15. bölüm / 18
LEYLfrank
Bölümler 18Şu an: frank
- 1 Oyun398 kelime
- 2 İhanet8.898 kelime
- 3 Fener6.693 kelime
- 4 Umut6.155 kelime
- 5 Karakter tanıtımı621 kelime
- 6 Ateş7.481 kelime
- 7 Koku6.951 kelime
- 8 Peter7.824 kelime
- 9 Kale8.175 kelime
- 10 Gül6.788 kelime
- 11 Mühür7.127 kelime
- 12 frank6.229 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 Tehlikeli oyun7.418 kelime
- 14 Güzellim6.194 kelime
- 15 Orvian6.939 kelime
- 16 Müsabaka5.452 kelime
- 17 Öpücük4.565 kelime
- 18 İgor5.096 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yatağımdan aniden büyük bir hışımla uyandım. Göğsüm, sanki maraton koşmuşum gibi hızla inip kalkıyor, kalbim göğüs kafesimi delicesine çarpıyordu. Nefes nefese kalmış bir halde karanlık odanın tavanına bakarken, hâlâ o büyüleyici ve bir o kadar da dehşet verici rüyanın yoğun etkisi altındaydım. Görkemli beyaz ışık hüzmesi adeta gözlerimin önünde parıldamaya devam ediyor, o kadim kadının fısıltısı kulaklarımda çınlıyordu.
Şokun ve üzerime çöken o muazzam enerjinin etkisiyle hızla yatakta doğruldum. Pembe geceliğimin ince kumaşı, yaşadığım heyecan yüzünden tenime sırılsıklam yapışmıştı. Bu yüzden kıyafeti tenimden çekip duruyordum. Tam o sırada sol avucumda ani, sızılı bir karıncalanma hissettim. Refleksle elimi yüzüme doğru kaldırıp baktım.
Gördüğüm şeyle nefesim tamamen boğazıma tıkandı. Elim artık kanamıyordu ama rüyamda o keskin taşla yardığım yerde, taze, kırmızımtırak bir kesik izi çok net bir şekilde belli oluyordu. Bu kesinlikle imkansızdı. Bir rüya nasıl olur da arkasında fiziksel bir yara bırakabilirdi? Sanırım artık kendimi resmi olarak şizofren olduğumu ilan etmemin vakti gelmişti!
Neler olduğunu, nasıl bir deliliğin içine düştüğümü anlamaz bir şekilde hızla üzerimdeki yorganı üzerimden fırlatıp attım. Tam yataktan çıkmak için hamle yapacakken, yorganın savrulmasıyla birlikte ahşap zeminden tok, ağır bir ses duydum. Yere bir şey düşmüştü.
Hızla ayağa kalkıp başımı eğdim ve yatağın kenarına baktım. Yüce tanrılar aşkına, yerde duran şey tam olarak rüyamda gördüğüm o kadim, kalın kapaklı kitaptı. Şaşkınlıktan ve dehşetten donakalmış bir halde dizlerimin üzerine çöktüm. Titreyen ellerimle kitabı yerden alıp incelemeye başladım. Üzerindeki o gümüş mühür tıpkı rüyamdaki gibi paramparça olmuştu ve kenarlarında kendi kanımın izleri hafifçe parıldıyordu. Bu rüya falan değildi, resmen sanırım boyutlar arası bir transfer gerçekleştirmiştim. 'İyi haber şizofren olmadığı ortaya çıktı tatlım' iç sesimi bu sefer okkalı bir küfür ederek susturdum.
Kitabın kapağını büyük bir merakla açtığımda, boş sayfaların birden, sanki görünmez bir mürekkep dalgalanıyormuş gibi tuhaf yazılarla ve sembollerle dolmuştu. Yazılar gözlerimin önünde canlanıyor, antik bir dilde bana bir şeyler fısıldıyordu. Zihnim bu kadar gizemi tek başına kaldıracak durumda değildi. Bana yardım edebilecek, bu dünyayı benden çok daha iyi bilen tek bir kişi vardı. Mortias.
Kitabı göğsüme sıkıca bastırarak odamın büyük kapısını açtım ve hızla koridora çıktım. Mortias’ın bana bu konuda kesinlikle yardım edebileceğini, en azından ne olduğunu açıklayabileceğini düşünüyordum. Koridorda panik içinde, hızlı adımlarla yürürken etrafta nöbet tutan askerlerin birden durup bana şaşkınlıkla, gözleri fal taşı gibi açılmış bir halde baktıklarını fark ettim. İlk başta anlam veremedim, ne var yani acil bir durum olamaz mıydı? Fakat adımlarımı yavaşlatıp üzerime baktığımda acı gerçekle yüzleştim. Ben, üstümdeki o pembe renkli, derin göğüs dekolteli geceliğimle, hiçbir şey olmamış gibi saray koridorlarında fink atıyordum.
Açıkça beni süzen, gözlerini dekoltemden ayıramayan erkek askerlerin bu bakışlarına daha fazla dayanamadım. İçimdeki o mahalle delisi kız anında uykusundan uyandı. Durup öfkeyle onlara doğru döndüm ve koridoru inletecek bir sesle bağırdım. "Daha önce hayatınızda hiç mi dekolte görmediniz sizi hayvan herifler? Önünüze dönün çabuk!"
Askerler neye uğradıklarını şaşırıp hızla başlarını çevirirken, ben yine öfkeyle ve koridoru topuklarımla döverek ilerlemeye başladım. Fakat küçük, minicik bir sorunum vardı. Mortias’ın odasının tam olarak nerede olduğunu bilmiyordum. Koridorun köşesinden hızla geçen bir askeri arkasından bağırarak durdurdum.
Durdurduğum asker, bana doğru döndüğünde kısacık sarı saçları, uzun boylu geniş omuzlu ve oldukça yakışıklı çehresiyle dikkat çeken genç bir askerdi. Ela gözlerini bana çevirdiğinde, üzerimdeki onun yakışıklılığı yüzünden yaşadığım şaşkınlığı atıp sertçe sordum. "Komutan Mortias’ın odası nerede biliyor musun?"
Sarı saçlı asker, sorumu duyunca beni baştan aşağı, özellikle de o derin dekoltemi kısacık bir süre süzdü. Yüzüne sinir bozucu bir bilmişlik yerleşti. "Biliyorum da, komutanın odasına bu kılıkla gitmeyi düşünmüyorsun herhalde, değil mi?" diye sordu, sesinde bariz bir alay vardı.
Bu laf üzerine iyice sinir katsayım yükseldi. Kaşlarımı çatarak, "Ne varmış benim kılığımda be?" dedim, meydan okuyan bir tavırla.
Adam halime bakıp hafifçe, alayla güldü. "Sorun da o ya zaten, üzerinde neredeyse hiçbir şey yok" dedi, gözlerini tekrar gözlerime dikerek.
Bu sefer onun bu ahlak dersi veren tavrına karşı ben de alayla güldüm. "Buranın ahlak bekçisi de sensin anlaşılan tatlım, yeni mi atandın bu göreve?" dedim.
Adam hiç istifini bozmadan bana baktı ve "Hayır, ahlak bekçisi değilim. Ama anlaşılan koskoca komutanın karşısına bu halde çıkmaya cesaret ediyorsan, buranın tescilli delisi de sen olmalısın" diyerek lafı gediğine koydu.
