LEYL kitap kapağı

18. bölüm / 18

LEYL

Orvian

Vaveyla Yazarı: Hima 𓂀🪽

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: Orvian

Göklerin derinliklerinde başlayan hikayeler, ışıkla karanlığın amansız mücadelesini barındırır. Tanrıların ilk yarattığı melekler, gökyüzünün sarsılmaz muhafızları olarak kutsal güçlerle donatıldı. Zamanla bileylenen çelik kanatlar, güç arzusuyla lekelendiğinde yükseklerden düşüş başladı. Yeryüzüne inen her bir tüy, ardında tehlikeli bir cazibe ve silinmez izler bıraktı.
---
Rüzgarın kulaklarımı sağır eden sesiyle bilincim yerine geldi. Bedenimdeki ani boşluk ve hızla çakılma hissiyle birleşince gözlerimi hızlıca açtım. Yükseklik korkusu zihnimi felç ederken gerçekten de bulutların arasından aşağıya doğru düştüğümü fark ettim. Devasa bir çığlık ağzımdan firar etti. Yer yüzüne doğru hızla yaklaşmanın getirdiği saf dehşetle gözlerimi sıkıca yumdum. Şiddetli rüzgar yüzümü adeta bir kamçı gibi kesiyordu. Birkaç saniye sonra kemiklerimin un ufak olacağı gerçeği zihnimi esir aldı. Bu yıkıcı düşünceyle boğazım yırtılırcasına yeniden bağırmaya başladım.

Tam bilincimi yitirmek üzereydim ki düşme hissi bir anda kayboldu. Bedenimi kaplayan dehşet yüzünden çığlıklarımı hemen kesemedim. Akciğerlerimdeki tüm havayı dışarı pompalarken kollarımın altından tutan inanılmaz bir güç hissettim.

"Daha ne kadar çığlık atmaya devam edeceksin Mirena?"

Kulağımın hemen dibinde yankılanan gür erkek sesiyle gözlerimi hızla açtım. Sert zemine çakılmamıştım. Güçlü kollar beni havada asılı tutuyordu. Yere çakılmadan saniyeler önce beni yakalamış olmalıydı. Kalbim göğüs kafesimi delercesine atarken teşekkür etmek için hamle yaptım. Ancak adamın sırtındaki heybetli kanatları görünce tüm kelimelerim boğazıma dizildi.

İki yana devasa şekilde açılmış bembeyaz kanatları vardı. Akademideki diğer meleklerin kanatlarına benziyordu fakat uç kısımlarında keskin kılıçları andıran demir parçaları vardı. Metaller Güneş ışığında tehlikeli biçimde parıldıyordu.

"Kanatlarıma sanki ilk kez görüyormuş gibi neden bakıyorsun Mirena?"

Sorduğu soruyla bakışlarımı yavaşça kanatların sahibine çevirdim. Adamın yüzünü gördüğüm an zihnimdeki tüm düşünceler silindi. Bu derece etkileyici görünen bir adamın varlığı adeta suç sayılmalıydı. Kumral saçları arkaya doğru taranmıştı. Şakaklarına düşen birkaç tutam, simsiyah gözlerini belirgin kılıyordu. Çatık kaşlarının altından bana öyle bir bakıyordu ki nefesimin tıkandığını hissettim. Düz, kalkık burnu ve dolgun dudakları kusursuz bir simetriye sahipti. Kuruyan alt dudağını diliyle yavaşça ıslattığında bakışlarım istemsizce oraya kaydı.

Derin bir nefes alıp sıkıntıyla göğsünü kabarttı. Çıkık elmacık kemikleri yüzüne sert bir ifade katıyordu. Aniden beni tutan kollarını gevşetip serbest bıraktı. Hiç beklemediğim bu hamleyle sert zemine kapaklandım. Canımın acısıyla bir elimi arka tarafıma götürüp ovmaya başladım.

"Bütün gün seni kucağımda taşıyacağımı düşünmüyordun herhalde," dedi. Tek kaşını kaldırıp dudaklarını alayla büktü. "Gerçi bunu istediğini ikimiz de biliyoruz."

"Ne saçmalıyorsun sen?" diyerek kalçamı tutmaya devam ettim. Güçlükle ayağa kalkıp üstümü başımı silkeledim.

"Kollarıma atlamak için can attığını ikimiz de gayet iyi biliyoruz Mirena."

Kollarını göğsünde birleştirip devasa kanatlarını sırtına doğru kapattı. Şimdi geniş vücudunu daha net biçimde inceleyebiliyordun. Bembeyaz bir teni vardı. Boynundan başlayıp sağ kolunu kaplayan karmaşık dövmeler mevcuttu. Kaslı vücudu adeta mermerden oyulmuş gibi duruyordu. Boyu benden hayli uzun olduğu için kafamı yukarı kaldırmak zorunda kaldım.

"Ortalıkta beyaz havluyla dolaşan birinin kollarına atılacağımı sana düşündürten şey nedir acaba?"

Kaşlarımı kaldırıp ben de kollarımı göğsümde birleştirdim. Karşımda cidden garip bir kumaş parçasıyla duruyordu. Havluyu vücuduna elbise gibi sarmıştı. Antik çağ giysilerini andırıyordu. Beyaz kumaş sol omzundan geliyor, göğsünü kapatıp dizinin hemen üzerinde bitiyordu. Belindeki ince kemer kumaşı sabit tutuyordu. Tarih kitaplarından fırlamış gibiydi.

"Khiton'umdan mı bahsediyorsun Mirena?" diye sordu gizemli adam, ne demek istediğimi anlamaya çalışarak.

Zihnimde bir an patlama yaşandı. Aklıma takılan detayla gözlerimi kocaman açtım. Birkaç adım gerileyerek yüksek sesle konuştum.

"Sen benim ismimi nereden biliyorsun?"

Bayan Boleri ve benim dışımda kimse zihnimde çınlayan bu ismi bilmiyordu. Yabancı adam aradaki mesafeyi hızlı bir adımla kapattı. Bize ayrılan alanı tamamen yok ederek gözlerimin içine baktı.

"İyice saçmaladığının farkında mısın? Ne demek ismimi nereden biliyorsun? Yoksa bu da dikkatimi çekmek için bulduğun yeni bir yöntem mi?"

Öfkeli sesi etrafta gürledi. Simsiyah gözlerinden adeta şimşekler çakıyordu. Yakınlığı nefesimi keserken sert göğsünün yükselip alçalışını izlemek zihnimi tamamen bulandırdı. Tehlikeli aurası bastığı yeri titretecek kadar güçlüydü. Göğsüme çöken baskı yüzünden büyük bir panik yaşadım. Bakışlarındaki hiddet geri adım atmamı engelliyordu. Ağzımı açıp kendimi savunmak istedim fakat boğazımdaki düğüm konuşmama izin vermedi. Yüzüme yaklaşan çehresiyle kalbimin ritmi iyice hızlandı.

"Ne saçmalıyorsun sen be? Neden senin dikkatini çekmek için uğraşacakmışım ki?" dedim sıktığım dişlerimin arasından, her kelimemi tek tek vurgulayarak.

"O yüzden mi gökyüzünde uçmayı birden kesip kendini aşağı bıraktın? Sırtındaki kanatları süs olsun diye mi taşıyorsun sen? Sakın beni etkilemek için gökyüzünden kendini aşağı bırakma bir daha!" dedi. Sağ elinin işaret parmağını bana tehditkar bir şekilde sallıyordu.

Dur bir dakika, ne dedi bu? Kanat mı? "Ne kanadından bahsediyorsun sen?" dedim ve başımı omzuma çevirdiğimde gördüğüm şeyle resmen şok geçirdim. Sırtımda gerçekten de bir çift kanat vardı.

Hemen herifi sertçe itip arkasındaki süs havuzuna doğru koştum. Eğilip berrak suyun yüzeyinde beliren aksime kilitlendim. Cidden sırtımda bir çift bembeyaz, devasa kanat duruyordu. "Hassiktir, benim gerçekten kanatlarım var," diye fısıldadım çaresizce.

Şaşkınlık içinde sağ kanadımın ucunu tutup tüylerime dokunmaya başladım. İpeksi yumuşaklıktaki tüyler parmaklarımın arasında süzülüyordu. Tekrar havuza eğilip kanatlarımı incelemeye devam ettim. İçimdeki dehşet giderek büyüyordu.

Ve bu sefer fark ettiğim şeyle ağzımdan yeri göğü inletecek bir çığlığın çıkmasına engel olamadım. Sudaki aksimde duran bu yüz kesinlikle bana ait değildi. Emin olmak için elimi yüzümün her tarafına sürdüm, cildimi çekiştirmeye başladım.

