştı. “Peki o sana aşık mıydı?” Diye sordum yumuşak bir sesle.
Mirena bir süre sessiz kaldı, elini saçlarının arasına daldırdı. “Evet aşıktı... Hayır değildi, yani ben bilemiyorum.” Dedi, iki eliyle yüzünü kapatarak.
Gerçeği saklama gereği duymadan konuştum. “Hayır, sana aşık değil. Luhayra’ya aşık. Bakışlarını gördüm Mirena. Üzgünüm ama o seni değil, Luhayra’yı seviyor.”
Orvian’ın Luhayra’ya nasıl baktığına kendi gözlerimle şahit olmuştum. Çılgınca bir tutku gibi durmuyordu belki ama kadına olan sevgisi gözlerinden okunuyordu. Mirena itiraz ederek başını salladı. “Hayır Nalin, biliyorum dışarıdan öyle görünüyor olabilir ama Orvian Luhayra’yı sevmiyor. Sevemez de.” Konuşurken acı çektiği her halinden belliydi.
Tereddüt etmeden son noktayı koydum. “Luhayra ile sevgililer Mirena. Seviyor veya sevmiyor, bu artık senin için önemli olmamalı çünkü onun hayatında başkası var.”
"Anlamıyorsun Nalin, ben Orvıan ile birlikte büyüdüm sayılır," dedi Mırena. Gözlerindeki buğu yerini damlalara bırakırken derin bir nefes çekti. "Orvıan hiçbir zaman Luhayra ile ilgilenmedi. Onu gördüğü her yerde terslerdi. Bakışlarında Luhayra için en küçük bir sevgi kırıntısı bulmak imkânsızdı. Bana karşıysa bambaşkaydı. Her zaman nazik, fazlasıyla düşünceli davranırdı. Birbirimize hislerimizi açıkça söylememiştik ama bakışlarımız her şeyi anlatıyordu. Sonra bir gün, tam ona içimi açmaya karar vermişken Luhayra ile el ele karşıma dikildi. Sevgili olduklarını söylediği an kendimi tutamadım, büyük bir öfke krizi geçirdim. Bunu gören Luhayra çirkin bir şekilde sırıttı. Orvıan’a dönüp, 'Sana söylemiştim bebeğim, mutluluğumuzu istemiyor, bizi ayırmaya çalışan bir cadı o' dedi. Orvıan’ın yüzünde beliren nefreti ilk kez görüyordum. Hayatımda ilk defa bana bağırıp kötü davrandı. O günden sonra beni kendine düşman belledi."
Mirena burnunu çekerek bana baktı. Yaşadığı çaresizlik sesinin titremesinden netçe anlaşılıyordu. "Anlamıyorum, yıllardır bildiğim adam birkaç ay içinde nasıl böyle büyük bir değişim yaşayabilir? Üstelik Luhayra’nın Turn’a sevdalı olduğunu Orvian da biliyorken. Hayatımın şokunu yaşamıştım, aklım almıyordu. Bu yüzden gidip Turn ile konuştum. Turn daha önce hayatını kurtarmıştım bu yüzden bana yardım etmeyi kabul etti. Sanki bana ilgisi varmış gibi davranmaya başladı. Luhayra her seferinde kıskançlıktan kuduruyordu. Bunu herkes fark ediyordu ama Orvıan’ın gözleri hiçbir şeyi göremeyecek kadar körleşmişti. En sonunda anladım ki Luhayra, Jurıonlar ile ilk anlaşmasını Orvıan’ı elde etmek için yapmıştı. Onu iblislerin kara büyüsüyle kendine bağlamıştı. Bunu yapma sebebi Orvianın tanrıların tanrısı Guvari'nin oğlu olmasaydı. İkinci anlaşmasını yaparken ilk yaptığı bu çirkin işi öğrendim."
