LEYL kitap kapağı

2. bölüm / 18

LEYL

İhanet

Vaveyla Yazarı: Hima 𓂀🪽

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: İhanet

Bir hışımla elimdeki sanal gerçeklik gözlüğünü yatağa fırlattım. Oyun konsolu da sertçe yere çarpıp birkaç kez sekerek halının üstünde durdu. Bu oyunu kazanmak için bütün gece uyumamış, saatlerce ekran başında çürümüştüm. Ve şimdi son anda kaybetmek sinirlerimi altüst etmişti. Adrenalin yüzünden nefesim hâlâ düzene bile girmemişti. Kalbim göğsümün içinde deli gibi atıyordu.

“Oyunun efektlerini nasıl bu kadar gerçekçi yapmayı başarmışlar? Bir an gerçekten oyunun içindeyim sandım.” diye mırıldandım.

Başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım ama zihnim hâlâ az önce yaşadığım sahnelerin içindeydi. Kulaklarımda patlama sesleri çınlıyor, sanki tenimde hâlâ o dijital dünyadaki soğuk rüzgârı hissediyordum. Tam sakinleşmeye çalışırken gözüm duvardaki saate kaydı. Bir anda yerimden fırladım.

“Hassiktirrr!”

Saat sekiz buçuktu. Benim ise dokuzda işte olmam gerekiyordu. Ama şu an işe yetişmem için mucizeden fazlası lazımdı. Odamın içi resmen savaş alanına dönmüştü. Cips paketleri, enerji içeceği kutuları, yerlere saçılmış kıyafetlerin üstünden atlaya atlaya dolabıma koştum. Üzerimdeki bana birkaç beden büyük gelen siyah tişörtü çıkarıp odanın köşesine fırlattım. Elime geçen ilk beyaz tişörtü hızla üzerime geçirirken saçlarım yüzüme yapışıyordu. İşten döndükten sonra günlerdir yapmam gereken temizliği halletmem lazımdı.

Aynanın karşısına geçtiğimde gördüğüm manzara karşısında yüzüm düşmüştü. “Nalin bebeğim bu gerçekten sen misin? İnsanlıktan çıkmışsın resmen!” homurdanarak ellerimi yüzüme yerleştirdim ve kendime gelebilmek için yüzümü hafifçe birkaç kez tokatladım. Yeşil gözlerimin altı morarmıştı. Solgun tenim yüzünden uykusuzluğum daha da belirgin görünüyordu. Saçlarımsa tam bir felaketti. Dağınık topuzumu çözdüğüm anda siyah dalgalar omuzlarıma döküldü ama resmen birbirine düğümlenmişlerdi.

“Harika. Gerçekten harika.” Saçımı tararken birkaç saç teli kopunca sinirle homurdandım. Sonunda saçlarımı sertçe tarayabilip sıkı bir at kuyruğu yapmayı başardım. Yüzümü buz gibi suyla yıkadım ve dişlerimi de olabildiğince hızlı şekilde fırçalayıp, hazırlanmamı bitirdim. Evim küçük olduğu için birkaç adımda kapıya ulaşabilmiştim. Vestiyerin üstündeki çantamı kaptığım gibi spor ayakkabılarımı ayağıma geçirip dışarı fırladım.

Çalıştığım kafe aslında evime yakındı. Eğer hiç durmadan koşarsam on beş dakikada orada olabilirdim. Ve böylece derince nefes alarak koşmaya başladım. İzmir’in sabah serinliği yüzüme çarpıyor, ciğerlerim yanıyordu. Sokaklar henüz tam kalabalıklaşmamıştı. İnsanlara çarpa çarpa ilerliyor, kırmızı ışıkları bile umursamıyordum. Ta ki birine sertçe çarpana kadar. “Ah!” diye inledim. Bir anda dengemi kaybedip yere kapaklanmıştım. Karşımdaki yaşlı adam da benimle birlikte yere düşmüştü.

“Allah kahretmesin ya!”

Hemen doğrulup yaşlı adamın yanına çömeldim. “Ben çok özür dilerim amcacığım! İyi misiniz?” dedim. Adam dizini tutup yavaşça doğrulurken gözlerini bana dikti. O an içime garip bir huzursuzluk çöktü. Bana öyle dikkatli bakıyordu ki sanki beni yıllardır tanıyormuş gibiydi. Bakışları özellikle gözlerimde takılı kaldı. Bir anlığına ürperdim. Saçları kar gibi beyazdı. Yüzü derin kırışıklıklarla doluydu ama gözleri tuhaf şekilde canlıydı.

“İyi misin amcacığım?” diye yeniden sordum. Adam birkaç saniye boyunca yüzümü incelemeye devam etti. Sonra hafifçe başını eğdi.

“İyiyim kızım. Merak etme bir şey olmadı bana.” Sesinde anlamlandıramadığım garip bir ton vardı. Sanki normal bir cümle kurmuyor da ima yapıyordu. Yaşlı adam birden yerdeki eşyalarımı toplamaya başladı. Ben de hemen eğilip etrafa dağılan eşyalarımı çantama yerleştirmeye başladım. Yerdeki telefonumu da alıp çantama koyduktan sonra yaşlı adam çantamı bana uzattı.

Elim, çantayı alırken yaşlı adamın ellerine değmişti. Teni buz gibiydi adamın. Refleksle hemen geri çekildim. Yaşlı adam bunu fark etmiş olacak ki yüzünde belirsiz bir ifade oluştu. Ardından hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp yürümeye başladı. Ben ise olduğum yerde kalmış onu izliyordum. İçime sebepsiz bir sıkıntı çökmüştü. Adam sokağın köşesinden kaybolduğu anda derin bir nefes verdim.

“Tamam Nalin sakin ol. Fazla oyun oynadığın için iyice paranoyaklaşmaya başladın.” Kendi kendime söylenip çantamı omzuma geçirdim ve yeniden koşmaya başladım. Kafeye vardığımda nefes nefeseydim.

Kapının önünde birkaç saniye durup sakinleşmeye çalıştım çünkü içeri girdiğim an Ali Bey’in öfkesine kurban olacağımı biliyordum. Ve haklı da çıktım. Kapıdan adımımı atar atmaz sert sesi bütün kafede yankılandı. “Vay vay sonunda kimleri görüyorum.” dedi oldukça alaylı bir sesle.