"Bu vücut bana ait değil! Ne yaptınız bana?" diye bağırdım panikle ve kendimi hırsla tokatlamaya başladım. Ben en son kargayla birlikte onun odasındaydım. Kesin uyuyakalmış olmalıydım, bu yaşadıklarım da lanet bir rüyadan ibaretti. "Uyanmam lazım!" diyerek yanağıma sert bir tokat daha geçirdim.

Melek bozuntusunun aniden kollarımı kavramasıyla bana bağırması bir oldu. "Ne yaptığını zannediyorsun Mirena? Kendine gel!" diye haykırdı melek herif. İki elimi belimin arkasında birleştirip hareket etmemi engelledi. "Kafayı mı yedin sen? Kendine gel!"

Ellerimi tuttuğu elinden kurtarmaya çalışarak çırpındım. "Bırak beni seni lanet herif!" diye bağırdım yüzüne karşı. Bedenim hiddetle sarsılırken gözlerimden öfke kıvılcımları saçılıyordu.

"Ne oluyor burada? Orvian, tüm sesiniz tapınakta yankılanıyor!"

Aramıza giren derin bir erkek sesiyle isminin Orvian olduğunu öğrendiğim melek beni nihayet serbest bıraktı. Üzerinde güzel bir kadın meleğin heykeli bulunan süs havuzuna tekrar eğildim. Bu sefer suyun aksinde yüzümü ve saçlarımı incelemeye başladım.

Yüzümde bana ait olan tek şey yeşil gözlerimdi. Esmer tenim gitmiş, yerine bembeyaz bir ten rengi gelmişti. Kalın olan kaşlarım incelmişti. Artık belirgin, çıkık elmacık kemiklerim yoktu. Yuvarlak, oval sayılabilecek sevimli bir yüzüm vardı. Dudaklarım küçülmüş, kalp şeklini almıştı. Uzun, dokunmaya doyamadığım siyah saçlarım gitmiş, yerine omzuma kadar gelen kısa gri saçlar gelmişti.

İki elimle saç diplerimi tutup dökülürcesine çekiştirmeye başladım. Ben kimin vücudundaydım böyle? Bu yabancı tenin içinde kilitli kalmak ruhumu delirtiyordu.

"Mirena ve her zamanki saçmalıkları işte, Efendi Kurunis. Sanki hafızasını kaybetmiş de kendiyle ilk kez tanışıyormuş gibi davranıyor," dedi Orvian. Karşısında delirmiş bir kadın duruyormuş gibi bakışları acımayla doluydu. "Ya da her zamanki gibi dikkatimi çekmek için yeni bir oyunun peşinde." Gözlerindeki acıma hissi anında silinmiş, yerine dondurucu bakışlar gelmişti.

"Sen kimsin ki seni etkilemek için uğraşayım?" diye haykırdım, göğsüm öfkeyle inip kalkarken. "Ayrıca bir konuda da dikkatini çekmek isterim ki ben bir erkeği istersem onu alırım! Seni gerçekten etkilemek istemiş olsaydım çoktan benim olurdun!"

Evet, sözlerim aşırı ego kokuyor olabilirdi ama gerçek buydu. Ben egoyu da seviyordum. Bu evrende benim için yaratılmış tek bir duygu seçilecek olsa bu kesinlikle ego olurdu.

Tam Orvian bana sert bir cevap verecekti ki orta yaşlarında duran melek adam onun kolunu tutarak engelledi. "Sen artık gidebilirsin Orvian. Mirenayla ben ilgilenirim, sanırım onun ne sorunu olduğunu biliyorum," dedi sakin bir sesle.

Orvian itiraz edecek gibi durdu ama adamın gözlerindeki ifadeyi görünce susmak zorunda kaldı. Bakışlarını üzerimden çekip arkasını döndü. Heybetli kanatlarını tek bir hamlede çırparak göğe doğru süzüldü ve gözden kayboldu.

Geriye sadece ben, yabancısı olduğum bu beden ve adının Kurunis olduğunu öğrendiğim bilge melek kalmıştık. Kalbim deli gibi atarken, süs havuzunun kenarına çöküp suyun aksindeki yabancı kıza bakmaya devam ettim. Dehşet, belirsizlik ve öfke içimde büyük bir fırtına yaratıyordu.

Boynumdaki kolyeyi görür görmez nefes almayı bıraktım. Bu imkansızdı. Bu kolyeyi Porsiana ilk geldiğim gün çekmecemde bulup takmıştım. Kolyeyi Sessiz Yemin isimli ürkütücü tabloda gördükten sonra odama gider gitmez bir köşeye fırlatmıştım. Şimdi ise boynumda sallanıyordu. Kanlı hilal şeklindeki taşın etrafını irili ufaklı, parıltılı inciler sarmalamıştı. Bir elimle kolyeyi tutup ayağa kalktım.

Yavaşça etrafımda döndüm. Arkamda hem devasa bir sarayı hem de antik Yunan tapınaklarını andıran bembeyaz, heybetli bir yapı duruyordu. Yüksek mermer sütunlar gökyüzüne doğru uzanıyor, sütunların üzerindeki altın işlemeli kabartmalar Güneş ışığıyla parıldıyordu. Geniş avluda kristal berraklığında sular akan havuzlar ve sarmal merdivenler yer alıyordu. Yeryüzünde eşine rastlanmayacak kadar görkemli, insanı büyüleyen ama bir o kadar da ürküten bir mimarisi vardı.

Çevrede irili ufaklı kanatlara sahip sayısız melek dolaşıyordu. Sadece melekler de değildi. Ne olduklarını bir türlü anlayamadığım, yarı insan yarı efsanevi varlıklar da etrafta süzülüyordu. Kiminin teninde ışıldayan pullar vardı, kiminin gözleri baştan aşağı gümüş rengindeydi. Hepsinin bakışları ilgiyle ve fısıltılarla bana çevrilmişti.

"Bu siktiğim yerde ne oluyor be?" diye bağırdım. Sesim geniş avlunun mermer duvarlarında yankılandı.

Adımlarım kontrolsüzce gerilemeye başladı. Elimi göğsüme, aniden hızlanan kalbimin üzerine koydum. Akciğerlerime biraz olsun hava çekebilmek için derin derin nefes almaya çalıştım ama göğsüme çöken ağırlık geçmiyordu.

"Sonunda gerçek evine hoş geldin Mirena. Tanrıların divanı Homerius'a, ait olduğun yerdesin. Ve yakında buraya temelli geri döneceksin."

Uzun zaman sonra kafamın içinde o gizemli kadın sesini tekrar duymuştum. Yankılanan ses zihnimin her köşesini ele geçirdi.

"Mirena, ben senim, sen benim reakarnasyon olmuş halimsin bunu bil. Ve bu dünyada güveneceğin tek ses benimki olacak, bunu sakın unutma," dedi kadın sesi.

Zihnimdeki sözler bittiğinde kalbimin atış ritmi iyice kontrolden çıktı. Bedenim bu ağır baskıya daha fazla dayanamadı. Dizlerimin bağı çözüldü ve acıyla yere çöktüm. Bakışlarım bulanıklaşırken görüş alanım tamamen karardı. Kısa bir süre sonra zihnim ve bedenim karanlığa teslim oldu.

Göz kapaklarım ağır ağır açılırken başım adeta zonkluyordu. Ayy diye inleyip gözlerimi ovuşturdum. Sonunda gözlerime netlik kazandırıp açtım ve bakışlarım tavanla buluştu. Tanrılara şükürler olsun ki sadece bir rüya görmüştüm. Her ne kadar oldukça gerçekçi hissettirse de bu basit bir düşten fazlası değildi. Reakarnasyon saçmalığına inanacak değildim. Bilinçaltım da aynı benim gibi oldukça yetenekliydi o yüzden az daha beni inandıracaktı.

Başımın ağrısı halen yerli yerinde duruyordu. Göğsümde ve vücudumdaki ağırlık yüzünden hemen başımı eğip bu yükün sebebine baktım. Bir adam resmen vücuduma kendi gövdesini sarmaşık gibi dolamıştı. Siyah saçları ile kaslı sırtı gözlerimin önündeydi. Altındaki pantolon dışında üzerinde hiçbir şey yoktu. Bir bacağını benim iki çıplak bacağımın arasına koymuştu.

Bir dakika, benim üzerimde tek bir beyaz gömlek dışında neden hiçbir şey yoktu? Başımı hemen etrafa çevirerek kıyafetlerime baktım. Elbiselerim karşıdaki siyah dolabın önünde, yerde duruyordu. Derince yutkunarak tekrardan adama baktım. Başı iki göğsümün arasındaydı ve kolları belimi sıkıca sarmıştı.