Duyduklarım karşısında donup kalmıştım. Büyük bir merakla sordum. "İkinci anlaşması neydi peki, tüm bunları nasıl öğrendin?" Bir meleğin iblislerle iş birliği yapması akıl almaz bir durumdu. Fakat Luhayra melek kılığında bir şeytandan farksız olduğu için şaşırmamak gerekirdi.
Mırena gözyaşlarını silip anlatmaya devam etti. "İkinci anlaşmayı Kantuos gezegenine kıyamet için gittiğimizde öğrendim. Luhayra sürekli gruptan uzaklaşıyordu, bir yere gitmek için fırsat kolluyordu. En sonunda yalnız kaldığı an peşine takıldım. Beni Jurionların inine kadar götürdü. Orada birkaç iblisle konuşmaya başladı. Jurıonlar, tanrıların krallığını elinden almasına yardım etmesi karşılığında onu tahtın yeni varisi yapacaklarına dair söz verdiler. Şok olmuştum. Kötü biri olduğunu biliyordum ama bu kadarını da beklemiyordum."
Mırena duraksadı, yaşadığı o anları tekrar hatırında canlandırıyor gibiydi. "Luhayra’dan önce diğer meleklerin yanına ulaştım. Yaptığı planları anlattım. Ne yazık ki Turn dışında kimse bana inanmadı. Çünkü Luhayra, Orvıan ile alana gelmişti. Orvıan sevgilisine iftira attığımı, ona sahip olmak için her şeyi yapabilecek bir sürtük olduğumu haykırıp üzerime saldırdı. O kadar güçlüydü ki Turn bile onu durduramıyordu. Dağların arasında saklanarak kaçmaya çalıştım. Orvıan benim peşimdeydi, Turn da Orvıan’ın peşinden geliyordu. Böylece Luhayra’ya engel olabilecek kimse kalmadı."
Sözlerine devam ederken sesi daha da sertleşti. "Tanrı Guvari henüz gezegene gelmemişti. Biz küçük kıyameti gerçekleştiriyorduk, büyük yıkım o geldikten sonra başlayacaktı. Luhayra sınavı büyük bir başarıyla geçseler bile tanrıların melekleri güçlü konumlara geçirmeyeceğini söyleyerek bazılarının aklını çelmişti. Bilmediği şey, görevleri bize tanrıların vermediği, yeteneklerimize göre kendimizin belirlediği gerçeğiydi. Mesela ruhunda öfke olanlar buna uygun konuma geçerdi. Sizin bildiğiniz serafim meleklerinden oluşan On İki Melek, Luhayra’ya bağlılık yemini etti. Aslında On Üç Melek demek daha doğru. Orvıan da Luhayra ile birlikte babasına karşı savaşanların arasındaydı."
Mırena derin bir sessizliğe gömüldü. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarında iz bırakırken, o günün dehşetini yeniden yaşıyor gibiydi. İçindeki kırgınlık ve ihanetin ağırlığı, kelimelerin ötesinde bir acıyla etrafa yayılıyordu.
"Ben ve Turn iki tarafın arasında sıkışıp kalmıştık," dedi Mırena, yaşadıklarını anlatmaya devam ederken. "Bu durum melekler arasında kanlı bir savaşa dönüştü. İkimiz de sevdiklerimizi acımasızca yitiriyorduk. Hangi tarafta durduğumuz asla netleşemedi. Her şey bittiğinde kazanan taraf tanrılar oldu, Luhayra ve tayfası kaybetti. İblisler son anda sözlerinden dönüp yardımı kesmişlerdi. Serafım melekleri en ağır suçlular olarak görüldü. Ceza dağıtımına en hafif suçlulardan başlandı. İki grup arasında kaldığım için araf sınırına hapsedildim ama yeniden doğuş hakkım elimden alınmadı."