Donup kaldım. Ali Bey kasanın yanında durmuş bana bakıyordu. Üzerindeki beyaz gömleğin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Ve iki elini beline koymuştu. Dağınık sarı saçları bugün her zamankinden daha düzgündü ama yüzündeki ifade hiç hoş değildi. O böyle durdukça gözümde gittikçe daha fazla devasalaşıyordu. “Bir işinizin olduğunu hatırladınız demek, Nalin Hanım.” Kafedeki herkes dönüp bana bakınca yüzüm ateş gibi yandı. Birkaç küçük adım atıp konuşmaya başladım.

“Ne deseniz haklısınız Ali Bey. Bir daha olmayacak.” Sesimin titrememesi için kendimi zor tutuyordum. Ali Bey birkaç saniye boyunca buz mavisi gözlerini üzerimden ayırmadı. O yoğun bakışları midemin içinde tuhaf bir his oluşturuyordu içimde. Sonra ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Tam önümde durduğunda nefesim kesildi. Boy farkımız yüzünden kafamı kaldırmak zorunda kalıyordum. Bir doksan beşten uzundu kesinlikle. Bugün diğer günlere nazaran daha özenli giyinmişti. Beyaz jilet gibi olan gömleğinin altından belli olan kasları onun düzenli olarak spor yaptığını haykırıyordu. Lacivert pantolonu da ona oldukça yakışmıştı. Tek kelimeyle nefes kesici görünüyordu.

“İki yıldır burada çalışıyorsun,” dedi alçak sesle. Derince yutkunup gözlerimi Ali’nin yakışıklı yüzüne çevirdim. “E- evet” diyerek kekeledim. İçimden kendime okkalı bir küfür söyledikten sonra başımı yavaşça yere indirdim. “İşe geç kalmaman gerektiğini de biliyor olmalısın.” Nedense azar işitmek yerine onun bu kadar yakın olması beni daha çok geriyordu. Keskin parfümünün kokusu bile başımı döndürüyordu. Tam cevap verecekken bir anda başım zonklamaya başladı. Gözümün önünde kısa bir görüntü parladı.

Kan kırmızısı bir gökyüzünün altında, yıkılmış taş sütunların ortasında oturuyordum. Gözlerim kısa bir an ellerime kaydı, parmaklarımdan kanlar damlıyordu. Üzerimde hissettiğim yakıcı bir his yüzünden hızla başımı kaldırdım. Ve karanlığın içinde bana bakan bir çift altın gözü gördüm. O kadar kısa bir andı ki gerçekliği sorgulamama bile vaktim olmadı. Bir nefeste geri irkildim. Kalbim deli gibi çarpmaya başlamıştı. Ali Bey kaşlarını çattı. Bana birkaç adımda yaklaşıp nazikçe kollarımdan tuttu. “İyi misin sen?” diye sordu. Endişelendiği sesinden belliydi.

Bir elimle tezgâha tutundum. Görüntü sadece bir kaç saniye sürmüştü ama o kadar gerçekti ki. Sanki gerçekten oradaydım. “İyiyim.” dedim zorla. Sesim bana bile yabancı gelmişti. Az önce gördüğüm şey yüzünden nerede olduğumu unutmuştum. Kafamın içinde hâlâ gördüğüm kırmızı gökyüzü vardı. Yıkılmış taş sütunlar. Ve karanlığın içinden bana bakan o altın renkli gözler resmen içime işlemişti.

Ama bu mümkün değildi. Büyük ihtimalle uykusuzluktan saçmalıyordum. Bütün gece oyun oynarsam beynimin bana oyun oynaması gayet normaldi. Ali Bey kaşlarını çatmış hâlde birkaç saniye daha yüzüme baktı. Sanki yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu. “Neyse, bu son olsun. Hadi hazırlan ve işinin başına geç. Zaten yeterince geciktin Nalin.” Bunları oldukça sakin bir sesle söylemiş olmasına rağmen tüm tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Başımla hafifçe onaylayıp hızlıca soyunma odasına doğru yürümeye başladım. Yanından geçerken göz göze gelmemeye özellikle dikkat ediyordum. Nedense bugün onun bakışları her zamankinden daha yoğun hissettiriyordu.

Koşar adım soyunma odasına girip kapıyı arkamdan kapattığım an derin bir nefes verdim. “Sıkıcı bir iş günü daha başlıyor.” söylenerek dolabımın kilidini açtım. Çantamı dolabıma bırakırken ellerimin hâlâ hafif titrediğini fark ettim. Az önce gördüğüm görüntü gözümün önünden gitmiyordu. Başımı iki yana sallayıp düşünmeyi bırakmaya çalıştım. “Uykusuzluk işte Nalin. Saçmalama.” Dolaptan krem rengi önlüğümü çıkarıp hemen üzerime giydim. En sevdiğim kısmı önündeki küçük beyaz papatya desenleriydi. Tam ortasında ise kafenin adı yazıyordu. Kaferoy.

Önlüğü üzerime geçirirken istemsizce dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Aslında işimi seviyordum. Burası küçük bir işletmeydi ama müdavimleri oldukça fazlaydı. Özellikle sabah saatlerinde içerisi tam anlamıyla ana baba günü olurdu. Kahve kokusu, insanların sohbet sesleri, fonda çalan hafif müzik… Kaferoy bana bazen gerçekten ev gibi hissettiriyordu. On sekiz yaşımda yetimhaneden ayrıldıktan sonra burada çalışmaya başlamıştım. Üniversitede hukuk fakültesini kazandığımda Ali Bey’le ders programıma göre çalışma saatlerimi ayarlamıştık. Bu konuda bana gerçekten yardımcı olmuştu. Son bir yıldır ise tam zamanlı çalışıyordum. Çünkü okulumu dondurmuştum.

Bir yıl öncesine kadar hayatımın kötü olduğunu düşünmezdim. Yorucuydu belki ama güzeldi. Sevdiğim bir erkek vardı. Ve kardeşim gibi gördüğüm bir arkadaşım… Ta ki ikisini benim yatağımda basana kadar. Acı bir gülümseme yayıldı dudaklarıma. Aslında ihanete uğramak bana çok yabancı bir şey değildi. Hayatım boyunca kaybetmeye alışmıştım. Kendimi bildim bileli yalnızdım çünkü. Bir ailem olmamıştı hiç. Hatta gerçek bir doğum günüm bile yoktu. Ben daha birkaç günlük bir bebekken bir ailenin beni evlerinin önünde bulduğunu söylemişlerdi. Kundağa sarılmış şekilde kapılarının önüne bırakılmışım.