Dün geceyi düşünüp ne olduğunu anlamaya çalıştım. En son kargayla mutfaktan bir şeyler çalıp onun yatak odasına gelmiştik. Burası büyük ihtimalle onun odasıydı ve bana sarılan bu öküz de karga olmalıydı. Asıl anlamaya çalıştığım şey, onunla neden aynı yatakta böyle koyun koyuna olduğumdu. Bana verdiği içki gerçekten çok güçlü olmalıydı çünkü beni tamamen serseme çevirmişti.

Derince nefes alıp en baştan düşünmeye karar verdim. Karganın bana o kadehi uzattığı ana kadar her şey kafamda son derece netti. Sonrasında ise görüntüler iyice bulanıklaşıyordu. Evet, kargaya ertesi gün ilk hangi dersi olduğunu sormuştum. O da dans dersi olduğunu söylemişti ve ben de bir süre onunla dalga geçmiştim. Sonra ise ne olmuştu bir türlü hatırlayamıyordum.

İki elimi başıma koyup saç diplerimi çekiştirmeye başladım. Derince nefes aldım ve lisede öğretmenimizin bize öğrettiği, bir şeyi unuttuğumuzda geri hatırlatan tekniği uygulamaya başladım. İlk önce birkaç defa nefes alıp verdim. Sonra sağ avcumu sıkıca sıkıp açmaya başladım ve gözlerimi kapatıp tekrardan dün geceye odaklandım.

Karga bana danslardan bahsediyordu ve ben yine onu takmayıp halay bilip bilmediğini sormuştum. Sonra onu zorla ayağa kaldırıp halay çektirmiştim. Bunu fark ettiğimde gözlerimi kocaman açıp siktir diye fısıldadım. Resmen baş düşmanıma, dünyanın en azılı katiline halay çekmeyi öğretmiştim. Çok fena rezil olmuştum.

Rezil falan olmadın tatlım, adam senden halay öğrendiği için kendini şanslı hissetmeli, sen son halay bükücüsün kızım diye beni pohpohladı arsız iç sesim Merina ya da Nalin, artık ismi her neyse. Teşekkür ederim balım, yetimhanede Diyarbakırlı arkadaşım Zeyno'dan o kadar halayı boşu boşuna öğrenmedim herhalde dedim iç sesime.

İç sesimle sohbete daldığım için yine zihnim dağılmıştı. Düşün Nalin düşün, halay çektikten sonra ne oldu? Zihnimdeki görüntüler yavaş yavaş netleşmeye başladı. Kargayla birlikte kendimi yatağa atmıştım. İlk başta bir şeyler konuşuyorduk ama o kısımlar pek aklımda değildi.

Sonra birden adamı yakasından tuttuğum gibi maskesinin dudak kısmına küçük bir buse kondurmuştum. O benden uzaklaştığında onu bu sefer daha sertçe kendime çekmiştim. Maskenin açık bıraktığı yüzüne öpücükler kondurup boynuna inmiştim. Başının arkasındaki maskenin kilidini açamayınca pes edip kendimi arzularıma bırakmıştım.

Boynunu bu sefer öpmekle kalmayıp hem yalıyor hem de hafifçe ısırıyordum. Bu sırada iki bacağımı onun beline dolayıp kendime doğru bastırıyordum. Üzerindeki tuniği çıkarıp rüyalarımı süsleyen o kasları keşfe çıkmıştım. Karganın yüzümü tutmasıyla başparmağımı nasıl emdiğimi ve onu okşadığımı hatırladıkça yüzümü utançtan ateş bastı.

Sonra ise karga üzerimden kalkıp sarhoş olduğumu, bu yüzden benimle sevişmeyeceğini söyleyerek kendini banyoya atmıştı. İçimde hissettiğim bu hayal kırıklığı oldukça sinirimi bozmuştu. Karga duş alırken ben de üzerimi değiştirip yatağa yatmışım. Karga da yıkanıp yanıma uzanmış olmalıydı.

Karga uyandığında onun yüzüne nasıl bakacaktım hiç bilmiyordum. Resmen adama tecavüz etmeye kalkmıştım. İki elimle utançla yüzümü kapatıp gerçekten Nalin sen tam bir aptalsın diye fısıldadım. Artı bir diyerek durumu destekledi hemen gıcık iç sesim.

Neyse, eğer kargaya dün geceyi hatırlamadığımı söylersem benimle dalga geçemezdi. Bakışlarımı tekrardan üzerimde uyuyan, adeta Yunan tanrılarını kıskandıracak çekicilikteki adama indirdim. Nefes alışverişleri onun halen derin bir uykuda olduğunu gösteriyordu. Tam kendimi kaybedip onun saçlarını okşayacakken son saniyede kendimi durdurdum.

Bakışlarım dün gece açamadığım maskenin kilidine gitti. Dün gece sarhoş olduğum için açamamış olmalıydım. Karga böyle derin bir uykudayken bu fırsatı kaçırmak olmazdı. Ellerimi yavaşça maskenin kilidine götürdüm ve açmaya çalıştım. Ama ne kadar basit görünse de bir türlü açılmıyordu. Bir süre daha denedikten sonra pes edip ellerimi iki yana bıraktım.

"İstediğin kadar uğraşmaya devam et küçük hanım, bu kilidi açamayacaksın," duyduğum uykulu ve boğuk sesle bakışlarımı tekrardan kargaya çevirdim. Geniş sırtını gererek kafasını kaldırdı ve bana baktı. Maskeyle örtülü çenesini göğsümün üzerine koyup bana uykulu gözlerle baktı.

Onun kehribarlarına dalıp gitmeden önce "Neden açamıyorum ki?" diye sordum masumca. Karga sağ elini kaldırıp yüzüme gelen saçımı okşamaya başladı. "Çünkü bu maske benim lanetim. Onu benim dışımdaki hiç kimse açamaz," dedi ve gözlerimin içine baktı. Daha sonrasında hiçbir şey dememe fırsat vermeden "Bu kadar erken uyanmanı beklemiyordum," diye fısıldadı.

Ben de onun bakışlarına karşılık verip "Ben de senin yatağında, üzerimde seni bularak uyanmayı beklemiyordum," dedim. Karga bir süre yüzüme baktıktan sonra tek kaşını kaldırıp "Dün geceyi hatırlamıyor musun?" diye sordu.

Ona yalan söyleyerek "En son bana yemek yedirdiğini hatırlıyorum, ondan sonrası bende yok," dedim.

Onun benim saçımı okşadığı gibi dayanamayıp elimi onun kuzgun karası saçlarına daldırdım ve yavaşça okşamaya başladım. Bunu yapmamla karga birden gözlerini kapattı ve boğazından mırıltı gibi bir ses çıkardı. Bu hali bile beni etkilemek için fazlasıyla yetiyordu. "Kötü bir yalancısın küçük hanım," diye fısıldadı başını daha çok avcuma bastırırken.

"Biliyorum," diye fısıldadım. Bunu içimden söylemem gerekirken yanlışlıkla dile getirmiştim. Karga anında gözlerini açtı. "O halde artık bilincin yerinde olduğuna göre, bence yarım bıraktığımız işi bitirebiliriz," dedi ve üzerimde doğruldu. Kaslı kollarını başımın iki yanından yatağa bastırdı.

"Hatırlatmak isterim ki ben düşmanlarımla sevişmem karga, o yüzden şansına küs," dedim. Saçımı parmağıma dolayıp flörtöz bir şekilde oynadım.

"Bu kuralını bir kez olsun esnetemez misin?" diye sordu karga boğuk bir sesle. Bakışları vücudumun her tarafını özenle tarıyordu.

"Bana artık düşmanın olmayacağımı söylemek yerine kuralımı esnetmemi mi istiyorsun? Gerçekten inanılmazsın," dedim. İki elimi onun omuzlarına koyup sertçe iterek onu üzerimden attım. Çevik bir hareketle yataktan çıkıp birkaç adım uzaklaştım ve ona doğru döndüm. "Vazgeçtim, düşmanım olmasan bile seninle asla sevişmeyeceğim," dedim ve kollarımı göğsümde birleştirdim.

Karga birden beklemediğim şekilde gür bir kahkaha attı. "Bu sözlerini sana hatırlatacağım gün illaki gelecektir," dedi ve o da benim gibi yataktan çıktı. Yanıma doğru adımlamaya başladı. Önümde durduğunda ikimiz de birbirimizi baştan aşağı süzüyorduk. Karganın teni hafifçe terlediği için ışıkta parıldıyordu.

Karşımdaki güçlü duruşu tek kelimeyle nefes kesiciydi. Karga yüzündeki maskeye rağmen oldukça çekici ve aurası yüksek bir adamdı. Vücudunda bulunan yara izleri ise ona ayrı bir hava katıyordu. Kollarındaki kesik izlerini tek tek inceledim. Gövdesinde, kalbine yakın bir yerde duran bıçak izi dışında başka belirgin bir yarası yoktu.