Derin bir nefes alıp gözlerindeki nemi sildi. "Turn, serafim meleklerinden arkadaşı Azeru’yu kurtarmaya çalışırken ışıltı tanrıçası Henta’yı katletti. Bu yüzden serafım meleklerinden biri sayıldı ve ceza olarak yeryüzüne gönderildi. İsyancı meleklerin canı alınmadı çünkü Luhayra her şeyin büyük bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu savundu. İblislerin kendi zihnini büyüyle yıkadığını iddia etti. Canları bağışlansa bile ellerinden yeniden doğuş hakları, önemli güçleri alındı. Aşağıladıkları insan halkının yanına sürüldüler."
Mırena’nın sesi hıçkırıklarının arasında titremeye başladı. "Aralarında cezasını bilmediğimiz tek kişi Orvıan. Öldürüldü mü yoksa benim gibi arafa mı hapsedildi hiçbir fikrim yok. Her gün belki o da buradadır diyerek yürüyorum ama izine rastlayamadım. Ona ne oldu bilmiyorum Nalin," dedi. Elini kalbine bastırıp hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Daha fazla dayanamayıp ona doğru adımladım. Kollarımı etrafına sarıp sıkıca sarıldım. Yaşadıkları tam anlamıyla parçalanmaydı. Sevdiği adam büyünün etkisinde kalsa bile ruhunu defalarca yaralamıştı. Masum olmalarına rağmen en ağır bedeli ödeyenler yine onlardı. En garip olanı ise bu acıyı yaşayan kadının da ben oluşumdu. "Sakin ol Mırena, geçti her şey," diye fısıldadım ipek gibi saçlarını okşarken.
Merakıma yenik düşerek sordum. "Tanrılar bu ihaneti nasıl affetti? Onlar dünyada huzurla yaşarken sen neden suçsuz yere bu sonsuzlukta hapsedildin?" Yapılan haksızlık içimdeki öfkeyi büyütüyordu.
Mırena başını kaldırıp bana baktı. "Luhayra’nın ikna yeteneğiyle daha önce karşılaşmadın. Karşına çıkabilecek en kurnaz, en sinsi kadındır. Kendini suçlu konumdan çıkarıp mağdur durumuna getirmeyi başardı. Tüm suçu iblislerin üzerine yıktı. Tanrıların onu dünyaya göndermekle yetinmesinin esas sebebi, babası bolluk tanrısı Tın idi. Tın’ın kızına olan düşkünlüğünü bilmeyen yoktu. Eğer Luhayra ağır ceza alsaydı, Tın isyan çıkarır ve diğer melek aileleri de onun yanında yer alırdı."
Mırena ayağa kalkarken sözlerini sürdürdü. "Bu yüzden yüce kral sadece ölümsüzlüklerini elinden aldı, güçlerini kıstı. Kanatlarını boyut değiştiremeyecek kadar işlevsiz kılarak yeryüzüne sürdü. Ben ise onlar kadar suçlu değildim. Yine de yeterince savunma yapmayıp kralın safındaki bir meleğin ölümüne yol açmakla suçlandım. Bu sebeple buradayım."
Ben de onunla birlikte ayağa kalktım. Bu kalkış ayrılık vaktinin geldiğini gösteriyordu. "Peki cezalarınız ne zamana kadar sürecek?" diye sordum.
Mırena hüzünlü bir tebessümle bana baktı. "Bilmiyoruz. Serafım melekleri yeterince büyük iyilikler yaparlarsa affedileceklerini sanıyorlar ama bu yersiz bir hayalden ibaret," dedi. yavaşça ilerlemeye başlamıştı. Ben de peşine takıldım.
"Şimdi ne olacak Mirena? Luhayra beni senin reenkarnasyon halin olduğumu bildiği için yanına getirtti, bu belli. Peki benimle ne yapacak? Reenkarnasyonu nasıl durduracak? En önemlisi de gerçek ailemle buluşabilecek miyim?"