Önce karakola götürülmüşüm, sonra ailem bulunamayınca yetimhaneye verilmişim. İsmimi bile orada almıştım. Çocukluğumun büyük kısmı yurt duvarlarının arasında geçmişti. İki farklı aile beni evlat edinmişti ama ikisi de kısa süre sonra beni geri göndermıştı. Sebebi ise hep aynıydı. Tuhaf. Benim uğursuz olduğumu düşünüyorlardı. Ve dürüst olmak gerekirse bazen ben bile buna inanıyordum. Çünkü hangi eve gitsem kötü şeyler yaşanıyordu. Birinin işi batıyor, biri hastalanıyor, aile içinde korkunç kavgalar çıkıyordu. En sonunda herkes aynı şeye karar vermişti. Sorun sadece bendim.

Yurda ikinci kez geri gönderildiğimden sonra kimse beni istememişti artık. Oradaki çocuklar bana “Uğursuz Nalin” diye seslenmeye başlamıştı. Benden korkuyorlardı. Sanki dokunsalar hayatları mahvolacakmış gibi davranıyorlardı. Kimse benimle arkadaş olmak istemiyordu. Bir kişi hariç. Esmira.

Esmira yurda ben on iki yaşındayken gelmişti. Ailesini trafik kazasında kaybetmişti ve başka akrabası olmadığı için yurda yerleştirilmişti. İlk geldiğinde kimseyle konuşmuyordu. Sessizdi. Kırgındı. Ve gözleri sürekli ağlamaktan kıpkırmızıydı. Odaya ilk girdiği günü hâlâ hatırlıyordum. Küçük valizini yatağın kenarına bırakmış, kimseye bakmadan sessizce oturmuştu.

Aynı odada kalmaya başlamıştık. Yataklarımız yan yanaydı. Bir gece hıçkırık sesine uyandım. Başımı çevirdiğimde Esmira’nın battaniyenin altında sessizce ağladığını gördüm. İlk başta karışmamıştım. Çünkü insanların acısına yaklaşmaya korkuyordum. Birine bağlanırsam sonunda gideceğini öğrenmiştim. Ama o gece dayanamadım. Sessizce yatağımdan kalkıp yanına oturdum. “İyi misin?” diye sormuştum çekinerek. O an yüzünü kaldırıp bana bakışını hiç unutamıyordum. O kadar yalnız görünüyordu ki. O gece odanın köşesinde sabaha kadar oturup konuşmuştuk. Ailesini anlatmıştı bana. Ben de ilk kez birine kendimden bahsetmiştim.

Ve o geceden sonra Esmira benim en yakın arkadaşım olmuştu. Aynı liseye gitmiş, aynı sırayı paylaşmıştık. İnsanlar beni dışladığında hep yanımda durmuştu. Bu yüzden ona güvenmiştim. Hayatımdaki tek ailem gibi görmüştüm. Lisenin son yılında ise Polat’la tanışmıştım. Okulun futbol takımının kaptanıydı. Uzun boylu, dikkat çekici ve kendine fazla güvenen erkeklerden biriydi. Fazla abartı olmayacak şekilde, kaslı bir vücuda sahipti. Açık kahverengi saçları vardı. Gülümsediğinde bütün kızların dönüp baktığı türden biriydi. Ve ne yazık ki ben de o kızlardan biri olmuştum.

Bir gün beden dersinde bahçede yürürken kafama doğru hızla gelen futbol topunu görmüştüm. Kaçmaya fırsat bulamadan biri kolumdan çekmişti. Bir anda sert bir göğse çarptım. Polat beni kendine doğru çekmişti. Dengemi kaybedip direkt üzerine düşmüştüm. Başımı kaldırdığımda yüzünde hafif eğlenceli bir ifadeyle bana baktığını gördüm. İşte o an utançtan ölmek istemiştim. Çünkü hâlâ onun üstündeydim. Ve olduğumuz pozisyon yanlış anlaşılmaya oldukça müsaitti. “Ş-şey… Özür dilerim.” diye fısıldadım.

Konuşurken gözlerine bakmamaya çalışıyordum ama onun bakışları yüzümde dolaştıkça daha da heyecanlanıyordum. Polat sadece gülümsemişti. “Sorun değil” demişti alçak sesle. “İsmin Nalin’di değil mi?” Nefesi kulağıma değdiğinde yüzüm resmen yanmaya başlamıştı.

“Evet ama ismimi bilmemen biraz garip çünkü bu yıl aynı sınıftayız.” Dudaklarının kenarı kıvrılmıştı. “Desene artık daha sık karşılaşacağız.” Yüzündeki rahat ifade sinirimi bozması gerekirken tam tersine kalbimin hızlanmasına neden olmuştu.

Polat insanın aklını karıştıran erkeklerdendi. Kendinden fazla emin oluşu, bakışları, konuşurken dudaklarının kenarının hafifçe kıvrılması, insanı istemeden kendisine doğru çekiyordu. “Şimdi söyle bakalım,” dedi kollarını göğsünde birleştirerek, “ne zaman beni kahve içmeye götürüyorsun?” Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım.

“Erkek olan sensin. Eğer benimle kahve içmek istiyorsan beni senin davet etmen gerekmiyor mu?”

Polat gür sesiyle kahkaha attı. “Böyle klişelere takılan biri değilim ben.” Bir adım daha yaklaştı. “Hem seni ölümden kurtardım sayılır. Bir kahveyi hak etmişimdir bence.”

“Abartma istersen, top sadece kafama çarpacaktı.”

“Hayır,” dedi gözlerini gözlerime dikerek. “Bence bayağı dramatik bir kurtarıştı.” İstemeden gülümsemiştim. Ve o an hayatımın en büyük hatasını yapmış oldum.

“Tamam,” dedim sonunda. “Okul çıkışı kahve içebiliriz.” Polat yüzünde zafer kazanmış gibi bir ifadeyle sırıttı.

“Harika. O zaman çıkışta seni ben bulurum, Uğursuz kız.” dedi. Gülümsemem bir anda silindi. O lakabı duymaktan nefret ediyordum. Sebebini bilmediğim şekilde lisede de bana uğursuz diyorlardı. Liseden mezun olduktan sonra, bunun Esmira yüzünden olduğunu öğrenince şaşırmamıştım. O sürtük her şeyi yapabilecek bir kadındı.