Sözleri içimdeki o flörtöz ve hırçın kızı tamamen tetiklemişti. Sağ elimde tuttuğum o ağır, kadim kitabı göğsüme daha sert, daha sıkı bir şekilde bastırdım. Boştaki sol elimi kaldırıp parmaklarımı siyah saçlarımın arasına daldırdım, hepsini tek bir hamleyle toplayıp zarifçe omzunun üstüne bıraktım. Boynumu tamamen açığa çıkarırken ona doğru ukala bir tebessüm sundum. "Merak etme tatlım, bu görüntü komutanın daha önce hiç görmediği, yabancı olduğu bir görüntü değil" dedim. Yaptığım imayı anlayınca küfretti. sandığı gibi komutanıyla yatmamıştım ama onun bunu bilmesine gerek yoktu.
Ardından aramızdaki o mesafeyi tamamen yok edecek şekilde birkaç büyük adım atıp adama iyice yaklaştım. Boy farkımız yüzünden yüzüne bakabilmek için hafifçe kafamı kaldırdım ve eğilmesi için elimle küçük bir işaret yaptım. Genç asker bana alayla gülümsemeye devam ederek, ne söyleyeceğimi merak ettiği için hafifçe bana doğru eğildi.
Tam kulağının dibine kadar yaklaştım, sıcak nefesimi tenine bırakarak fısıldadım. "Ve emin ol, komutanın bu görüntü için adeta deliriyor."
Asker fısıltımla birlikte donakalmış olsa da bu durumu hızla toparladı ve kafasını kaldırdıktan sonra dudaklarına yarım ağız, son derece karizmatik bir gülümseme kondurdu. Gözlerindeki o şaşkınlık yerini eğlenen bir bakışa bırakmıştı.
"Demek Komutan bir askerle ilişki yaşıyor ha" dedi, kollarını göğsünde birleştirip bana tepeden bakarak. "Bir de bize her eğitimde askerlerin aşkla, meşkle işi olmaz derdi hep. Onu görmeyeli onda da bir şeyler değişmiş demek ki."
Onun kurduğu bu cümleyle birlikte içimden bir kahkaha atmak gelse de kendimi tuttum. Anlaşılan bu yakışıklı sarışın, saraya yeni gelen ve herkesin dilinde olan o kayıp prenses olduğumu henüz bilmiyordu. Beni sıradan, üniformasını çıkarmış çılgın bir kadın asker sanıyordu.
Dudaklarımı büzüp bilmiş bir tavırla, "Hayır, komutanda değişen hiçbir şey yok çünkü ben asker değilim ki" dedim ve gözlerimi kırpıştırarak son derece masum, bir o kadar da sevimli bir ifadeyle karşımda duran adama baktım.
Sarı saçlı asker sözlerimle birlikte kaşlarını hafifçe çattı. Ela gözlerinde meraktan ziyade bir kafa karışıklığı belirmişti. "Kimsin o zaman sen?" diye sordu, beni yeni baştan keşfetmek ister gibi dikkatle süzerek.
İçimdeki o kibirli prenses edasını dışarı çıkarma vaktim gelmişti. Sinir bozucu, tamamen yapmacık bir edayla hafifçe öksürüp boğazımı temizledim. Göğsümdeki kitabı tek elimle daha sıkı kavrayıp çenemi dikleştirdim. "Ben Porsian Prensesi Nalin’im" dedim, her bir heceyi üzerine basa basa söyleyerek.
Adam kurduğum cümlenin ardından birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan, tamamen boş ve donuk bakışlarla yüzüme baktı. Şaka falan yaptığımı sandığını çok net görebiliyordum. Ardından sessizliği bozan, boğazından gelen gür ve okkalı bir kahkaha patlattı. Koridorda yankılanan bu alaycı gülüşü karşısında bu sefer kaşlarını çatan, öfkeyle soluyan kişi ben olmuştum. Komik olan neydi acaba?
Adam o sinir bozucu gülüşünü zar zor kestikten sonra, gözlerinden süzülen hayali bir damlayı siler gibi yaptı. "Ben de o zaman Karajua Prensi Frank’ım" dedi ve abartılı bir zarafetle önümde eğilerek bana reverans yaptı.
Kollarımı göğsümde birleştirip sinirle ayağımı yere vurdum. "Demek prenses olduğuma inanmıyorsun ha?" diye sordum, sesimdeki o tehditkar tonu büyüterek.
Frank denen bu asker bozuntusu da aynı benim taklidimi yaparak kollarını göğsünde birleştirdi ve bana doğru eğildi. "Demek Karajua prensi olduğuma inanmıyorsun ha?" diyerek benimle resmen dalga geçti.
"Sabır, gerçekten sabır" diye içimden tanrılara yalvardım. Artık daha fazla bu adamın ergen esprilerine ve alaycı tavırlarına katlanıp burada vakit kaybedemezdim. Elimdeki kadim kitabın gizemi çözülmek için beni bekliyordu.
"Bana bak, daha fazla buna dayanamayacağım. Beni hemen şimdi komutanının yanına götür, o sana benim koskoca bir prenses olup olmadığımı seve seve söyler" dedim, son derece kesin ve emir veren bir tonla.
Adam halime bakıp derin bir iç çekti, pes etmiş gibi ellerini iki yana açtı. "Pekala, beni takip et" dedi kısaca. Ardından hiç beklemeden arkasını döndü ve koridorda uzun adımlarla ilerlemeye başladı.
O arkasını döner dönmez, arkasından öyle bir göz devirdim ki gözlerim yuvalarından fırlayacak sandım. Suratımı ekşiterek onun peşine takıldım. Pembe geceliğimin eteklerini toplayarak, önümde adeta bir duvar gibi yürüyen bu sinir bozucu sarışının arkasından üst kata çıkan merdivenleri tırmandım.
Bir üst kata çıktığımızda, koridorun sonundaki devasa, üzeri gümüş kakmalı ahşap bir kapının önünde durdu. Eliyle kapıyı işaret ederek, "Komutanın odası bu" dedi.
"Harika, ne bekliyoruz o zaman? Girelim" dedim ve hiç düşünmeden kapının kulpuna doğru hamle yaptım.
Adam ne yaptığımı fark ettiğinde gözleri dehşetle açıldı, tam önüme geçip bana itiraz edecek, durmamı söyleyecekti ki ben ondan çok daha hızlı davrandım. Kapıyı sertçe açıp bodoslama içeriye daldım. Frank arkamdan kendi kendine söylenerek, panik içinde peşimden içeriye girdi.
İçeriye bodoslama daldığım an, gözlerim gayriihtiyari ilk olarak odanın merkezindeki devasa yatağı buldu. Mortias, kapının sertçe açılmasıyla çıkan gürültü yüzünden uykusundan bir anda fırlamış gibiydi. Yatakta doğrularak oturdu ve elleriyle gözlerini kaşırken, ses tonunu kalınlaştırıp sertçe soludu.
"Odama bu şekilde girmeye nasıl cüret edersiniz?" dedi, otoriter ve uykulu sesi odanın taş duvarlarında yankılanmıştı.
Ellerini nihayet gözlerinden çekip kapı eşiğinde dikilen biz iki izinsiz misafire baktığında, gözleri anında beni buldu. Yüzündeki o sert ifade bir saniyede tuzla buz olurken, şaşkınlıkla yatakta doğruldu. "Ah Leydim, sen miydin?" dedi ve saniyeler içinde üzerindeki yorganı fırlatıp yataktan dışarı çıktı.
Mortias yatağından tamamen çıktığı an, ağzımdaki tüm tükürüğün kuruduğunu hissettim ve boğazımdan derince bir yutkunma sesi yükseldi. Gözlerim benden bağımsız bir şekilde adamın üzerinde turlamaya, onu santim santim incelemeye başlamıştı. Kusursuzca şekillenmiş karın kasları, bir duvarı andıran o geniş omuzları ve beyaz teniyle gerçekten dudak uçuklatan, heybetli bir adam olduğunu düşünmeden edemedim. Tam o sırada iç sesim zihnimin içinde hülyalı, adeta erimiş bir sesle konuştu.