Sorularımı peş peşe sıralarken kraliçenin bana geçmişimle ilgili izlettiği o kısa anıyı düşündüm. Kadının hemen annem olduğuna inanmıştım çünkü aramızda yadsınamaz bir benzerlik vardı. Duygusal anlamda ona çekilmem zaman almamıştı. Her şey yalan mıydı? Kraliçenin gösterdiği anı sadece bir illüzyondan mı ibaretti, bilemiyordum. Elimden gerçek olmasını umut etmek dışında bir şey gelmiyordu.
“Kraliçe hayat suyunun peşinde. Kutsal ruh melekleri ve insanları topraktan yarattı, toprağa kendi hayat suyundan şekil verdi. Bu suyun bir kısmı dünyada bir yerde bıraktı. Efsanelere göre suyu içen kişinin ruhu verildiği gibi geri alınıyor, hayat döngüsünün ipleri kopuyordu. Bu da artık reenkarnasyonun bittiği anlamına geliyor. Ve aynı şekilde hayat suyu ruhların özgürlüğünü de sağlıyor. Luhayra dünyayı karış karış arıyor. Hayat suyunu bulana kadar seni yanında tutmak istemesine şaşmamalı. Bu yolda sana yalanlar söyleyecek, benden bile şüphelenmeni sağlayacaktır. Oyunlarına gelmemelisin. En önemlisi beni ve reekarnasyon olayını bildiğini hiç belli etmemen gerekiyor. Yanında kalmalı, bu aptal oyuna inandığına onu ikna etmelisin. Bunu yap ki her adımını bil Nalin. Yanında olman, uzakta kalmandan daha tehlikeli.
Mirena sessizleştikten sonra geldiğimiz yönün tersine yürüdük. Dudaklarını ısırıp bana baktı.
"Ailem konusuna gelirsek ne yazık ki onları bir daha görebileceğini sanmıyorum Nalin. Yaşadığımız zamanda onlar henüz doğmadılar bile. Gerçekten çok üzgünüm."
İçten içe bu yanıtı alacağımı biliyordum. Boğazımdaki düğümü yutmaya çalışıp, "Anladım, sorun değil," dedim titreyen sesimle.
Sen her zaman yalnız bir kızdın Nalin, bu yüzden aileni yeni kaybetmiş gibi davranma dedi iç sesim. Anlamadığı bir şey vardı. Kavuşma umuduna sıkıca sarılmıştım. Şimdi o umut ellerimden kayıp gitmişti.
"Şimdi seni uyandırma vakti," deyince tümüyle ona döndüm.
Gözlerim giysisinin içinden çıkardığı kolyeye kaydı. Kızıl renkte yarım ay şeklinde bir kolyeydi. Porsiana geldiğim ilk gün takmış, ürkütücü resmi gördükten sonra fırlatıp atmıştım. Elimi uzattım.
"Bu sende ne arıyor? Yoksa resimdeki kadın sen miydin?"
Mirena kolyeyi sıkıca tuttu. "Ne resminden bahsediyorsun sen?"
Elimi indirip gözlerine baktım. "Porsiana geldiğim ilk akşam kraliçenin yanına giderken duvarda bir resim gördüm. Bir Melek tahtın önünde diz çökmüştü. Sırtında kanatları kesilmişti, kan akıyordu. Arkasındaki varlıklar gülerek bakıyorlardı. Resimdeki kolyeyi görünce şok geçirdim çünkü boynumdaydı."
Sözlerimi bitirince Mirena kahkaha atmaya başladı.
"Kaçık kadın bana takıntılı olduğu için resmimi yapıp eşyalarıma el koymuş demek ki!" Gözlerinden yaşlar süzülene kadar gülmeye devam etti.
Gözyaşlarını silip, "Nalin, gerçek kolyeyi kraliçeden geri almalısın," dedi. Gözlerim kararmaya başlarken kulağıma fısıldadığı son sözleri duydum. "Benim boynumda ki bu kolye sadece bir ilizyondan ibaret. Zamanı geldiğinde kolye sana yardım edebilir."