Yüzümdeki değişimi fark etmiş olacak ki kaşları hafif çatıldı. “Ben gerçekten özür dilerim. Sadece şaka yapmak istemiştim,” dedi hemen. “Herkes öyle dediği için ağzımdan çıktı.”

Başımı iki yana salladım. “Sorun değil.” dedim kısık ve güçsüz çıkan sesimle. Ve üzerinden kalktım. Ona sorun değil demiştim ama sorundu. Her zaman sorun olmuştu.

Polat birkaç saniye boyunca yüzüme baktıktan sonra yavaşça gülümsedi. “Bence insanlar saçmalıyor. sen uğursuz olamayacak kadar güzelsin.” Neden bilmiyorum ama o an söylediği o basit cümle bile içimde garip bir sıcaklık oluşturmuştu. Çünkü ilk kez biri bana acıyarak değil, gerçekten inanarak bakıyordu.

O gün okul çıkışında birlikte küçük bir kafeye gitmiştik. Saatlerce sohbet etmiştik. En çok konuşan kişi Polat’tı. Oyunlardan, açtığı yayınlardan, sosyal medya hesaplarından bahsediyordu. İnsanların onu ne kadar takip ettiğini anlatırken gözlerinin içi parlıyordu. Ben ise çoğunlukla onu dinliyordum. Çünkü onun yanında kendimi garip şekilde rahat hissediyordum. Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi. Günün sonunda birbirimizi bütün sosyal medya hesaplarımızdan eklemiştik. Sonraki günlerde ise sürekli konuşmaya başladık. Sabah günaydın mesajları. Gece sabaha kadar süren telefon konuşmaları. Birlikte oynadığımız oyunlar yüzünden farkına bile varmadan hayatımın merkezine yerleşmişti.

Ve sonunda sevgili olmuştuk. İlk zamanlar gerçekten mutluydum. Hatta bazen kendi kendime bunun gerçek olamayacağını düşünüyordum. Çünkü hayatımda ilk kez biri beni seçmişti. Gerçekten seçmişti. Polat bazen ailesi evde olmadığında beni evine çağırıyordu ama ben tek başıma gitmeye çekiniyordum. Bu yüzden Esmira da bizimle geliyordu. Aslında bu fikir tamamen ondan çıkmıştı.

“Tek başına gitmeni istemiyorum,” diyordu sürekli. “Erkek milletine güven olmaz.” derdi her zaman. O zamanlar bunu korumacı bir tavır sanıyordum. Polat ilk başta Esmira’nın sürekli bizimle olmasına garipsemişti ama zamanla alışmıştı. Hatta bir süre sonra üçümüz sürekli birlikte vakit geçirmeye başlamıştık.

Oyun oynuyor, canlı yayın açıyor, bazen sabaha kadar kahkaha atıyorduk. Hayatımın en güzel dönemiydi sanırım. Ya da ben öyle sanıyordum. Esmira da zamanla yayınlara katılmaya başlamıştı. Özellikle Polat’la oyun oynarken aşırı heyecanlanıyordu. Sürekli onun yanında oturuyor, en küçük şakasına bile kahkahalarla gülüyordu. Ben ise bunu dostluk sanıyordum. Çünkü ona güveniyordum. Kendimden bile fazla güveniyordum. Aradan aylar geçmiş üniversiteye başlamıştık. Ben hukuk okuyordum. Polat bilgisayar mühendisliği kazanmıştı. Esmira ise Eskişehir’de diyetisyenlik bölümüne gitmişti.

Başta her şey normaldi ama sonra… Bir şeyler değişmeye başladı. Önce küçük şeylerdi. Polat mesajlarıma geç dönmeye başlamıştı. Eskisi kadar benimle ilgilenmiyordu. Bazen saatlerce telefonuna bakıp gülümsüyor ama ben konuştuğumda beni duymuyormuş gibi davranıyordu. Esmira da değişmişti. Eskiden bana hayranlıkla bakan kız gitmişti sanki. Sürekli kusurlarımı yüzüme vuruyor, benimle alay ediyor, her tartışmada beni küçümsemeye çalışıyordu. En kötüsü ise Polat’ın yanında bambaşka biri olmasıydı. Onun yanında sesi değişiyordu. Gülüşü değişiyordu. Bakışları bile değişiyordu. Ve ben bütün bunları göre göre kendimi kandırıyordum.

Çünkü korkuyordum. Kaybetmekten korkuyordum. Bir gün ise ipler tamamen koptu. Esmira yaz tatili için İzmir’e gelmişti. Daha önceden konuştuğumuz gibi benimle kalacaktı. Ev küçük olduğu için aynı odada kalıyorduk ama bunu hiç sorun etmemiştim. O gün okuldan erken çıkmıştım. Aslında planım Polat’a sürpriz yapmaktı. Beraber vakit geçirmek istiyordum çünkü son zamanlarda sürekli benden kaçıyordu. Telefonla aradığımda bana, final haftasında olduğunu o yüzden yoğun olduğunu söylemişti. Ama nedense içime bir huzursuzluk çökmüştü.

Eve döndüğümde kapının önünde duran erkek ayakkabısını gördüğüm an ise kalbim durmuştu sanki. Polat’ın ayakkabısıydı. Bir anda ellerim buz kesmişti. Hayır. Hayır, olamazdı. Yavaşça odama doğru yürümeye başladım. Attığım her adımda içeriden gelen kahkaha sesleri daha net duyuluyordu. Ve bu seslerin tahmin ettiğim kişiler olmamaları için tüm yüreğimle dualar ediyordum. Elim kapının koluna uzandığında nefes alamıyordum artık. İçimdeki son umut kırıntısına tutunuyordum. Belki yanlış anlıyorumdur diye düşünüyordum. Belki gerçekten düşündüğüm şey değildir.

Ama kapıyı açtığım anda dünyam başıma yıkılmıştı. Gördüklerim karşısında bütün vücudum buz kesmişti. Elim hâlâ kapının kulpundaydı. Öylece donup kalmış, onları izliyordum. Sanki bedenim bana ait değilmiş gibiydi. Ne bağırabiliyor ne ağlayabiliyor ne de hareket edebiliyordum. Sadece bakıyordum. Aylarca güvendiğim iki insanın beni paramparça edişini izliyordum. Odanın içi ağır bir parfüm kokusuyla dolmuştu. Yatağın üzerindeki dağılmış çarşaflar, yerlere saçılmış kıyafetler, hâlâ devam eden kahkahaların yankıları. Hepsi midemi bulandırıyordu.