Elim istemsizce derin yara izinin üzerine gitti ve durdu. Kargaya iyice yaklaştım. "Bu nasıl oldu?" diye sordum.

"Eski bir dostun bana bıraktığı küçük bir hatıra," dedi sert bir sesle. Hatırladıklarıyla kaşlarını çatmıştı. Ben bile ne yaptığımı anlamadan birden hançer yarasının üzerine dudaklarımı götürdüm.

Dudaklarımı uzun uzun yaranın üzerine bastırıp küçük bir buse kondurdum. "Şimdi ise güzel bir hatıra oldu değil mi?" diye sordum dudaklarımı çekip başımı kaldırırken. Karga onu yara izinden öpmemle derince yutkundu. Vücudu elimin altında taş kesilmişti.

Şahsen bunu neden yaptığımı ben bile bilmiyordum. Sadece bu yara izini her gördüğünde arkadaşının ona verdiği zararı hatırlamasını istemedim. Esmira sayesinde bir dostun ihanetinin ne derece kötü olabileceğini gayet iyi biliyordum. Artık karga bu yara izini gördüğünde eski dostu yerine ona verdiğim küçük busenin sıcaklığını düşünecekti.

Karganın kehribar hareleri gözlerimde takılı kalmıştı. Sanki kendi içinde önemli bir karara varmak üzereymiş gibi görünüyordu. Birden büyük elini sağ yanağıma koyup hafifçe okşamaya başladı. "Güzelsin, karanlığımdaki tek aydınlık gibi," dedi.

O an kalbimin ritmi tamamen değişti, sanki içimde binlerce kelebek aynı anda havalanmıştı. Maskesinin arkasındaki bakışları o kadar derin, o kadar yakıcıydı ki nefes almayı unuttum. Yanağımdaki başparmağı yavaşça dudağımın kenarına kaydı ve orada durdu. Aramızdaki bu çekim tehlikeliydi, hatta tam anlamıyla bir ateşe yürümek gibiydi ama kaçmak yerine ona bir adım daha yaklaştım.

"Beni böyle etkilemeye çalışman kurallarımı değiştirmeyecek biliyorsun değil mi?" diye mırıldandım ama sesimdeki titremeyi gizleyemedim. Karga hafifçe eğilip kulağıma doğru fısıldadı.

"Kurallar yıkılmak için vardır küçük hanım ve ben senin bütün duvarlarını tek tek indirmeye kararlıyım."

Geri çekilip elini yanağımdan düşürdüğünde aldığım nefes ciğerlerimde bayram ettirdi. Odadaki hava birden değişmiş, yoğun ve tutkulu atmosfer yerini tatlı bir çekişmeye bırakmıştı. Yerden elbiselerimi toplarken onun gözlerinin üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.

"Şimdi izin verirsen üzerimi giyineceğim, ders saatim yaklaşıyor," dedim ona arkamı dönerek. Karga kollarını göğsünde birleştirip kapının pervazına yaslandı. "Bana kalırsa gömleğim sana oldukça yakışmıştı ama sen bilirsin," diyerek bana çapkınca sırıttı. Ona ters bir bakış atıp hemen banyoya kaçtım ve kapıyı arkamdan kilitledim.

Aynadaki yansımama baktığımda yanaklarımın al al olduğunu gördüm. Tanrım, bu adam gerçekten aklımı başımdan alıyordu ama ona pes etmeye hiç niyetim yoktu. Banyodan çıkıp üzerimi tamamen düzelttiğimde karga odada değildi. Derin bir nefes alıp odasından çıktım ve suikastçıların koridorunda korkarak tek başıma ilerlemeye başladım.

Koridorda kimse beni görmesin diye resmen yürümüyor, adeta koşuyordum. Tam merdivenlere yaklaşmış iniyorken arkamdan konuşan iki kadın suikastçının dediklerini net bir şekilde duymuştum. “Bu prenses değil mi, ne işi var onun burada?” diyorlardı. Daha fazla orada durup hedef olmamak adına merdivenleri koşar adım indim.

Kendi meleklerimizin bulunduğu koridora geldiğimde odasından yeni çıkan birkaç Melek vardı. Onlar beni tepeden tırnağa süzdükten sonra tek bir kelime dahi etmeden yanımdan geçip gittiler. Odama girer girmez kapıyı arkamdan kapatıp ahşap yüzeye yaslandım. Kalbim sanki göğüs kafesimi delip dışarı fırlayacaktı.

“Sen nerelerdeydin?”

Lamira odamdaydı ve geldiğimi fark ettiği an ayağa kalkmıştı. Ben ise ne diyeceğimi bilemeyerek, “Ben şey...” diye mırıldandım. Söyleyecek mantıklı bir bahane bulamadığım için susmayı tercih etmiştim.

“Sen ne? Neden hâlâ üzerinde dün giydiğin giysiler var?”

“Çünkü dün kendi odamda uyumadım.”

Peri kanatlarını öfkeyle çırparak tam karşıma geçti. Kaşlarını çatarak, “Nerede uyudun o zaman?” diye sordu.

Bakışlarımı gözlerinden kaçırıp başımı yana çevirdim. “Karganın odasında kaldım.”

Lamira’nın kulakları tırmalayan çığlığıyla yüzümü buruşturdum. “Ne!” diye bağırdı. “Krallığımızın en büyük düşmanıyla nasıl aynı odada kalırsın? Bana her şeyi derhal anlatacaksın!”

“Dün gece tesadüfen karşılaştık. İkimiz de acıkmışız. Mutfaktan yemek çalıp atıştırmak için onun odasına gittik. Ben biraz fazla içip sarhoş olduğum için de onun odasında sızıp kalmışım. Merak etme, aklından geçen o saçma şeyler aramızda yaşanmadı.”

“Sen gerçekten inanılmazsın, sende katıksız bir deli cesareti var!” dedi başını iki yana sallayarak. Sonra derin bir nefes alıp ekledi: “Her neyse, artık hazırlanman lazım. Dersin başlamasına çok az bir zaman kalmış olmalı.”

“Evet, haklısın.”

“On dakika içinde hazır olman gerekiyor. Çabuk şu üzerindekilerden kurtul!”

Dolabıma gidip içini hırsla karıştırmaya başladığında ben de üzerimdeki kıyafetlerden kurtulmak için düğmeleri çözmeye başladım. Kıyafetleri tamamen çıkardıktan sonra onun bana uzattığı beyaz elbiseyi üzerime geçirdim. Sırtında derin bir dekoltesi olan, oldukça cesur bir elbiseydi. Belimin iki yanında su damlasını andıran pencereler bulunuyordu ve elbisenin etekleri yere değecek kadar uzundu.

Lamira beyaz korsemi de sırtımdan sıkıca bağladıktan sonra beni makyaj masasına oturttu. Saçlarımı hızlıca tarayıp başımın üzerinde sıkı bir atkuyruğu yaptı. Yüzüme hafif bir makyaj uygulayıp elime tutuşturduğu inci küpeleri takmamı sağladı. En son üzerime beyaz pelerinimi giydim.

“Ders kitaplarım nerede Lamira?”

“Onları çoktan hizmetlin aldı ve ders göreceğin sınıfa bıraktı. Şimdi seni götürmek için kapıda bekliyor olmalı.”

Ona hafifçe minnetle kafa sallayıp odadan hızla çıktım. Herla tam kapının önünde dikiliyordu. Beni görür görmez, “Ne yazık ki ilk dersinize gecikmiş oldunuz efendim,” dedi.

“O zaman daha fazla zaman kaybetmeyelim, beni hemen sınıfıma götür.”

İkimiz de büyük ve seri adımlarla yürümeye başladık. Akademinin yatakhane kısmını arkamızda bırakıp dersliklerin bulunduğu bloğa geçtik. Nihayet devasa bir sınıfın kapısında durduk.

“Burası sizin sınıfınız prenses,” dedi Herla ve önümde saygıyla eğilip yanımdan ayrıldı.

Derin bir nefes alıp kapıyı hafifçe çaldım ve içeri girdim. İçeri girdiğimi gören profesör konuşmasını bir anda kesti. Amfideki tüm meleklerin bakışları anında benim üzerimde toplandı.

Genç profesör kaşlarını kaldırarak, “Umarım ilk gün gecikmenizin geçerli bir bahanesi vardır prenses...” dedi ve devamını getirmem için bekledi.

“Nalin,” dedim net bir sesle. “Bana Nalin diyebilirsiniz.”

“Pekala, lütfen boş yerlerden birine geçin prenses Nalin.”