"Demek gerçekten çıplak uyuyormuş" dedi iç sesim, hayranlıkla iç çekerek.
Ben de aynı şekilde, zihnimin içinde hülyalı bir tonda ona cevap verdim. "Hayır çıplak değil, baksana şortu üstünde işte" dedim, gözlerimi adamın altındaki siyah şorttan çekmeye çalışarak.
İç sesim bir anda pis pis gülerek beni köşeye sıkıştırdı. "Şortun olmamasını isterdin değil mi seni arsız fahişe?" dedi, resmen benimle dalga geçerek.
"Hayır canım, ne münasebet ya, saçmalama" dedim içimden, kendimi savunmaya çalışarak.
Ancak iç sesim bu sefer zihnimin içinde adeta bana bağırarak çemkirdi. "O zaman adamın şortunu bakışlarınla parçalamak istermiş gibi bakmayı kesene seni salak!" dedi.
İç sesime sinirle kapa çeneni dedikten sonra, gerçek dünyaya dönebilmek için kafamı hızlıca iki yana sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Mortias’a tekrar baktığımda, iki elini beline koymuş, üzerimdeki pembe derin dekolteli geceliğe adeta içi gidermiş gibi, gözlerini benden alamayarak baktığını gördüm. O bakış altımda erimeme ramak kalmıştı.
Toparlanarak boğazımı temizledim. "Şey, Mortias, odana bu şekilde pat diye girdiğimiz için kusura bakma lütfen" dedim, sesimi olabildiğince mahcup tutmaya çalışarak.
Mortias, benim bu lafımla birlikte gözlerini zorlukla üzerimden çekti ve hemen yanımda dikilen sarışın askere, yani Frank’e doğru çevirdi. Yüzü anında komutan moduna geçmişti. "Senin kusuruna bakmam leydim, ama aynısını arkandaki bu asker için kesinlikle söyleyemeyeceğim" dedi.
Yataktan uzaklaşıp ağır, kendinden emin adımlarla yürüyerek sarışın adamın tam önünde durdu. İki heybetli adam karşı karşıya geldiğinde odadaki hava bir an için ağırlaştı. "Görevden bu kadar kısa sürede dönmene ne sebep oldu Frank?" diye sordu Mortias, sesindeki gizli hesabı sormak ister gibi.
Frank ise karşısındaki koskoca komutana rağmen o sinir bozucu ukalalığından zerre ödün vermeyerek omuz silkti. "Daha fazla hasretimi çekmeyin diye erken döndüm komutan" dedi, yüzünde muzip bir gülüşle.
Mortias’ın yüzüne aniden alaycı ama içten bir gülüş yerleşti. "İyi düşünmüşsün dostum" dedi ve benim hiç ama hiç beklemediğim bir şeyi yaparak kollarını açıp sarışın adama sıkıca sarıldı.
Şaşkınlıktan gözlerim fal taşı gibi açılmış bir halde, az önce birbirini yiyecek gibi duran ve şimdi abi kardeş gibi sarılan bu iki adama bakakaldım. Demek bunlar birbirini çok iyi tanıyan yakın dostlardı.
Mortias adamdan yavaşça ayrıldıktan sonra yüzündeki o gülüşü silip ciddileşti. "Şakayı bırak da neden erkenden kaleye döndüğünü söyle" dedi.
Frank, elini kılıcının kabzasına koyarak dikleşti. "İstediğin adamları kısa sürede sınırda yakaladım ve Komutan Zikas’ın birliklerine teslim ettim" dedi. Sözünü bitirir bitirmez, göz ucuyla bana tehlikeli ve alaycı bir bakış fırlattı.
Mortias, onun bana attığı bu bakışı anında yakalamıştı. Kaşları hızla çatıldı, bakışları ikimizin arasında tur attı. "Siz ikiniz peki neden birlikte, hem de bu saatte odama geldiniz?" diye sordu. Ses tonuna bariz, saklanamaz bir kıskançlık ve sahiplenme duygusu yerleşmişti.
Frank bu soruyu duyunca kendini tutamayarak gür bir kahkaha attı, eliyle beni işaret etti. "Bu Porsian Prensesi olduğunu iddia eden deli kız, beni koridorda durdurdu ve onu senin odana getirmem için resmen zorladı" dedi, beni Mortias’a şikayet ederek.
Ona öfkeyle bakarak gözlerimi devirdim, elimdeki kitabı göğsüme vurur gibi bastırdım. "Ben zaten prensesim seni aptal!" diye bağırdım, sesimi saklama gereği duymadan.
Frank, bu hakaretimle birlikte bir anda ciddileşti, ela gözlerinden öfke şimşekleri çaktı. "Bana aptal demeye nasıl cüret edersin sen?" dedi ve anlık bir hırsla elini belindeki kılıcına uzatıp kabzasını kavradı.
Fakat o daha kılıcını milim bile kınından çıkaramadan, Mortias fırtına gibi araya girdi. Büyük ve güçlü eliyle Frank’ın kılıcı tutan elini sertçe kavrayıp onu durdurdu. Mortias’ın gözleri adeta alev alev yanıyordu. "Asıl sen, karşındaki prensese kılıç çekmeye nasıl cüret edersin Frank?" dedi, sesi o kadar sert ve buz gibiydi ki Frank’ın eli şaşkınlıkla kılıcın kabzasında donakaldı.
Frank, komutanının bu ciddi ve korumacı tavrı karşısında tamamen afallamıştı. Bakışlarını Mortias’tan bana doğru çevirdi. "Demek gerçekten bir prensessin" dedi, kısık ve şok olmuş bir sesle. Hemen ardından kendini haklı çıkarmak ister gibi ellerini iki yana açtı. "Öyleyse bile neden bu kılıkla kalede dolaşıyorsun ki? Sabahın köründe koridorda böyle dolaşan birinin nasıl prenses olduğunu düşünebilirim, sorarım size?"
Onun bu savunması karşısında ukala bir tavırla sırıttım ve saçlarımı arkaya doğru savurdum. "Tam da prenses olduğum için canım istediği gibi, istediğim şeyle dolaşıyorum ya zaten" dedim, sesimdeki özgüven odada çınladı. "Her neyse, önemli ve acil bir durum olmasa odamdan ben de böyle çıkmazdım herhalde. Saray koridorlarında seksi gecelikle ortalıkta dolaşmak gibi bir fantezim yok, merak etme."
Frank lafımla birlikte yüzünü buruşturdu, pes etmiş gibi kafasını salladı. Ardından Mortias’a dönerek yüzünde imalı, muzip bir gülüş belirdi. "Anlaşılan sizin aranızda konuşulacak çok daha önemli ve derin mevzular var komutan. Ben en iyisi çıkayım, sonra yemekte görüşürüz" dedi ve bana son bir kez bakıp odanın kapısına doğru ilerledi.
Frank odadan çıkıp kapıyı arkasından kapattığı an, Mortias onun arkasından okkalı bir küfür savurdu. Onun bu sinirli halini izlemek acayip hoşuma gitmişti. Küfrünü bitirdikten sonra derin bir nefes aldı ve yüzündeki o gergin ifadeyi tamamen silerek, yavaşça bana doğru döndü.