Kendime düşünme fırsatı bırakmadan içeri girdim. Kapının sesiyle ikisinin de bakışları bana döndü. Bir anda odanın havası buz gibi olmuştu. Polat yüzündeki şaşkınlığı toparlar toparlamaz yerden kıyafetlerini alıp hızla giydi ve bana doğru yürümeye başladı. Onu o an öldürmek istedim. Gerçekten istedim. İçimde öyle korkunç bir öfke vardı ki gözüm mutfaktaki bıçakları arıyordu. Ona saldırmamak için ellerimi yumruk yapmıştım. Kendimden korkuyordum. Çünkü bunu yapabilecek kadar öfkeli olduğumu biliyordum.

“Nalin, ben gerçekten açıklaya—” Yüzüne indirdiğim tokat sözünü yarıda kesti. Çarpmanın etkisiyle başı yana savrulurken odada yankılanan ses bile beni sakinleştirmeye yetmemişti. Derin bir nefes aldım. Konuşabilmek için kendimi zorluyordum.

“Hemen bu evden, hayatımdan siktirip gidiyorsun.” Sesim o kadar soğuktu ki ben bile kendimi tanıyamadım. Polat birkaç saniye yüzüme baktı. İlk kez gözlerinde korkuya benzeyen bir şey gördüm. Hiçbir şey söylemeden kıyafetlerini toplamaya başladı.

Bir zamanlar uğruna ağladığım adam şimdi gözümde yabancıdan bile değersizdi. Kapıdan çıkıp gittiğinde gözlerim bu kez Esmira’ya döndü. Sakince giyiniyordu. Sanki biraz önce hayatımı mahvetmemiş gibi. Onun bu rahatlığı beynimdeki son ipi de kopardı. Bir anda üzerine yürüyüp sertçe yanağına tokat attım. Şaşkınlıkla yüzünü tutup bana baktığında diğer yanağı da nasibini aldı. “Nasıl yapabildin bunu?” diye bağırdım sonunda. “Sen benim kardeşimdin Esmira! Bu dünyadaki tek ailemdin!” tüm öfkem sesime yansımıştı.

“Nasıl sevgilimle yatabildin!? Bunu bana nasıl yaparsın?” Aslında ağlamak, çığlık atmak, evi başlarına yıkmak istiyordum ama içimdeki acı o kadar büyüktü ki bedenim bile hissizleşmişti.

Esmira birkaç saniye boyunca bana baktı. Sonra dudaklarını araladı. “Senden özür dilemeyeceğim Nalin.” Sesi dümdüzdü.

“Çünkü pişman değilim.” O an kalbime biri bıçak saplamış gibi hissettim. “Ona ilk aşık olan bendim,” diye devam etti. “Ama o seni seçti. Sen farkında olmadan onu elimden aldın. Ben sadece bana ait olanı geri aldım.”

Nutkum tutulmuştu. Karşımda tanıdığım Esmira yoktu artık. “Bunu bana neden hiç söylemedin?” dedim titreyen sesle. “Ona aşık olduğunu bilmiyordum!” “Çünkü söylesem geri çekilir miydin?” diye acı acı güldü.

Cevap veremedim. Çünkü veremezdim. Esmira gözlerimin içine bakarak konuşmaya devam etti. “Senin neyini eksik gördü de bana geldi sanıyorsun?” dedi. İşte o cümle canımı her şeyden daha fazla yakmıştı. Çünkü aylar boyunca aynı soruyu kendime sormuştum zaten. Neyim eksikti? Neden yeterli değildim?

Daha fazla şey duymak istemeyerek, “Her neyse” dedim sonunda boğuk bir sesle. “Şimdi ne olacak? Seninle sevgili mi olacak sanıyorsun?” Esmira’nın yüzündeki ifade kısa süreliğine değişti. Ve ben o an anladım. Polat ona hiçbir şey vaat etmemişti. “Ah zavallı Esmira” dedim acı bir gülümsemeyle. “Sen onun için sadece kolay ulaşılan birisin. Seni hiçbir zaman sevmeyecek.” Çünkü Polat’ı tanıyordum. Onun gözlerinde aşk nasıl görünürdü biliyordum. Ve son aylarda Esmira’ya bakarken o bakışı hiç görmemiştim. Sadece sahip olma isteği vardı. O kadar.

Bir anda son birkaç ay gözümün önünden geçti. Polat’ın bana dokunmaktan kaçması. Sürekli sinirli olması. Benimle yakınlaşmaya çalıştığında geri çekilmesi. Ama Esmira’nın yanında kahkahalar atması. Meğer her şey gözümün önündeymiş. Ben sadece görmek istememişim. Çünkü kaybetmekten korkmuşum. En büyük öfkem de buydu zaten. Kendime duyduğum öfke. Nasıl bu kadar kör olabilmiştim? Esmira sessizleşmişti. Bakışları dalmıştı ama artık umurumda değildi. İçimdeki son kırıntılar da tükenmişti artık.

“Git buradan.” Sesim buz gibiydi. “Valizini bile açmamıştın zaten. Al ve hayatımdan çık.” Esmira birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Sonra hiçbir şey söylemeden valizini aldı ve çıktı. Kapı kapandığı an dizlerimin bağı çözüldü. Yere çöktüm. Ve ilk kez uzun bir zaman sonra ağlamaya başladım. Saatlerce ağladım. Nefes alamıyordum ve göğsüm sıkışıyordu. Kalbim sanki kaburgalarımı kırıp çıkacak gibiydi. İşte o gün panik atakla tanıştım. Ve bir daha hayatımdan hiç çıkmadı.

“Nalin! Nalin neredesin? Gel artık buraya!” Ceyda’nın sesiyle irkilip kendime geldim. Bir anlığına yine geçmişe dalmıştım. Ne zaman o günü hatırlasam aynı acıyı yeniden yaşıyordum. Doğduğum andan beri şanssızdım zaten. Ama bu kadarı gerçekten fazla değil miydi? Derin bir nefes alıp yüzümü toparlamaya çalıştım. Eğer biraz daha burada oyalanırsam yakında işimden de olacaktım. “Hemen geliyorum Ceyda!” diye seslendim.