Gözlerimi açtığımda garip şekilde sakindim. Yatağımdan hızla kalkıp kapının kilidini açtım. Dışarı adım atar atmaz kulaklarımı tırmalayan bağırışlar, çığlıklar, etrafa saçılan gürültüler yüzünden neye uğradığımı şaşırdım. Zihnimdeki dinginlik saniyeler içinde paramparça oldu. Meleklerin koridorundan hızla geçip avluya çıktığımda karşılaştığım manzarayla dehşete düştüm.
Frank’in bana gösterdiği kitaplarda defalarca gördüğüm Jurionlar buradaydı. Akademin koruyucu büyüsünü nasıl kırdıklarını anlamak imkansızdı ama içeriye sızmayı başarmışlardı. Onlarca devasa yaratık geniş avluyu istila etmişti. Soluk gri, çamurlu derileri tüylerle kaplıydı. Yüzleri yırtıcı bir hayvanı andırıyordu. Sivri, kanlı dişleri çenelerinden dışarı fırlamıştı. İri, kaslı bedenleri insanı dehşete düşürecek kadar iriydi. Ellerinde çiviler fırlayan devasa ahşap gürzler, ağır baltalar taşıyorlardı. Yaratıklar ellerindeki silahları sağa sola savururken etrafa dehşet saçıyorlardı.
Muhafızlar, melek öğrenciler Jurionlarla amansız bir mücadeleye girişmişlerdi. Meleklerin bu kadar öfkeli olmasının sebebi Jurionların onların en büyük düşmanı olmasıydı. Savaş alanı tam bir kaosa dönmüştü. Açıkta durup kolay hedef haline gelmek istemediğimden hemen girişin yanında devrilmiş koca sütunun arkasına saklandım. Nefes nefese kalmış halde ne yapacağımı düşünmeye başladım.
Lanet olsun, bu yaratıklar nereden çıkmıştı böyle? Bir bunlar eksikti!
Kafamı kaldırıp beni korumaları için göğe yalvarmaya başlayacakken akademin üçüncü katındaki balkonda bir hareketlilik fark ettim. Balkonun mermerlerine ayaklarını rahatça aşağı sarkıtmış olan kargayı gördüm. Hiçbir şey umurunda değilmiş gibi aşağıdaki katliamı izliyordu. Geri kalan suikastçılar da ondan farklı değillerdi. hepsi akademinin öğrencisi değillermiş gibi savaşı izlemekle yetiniyorlardı.
Aklıma küçük ama etkisi büyük bir şüphe düştü. Jurionları buraya karga getirmiş olabilir miydi? Melekleri düşmanı olarak görüyordu, melekler ise Jurionları. Düşmanımın düşmanı dostumdur mantığıyla hareket edip yaratıkları içeri sokmuş olabilirdi.
Karga ona kilitlenen bakışlarımı hissetmiş gibi bana doğru baktı. Rahatça salladığı ayakları durdu. Kaşlarını çatarak gergince öne eğildi. Burada olmamı beklemiyordu. Fakat ben de okulun bir öğrencisiydim, bunu hesaba katmaması imkansızdı.
Ona bakmayı kesip etrafa göz gezdirdim. Jurionların çoğu geniş avlunun ortasındaydı. Ormanın olduğu kısımda sayıları daha azdı, oradakiler de muhafızlarla mücadele etmekle meşguldü. Kalıp öğrencilerle savaşmayı isterdim ancak Luhayra beni bekliyordu. Ormana girip bulmam gerekiyordu.
Düşünmeyi bırakıp yerimden fırladım, ormana doğru koşmaya başladım. Ne yazık ki kaçışım Jurionlardan birinin dikkatinden kaçmadı. Yaratık peşimden ormana girdi.
Birden kükrediğinde dengemi kaybedip düşmek üzereydim. Şansıma son saniyede dengemi toparlayabildim. Yaratığın sesi çok garip, ürkütücüydü. Aslan ile kartal karışımı bir sesti. Ruhumu bile titreten bir kükreyişe sahipti.