"Her ne kadar yanıma gelmenden dolayı büyük bir memnuniyet duysam da, gecenin bu saatinde beni ziyaret etmenin asıl nedenini öğrenebilir miyim Leydim?" diye sordu Mortias. Sesi öyle yumuşak, öyle kadifemsi çıkmıştı ki onun bu nazik konuşmasıyla bir anda içimin sıcacık olduğunu hissettim.
"Neler oldu inan aklın hayalin almaz, inanamazsın" dedim, heyecanımı gizleme gereği duymadan.
Mortias’ın siyah ipek örtülerle kaplı, mis gibi odunsu parfümü kokan yatağına doğru adımladım ve kendimi rahatça yatağın üzerine bırakıp oturdum. Elimdeki o devasa, gizemli kitabı da hemen yanıma yerleştirdim. Sol elimle yatağın boş kalan kenarına hafifçe vurarak Mortias’a tam yanıma oturması için işaret ettim. Mortias, bu rahat tavrıma karşılık gözlerinde beliren o tatlı hayranlıkla gelip tam işaret ettiğim yere, aramızda sadece birkaç santim kalacak şekilde oturdu.
Derin bir nefes alarak, zihnimde hâlâ dönüp duran o inanılmaz anları sırasıyla anlatmaya başladım. "Dün gece gözlerimi büyüleyici bir rüyanın tam ortasında açtım, ya da en azından ben öyle zannediyordum, her neyse. Etraf inanılmaz derecede gizemli ve büyülüydü. Sonra birden tam önümde bu kitap belirdi. Kitabın üzerindeki o gümüş mührü kırmam için nereden geldiğini, kime ait olduğunu bilmediğim bir kadın sesi beynimin içinde yankılanıp durdu. Sürekli mührü kanımla açmamı söylüyordu. Bu yüzden daha fazla o yoğun çekime dayanamayarak yerden keskin bir taş aldım, avucumu kestim ve kanımı mührün tam üzerine damlattım. Ve tam o gizemli sesin dediği gibi oldu, mühür büyük bir gürültüyle parçalandı. Sonra ise o yayılan kör edici beyaz ışıkla birlikte rüyadan aniden uyandım."
Mortias, tek bir kelimemi bile kaçırmak istemez gibi büyük bir dikkatle beni dinliyordu. Konuşmama heyecanla devam ettim. "Uyanır uyanmaz bir de ne göreyim? Rüyamda kestiğim elimdeki o kesik izi hâlâ kabak gibi orada duruyor. Üstelik rüyamdaki o mühürlü kitap da yatağımın dibinde, gerçek dünyaya fırlatılmış gibi yerde yatıyordu. O yüzden hiç vakit kaybetmeden, üzerime ne giydiğimi bile umursamadan odamdan çıkıp direkt senin yanına geldim."
Sözlerimi bitirir bitirmez sol elimi havaya kaldırıp avucumun tam ortasındaki o taze, kırmızımtırak kesik izini ona doğru uzattım. Mortias, büyük ve sıcak elleriyle benim narin elimi kavradı, parmaklarını avucuma yerleştirerek o kesik izine inanılmaz derecede nazik bir şekilde dokundu. Bir süre, sanki oradaki acıyı kendi teninde hissetmek ister gibi gözlerini kırpmadan ize baktı.
Anlam veremediği bu durum karşısında bakışlarını elimden çekti ve hemen yanımızda duran o ağır kitabı kucağına aldı. Kalın kapaklarını aralayarak sayfaları hızlıca karıştırmaya başladı. "Bu kesinlikle senin damarlarında uyuyan o kadim gücünle ilgili bir durum Leydim" dedi, gözleri parşömenlerin üzerinde turlarken. Kafasını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. "Kitaptaki bu karmaşık yazıları, rünleri net bir şekilde görebiliyor musun?"
"Evet, gayet net bir şekilde görebiliyorum, hatta yazılar gözlerimin önünde parıldıyor" dedim ve onun o şaşkın yüz ifadesini fark edince kaşlarımı çatarak ekledim. "Dur bir dakika, yoksa sen bu yazıları göremiyor musun?"
Mortias sıkıntılı bir nefes vererek kitabı yatağın üzerine bıraktı. "Göremiyorum Leydim. Benim gözümde bu sayfalar tamamen bomboş, ak bir kağıtan ibaret" dedi. Doğrulup ayağa kalktı ve üzerindeki o siyah tuniği düzeltti. "Bu yaşanan sıra dışı olayları bize ancak ve ancak Bilge Büyücü Boleri açıklayabilir. Hadi kalk hemen odana git ve hazırlan Leydim, vakit kaybetmeden yeniden onun yanına gidiyoruz."
"Tamam, hemen hazırlanıp üst kattaki terasa geleceğim, orada buluşalım" dedim ve yataktan kitabımı da kaparak hızla kalktım.
Kendi odama doğru adeta koridorları koşarak geçtim. İçeri girer girmez kalbimin heyecanla güm güm attığını hissedebiliyordum. Bugün giyeceğim kıyafetin hem asil bir prensese yakışması hem de uçuş sırasında beni rahat ettirmesi gerekiyordu. Dolabımdan bu sefer gece karası, üzerinde gümüş rün işlemeleri olan, beli tamamen saran sıkı bir deri pantolon ve üzerine de göğüs kısmı hafif bağcıklı, asil duran zümrüt yeşili bir bluz seçtim. Aynanın karşısına geçip üzerimi hızla değiştirdim. Saçlarımı ise sadece yüzümün önüne düşen birkaç tutamı arkaya doğru sabitleyerek serbest bıraktım. Aynadaki yansımama baktığımda, kendimi her zamankinden çok daha güçlü, ne istediğini bilen gerçek bir prenses gibi hissettiğimi fark ettim. İçimdeki o korkak insan kızı gitmiş, yerine büyüsünü arayan kararlı bir prenses gelmişti.
Kitabı sıkıca kavrayıp odamdan çıktım ve doğrudan kalenin o geniş gökyüzüne açılan kule terasına doğru ilerledim. Mortias, siyah zırhlarını kuşanmış, pelerini rüzgarda dalgalanırken heybetli bir heykel gibi tam terasın ortasında beni bekliyordu. Yanında ise asil Arsiusum Zukas, kanatlarını hafifçe çırparak sabırsızca homurdanıyordu.
"Hazırım" dedim, yanına vararak.
Mortias bana bakıp gözlerindeki o sarsılmaz hayranlıkla gülümsedi. "Çok güzel olmuşsun Leydim" dedi ve Zukas’ın eğerine binmeme yardım etmek için elini uzattı. Bu sefer artık tecrübeli olduğum için onun elinden destek alarak çevik bir hareketle Zukas’ın o geniş sırtına yerleştim. Mortias da hiç beklemeden arkamdaki yerini aldı, kolları iki yanımdan uzanıp dizginleri sıkıca kavradı.
"Sıkı tutun Leydim" diye fısıldadı kulağımın dibinden.
Zukas, komutla birlikte o devasa kanatlarını iki yana sonuna kadar açtı ve güçlü bacaklarıyla zemini iterek kendisini gökyüzünün o kızıl, bulutlu sonsuzluğuna doğru bıraktı. Rüzgar bir kez daha yüzüme sertçe çarparken, altımızda uzanan koca krallığı izleyerek dün Bayan Boleri ile ayrıldığımız o garip, iki zıt parçaya bölünmüş devasa kaya parçasına doğru hızla uçmaya başladık. İçimdeki tüm soruların cevabını almak için sabırsızlıktan ölmek üzereydim.