İçeri geçtiğimde Ceyda çoktan masaları düzenlemeye başlamıştı. Burak da vitrindeki tatlıları yerleştiriyordu. “Beni beklemeden başlamışsınız bile,” dedim mahcup bir ifadeyle. “Özür dilerim, her şeyi size bıraktım.”

“Sorun değil,” dedi Ceyda omuz silkerek. “Bir gün de ben geç kalırım, ödeşiriz.” Ses tonu garip şekilde sertti ama üstünde durmadım. “Tamam,” deyip hemen işe koyuldum. Tam kahve fincanlarını dizerken Ceyda yeniden konuştu. “Bu arada bugün Ali Bey’in iş ortakları gelecekmiş.”

Başımı ona çevirdim. “O yüzden ekstra dikkatli olmalıymışız. Sen yokken bizi bayağı uyardı.” Kaşlarını kaldırdı. “En küçük hataya tahammülü yokmuş bugün.” İç çekip gözlerimi devirdim. “Harika.” “Bugün neden takım elbiseye yakın giyindiğini de anlamış olduk,” dedi Ceyda dalgın dalgın. Ali Bey’in adı geçince gözleri istemsizce parlamıştı. Fark etmemek mümkün değildi. “Ne giyse yakışıyor adama,” diye devam etti iç çekerek. “Çok yakışıklı değil mi sence de?”

Hiç düşünmeden cevap verdim. “Evet, gerçekten yakışıklı.” Ceyda’nın gözleri büyüdü. “Ciddi misin? Sen de gerçekten onu yakışıklı buluyor musun? Bakışlarından bu hiç anlaşılmıyor.” dedi.

“Tabii ki onu yakışıklı buluyorum. Göz var nizam var. Adam Yunan Tanrısı gibi mübarek.” Gülmeye başladım. “Liseli kızlar sırf onu görmek için okul çıkışı buraya geliyor resmen.” İkimiz de gülmeye dalmıştık ki arkamızdan gelen erkek sesiyle irkildim.

“Kimmiş o yakışıklılığıyla kafeye müşteri kazandıran adam?” Bir anda omuzlarım gerildi. Arkamı döndüğümde Ali Bey’in tam arkamızda durduğunu gördüm. Kollarını göğsünde birleştirmişti. Mavi gözleri direkt bana kilitlenmişti.

“Kim olacak Ali Bey, tabii ki s—”

“Burak,” diye atıldı Ceyda aniden ve lafımı kesti.

“Evet, Burak’tan bahsediyorduk.” Şaşkınca ona baktım. Düpedüz yalan söylemişti. Ceyda gizlice kaş göz yapınca bozuntuya vermedim. “Evet,” dedim sakin görünmeye çalışarak. “Burak sayesinde kafemizin kız müdavimleri bayağı arttı.”

Ali Bey’in gözleri hafifçe kısıldı. “Sen de o hayran kitleden misin peki?” Ses tonu fazla sakindi. Tehlikeli derecede sakin.

“Hayır,” dedim hemen.

“Ama yakışıklı olduğunu düşünüyorsun.”

“Evet.” Omuz silktim. “Sizi de yakışıklı buluyorum sonuçta. Bu hayran olduğum anlamına gelmez.”

Bir anda dudağının kenarı kıvrıldı. “Demek beni yakışıklı buluyorsun ha?” dedi. Ey yüce tanrım neden ağzımı tutamıyordum ki?

“Evet Ali Bey,” dedim bıkkınca. “Sizi de Burak’ı da yakışıklı buluyorum. Şimdi izninizle çalışmam gerekiyor.” Ali Bey’in bana karşı olan ilgisini artık anlamayacak kadar kör değildim. Ve dürüst olmak gerekirse bundan korkmuyordum. Beni rahatsız eden şey başkaydı. Ceyda’nın ondan hoşlandığını biliyordum. Bu yüzden Ali Bey benimle onun yanında flört etmeye çalıştığında içimde garip bir suçluluk hissi oluşuyordu. Ben hâlâ kırık parçalarımı toplamaya çalışıyordum. Yeni bir ilişki için hazır değildim.

“Tamam, hadi artık bu kadar sohbet yeter. Herkes işinin başına dönsün, birazdan misafirlerimiz kafeye gelmiş olur. Ceyda, içeriye giren müşterilerle ilgilen.” Bunları söylerken bir an bile gözlerini benden çekmemişti. Gözleri o kadar derin bakıyordu ki, bakışlarından etkilenmemek elde değildi. Onunla arama giren bir beden bakışmamızı böldü.

“Hoş geldiniz Levent Bey, biz de sizi bekliyorduk.” Ali Bey, adının Levent olduğunu öğrendiğim adamla el sıkışıyor, bir yandan da oturacakları masaya doğru yöneliyorlardı.

Ben de hemen yeni gelen bir müşterinin siparişini almak için yanına gittim. Genç bir adamdı ve telefonuna öyle dalmıştı ki beni fark etmesi için konuşmaya başlamam gerekti. “Hoş geldiniz, eğer seçiminizi yaptıysanız siparişinizi alabilir miyim?” diye sordum oldukça nazik bir sesle. Elimde kalemim ve defterim hazır bir şekilde siparişi bekliyordum.

“Ben bir latte, böğürtlenli tart ve mümkünse tatlının yanında numaranızı da alabilir miyim?” Adamın sorusuyla başımı küçük defterimden kaldırıp ona baktım. O kadar dalgındım ki adamın son söylediğini de deftere yazmıştım.

Nazik olmasını umduğum bir sesle cevap verdim. “Siparişinizi hemen getiriyorum efendim. Son söylediğiniz şeyi de yanlışlıkla söylediğinizi varsayıyorum.” Aşk işlerini bırakalı çok olmuştu. Polat’tan sonra artık hiçbir erkeğe bir daha güvenebileceğimi zannetmiyordum. Her ne kadar son bir yılda özgüvenimi büyük ölçüde kaybetmiş olsam da, hâlâ güzel bir kız olduğumun farkındaydım. Arada sırada numaramı isteyenler oluyordu, ben de nazikçe vermek istemediğimi söyleyince konu kapanıyordu. Yine öyle olacak zannetmiştim ama bu seferki adam ısrarcı çıkmıştı.