Profesörü ardımda bırakıp sıraların arasından yukarıya doğru yürümeye başladım. Melekler devasa kanatları sebebiyle iki kişilik yer kaplıyorlardı. Orta sıralarda ismimin yazılı olduğu boş yere geçip oturdum ve sıranın üzerindeki kitapları incelemeye başladım. Bu temel büyü dersiydi.

“Şimdi isterseniz en temel büyülerden başlayalım. Temel varlık değiştirme büyüsü,” diyen profesör tahtaya okumakta zorlandığım karmaşık semboller yazdı. “Şimdi beni çok iyi izleyin.”

Profesör masasındaki cam kavanozdan bir kurbağa çıkardı. Elini kurbağaya doğru uzatarak, “Fashare la kuntarius!” diye seslendi. Kurbağanın etrafını anında koyu bir duman bulutu kapladı. Duman dağıldığında kurbağanın yerinde küçük bir ördek duruyordu.

“Bu büyü etkisi kısa süren bir yöntemdir. Kurbağa yaklaşık iki saat boyunca bir ördek olarak kalacak. Şimdi siz de sıranızın altındaki kavanozları çıkarın ve dönüşümü deneyin. Ancak unutmayın, büyünün gerçekleşmesi için vücudunuzdaki tüm akışı yönlendirmeniz ve onun bir ördek olduğunu zihninizde canlı tutmanız gerekiyor.”

Masamın altına baktığımda gerçekten de ahşap kutunun yanında cam bir kavanoz durduğunu gördüm. Kavanozu çıkarıp masanın üzerine yerleştirdim. Zihnimde profesörün söylediği kelimeleri birkaç kez tekrar ettim. Fakat içimdeki huzursuzluk ve üzerimdeki dik bakışlar odaklanmamı engelliyordu. Büyü sözlerini fısıldayıp elimi kavanoza uzattığım an ters giden bir şeyler olduğunu hissettim.

Kurbağanın etrafında kara bir duman belirdi ama duman dağılmak yerine büyüdü. İçinden minik bir ördek çıkması gerekirken, keskin dişleri ve zifiri karanlık kanatları olan uçan bir canavar fırladı. Yaratık amfinin içinde çığlıklar atarak uçmaya ve meleklere saldırmaya başladı. Sınıf bir anda tam bir kaos alanına döndü. Melekler kanatlarını çırparak kaçışıyor, masaların altına saklanmaya çalışıyorlardı. Canavar duvardaki devasa vitray pencereyi büyük bir gürültüyle kırarak dışarıya kaçtı ve gözden kayboldu.

Sınıftaki kargaşa yatışırken sağ tarafımdaki sıradan yükselen kıkırdamalar kulağıma geldi. Veroni ve çetesi bana bakıp gülüşüyorlardı.

“Gerçekten acınası durumdasın,” dedi Veroni sesini yükselterek. “Bir kurbağayı bile basit bir ördeğe çeviremiyorsun. Buraya hangi cesaretle geldin acaba?”

Yanındaki kızlar da ona katılarak güldüler. Veroni başını geriye atıp, “Sözde prenses ama temel büyüden bile habersiz. Akademinin yüz karası olmaya adaysın,” diye devam etti.

Onların bu ukala tavırları damarlarımdaki kanı tutuşturmaya yetti. Ayağa kalkıp doğrudan Veroni’nin gözlerinin içine baktım. “Dün gece arkamdan fısıldadığınız o iğrenç lafları unutmadım Veroni. Kendi yetersizliğini bana çamur atarak kapatamazsın.”

“Benimle nasıl böyle konuşursun sen?” diye bağırdı Veroni hırsla ayağa kalkarak.

Gülümseyerek ona doğru bir adım attım. “İstersen bu büyüyü senin üzerinde tekrar deneyebilirim. Ne dersin, şansımızı zorlayalım mı?”

Veroni’nin gözlerindeki özgüven bir anda yerini derin bir korkuya bıraktı. Geriye doğru bir adım atarken renkten renge giriyordu. Onun bu korkak hali beni daha da öfkelendirdi. Elimi ona doğru kaldırıp büyü sözcüklerini zihnimde hızlıca tersine çevirerek mırıldandım.

Veroni’nin etrafını saran parlak ışık hüzmesi saniyeler içinde kaybolduğunda, sırasının üzerinde kanatlı küçük bir kurbağa zıplıyordu. Sınıftaki herkes dehşetle donakaldı.

Dersin başından beri olayı toparlamaya çalışan profesör Guverya yanıma gelip bağırmaya başladı: “Prenses Nalin! Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Derhal dersimden çıkın!”

Hiç istifimi bozmadan pelerinimi düzelttim. “Siz nasıl isterseniz profesör,” diyerek sıramdaki eşyaları bıraktım ve büyük bir keyifle sınıftan çıktım.

Veroni sürtüğünden intikamımı fazlasıyla almıştım. Sınıftan çıktıktan sonra binayı tamamen terk edip açık havadaki talim alanına doğru ilerledim. Biraz yakışıklı erkekleri izlesem dünyada benden keyiflisi olmayacaktı.

Talim alanında insan olan öğrenciler birbirleriyle kıran kırana kılıç alıştırması yapıyorlardı. Alanın etrafını saran ahşap tribünlerin merdivenlerini tırmanıp yüksek bir yere oturdum. Gözlerim anında Frank’ı buldu. Alandaki diğer erkek öğrenciler gibi onun da üstü çıplaktı ve kasları güneşin altında parıldıyordu.

Frank, en az kendisi kadar kalıplı ve yetenekli başka bir adamla eşleşmişti. İlk başlarda basit alıştırma hareketleri yapıyor gibi görünseler de kısa sürede dövüşün seyri değişti. İkisi de hamlelerini sertleştirmişti. Çelik kılıçların birbirine vururken çıkardığı tiz sesler tüm alanda yankılanıyordu. Karşısındaki adam sert bir kılıç darbesiyle Frank’ın dengesini bozmaya çalıştı ancak Frank çevik bir hareketle yana kayıp kılıcının kabzasıyla rakibinin sırtına vurdu.

Rakibi pes etmeyip hızla döndü ve kılıcını Frank’ın boynuna doğru savurdu. Frank tek bir hamleyle darbeyi savuşturup adamın bileğini yakaladı, ardından tek bir vücut çalımıyla rakibini yere serdi. Kılıcının ucunu adamın boğazına dayadığında müsabaka sona ermişti.

Tribünlerde duran birkaç kız gözleriyle Frank’ı âdeta yiyip bitirirken derin birer iç çektiler. Frank’ın bakışları beni bulduğunda elindeki kılıcı yere bıraktı. Teri silerek hemen benim bulunduğum yöne doğru koştu ve tribünlere tırmanıp yanıma oturdu. Az önce onu izleyen kızların öfke dolu kıskanç bakışları anında benim üzerime kaymıştı.

“Senin derste olman gerekmiyor muydu? Burada ne işin var?” diye sordu nefes nefese.

Ona gayet rahat bir tavırla omuz silktim. “Dersten kovuldum.”

Kaşlarını çatarak bana döndü. “Neden?”

“Sınıfta sinirimi bozan bir meleği kurbağaya çevirdim de ondan,” dedim ve arkama yaslandım.

“İlk dersten sorun çıkarman hiç iyi olmadı dekolteli hanım,” dedi hafifçe gülerek. Elini cebine atıp bir avuç fıstık çıkardı ve bana uzattı. İçinden birkaç tane alıp kabuklarını soyarak yemeye başladım.

“Bana bunu neden yaptığımı sormayacak mısın?”

“Hayır,” dedi ve omuz silkti. “Eminim ki sonuna kadar hak etmiştir.”

İşte bu yüzden Frank ile vakit geçirmeyi seviyordum. Onunla konuşmak son derece zahmetsizdi, insanı asla yargılamazdı.

“Şuradaki adamı fena hakladın bu arada,” dedim saha ortasındaki rakibini işaret ederek.

Göz kırptı. “Benim için oldukça kolay bir rakipti.”

“Hakkını yiyemem, kılıç kullanmakta gerçekten yeteneklisin. Şuradaki kızları görüyor musun? Beni gözleriyle öldürmek ister gibi bakan gruptan bahsediyorum.”

Frank gösterdiğim yöne bakınca kızlar tiz çığlıklar atarak elleriyle ağızlarını kapattılar.

Gülerek, “Sanırım müsabakan sırasında sana sırılsıklam âşık oldular,” dedim.

Frank kızlara kısa bir göz gezdirip ilgisizce başını çevirdi. “İlgilenmiyorum,” diyerek ağzına bir fıstık daha attı.

Aklıma gelen muzip fikirle sinsice gülümsedim. “Lamira da buradaydı bu arada.”