Zukas, devasa kanatlarını son bir kez sertçe çırparak o tanıdık, iki zıt evrene bölünmüş büyük kaya parçasının üzerine yumuşakça iniş yaptı. Kayaya indiğimizde, Bayan Boleri’nin sanki bizim buraya geleceğimizi dakikalar öncesinden biliyormuş gibi, o yeşilliklerle bezeli sınırın tam ucunda ayakta dikilmiş bizi beklediğini gördük.
Zukas’ın sırtından aşağıya dikkatlice, bu sefer iyice alışmış bir çeviklikle indim. Biz iner inmez, asil hayvan sanki arkamızdaki gizemli atmosferden rahatsız olmuş ya da görevini tamamlamış gibi, Mortias’tan hiçbir komut beklemeden kanatlarını açtı ve gökyüzünün kızıl derinliklerine doğru süzülerek uçup gitti.
Elimdeki ağır, kadim kitabı göğsüme daha da bastırarak Bayan Boleri’ye doğru adımladım. Bilge kadının o kırışıklıklarla dolu, asırların yorgunluğunu taşıyan yüzünde en ufak bir şaşırmışlık ifadesi yoktu. Kahverengi gözleri doğrudan göğsümde tuttuğum kitaba, ardından da sol avucuma kaydı.
"Geleceğini biliyordum Mirena" dedi Bayan Boleri, sesi rüzgarın fısıltısıyla birleşerek kulaklarımda yankılandı. "Ruhunun derinliklerindeki o büyük çatırtıyı, mühürlerin kırılma sesini buradan bile hissettim."
"Bayan Boleri, neler olduğunu bana açıklamak zorundasınız" dedim, sesimdeki sabırsızlığı ve içimde kopan fırtınayı artık gizleyemeyerek. Kitabı ona doğru uzattım. "Dün gece rüyamda, ya da her neyse, bir ses duydum. Bana Mirena diye seslendi ve bu kitabın mührünü ancak kanımla açabileceğimi söyledi. Dayanamayıp elimi kestim ve uyandığımda bu kitap odamdaydı. Üstelik avucumdaki bu kesik izi de tamamen gerçek."
Mortias da hemen yanımda durup koruyucu bir gölge gibi araya girdi. "Üstelik bilge kadın, kitabın sayfaları yazılarla dolu olmasına rağmen ben hiçbir şey göremiyorum. Sayfalar benim gözümde tamamen bomboş" diyerek durumu destekledi.
Bayan Boleri derin bir nefes alarak uzattığım kitabı ince, titreyen parmaklarıyla teslim aldı. Kitabın parçalanmış gümüş mührüne dokunurken yüzünde derin bir saygı ifadesi belirdi. "Ateşin lordu göremez, çünkü bu kitap sıradan bir büyü kitabı değil" dedi, gözlerini tekrar bana dikerek. "Bu, evrenin ilk yaratılışından beri saklanan, sadece mühürleri açan kutsal kanın sahibine görünür olan kadim bir rehber. İçindeki yazılar, unutulmuş tanrısal lisanın formülleridir. Sen dün gece sadece bir rüya görmedin Nalin. Ruhun, bedenini aşarak hak ettiği güce ulaştı ve o mühür senin kanınla, yani eski tanrıların kutsal mirasıyla eridi."
Duyduğum sözler tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. "Peki o ses?" diye sordum, boğazımın kuruduğunu hissederek. "Bana neden Mirena dedi?"
Bayan Boleri hafifçe gülümsedi, fakat bu gülüşün ardında büyük bir ciddiyet saklıydı. "Çünkü o senin ruhunun gerçek adı, bu evrendeki kadim varlığının asıl kimliği. Kanın mühürleri açtıkça, peşine sadece bu dünyanın canlıları değil, gökteki melekler ve yeraltındaki tanrılar da düşecek. Bu kitap artık senin bir parçan. İçindeki yazıları okudukça, tek bir kelimeyle dünyaya yön vermeyi, zamanı durdurmayı ve hafızaları mühürlemeyi öğreneceksin. Ancak çok dikkatli olmalısın, çünkü bu güç seni hem en büyük büyücü yapabilir hem de tamamen yok edebilir" dedi.
Mortias, kadının bu uyarı dolu sözleriyle birlikte elini hafifçe belindeki kılıcına götürdü, bakışları kararlılıkla sertleşti. "Buna izin vermeyeceğim. Ne olursa olsun, onun bu gücü kontrol etmesine yardım edeceğim ve onu koruyacağım" dedi, sesindeki o sarsılmaz güven içimdeki tüm korkuları bir kez daha rahatlattı.
Bayan Boleri kitabı tekrar bana uzattı, ellerimi sıkıca kavrayarak gözlerimin içine baktı. "Gücünü sakla, onu tamamen kontrol altına alana kadar kimseye açıkça sergileme Nalin. Şimdi git ve zihnindeki o tanrısal dili anlamaya çalış" dedi.
Ona derin bir baş selamı vererek teşekkür ettim. Mortias, parmaklarının arasından çıkardığı güçlü bir ıslıkla Zukas’ı yeniden çağırdı. Çok geçmeden, gökyüzünü yararak gelen asil Arsius yanımıza indi. Mortias, binmeme yardım etmek için belimden kavradığında, içimde uyanan o yeni gücün ve sırların verdiği ağırlıkla Zukas’ın sırtına yerleştim. Mortias da hemen arkama geçip dizginleri eline aldı.
Zukas, güçlü kanatlarını iki yana açıp bizi gökyüzünün karanlığına doğru fırlattığında, hava tamamen kararmış, yıldızlar gökyüzünü bir çarşaf gibi kaplamıştı. Kaleye doğru uçarken rüzgar saçlarımı geriye doğru savuruyor, zümrüt yeşili bluzumun bağcıklarını uçuşturuyordu. Arkamdaki Mortias’ın sıcak gövdesine hafifçe yaslandım, elimdeki kadim kitabı göğsüme daha da sıkı bastırdım. Gökyüzünün bu sonsuz sessizliğinde, rüzgarın uğultusu arasında içimdeki gücün büyümesini hissederek kaleye doğru yol alıyorduk ve biliyordum ki, bu macera henüz yeni başlıyordu.
-iki ay sonra-
Bu gizemli kitabın bana verilmesinin ve ruhumun derinliklerindeki o ilk mühürlerin kırılmasının üzerinden tam iki ay geçmişti. Zaman adeta bir su gibi akıp gitmişti ve yarın büyük gün gelip çatacaktı. Yarın artık o meşhur akademiye gidiyordum. Bu görkemli kaledeki iki aylık eğitimim, yarın sabah atılacağım yeni macera için artık son buluyordu.
Geriye dönüp baktığımda bu iki ay boyunca gerçekten de bir sürü şey öğrendiğimi fark ediyordum. Komutan Zikas’tan kılıç tutmayı, yakın dövüşte silahları nasıl birer avantaja çevireceğimi ve diğer ölümcül aletlerin nasıl kullanılacağını en ince ayrıntısına kadar öğrenmiştim. Adam bu askeri konularda gerçekten de dehşet verici derecede yetenekliydi. Tabii bir de Mortias vardı. Ondan aldığım dövüş ve savunma sanatları dersleri sayesinde kendimi oldukça ilerletmiş, o ilk günkü ürkek kızı tamamen geride bırakmıştım.
Şimdi ise kalenin pekte büyük sayılmayacak, buram buram eski parşömen kokan kütüphanesinde Frank ile oturmuş, her zaman yaptığımız gibi bu kadim kitaba çalışıyorduk. Mortias, Frank’ı beni eğitmesi ve bu dünyayı anlatması için görevlendirdiğinden beri, her gün bu loş kütüphanede bana saatlerce ders veriyordu. Meğer koridorda ukalalık taslayan o genç asker, kütüphane kapısından içeri girdiğimiz an tam bir kitap kurdu kesiliyordu.