“Hayır, doğru söyledim. Gayet ciddi bir şekilde bu güzel hanımefendinin numarasını istiyorum.” dedi inatçı adam. Gülümsediği için ortaya çıkan gamzeleri, kıvırcık siyah saçlarıyla birlikte sevimli bir görüntü oluşturuyordu.

“Beyefendi, farkında mısınız bilmiyorum ama daha ismimi bile bilmiyorsunuz ve sizin sorduğunuz tek şey numaram.” Sonunda sesim gülerek çıkmıştı çünkü karşımda garip bir oğlan, ellerini çenesinin altına koymuş bana bakıyordu. Sanki karşımda genç bir adam değil de küçük sevimli bir çocuk vardı.

“O zaman en baştan başlıyorum. Rica etsem bu güzel hanımefendi bana ismini söyleyebilir mi? Bu arada ben Mete.” deyip elini bana uzattı. Gülümseyerek bu sevimli oğlanın elini tutacaktım ki benim yerime başka bir el Mete’nin elini tuttu ve hiç de nazik olmayan bir şekilde onu kendisine doğru çekip yüzüne yumruk attı. Şaşkınlıkla yumruk atan kişiye baktığımda onun Ali Bey olduğunu gördüm. Şaşkınlığı üzerimden atıp hemen aralarına girmeye çalıştım.

“Ali Bey, siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz! Bırakın onu!” resmen bağırıyordum ama Ali’ye hiçbir etkisi olmuyordu. Ali resmen transa girmiş gibi zavallı Mete’yi yumrukluyordu. Olayı gören Levent ve Burak, Ali’nin iki koluna girip onu durdurmaya çalışıyordu. “Sen kimsin de benim sevdiğim kadına dokunmaya çalışırsın!”

“Ali yeter, dur artık öldüreceksin çocuğu!” diyerek resmiyeti bırakıp tekrar aralarına girmeye çalışıyordum. Bu sefer Ali sertçe sağ elinin tersini karnıma koyup beni geriye doğru itti.

“Sen Nalin, bir kez olsun bana öyle gülümsemezken nasıl bu puşta gülersin! Nasıl yaparsın bunu!” Ali delirmiş gibi davranıyordu. Yüzü öfkeden kızarmış, boynundaki damarlar şişmişti.

“Sen kendini ne sanıyorsun ya! Sana ne kime güldüğümden, kiminle ne yaptığımdan. Aramızda patron, çalışan ilişkisinden başka hiçbir şey yok, Ali Bey!” Sinirden sesim ve ellerim titriyordu.

“Başlatma bana beyinden de. Nalin, bak çok ciddi soruyorum sana, bunca zamandır sana aşık olduğumu nasıl fark etmezsin be kızım!”

Sesi bu sefer yalvarır gibi çıkmıştı ve tamamen bana dönmüştü. Bu fırsattan yararlanan Mete, arkasına bile bakmadan kaçıp gitmişti. Evet, Ali Bey’in benden hoşlandığının farkındaydım ama bunun sadece küçük bir hoşlantı olduğunu düşünürdüm. Şimdi ise bana ilan-ı aşk yapıyordu. Ne diyeceğimi bilmiyordum, gerçi söyleyecek bir cevabım da yoktu. Tek bildiğim, bir ilişkiye hazır olmadığımdı.

“Ali Bey, ben üzgünüm ama sevginize karşılık veremem ve daha fazla sizi de kendimi de bu duruma maruz bırakmamak için istifa ediyorum.” Sesim kendimden hiç beklemediğim kadar soğuk ve emin çıkmıştı. Saniye saniye Ali’nin önümde yıkılışına şahit oldum. Her zaman dik duran omuzları yenilgiyle çökmüş, her zaman bana ilgiyle bakan gözleri bu kez acı çekiyormuş gibi bakıyordu. Ali’nin bir şey söylemesine fırsat vermeden içeriye gidip önlüğümü çıkarıp yerine koydum. Daha fazla oyalanmadan çantamı da alıp geri döndüm ve tam Ali’nin önünde durdum.

“Yarın tekrar gelip istifam için evrakları imzalarım Ali Bey. Son olarak bunu sizin iyiliğiniz için söylüyorum, beni unutun.” Dedim ve hiçbir cevap beklemeden kafeden çıktım. Evime doğru yürürken kafamda binbir düşünce vardı. Bunlardan biri, eğer orada kalmaya devam edersem Ali Bey’e karşı sadece etkilenmekle kalmayıp ona aşık olacağımı biliyordum. Bu, şu an hayatımda en son isteyeceğim şey bile değildi.

Sokaklardaki rüzgâr yüzümü yalayarak geçerken zihnimdeki gürültüyü dindirmeye yetmiyordu. Adımlarımı hızlandırdım, sanki ne kadar hızlı yürürsem kafemdeki o kaos ortamından, Ali Bey’in çaresiz bakışlarından ve içimde filizlenmeye başlayan o korkutucu duygulardan o kadar çabuk kaçabilecekmişim gibi hissediyordum. Aşktan, bağlanmaktan, birine tekrar güvenmekten ölesiye korkuyordum. Polat’ın ve Esmira’nın bıraktığı enkaz henüz yüreğimde tüm sıcaklığıyla dururken, yeni bir yangının içine atlayamazdım. Kendimi korumamın tek yolu kaçmaktı ve ben de tam olarak bunu yapıyordum.

Apartmanın önüne geldiğimde merdivenleri üçer beşer tırmanıp kendimi daireme attım. Kapıyı arkamdan kapatıp sırtımı soğuk ahşaba yasladığımda ancak nefes alabildiğimi hissettim. Çantamı bir kenara bırakıp salondaki kanepenin üzerine çöktüm. Odam hâlâ sabah bıraktığım gibi darmadağındı ama şu an ne temizlik yapacak ne de bir şeyleri toplayacak gücüm vardı. Ellerimi yüzüme kapatıp derin nefesler almaya çalıştım. Ali Bey’in o son bakışı gözümün önünden gitmiyordu. Ama biliyordum, kalbimin kırık parçalarını henüz birleştirememişken başkasının elini tutamazdım. Bu hem bana hem de ona büyük bir haksızlık olurdu.