Frank’ın ağzına attığı fıstık anında boğazına kaçmış olmalıydı ki birden şiddetle öksürmeye başladı. Yüzü kızarırken doğrulmaya çalışıyordu.

“Sana daha kaç defa şunları yavaş yemen gerektiğini söyleyeceğim?” diyerek sırtına sertçe vurmaya başladım.

Frank öksürüklerinin arasından doğrulup gözlerini açtı. “Gerçekten mi?”

Gıcık bir ses tonuyla, “Gerçek veya değil, bunun ne önemi var ki?” diye sordum.

Frank ellerini sarı saçlarının arasına sokup derin bir nefes aldı. “Evet, hiçbir önemi yok. Sadece merak ettiğim için sormuştum,” dedi bakışlarını benden kaçırarak.

Onun bu hallerine daha fazla dayanamayıp kahkahayı bastım. “Burada değildi, gerçeği duymak istersen.”

Kaşlarını büyük bir öfkeyle çatarak ayağa kalktı. “Madem burada değildi, niye yalan söyledin?”

“Çünkü keyfim ve kahyası öyle istedi.”

“O keyfin ve kahyası bir elime geçsin, ben yapacağımı bilirim!”

Bana ne yapacağını çok iyi tahmin ettiğim için hemen yerimden fırlayıp tribünden aşağıya atladım. Frank peşime takılmıştı. Bahçe boyunca beni kovalamaya başladı. Alanda antrenman yapan öğrencilerin hepsi hareketlerini bırakmış, bizi izleyerek gülüşüyorlardı.

Nefes nefese kalmış bir halde arkama bakarak bağırdım: “Beni kovalamayı bıraksana be adam!”

“Sen koşmayı bırakırsan ben de kovalamayı bırakırım!”

“Hıh, çok beklersin!” diyerek tahta bir bankın etrafında daireler çizmeye başladık.

O sırada yanımıza kadar gelen genç bir öğrenci Frank’a seslendi: “Profesör dersten kaçıp kaçmadığını soruyor, ona ne söyleyeyim?”

Frank’ın dikkati bir anlığına çocuğa kaydığında fırsattan istifade edip bankın arkasından sıyrıldım ve dersliklerin bulunduğu ana binaya doğru koşmaya başladım. Tam giriş kapısına yaklaşırken gözüm binanın üst katındaki balkona takıldı. Karga ve ekibi orada durmuş, doğrudan beni izliyorlardı. Onların delici bakışlarından kaçmak için adımlarımı daha da hızlandırıp kendimi binanın serin koridorlarına attım.

Koridorda kimse beni görmesin diye resmen yürümüyor, adeta koşuyordum. Tam merdivenlere yaklaşmış iniyorken arkamdan konuşan iki kadın suikastçının dediklerini net bir şekilde duymuştum. “Bu prenses değil mi, ne işi var onun burada?” diyorlardı. Daha fazla orada durup hedef olmamak adına merdivenleri koşar adım indim.

Kendi meleklerimizin bulunduğu koridora geldiğimde odasından yeni çıkan birkaç Melek vardı. Onlar beni tepeden tırnağa süzdükten sonra tek bir kelime dahi etmeden yanımdan geçip gittiler. Odama girer girmez kapıyı arkamdan kapatıp ahşap yüzeye yaslandım. Kalbim sanki göğüs kafesimi delip dışarı fırlayacaktı.

“Sen nerelerdeydin?”

Lamira odamdaydı ve geldiğimi fark ettiği an ayağa kalkmıştı. Ben ise ne diyeceğimi bilemeyerek, “Ben şey...” diye mırıldandım. Söyleyecek mantıklı bir bahane bulamadığım için susmayı tercih etmiştim.

“Sen ne? Neden hâlâ üzerinde dün giydiğin giysiler var?”

“Çünkü dün kendi odamda uyumadım.”

Peri kanatlarını öfkeyle çırparak tam karşıma geçti. Kaşlarını çatarak, “Nerede uyudun o zaman?” diye sordu.

Bakışlarımı gözlerinden kaçırıp başımı yana çevirdim. “Karganın odasında kaldım.”

Lamira’nın kulakları tırmalayan çığlığıyla yüzümü buruşturdum. “Ne!” diye bağırdı. “Krallığımızın en büyük düşmanıyla nasıl aynı odada kalırsın? Bana her şeyi derhal anlatacaksın!”

“Dün gece tesadüfen karşılaştık. İkimiz de acıkmışız. Mutfaktan yemek çalıp atıştırmak için onun odasına gittik. Ben biraz fazla içip sarhoş olduğum için de onun odasında sızıp kalmışım. Merak etme, aklından geçen o saçma şeyler aramızda yaşanmadı.”

“Sen gerçekten inanılmazsın, sende katıksız bir deli cesareti var!” dedi başını iki yana sallayarak. Sonra derin bir nefes alıp ekledi: “Her naeyse, artık hazırlanman lazım. Dersin başlamasına çok az bir zaman kalmış olmalı.”

“Evet, haklısın.”

“On dakika içinde hazır olman gerekiyor. Çabuk şu üzerindekilerden kurtul!”

Dolabıma gidip içini hırsla karıştırmaya başladığında ben de üzerimdeki kıyafetlerden kurtulmak için düğmeleri çözmeye başladım. Kıyafetleri tamamen çıkardıktan sonra onun bana uzattığı beyaz elbiseyi üzerime geçirdim. Sırtında derin bir dekoltesi olan, oldukça cesur bir elbiseydi. Belimin iki yanında su damlasını andıran pencereler bulunuyordu ve elbisenin etekleri yere değecek kadar uzundu.

Lamira beyaz korsemi de sırtımdan sıkıca bağladıktan sonra beni makyaj masasına oturttu. Saçlarımı hızlıca tarayıp başımın üzerinde sıkı bir atkuyruğu yaptı. Yüzüme hafif bir makyaj uygulayıp elime tutuşturduğu inci küpeleri takmamı sağladı. En son üzerime beyaz pelerinimi giydim.

“Ders kitaplarım nerede Lamira?”

“Onları çoktan hizmetlin aldı ve ders göreceğin sınıfa bıraktı. Şimdi seni götürmek için kapıda bekliyor olmalı.”

Ona hafifçe minnetle kafa sallayıp odadan hızla çıktım. Herla tam kapının önünde dikiliyordu. Beni görür görmez, “Ne yazık ki ilk dersinize gecikmiş oldunuz efendim,” dedi.

“O zaman daha fazla zaman kaybetmeyelim, beni hemen sınıfıma götür.”

İkimiz de büyük ve seri adımlarla yürümeye başladık. Akademinin yatakhane kısmını arkamızda bırakıp dersliklerin bulunduğu bloğa geçtik. Nihayet devasa bir sınıfın kapısında durduk.

“Burası sizin sınıfınız prenses,” dedi Herla ve önümde saygıyla eğilip yanımdan ayrıldı.

Derin bir nefes alıp kapıyı hafifçe çaldım ve içeri girdim. İçeri girdiğimi gören profesör konuşmasını bir anda kesti. Amfideki tüm meleklerin bakışları anında benim üzerimde toplandı.

Genç profesör kaşlarını kaldırarak, “Umarım ilk gün gecikmenizin geçerli bir bahanesi vardır prenses...” dedi ve devamını getirmem için bekledi.

“Nalin,” dedim net bir sesle. “Bana Nalin diyebilirsiniz.”

“Pekala, lütfen boş yerlerden birine geçin prenses Nalin.”

Profesörü ardımda bırakıp sıraların arasından yukarıya doğru yürümeye başladım. Melekler devasa kanatları sebebiyle iki kişilik yer kaplıyorlardı. Orta sıralarda ismimin yazılı olduğu boş yere geçip oturdum ve sıranın üzerindeki kitapları incelemeye başladım. Bu temel büyü dersiydi.

“Şimdi isterseniz en temel büyülerden başlayalım. Temel varlık değiştirme büyüsü,” diyen profesör tahtaya okumakta zorlandığım karmaşık semboller yazdı. “Şimdi beni çok iyi izleyin.”

Profesör masasındaki cam kavanozdan bir kurbağa çıkardı. Elini kurbağaya doğru uzatarak, “Fashare la kuntarius!” diye seslendi. Kurbağanın etrafını anında koyu bir duman bulutu kapladı. Duman dağıldığında kurbağanın yerinde küçük bir ördek duruyordu.

“Bu büyü etkisi kısa süren bir yöntemdir. Kurbağa yaklaşık iki saat boyunca bir ördek olarak kalacak. Şimdi siz de sıranızın altındaki kavanozları çıkarın ve dönüşümü deneyin. Ancak unutmayın, büyünün gerçekleşmesi için vücudunuzdaki tüm akışı yönlendirmeniz ve onun bir ördek olduğunu zihninizde canlı tutmanız gerekiyor.”