Adamın bu dünyadaki her şey hakkında inanılmaz bir bilgisi vardı. Bana diyarların kanlı tarihinden, bu dünyada var olan çeşitli mistik yaratıklardan, kadim büyülerden ve büyük soylardan bahsetmiş, kısacası her şey hakkında beni baştan aşağı bilgilendirmişti. Bu kitabın üzerindeki yazıları sadece ben görebiliyor, okuyabiliyor ve seslendirebiliyordum. Frank ise benim göremediğim o teorik ve stratejik kısmı üstleniyordu.
Okuduğum cümlelerin ne anlama geldiğini, evrende ne gibi etkiler yarattığını bulup kitabın gizemlerini çözmeye çalışıyorduk. Keşfettiğimiz ve işe yarayacağını düşündüğümüz her şeyi ayrı bir parşömen defterde not alarak tutuyordum. Bu zorlu süreçte Frank’ın bana öğrettiği o akılalmaz taktiklerin azımsanamayacak kadar çok faydası olmuştu.
Mesela bana harflerin arasındaki gizli rün boşluklarını bulmam için geometrik bir okuma taktiği öğretmişti. Sayfalara doğrudan bakmak yerine ışığın geliş açısına göre parşömeni eğiyor, yazının arkasında saklanan ikincil anlamları çözüyorduk. Ayrıca antik dillerdeki kelime köklerini, bu dünyanın modern alfabesiyle eşleştirebileceğim ses uyumu tabloları hazırlamıştı. Bu taktikler sayesinde sayfalar dolusu tekerleme gibi duran kadim kelimeleri mantıklı büyülere dönüştürmeyi başarmıştık.
Aslına bakılırsa Frank ile birbirimizi eziklemediğimiz ve laf sokmadığımız zamanlarda gerçekten de iyi anlaştığımızı bile söyleyebilirdim. Tabii bu anlar oldukça nadirdi. Tam yine kafamı sayfalara gömmüş, bir kelimenin kökenini çözmeye çalışırken alnıma sertçe çarpan bir fındık tanesiyle irkilerek başımı kitaptan kaldırdım.
"Hâlâ nasıl okuyacağını çözemedin mi dekolteli hanım?" dedi Frank, arkasındaki taş duvara rahatça yaslanmış bir halde ağzına fındıkları teker teker tıkıştırırken.
Gözlerimi kısarak ona baktım ve elimdeki mürekkepli kalemi tam onun o havalı boynuna saplamak ister gibi sertçe parmaklarımın arasında sıktım. "Sana bana böyle hitap etmemeni daha kaç defa söylemem gerek?" dedim, sesimdeki her bir kelimeyle sinir fışkırtarak.
Frank ile ilk tanıştığımız gece, üzerimdeki pembe geceliğin dekoltesi kalede acayip büyük bir olay olmuştu. Ertesi gün tüm kale benim dedikodumla, o gece koridorda nasıl yürüdüğümle çalkalanmıştı. Ben tabii ki bunu duyduğumda öfkeden küplere binmiş, önüme gelen her şeyi fırlatmak istemiştim. Bunu gören Frank ise benim sinirimi daha da bozmak, damarıma basmak ister gibi o günden beri bana dekolteli hanım deyip duruyordu.
Ama tanrılara şükürler olsun ki bu sinir bozucu lakabı sadece baş başa, yalnızken kullanıyordu. Zaten sırf bu yüzden ona istediğim gibi doya doya kızamıyordum. Çünkü geçen hafta kalede arkamdan dolgun memelerim hakkında utanmazca, terbiyesizce kendi aralarında konuşan iki izbandut gibi askeri tek bir hamlede yumruklarıyla bayılttığını Lamira sayesinde öğrenmiştim. Beni kendi yöntemiyle koruyordu ama yüzüme karşı da damarıma basmaktan geri durmuyordu.
"İstediğin kadar bana çemkirebilirsin ama sana dekolteli hanım demekten asla vazgeçmeyeceğim dekolteli hanım" dedi ve elinde kalan son fıstıkları da tek tek üzerime doğru fırlatarak masaya doğru büyük adımlarla ilerlemeye başladı.
"Yapmasana be, dur artık!" diye cıyaklamaya başladım ve ellerimi yüzüme siper ederek havada uçuşan fıstıklara karşı kendimi korumaya çalıştım.
Sinir bozucu adam ise benim bu halime bakıp gıcık ama karizmatik gülüşüyle gülmeye devam etti. Sonunda tam yanımda duran boş sandalyeye oturdu. Eğilerek defterime yazdığım antik kelimeleri, çıkardığım kavramları kendi kendine okumaya çalıştı. Tabii ki harfler onun gözünde birer karmaşadan ibaret olduğu için okumayı beceremedi ve sıkıntıyla homurdanarak defteri sertçe masaya geri bıraktı.
Ben ise derin bir iç çektim, şakaklarımı ovdum. "Ah kafam cidden patlamak üzere. Daha fazla dayanamayacağım" deyip elimdeki kalemi sinirle kitabın üzerine fırlattım. Kendimi tamamen geriye doğru yaslayıp ellerimle gözlerimi kapattım. İki aydır bu kütüphanede harf görmekten gözlerim bozulacaktı artık.
"Kendine gel tembel kadın, hemen pes etmek yok" dedi Frank ve güçlü eliyle kolumu kavrayarak beni yatağından yeni kalkmış bir ergen gibi tekrar dik oturmamı sağladı.
Ona gözlerimi devirerek, son derece baygın ve bıkkın bakışlarla baktım. "biraz mola verelim Frank, beynim yandı resmen" diye sızlandım.
Frank halime bakıp hafifçe gülümsedi, ardından arkasına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. "Şimdi şu anlaşılmaz kitapla uğraşmayı birazcık boş ver bakalım. Sana moralani yerine getirecek, tüylerini diken diken edecek bir hikaye anlatayım. Denizin kadim ve korkunç canavarı Azrakhul’u duymak ister misin?" diye sordu, ses tonunu gizemli bir havaya sokarak.
Canavar kelimesini duyduğum an içimdeki fantastik oyun bağımlısı kız hemen canlandı. Gözlerimdeki o yorgun ifade bir anda silinirken, hevesli bir şekilde başımı aşağı yukarı sallayarak ona doğru yaklaştım. "Anlat hadi, nasıl bir şey bu canavar?" dedim.
Frank, masanın üzerindeki haritalardan birini önüne çekip eliyle devasa okyanus kısmını işaret etti. "Azrakhul, bu Maailmadaki en eski denizcilerin bile adını anarken titrediği, lanetli suların mutlak hükümdarıdır" diyerek anlatmaya başladı.
"Dış görünüşü tam bir kabus senaryosudur dekolteli hanım. Boyu en büyük savaş gemilerinden bile katbekat uzundur. Derisi, okyanusun en derin, ışık görmeyen yerleri gibi zifiri karanlık ve kırılmaz, elmas sertliğinde pullarla kaplıdır. Kafasında, fener balıklarınkine benzeyen ama etrafa kan kırmızısı bir ışık yayan devasa bir uzantı vardır. En korkunç kısmı ise sırtından çıkan, üzeri sivri kemik uçlarıyla bezeli yüzlerce devasa dokunacıdır. Denizciler sisten önlerini göremedikleri o lanetli gecelerde, suyun altından gelen o kan kırmızısı ışığı gördükleri an Azrakhul’un av sahnesine girdiklerini anlarlar."