Ağaçların arasında deli gibi koşarken aldığım darbeleri hiçe sayıyordum. Vücudumun çiziklerle dolduğuna emindim ama düşündüğüm en son şey bile değildi artık. Tam bir kütüğün üzerinden atlayacakken eteğimin acizliğine uğrayıp yere kapaklandım.
Tam içimden son duamı edip ölümü beklerken, bu defa yaratıktan acı dolu bir kükreyiş yükseldi.
"Leydim, daha fazla orada durma, kalk hadi ayağa!"
Mortias'ın sesini duyunca hemen toparlanıp ayağa kalktım. Arkama baktığımda devasa yaratığı durduran kişinin gerçekten Mortias olduğunu gördüm. Kesinlikle o benim kurtarıcı beyaz atlı prensimdi!
Mortias fırtına gibi öne atıldı. Kılıcını büyük bir ustalılkla savurup Jurion'un bacağına derin bir yarık açtı. Yaratık dengesini kaybedip gerilerken gürzünü hırsla savurdu. Mortias kıvrak bir hamleyle yana kayıp kılıcının sivri ucunu yaratığın zırhsız göğsüne sapladı. Siyah, koyu kan toprağa saçıldı. Ancak yaratık pes etmemişti. Bütün gücüyle gürzünü savururken Mortias'ın bir anlık dikkatsizliği yüzünden silah tam başına geçecekti.
Tam o salisede yakındaki bir ağacın içinden çıkan bir ok fırladı. Ok, Jurion'un gürzü tutan eline tam ortadan saplandı. İblis bir kez daha acıyla haykırıp silahını düşürdü.
Başımı hemen ağaca doğru çevirdim. Ağaçtaki gizemli siluet çevik bir hareketle aşağı zıpladı. Başındaki kahverengi pelerini geriye indirdiğinde, kurtarıcım Peter ile karşılaştım. Artık devasa yaratığın bu iki yetenekli savaşçı karşısında zerre şansı kalmamıştı.
Peter belinden kılıcını çekerken, "Anlaşılan yardıma ihtiyacın var general," dedi.
Mortias sert bir tavırla, "Yardıma ihtiyacım falan yok benim," diye çıkıştı.
Peter alaycı biçimde gülerek, "Az önce kafasına gürzü yemek üzere olan biri için gereksiz iddialı sözler bunlar," dedi.
Mortias kelimelerle vakit kaybetmek yerine hızlı ve acımasız bir hamleyle yaratığın başını gövdesinden ayırdı. Dev beden gürültüyle yere serildi. Mortias hemen yanıma gelip kolumu tuttu.
"Buradan gidelim leydim."
Tam teklifini kabul edecekken ağaçların arasından çıkan dört Jurion yüzünden Mortias tekrar kılıcını çekmek zorunda kaldı. Bu sefer iblisler yalnız değillerdi. Arkalarında karga belirdi.
Mortias onu görünce öfkeyle kıpkırmızı kesildi. "Tüm bunlar senin işin değil mi adi şerefsiz?"
Karga gür bir kahkaha attı. Gülerek Jurionların önüne çıkarken konuştu. Bakışları Mortiasın kolumu tutan elinden çekmiyordu. "Ne o, yoksa sizler için hazırladığım karşılama komitesini beğenmedin mi?"
Mortias kılıcının keskin tarafına elini baştan sona sürdü. Bunu yapmasıyla çelik yüzey bir anda alev aldı. Gözlerini kapatıp hızlıca bir şeyler mırıldanmaya başladı. Söylediği kelimeler o kadar yabancıydı ki hiçbir şey anlamıyordum. Sözleri biter bitmez sırtında zar yapılı, yarasa kanatlarına benzeyen devasa kanatlar belirdi. Beklemeden kargaya doğru fırladı. İkisi amansız bir kavgaya tutuştular.