Masamın altına baktığımda gerçekten de ahşap kutunun yanında cam bir kavanoz durduğunu gördüm. Kavanozu çıkarıp masanın üzerine yerleştirdim. Zihnimde profesörün söylediği kelimeleri birkaç kez tekrar ettim. Fakat içimdeki huzursuzluk ve üzerimdeki dik bakışlar odaklanmamı engelliyordu. Büyü sözlerini fısıldayıp elimi kavanoza uzattığım an ters giden bir şeyler olduğunu hissettim.

Kurbağanın etrafında kara bir duman belirdi ama duman dağılmak yerine büyüdü. İçinden minik bir ördek çıkması gerekirken, keskin dişleri ve zifiri karanlık kanatları olan uçan bir canavar fırladı. Yaratık amfinin içinde çığlıklar atarak uçmaya ve meleklere saldırmaya başladı. Sınıf bir anda tam bir kaos alanına döndü. Melekler kanatlarını çırparak kaçışıyor, masaların altına saklanmaya çalışıyorlardı. Canavar duvardaki devasa vitray pencereyi büyük bir gürültüyle kırarak dışarıya kaçtı ve gözden kayboldu.

Sınıftaki kargaşa yatışırken sağ tarafımdaki sıradan yükselen kıkırdamalar kulağıma geldi. Veroni ve çetesi bana bakıp gülüşüyorlardı.

“Gerçekten acınası durumdasın,” dedi Veroni sesini yükselterek. “Bir kurbağayı bile basit bir ördeğe çeviremiyorsun. Buraya hangi cesaretle geldin acaba?”

Yanındaki kızlar da ona katılarak güldüler. Veroni başını geriye atıp, “Sözde prenses ama temel büyüden bile habersiz. Akademinin yüz karası olmaya adaysın,” diye devam etti.

Onların bu ukala tavırları damarlarımdaki kanı tutuşturmaya yetti. Ayağa kalkıp doğrudan Veroni’nin gözlerinin içine baktım. “Öylemi dersin. Ben en azından hayvanımı bir şeye dönüştürmeyi başardım. Ama senin hayvanın olduğu gibi duruyor. Gerçekten temel büyüleri bile yapmaktan aciz misin?”

“Benimle nasıl böyle konuşursun sen?” diye bağırdı Veroni hırsla ayağa kalkarak.

Gülümseyerek ona doğru bir adım attım. “İstersen bu büyüyü senin üzerinde tekrar deneyebilirim. Ne dersin, şansımızı zorlayalım mı?”

Veroni’nin gözlerindeki özgüven bir anda yerini derin bir korkuya bıraktı. Geriye doğru bir adım atarken renkten renge giriyordu. Onun bu korkak hali beni daha da öfkelendirdi. Elimi ona doğru kaldırıp büyü sözcüklerini zihnimde hızlıca tersine çevirerek mırıldandım.

Veroni’nin etrafını saran parlak ışık hüzmesi saniyeler içinde kaybolduğunda, sırasının üzerinde kanatlı küçük bir kurbağa zıplıyordu. Sınıftaki herkes dehşetle donakaldı.

Dersin başından beri olayı toparlamaya çalışan profesör Guverya yanıma gelip bağırmaya başladı: “Prenses Nalin! Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Derhal dersimden çıkın!”

Hiç istifimi bozmadan pelerinimi düzelttim. “Siz nasıl isterseniz profesör,” diyerek sıramdaki eşyaları bıraktım ve büyük bir keyifle sınıftan çıktım.

Veroni sürtüğünden intikamımı fazlasıyla almıştım. Sınıftan çıktıktan sonra binayı tamamen terk edip açık havadaki talim alanına doğru ilerledim. Biraz yakışıklı erkekleri izlesem dünyada benden keyiflisi olmayacaktı.

Talim alanında insan olan öğrenciler birbirleriyle kıran kırana kılıç alıştırması yapıyorlardı. Alanın etrafını saran ahşap tribünlerin merdivenlerini tırmanıp yüksek bir yere oturdum. Gözlerim anında Frank’ı buldu. Alandaki diğer erkek öğrenciler gibi onun da üstü çıplaktı ve kasları güneşin altında parıldıyordu.

Frank, en az kendisi kadar kalıplı ve yetenekli başka bir adamla eşleşmişti. İlk başlarda basit alıştırma hareketleri yapıyor gibi görünseler de kısa sürede dövüşün seyri değişti. İkisi de hamlelerini sertleştirmişti. Çelik kılıçların birbirine vururken çıkardığı tiz sesler tüm alanda yankılanıyordu. Karşısındaki adam sert bir kılıç darbesiyle Frank’ın dengesini bozmaya çalıştı ancak Frank çevik bir hareketle yana kayıp kılıcının kabzasıyla rakibinin sırtına vurdu.

Rakibi pes etmeyip hızla döndü ve kılıcını Frank’ın boynuna doğru savurdu. Frank tek bir hamleyle darbeyi savuşturup adamın bileğini yakaladı, ardından tek bir vücut çalımıyla rakibini yere serdi. Kılıcının ucunu adamın boğazına dayadığında müsabaka sona ermişti.

Tribünlerde duran birkaç kız gözleriyle Frank’ı âdeta yiyip bitirirken derin birer iç çektiler. Frank’ın bakışları beni bulduğunda elindeki kılıcı yere bıraktı. Teri silerek hemen benim bulunduğum yöne doğru koştu ve tribünlere tırmanıp yanıma oturdu. Az önce onu izleyen kızların öfke dolu kıskanç bakışları anında benim üzerime kaymıştı.

“Senin derste olman gerekmiyor muydu? Burada ne işin var?” diye sordu nefes nefese.

Ona gayet rahat bir tavırla omuz silktim. “Dersten kovuldum.”

Kaşlarını çatarak bana döndü. “Neden?”

“Sınıfta sinirimi bozan bir meleği kurbağaya çevirdim de ondan,” dedim ve arkama yaslandım.

“İlk dersten sorun çıkarman hiç iyi olmadı dekolteli hanım,” dedi hafifçe gülerek. Elini cebine atıp bir avuç fıstık çıkardı ve bana uzattı. İçinden birkaç tane alıp kabuklarını soyarak yemeye başladım.

“Bana bunu neden yaptığımı sormayacak mısın?”

“Hayır,” dedi ve omuz silkti. “Eminim ki sonuna kadar hak etmiştir.”

İşte bu yüzden Frank ile vakit geçirmeyi seviyordum. Onunla konuşmak son derece zahmetsizdi, insanı asla yargılamazdı.

“Şuradaki adamı fena hakladın bu arada,” dedim saha ortasındaki rakibini işaret ederek.

Göz kırptı. “Benim için oldukça kolay bir rakipti.”

“Hakkını yiyemem, kılıç kullanmakta gerçekten yeteneklisin. Şuradaki kızları görüyor musun? Beni gözleriyle öldürmek ister gibi bakan gruptan bahsediyorum.”

Frank gösterdiğim yöne bakınca kızlar tiz çığlıklar atarak elleriyle ağızlarını kapattılar.

Gülerek, “Sanırım müsabakan sırasında sana sırılsıklam âşık oldular,” dedim.

Frank kızlara kısa bir göz gezdirip ilgisizce başını çevirdi. “İlgilenmiyorum,” diyerek ağzına bir fıstık daha attı.

Aklıma gelen muzip fikirle sinsice gülümsedim. “Lamira da buradaydı bu arada.”

Frank’ın ağzına attığı fıstık anında boğazına kaçmış olmalıydı ki birden şiddetle öksürmeye başladı. Yüzü kızarırken doğrulmaya çalışıyordu.

“Sana daha kaç defa şunları yavaş yemen gerektiğini söyleyeceğim?” diyerek sırtına sertçe vurmaya başladım.

Frank öksürüklerinin arasından doğrulup gözlerini açtı. “Gerçekten mi?”

Gıcık bir ses tonuyla, “Gerçek veya değil, bunun ne önemi var ki?” diye sordum.

Frank ellerini sarı saçlarının arasına sokup derin bir nefes aldı. “Evet, hiçbir önemi yok. Sadece merak ettiğim için sormuştum,” dedi bakışlarını benden kaçırarak.

Onun bu hallerine daha fazla dayanamayıp kahkahayı bastım. “Burada değildi, gerçeği duymak istersen.”

Kaşlarını büyük bir öfkeyle çatarak ayağa kalktı. “Madem burada değildi, niye yalan söyledin?”

“Çünkü keyfim ve kahyası öyle istedi.”

“O keyfin ve kahyası bir elime geçsin, ben yapacağımı bilirim!”