"Peki denizcilere ne yapıyor?" diye sordum, heyecanla nefesimi tutarak.
Frank gözlerini kısarak bana doğru eğildi. "Göz açıp kapayıncaya kadar gemilerin altından dolaşarak devasa girdaplar yaratıyor. Dokunaçlarıyla koca ahşap gemileri tıpkı bir kibrit kutusu gibi ortadan ikiye ayırıp denizin dibine batırıyor. Ama işin en acımasız kısmı, gemideki insanları hemen yemiyor. Denizcilerin o zifiri karanlık sulara gömülmesini, çaresizce çırpınmasını izliyor. Kulakları sağır eden, insanı delirten bir uğultu çıkararak denizcilerin zihinlerini ele geçiriyor. Suya düşen her bir denizci, Azrakhul’un o kırmızı ışığına bakarak kendi isteğiyle dibe doğru yüzüyor ve canavar onları tek bir hamlede yutuyor. Bugüne kadar onunla karşılaşıp da kıyıya canlı dönen tek bir kaptan bile olmadı."
Duyduklarımla birlikte arkama yaslanıp hafifçe ürperdim. Yarın gideceğim akademide bu tarz canavarlarla karşılaşıp karşılaşmayacağımı düşünmek, içimdeki o macera arzusunu ve heyecanı daha da körüklemişti. Kitap okumaktan yorulan zihnim, Frank’ın bu tekinsiz ama sürükleyici anlatımıyla tamamen açılmıştı.
Kütüphanenin büyük, ağır ahşap kapısı gıcırdayarak açıldığında Frank ve ben kimin geldiğini görmek için ikimiz de aynı anda başımızı kaldırdık. Gelen kişi Lamira’ydı. Her zamanki o ürkek ve utangaç adımlarıyla tozlu kitap raflarının arasından süzülerek bize doğru yaklaşıyordu.
Kitaplığın arasına geçip masanın tam önünde durduğunda, Frank’ın boğazındaki o belirgin adem elmasının hızla inip kalktığını, yani derince yutkunduğunu gözümden kaçırmamıştım. Lamira ise o upuzun kirpiklerinin altından bir kez bile başını kaldırıp Frank’ın olduğu tarafa asla bakmıyordu. Bu ikisinin arasında kesinlikle benim bilmediğim, arka planda dönen gizli şeyler geçtiği apaçık belliydi.
Lamira’nın üzerindeki o çekingen baskıyı azaltmak ve konuşmasını teşvik etmek için sevecen bir ses tonuyla araya girdim. "Bir şey mi istemiştin Lamiracığım?" dedim.
Lamira sorumla birlikte birkaç kez gözlerini kırpıştırarak bana baktı, yanaklarının hafifçe pembeleştiğini görebiliyordum. "Ah, şey, Komutan Mortias ve Komutan Zikas yemek salonunda Yüzbaşı Frank ile sizi yemeğe bekliyorlar. Bunu haber vermeye gelmiştim" dedi, kelimeleri adeta birbirine dolayarak.
Onun bu aşırı utangaç haline gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırarak kendimi çok zor tutmuştum. Bu ikisi yan yana değilken kaledeki herkese karşı adeta birer kurt kesiliyor, terör estiriyorlardı ama ne zaman yan yana gelseler bir anda dünyanın en uysal kuzularına dönüşüyorlardı.
"Tamam o hâlde, madem bekliyorlar hadi gidelim" dedim ve masadaki defterlerimi kapatıp hızla ayağa kalktım.
Frank’a baktığımda ise tek bir santim bile yerinden kıpırdamamış olduğunu gördüm. Genç adam, gözlerini bir an bile ayırmadan karşısındaki bu peri kızını süzüyordu. Bu ikisinin arasındaki o yoğun çekimi hissetmemek gerçekten imkansızdı, resmen aralarında dönen görünmez elektrik yüzünden benim bile tüylerim diken diken olmuştu.
"Hey, kime diyorum? Kalksana, bizi yemeğe bekliyorlar" dedim ve sertçe omzuna bir tane geçirdim.
Benim vurmamla birlikte genç ve yakışıklı subay sonunda hipnozdan çıkmış gibi kendine geldi. Konuşmayı dünyada daha yeni keşfetmiş acemi bir insan gibi mırıldandı. "Tamam, gidelim" dedi ve aceleyle sandalyesini geriye itip önden yürümeye başladı. Resmen Lamira’nın yakınındayken beyni duruyor, koskoca asker aptallaşıyordu.
Birlikte loş koridorları geçip komutanların oturduğu geniş yemek masasına geçtiğimizde Mortias ve Zikas bizi ayakta karşıladı. Beni görür görmez ikisi de her zamanki gibi önümde büyük bir saygıyla eğildiler. Yanıma gelen Frank ise onların bu aşırı asil ve resmi hareketlerine karşı her zamanki gibi gözlerini devirmekle yetindi.
Masaya oturduğumuzda Lamira da arkamızdan içeri süzülmüş ve her zamanki gibi masadaki boş kadehleri sürahiden doldurarak servise başlamıştı. Tabii bu sırada Frank’ın gözüyle sürekli Lamira’nın hareketlerini takip etmesi benim olduğu kadar masadaki diğer komutanların da dikkatinden kaçmıyordu.
Zikas, önündeki büyük etten bir parça alırken keyifli bir kahkaha attı. "Bakıyorum da kütüphane havası Frank’ın dilini tamamen bağlamış. Komutanlık taslarken sesi kalede yankılanan adam masada çıt çıkaramıyor" diyerek Frank’a takıldı.
Frank ters bir bakış atıp kadehinden büyük bir yudum aldı. "Kitap okumak zihni açar komutanım, boş konuşmaktansa susmayı tercih ediyorum" diyerek lafı gediğine koydu. Onların bu atışmasına Mortias da hafifçe gülümseyerek katıldı ve bakışlarını doğrudan bana çevirdi.
"Eğitiminin son gününde kütüphanede yeterince bilgi depolayabildin mi Leydim? Çünkü yarın gideceğin akademi, buradaki sakin günlerini mumla aratabilir" dedi Mortias, sesindeki o korumacı ama ciddi tonla.
"Zikas ve senin sayende kendimi her şeye hazır hissediyorum" dedim, göğsümü hafifçe kabartarak. "Kılıç sallamayı da, kendimi savunmayı da gayet iyi öğrendim."
Zikas araya girerek parmağını bana doğru salladı. "Silah kullanma konusunda gerçekten iyisin ufaklık, hakkını yemeyeyim. Ama akademideki o kibirli büyücü çocukları sadece kılıçla alt edemezsin. Sana ilk tavsiyem, ilk günlerde karşına çıkacak olan o rütbe sınavlarında asla geri adım atma. Kimin daha güçlü olduğunu anlamaları için gözlerinin içine dik dik bak" dedi.
Frank tabağındaki yemeği karıştırırken ukalaca sırıttı. "Göz dikmek yetmez komutanım. Prenses, kütüphanede o kadar kadim formül ezberledik. Eğer akademideki o üst dönem hergeleler sana üstünlük taslamaya kalkarsa, sana öğrettiğim o ikincil rün okuma taktiğini hatırla. Kitabındaki o ilk sayfadaki kelimeyi fısıldaman bile etraflarındaki büyü kalkanını darmadağın etmeye yeter" diyerek kendi verdiği eğitimin arkasında durdu.