Aralarındaki mücadele umurumda değildi, şu an tek düşündüğüm canım Peter'ın tek başına dört koca iblisle nasıl başa çıkacağıydı. Peter ona acıyan bakışlarımı görünce serseri bir gülüşle bana baktı. Elini uzatıp yanağımı sıktı.
"Benim için endişelenme prenses, bu dördünü rahatlıkla haklayabilirim."
Endişeyle, "Ben de sana yardım edebilirim," dedim. Eskisine göre daha güçlüydüm, büyü yapabiliyordum ama bu yaratıkları yenmeye yeterli olup olmayacağı konusunda şüphelerim vardı.
Peter neşeyle, "Hiç gerek yok prenses, şimdi kahramanın Peter Pan'ın seni nasıl kurtaracağını izle," dedi.
Cebinden ahşap bir kaval çıkarıp çalmaya başladı. Ne yapıyordu bu? Kaval çalmanın sırası mıydı tanrılar aşkına?
Ona şaşkınlıkla bakarken şahit olduğum şeyler şaşkınlığımı kat kat artırdı. Kavalın büyülü ritmiyle topraktan çıkan devasa, dev dikenli sarmaşıklar dört yaratığın da etrafını sıkıca sarmaya başladı. Peter kavalını cebine koyup kılıcıyla yaratıklara doğru koştu. Anlaşılan gizli yeteneği enstrümanıyla doğayı yönetmekti.
Sarmaşıkların kilitlediği bir Jurion'un kafasını tek hamlede uçurdu. Sıranın kendilerine geleceğini anlayan diğer iblisler, dikenlerin bedenlerini delmesini umursamadan kurtulmaya çalıştılar. Sıranın sonunda kalan iblis sarmaşıkları parçalayıp kurtulmayı başardı. Gözü avına kilitlenen yırtıcı bir hayvan gibi bana kilitlendi.
Topraktan aldığı koca kaya parçasını bana doğru fırlattı. Olduğum yerden kenara fırlayarak kayanın altında ezilmekten son anda kurtuldum.
Üzerime gelen kayayı gören Mortias ve karga kavgalarını bir anda kestiler. Karga arkasına dönüp öfkeyle haykırdı. "Benim küçük hanımıma zarar vermeye nasıl cüret edersin!"
Bu adam şaka mı yapıyordu? Onun yüzünden bu tehlikenin ortasındaydık, tek düşündüğü ben miydim yani?
Karga ve Mortias aynı anda hamle yapıp yaratığa saldırdılar. Hangisinin öfkesi daha büyüktü seçemiyordum. Mortias kanatlarını çırparak bana doğru döndü, eliyle karanlık ormanı işaret etti.
"Bu yoldan hiç sapmadan koşarak ilerle! Kraliçemizle karşılaşacaksın, onunla buradan hemen gidin leydim!"
Daha fazla kanlı savaş alanında kalmak istemediğimden dediğini ikiletmedim. Gösterdiği yöne doğru koşmaya başladım. Kaç dakika geçtiğini bilmiyordum fakat kraliçeyle henüz karşılaşmamıştım. Nefes nefese kalınca durdum. Ellerimi dizlerime bastırıp soluklanmaya çalıştım.
Gözlerimin önüne gelen bir çift siyah şık botu görünce başımı hızla kaldırdım. Pelerini yüzünü kapatıyordu, sadece dudakları görünüyordu. Birden gülümsedi. Sivri köpek dişleri ortaya çıktı. Anlaşılan bu defa da bir vampirin yemeği olacaktım.
Geriye doğru adımlarken, "Sen de kimsin ya?" diye sordum.
O da üzerime doğru adım atıyordu. Sırtım sert bir ağaç gövdesine çarpınca adımlarımız durdu.
"Kim olduğumu gerçekten çok mu görmek istiyorsun?"
Sesi garip biçimde tanıdıktı. Acaba onu önceden tanıyor olabilir miydim?
"Evet, görmek istiyorum," dedim.