Bana ne yapacağını çok iyi tahmin ettiğim için hemen yerimden fırlayıp tribünden aşağıya atladım. Frank peşime takılmıştı. Bahçe boyunca beni kovalamaya başladı. Alanda antrenman yapan öğrencilerin hepsi hareketlerini bırakmış, bizi izleyerek gülüşüyorlardı.

Nefes nefese kalmış bir halde arkama bakarak bağırdım: “Beni kovalamayı bıraksana be adam!”

“Sen koşmayı bırakırsan ben de kovalamayı bırakırım!”

“Hıh, çok beklersin!” diyerek tahta bir bankın etrafında daireler çizmeye başladık.

O sırada yanımıza kadar gelen genç bir öğrenci Frank’a seslendi: “Profesör dersten kaçıp kaçmadığını soruyor, ona ne söyleyeyim?”

Frank’ın dikkati bir anlığına çocuğa kaydığında fırsattan istifade edip bankın arkasından sıyrıldım ve dersliklerin bulunduğu ana binaya doğru koşmaya başladım. Tam giriş kapısına yaklaşırken gözüm binanın üst katındaki balkona takıldı. Karga ve ekibi orada durmuş, doğrudan beni izliyorlardı. Onların delici bakışlarından kaçmak için adımlarımı daha da hızlandırıp kendimi binanın serin koridorlarına attım.

---

Ders arası bittiği için zaman kaybetmeden hemen sınıfa girdim. Veroni ve ekibi şansıma sınıfta henüz yoktu, bu da sinirlerimin yatışmasını sağladı. Bundan sonraki iki ders Melek Tarihi dersiydi. Bu yüzden dersler son derece sessiz ve bir o kadar da sıkıcı geçmişti. Tüm ders boyunca önümdeki defterime rastgele notlar almaktan ve sayfaları karalamaktan başka hiçbir şey yapmamıştım.

Nihayet zil çalıp ders bittiğinde öğle arası başladığı için doğrudan yemekhaneye doğru adımladım. İçeri girdiğimde Meleklerin büyük bir kısmının bir arada toplandığını gördüm. Beni fark ettiklerinde hepsi birleşmiş gibi son derece kötü bakışlar fırlatmaya başladılar. Hiçbir Melek yemek almak için sırada beklemiyordu. Onların yemeklerini hizmetlileri özel tepsilerle masalarına kadar getiriyordu.

Ben ise meleklerin aksine diğer sıradan öğrenciler gibi sıraya girdim. Metal yemek tablotumu alıp sabırla ilerlemeyi bekledim. Yüce tanrılar aşkına, tezzgahlarda gerçekten çok değişik yemekler vardı. Hatta yemek bile sayılamayacak garip şeyler sergileniyordu. Mesela vampirler için ayrılan kısımda sadece içleri kan dolu, buram buram demir kokan tencereler dizilmişti.

Tüm bu sıra dışı stantları hızlıca geçip normal insan yemeklerinin bulunduğu kısımda durdum. İçinde sadece taze sebzelerin yer aldığı hafif bir yemeği seçip tabağıma aldım. Başımı kaldırıp salona göz gezdirdiğimde, ileride iki adamla birlikte oturan Frank’ı fark ettim. Tek başıma oturup o düşmanca bakışları çekmek istemediğim için adımlarımı doğrudan onların masasına yönlendirdim.

Masalarına yaklaştığımı gören Frank tek kaşını hafifçe kaldırarak bana baktı. Ardından centilmen bir tavırla ayağa kalktı. Yanımdaki sandalyeyi benim için geriye çekti ve ben yerleştiğimde nazikçe masaya doğru ittirdi.

“Afiyet olsun beyler,” dedim ve meraklı gözlerle karşımda oturan iki adamı incelemeye başladım.

Tam karşımda oturan adamın üzerinde insan muhafız öğrencilerine ait olan o pelerin vardı. Pelerinin yakasındaki broşta gururla parıldayan bir şövalye amblemi işlenmişti. Siyah saçlı, esmer tenli ve oldukça kalıplı bir adamdı. Yeşil gözleri inanılmaz derecede keskin ve tehlikeli bir şekilde parıldıyordu.

“Size kendimi tanıtayım prenses,” dedi elini kalbinin üzerine koyup başıyla beni selamlayarak. “Ben muhafız öğrencilerden Nasur.”

Bu adam yanındaki arkadaşına kıyasla çok daha arkadaş canlısı bir izlenim bırakıyordu. Onun hemen yanında oturan adamın pelerin detaylarına baktığımda ise bir şifacı büyücü olduğunu anladım. Üzerindeki kahverengi tunik atletik vücuduna tam oturmuştu. Sarışın, bembeyaz tenli bir adamdı ve büyüleyici ela gözlere sahipti.

“Ben şifacı Urasus. İzninizle prenses, gitmem gerekiyor şimdi,” dedi ve hafifçe selam verip hızla masadan kalktı.

Bu tavır oldukça garipti çünkü tabağındaki yemeğe henüz doğru düzgün dokunmamıştı bile. Arkasından şaşkınlıkla bakakaldım.

Nasur hafifçe gülümseyerek, “Onun kusuruna bakmayın lütfen,” dedi. “Sizinle bir alakası yok ama meleklerden pek haz etmez kendisi.”

“Sorun değil,” dedim anlayışla ve tabağımdaki sıcak çorbadan bir kaşık alıp içmeye başladım.

Frank elindeki koca et parçasını iştahla yerken bana kaçamak bir bakış attı. “Sonraki derslerden de kovulmayı başarmadın değil mi?” diye sordu eğlenen bir ses tonuyla.

Masadaki peçeteyi alıp dudaklarımı nazikçe sildim. “Ne münasebet? Ben problematik bir insan mıyım?” diye sordum en masum halimi takınarak. Yeşil gözlerimi hafifçe kırpıştırarak doğrudan onun gözlerinin içine bakıyordum.

Frank başını olumsuz anlamda iki yana salladı. “Sen gerçekten yetenekli bir yalancısın,” dedi gülerek.

Ağzımı açıp tam ona lafı yapıştıracaktım ki yemekhanenin devasa kapısından içeriye giren grubu gördüğüm an şaşkınlıkla kalakaldım. Kalbim bir anlığına durur gibi oldu. Peter ve ekibi tam karşımda buradaydı. Benim çocukluk kahramanım, sığınağım şu an bu salona adım atıyordu.

Masadaki yemeği de Frank’ı da tamamen unuttum. Kimseyi umursamadan oturduğum sandalyeden fırladım ve ona doğru koşmaya başladım. Yemekhaneyi yarayan gözleri, benim ona doğru koştuğumu görünce Peter’ın yüzünde kocaman, sıcak bir gülümseme oluştu. O da adımlarını hızlandırıp bana doğru koştu. Yemekhanenin tam ortasında, yüzlerce meraklı gözün önünde birbirimize kavuştuk.

Kolları belimi sarıp beni havaya kaldırırken, ben de kollarımı onun boynuna sıkıca doladım. “Gerçekten buradasın,” diye fısıldadım heyecanla titreyen sesimle.

“Evet, senin için buradayım,” dedi Peter. Odunsu ferah kokusu güven doluydu. Beni daha da güçlü, sanki bir daha hiç bırakmayacakmış gibi sarıp sarmaladı.

Peter’a daha da sıkı sarılmak, kokusunu içime çekmek üzereyken yemekhanenin kapısından içeri giren silüeti fark ettim. Karga içeri adım attığı an ellerim Peter’ın sırtında donakaldı.

Beni bir başkasının kollarında gördüğü an Karga’nın adımları bıçak gibi kesildi. Çatılan koyu kaşlarının altındaki derin gözlerinden ne geçtiğini anlamak imkânsızdı ama içindeki fırtınayı hissetmemek imkânsızdı. Yanındaki ellerini o kadar sıkı yumruk yapmıştı ki eklem yerleri bembeyaz kesilmişti.

Karga ağır ve tehditkâr adımlarla bize doğru yürümeye başladıkça, kalbimdeki panik ve endişe çığ gibi büyüyordu. Bakışlarındaki o yakıcı his, tüm salonu buz gibi bir atmosfere boğmaya yetmişti.
💋💋💋💋💋💋💋💋💋💋💋💋
BÖLÜMÜ BEĞENMEYİ VE YORUM BIRAKMAYI UNUTMAYIN LÜTFEN!!!
SİZDEN KÜÇÜK BİR RİCAM VAR. RİCA ETSEM KİTABIMI ÇEVRENİZE ÖNERİR MİSİNİZ?
KİTABIMIN DAHA BÜYÜK KİTLELERE ULAŞMASI İÇİN BUNA İHTİYACIM VAR 🥺🥺