Mortias masadaki gürültüyü hafif bir el hareketiyle keserek doğrudan gözlerimin içine sarsılmaz bir ciddiyetle baktı. "Her ikisinin de tavsiyeleri önemli Leydim. Ancak benim sana en büyük tavsiyem, kimseye tamamen güvenmemen. Akademide herkes kendi gücünün ve sınırlarının peşinde olacak. Senin damarlarındaki o kadim kanı ve elindeki o gizemli kitabı fark ettikleri an, seni kendi taraflarına çekmek isteyeceklerdir. Gücünü hemen açık etme, stratejik davran" dedi.
Komutanların ve Frank’ın bu içten, beni gerçekten önemseyen tavsiyeleri içimdeki o tatlı heyecanı ve gitme korkusunu tamamen yok etmişti. Masada gece boyunca süren kahkahalar, edilen sohbetler ve yapılan şakalar sayesinde iki aylık yorgunluğumu tamamen üzerimden atmıştım. Yarın sabah erkenden başlayacak olan o büyük akademi yolculuğu için artık zihnen de bedenen de tamamen hazırdım.
Yemek salonundaki keyifli sohbetin ardından herkesle vedalaşıp odama gittikten sonra hemen üzerimdeki sıkı deri kıyafetlerden kurtuldum. Rahat bir nefes alarak pembe geceliğimi üzerime geçirdim. Odanın köşesine baktığımda içimi garip bir hüzün kapladı çünkü yarınki büyük yolculuk için çoğu eşyam çoktan toplanıp büyük ahşap sandıklara konulmuştu. O yüzden koca odada bana ait pek fazla bir eşya kalmamıştı.
Yatağıma geçip örtüyü üzerime çektiğim an, penceremin pervazından gelen o tanıdık kanat sesini duydum. Başımı çevirdiğimde iki aydır her gece olduğu gibi o karga yine oraya konmuş, kapkaranlık gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Ne zaman bu küçük, sadık hayvan pencereme konsa, ister istemez kısa bir süre bile olsa o suikastçı bozuntusu Karga’yı düşünmeden edemiyordum. Bana akademide karşıma çıkacağını söylemişti. Acaba şu an neredeydi, ne yapıyordu ve en önemlisi beni gerçekten orada bekliyor olabilir miydi diye düşünürken göz kapaklarım ağırlaştı ve kendimi uykunun kollarına bıraktım.
Sabahın ilk ışıkları odama dolduğunda büyük bir heyecanla uyandım. Sonunda o büyük yolculuk vakti gelip çatmıştı. Kalenin büyük avlusuna indiğimizde herkes Arsiusuna binmiş, gitmeye hazır bir şekilde bekliyordu. Ben artık kendi Arsiusuma, yani heybetli Zukas’a binmeye iyice alıştığım ve bu iki ayda kendimi inanılmaz geliştirdiğim için bu sefer kimseden yardım almadan, tek başıma çevik bir hareketle sırtına bindim. Ama ne yazık ki hayla atımla bağlanmayı becerememiştim.
Zukas’ın kanat çırpışıyla birlikte gökyüzüne yükseldik ve bulutların arasında birkaç saat süren muazzam bir yolculuk yaptık. Altımızdan akan nehirleri, dağları izleyerek uçarken heyecanım katlanarak artıyordu. Sonunda uzaktan görkemli, devasa bir saraya benzeyen o meşhur akademi binası görüş alanımıza girdi.
Akademinin dış görünüşü gerçekten de insanın nutkunu kesecek cinstendi. Beyaz mermerden oyulmuş devasa kuleleri bulutların arasına kadar uzanıyor, kulelerin tepesinde parıldayan kristal küreler gökyüzünün ışığını emip etrafa mor dalgalar yayıyordu. Sarayın etrafını saran devasa surların üzeri buram buram asalet kokan sarmaşıklar ve renkli renkli çiçeklerle bezeliydi. Ana binanın devasa pencereleri renkli vitraylarla kaplıydı ve güneş ışığı vurdukça bahçeye adeta bir gökkuşağı şelalesi akıyordu. Binanın etrafındaki uçsuz bucaksız bahçede havada asılı duran su yolları ve kendi kendine ritim tutan fıskiyeler büyüleyici bir atmosfer yaratıyordu. Zukas ve diğer Arsiuslar akademinin muazzam büyüklükteki kapısının önüne yumuşakça iniş yaptı.
Arsiuslardan indiğimizde Mortias adımlarıyla bana doğru yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi kapatıp gözlerimin içine sarsılmaz bir aşkla bakarak son derece romantik bir veda konuşması yapmaya hazırlanıyor gibiydi. "Senden ayrılmak, seni bu bilinmezliğin içinde tek başına bırakmak kalbimi ne kadar acıtsa da senin kendini bulman için bunun gerekli olduğunu çok iyi biliyorum Leydim" dedi, sesi adeta içime işliyordu. "Ve gözüm arkada kalmayacak. Çünkü akademide Frank ve Lamira da seninle birlikte olacak. Frank’ı seni ne pahasına olursa olsun koruması için akademiye gizlice öğrenci kılığında soktum."
Duyduğum bu son cümleyle birlikte şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Frank ve öğrenci olmak mı? O ukala Yüzbaşının akademi sıralarında öğrenci taklidi yapacağını, büyü teorisi falan çalışacağını düşünmek beni hem şoke etmiş hem de inanılmaz eğlendirmişti. Ben tam bu şaşkınlığımı dile getirecekken Mortias hiç beklemediğim bir hamle yaptı. Bana doğru biraz daha eğildi ve yanağıma sıcak, küçük ama kalbimi yerinden oynatacak kadar etkili bir buse kondurdu. "Kendine iyi bak leydim" diye fısıldadı ve arkasını dönüp adamlarıyla birlikte Arsiuslarına binerek oradan uzaklaştı. Yanağımda bıraktığı o sıcaklıkla öylece kalakalmıştım.
Kendimi hızla toparlayıp arkama döndüğümde Frank’ın bana bakıp bıyık altından sırıttığını, Lamira’nın ise utançla yere baktığını gördüm. "Hadi bakalım dekolteli hanım, yeni okulumuza giriş yapalım" dedi Frank alayla.
Üçümüz birlikte akademinin kapısından geçerek cıvıl cıvıl, her ıraktan öğrenci adayının toplandığı devasa avluya giriş yaptık. Avlunun tabanı bile şeffaf kuvars taşlarıyla kaplıydı ve altında sanki başka bir dünya akıyor gibiydi. Etraftaki kalabalığın içerisinden geçip tam binaya doğru yönelecektik ki akademinin geniş, görkemli gümüş kapıları büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı.
Kapıdan çıkıp mermer merdivenlerden ağır ağır aşağıya inen ve doğrudan bana doğru gelen kişiyi gördüğümde içimi saniyeler içinde saf bir korku ve dehşetengiz bir şaşkınlık kapladı. Nefesim boğazımda düğümlendi, ayaklarım yere çakıldı.
Çelik gül desenli maskesi, sırtındaki pelerini ve karanlık, tehditkar duruşuyla tam karşımdaydı. Karga, o gizemli suikastçı, gerçekten de tam olarak dediği gibi akademiye gelmişti ve şu an tam karşımda dikiliyordu.
🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷🩷
Bölümü beğenmeyi ve yorumlarınızı bırakmayı unutmayın çok sevgili okuyucularım 😚
Yeni karakterimiz Frank hakkında ne düşünüyorsunuz aceppp??? Çok hot bir karakter değil mi sizcede 😏
Sonunda akademiye gitmeye başardık yarabbim şükür 🤧🤧
Sonra ki bölümde görüşmek üzere 😎🫶🏻