Gizemli adam daha çok gülümsedi. Elini pelerinin başlığına atıp geriye çekti. Buz mavisi gözlerini gördüğümde nefesim kesildi. Ali'ydi bu! Ama bambaşka görünüyordu. Yüzünün bir yanını sarıp boynuna kadar inen, çenesini kaplayan siyah renkte semboller ve karmaşık yazılarda dövmeler vardı. Kulakları sivriydi, sarı saçları ve ışıldayan gözleriyle bambaşka bir varlığa dönüşmüştü. Vücudunun geri kalanı şık siyah bir simokin elbisenin altında kaldığı için görünmüyordu.
"A-Ali? Senin burada ne işin var?"
Yaşadığım şok sesime yansımıştı. Neden buradaydı? Neden böyle görünüyordu?
Eliyle gözümün önüne düşen saç telini nazikçe çekerken fısıldadı. "Ne o, yoksa beni gördüğüne sevinmedin mi Nalin? Ben senin aksine seni gördüğüme gerçekten çok sevindim ama."
Yüzümdeki elini tutup, "Sen nasıl buraya gelebildin? Gerçekte nesin Ali?" diye sordum.
Ali tekinsiz bir gülüşle karşılık verdi. "Ben her zaman bu dünyadaydım Nalin. Ben Cavorsi krallığının vampir kralı Igor'um."
Eliyle saçlarımı arkaya atıp boynumu açığa çıkardı. Yavaşça boynuma doğru eğildi. Hipnoz olmuş gibiydim, ona karşı koyamıyordum.
Nefesi tenime çarparken durdu. "İstersen bunu sana seve seve kanıtlayabilirim."
Edward tarafından ısırılmayı bekleyen aptal Bella gibi başımı geriye atıp boynumda ona yer açtım. Meraklı bir kızdım, elbette bir vampir ısırığının nasıl hissettirdiğini merak ediyordum. Merakım yüzünden öleceğimi söyleyen iç sesim haklı çıkmak üzereydi.
Ona alan bıraktığımı fark eden Igor hafifçe güldü. Sıcak nefesi bedenimi titretti. Sivri dişlerinin şah damarımın tam üzerinde gezindiğini hissettim. Isırılmayı bekleyerek gözlerimi yumdum. Fakat Igor beklemediğim bir şey yapıp şah damarımın üzerine yumuşak bir öpücük kondurdu. Bunu birkaç kez tekrarladı.
"Sana istesem bile zarar veremem Nalin," dedi. Elimi tuttu. "Hadi, evimize gidelim."
Dur bir dakika, bizim bir evimiz yoktu ki! Ona cevap vermeye hazırlanırken cebinden çıkardığı şırıngayı boynuma bastırdı.
"Bunun için üzgünüm Nalin. Benimle gelmen, ait olduğun yere dönmen için bunu yapmak zorundaydım."
Bedenim yere kapaklanmadan önce beni kucağına aldı. Gözlerim tamamen kapanmadan önce bilincimi kaybetmeden hemen önce son bir gayretle konuştum.
"Seni öldüreceğim puşt herif..."
~1. Kitap sonu~
HERKESE SELAMMM!
Yazarınızı özlediniz mi bakalım? Yazarınız sizi çok özledide 🥹🥹
Sezon finali bitmiş durumda. Sezon finali ile birinci kitapta bitti 🥳
Sezon finalini bitirmek için biraz geçtiğimin farkındayım bunun için çok özür dilerim gerçekten. Ama sezonu boş geçirmedim arka planla Geceye Emanet'e de bölüm yazdım ve yeni yazmaya başlayacağım kurgunun iskeletini oluşturdum 🥹🤙🏻
Bölümü nasıl buldunuz? Özelikle Ali'nin gelişini bekliyor muydunuz ? 😈
Bölümü beğenmeyi ve yorum bırakmayı unutmayın lütfen 🤍 😚
NOT: BÖLÜME KOYDUĞUM ŞARKIYI MUTLAKA DİNLİYORSUNUZ ❗