Artık gidecek bir işim yoktu. Beni tek rahatlatan şey, bir süre idare edecek bir birikimim olmasıydı. Bir yıl boyunca para biriktirmiştim. Şimdi tek ihtiyacım olan şey sıcak bir duş almak ve bilgisayarımın başına geçip oyun oynamaktı. Bir saat duşta oyalandıktan sonra kendime gelmiş gibi hissediyordum. Saçıma havluyu sarıp banyodan dışarı çıktım.

Artık bir an önce bilgisayarımın başına geçip oyun oynamak, birilerini öldürüp rahatlamak istiyordum. Ama önce bu evi daha yaşanabilir hale getirmeliydim. En son ne zaman temizlik yaptığımı bile hatırlamıyordum. Yere eğilip çantamdan ortalığa saçılmış eşyalarımı toplamaya başladım. Çoğu şey yatağımın altına kaçmıştı. En son maskaramı alırken elime onunla birlikte bir şey daha geldi. Kendime doğru çektiğimde bunun bir DVD olduğunu gördüm.

“Bu da nereden çıktı böyle?” diye kendi kendime söylenirken bir yandan DVD’yi inceliyordum. Daha önce gördüğüm hiçbir DVD’ye benzemiyordu. Küçük bir poşetin içine konmuştu ve üzerinde de “Nalin’e” yazıyordu. DVD’yi çıkardığımda daha da şaşırmıştım. Çünkü üzerinde daha önce hiçbir yerde görmediğim semboller vardı. Altın sarısı bu semboller DVD’nin her tarafını kaplamıştı.

“Herhalde bu daha önce aldığım oyunlardan biri.” Bu oyunu satın almış olmalıydım. Dağınıklığım yüzünden onu bir yere fırlatmış, sonra da böyle bir DVD aldığımı unutmuş olmalıydım. Bu gizemli DVD yüzünden heyecanlanmıştım. Daha fazla beklemeden bilgisayarımın başına geçip DVD’yi taktım. Oyun kulaklığımı da takıp kendimi hazırladım. Oyunu başlattığımda beni bir kadın sesi karşıladı.

“Hoş geldin prenses,” dedi ince, naif bir ses. Ekranda anlamlandıramadığım semboller ve beyaz melek kanadı figürü belirdi.

“Prenses mi? Ne prensesi?” dedim kendi kendime.

“Lütfen seni aradığımız prenses olmaya uygun olup olmadığını anlamamız için vereceğimiz sorulara sesli bir şekilde cevap ver.”

“Şimdi ekranında beliren cümleyi sesli bir şekilde oku.” Bu çok garipti. Daha önce oynadığım hiçbir oyuna benzemiyordu ve bu ilgimi daha da çekti.

“Yalanla kutsanmış bedenim ve ruhum doğruyu söyleyecek, yüce Morius adına.” Ekranda beliren bu cümleyi okuduktan sonra ekranım karardı. Bu kez siyah renkte bir kanat resmi belirdi. İki yana açılmış simsiyah kanatların her bir dökülen tüyü ateş olup yanıyordu.

“Dürüstlük yemini ettiğine göre artık sorulara başlayabiliriz. Her sorumdan sonra hiç beklemeden cevap ver lütfen.”

“Tamam, hadi başlayalım!” dedim heyecanla.

“İlk sorum ismin, yaşın ve cinsiyetin nedir?”

“İsmim Nalin, yirmi yaşındayım ve kadınım.” Cevabımın ardından hayal kırıklığına uğramıştım. Bu sadece basit bir giriş prosedürüydü.

“İkinci soru, bir ailen var mı?”

“Yok.” İşte bu garip bir soruydu.

“Hayatta asla vazgeçemeyeceğin biri var mı? Mesela çocuğun var mı?”

“Hayır yok. Ben kimsesizim.” Bu sorular gerçekten tuhaftı. Bir yanım hemen çıkmak istiyordu ama gamer tarafım kalmamı söylüyordu.

“Son soru. Tanrılara veya bir tanrının varlığına inanır mısın?”

“Evet, inanırım.”

“O halde Porsian’a hoş geldin.”

Kadın bunu dedikten sonra ekran beyaz bir ışık yaymaya başladı. Parlaklık o kadar arttı ki gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Yerimden kalkmaya çalıştım ama vücudum bana ait değildi. Işık arttıkça sanki yer sallanıyordu.

“Deprem mi oluyor?” dedim şaşkınlıkla. Kulaklığı çıkarıp attım. Dolabımın kapısı açılıp kapanıyor, kıyafetlerim etrafa saçılıyordu. Avize sallanıyordu. Gerçekten deprem olduğunu anlayınca korkuyla titremeye başladım. “İmdat, yardım edin!” diye bağırdım. Ama her bağırışımda sarsıntı daha da artıyordu. En sonunda yere düşmüştüm.

Artık hareket etmeye çalışmıyordum bile. Gözlerimi kapatıp sessizce ölümü beklerken, sarsıntı bir anda geçti.

“Daha ne kadar yerde kalmaya devam edeceksin, kadın?” Bu sesle gözlerimi açtım. Karşımda bir insan beklerken bir melek bulmuştum.

“Öldüm de cennete mi düşmüştüm ben?” dedim kendimden geçmiş bir halde. Gerçekten öldüğümü düşünüyordum.

“Üzgünüm tatlım, cennete değil cehenneme hoş geldin.” dedi kar gibi bembeyaz olan sağ kanadının ucuyla yüzümü okşarken.

Sert zeminin soğukluğu bedenime işlerken, yüzümdeki kanat tüyünün ince dokunuşu tüylerimi diken diken etmişti. Karşımdaki varlığın kusursuz yüzü, gerçek olamayacak kadar pürüzsüz ve ürkütücüydü. Aklım durmuş gibiydi, bir bilgisayar oyununun içinden geçip başka bir aleme sürüklenmiş olma düşüncesi beynimi felç ediyordu. Bu yaşadıklarım bir rüya, bir sanrı veya uykusuzluğun bana oynadığı son kalleş oyundu ama tenimdeki soğuk temas tam aksini haykırıyordu.

Kelimenin tam anlamıyla öldüğümden ya da en iyi ihtimalle bilincimi tamamen yitirdiğim derin bir komada olduğumdan kesinlikle emindim. Çünkü şu an bizzat yaşadığım, her bir hücresine kadar hissettiğim bu deliliğin mantıklı hiçbir açıklaması olamazdı, olamazdı işte! Yerde, buz gibi soğuk mermerin üzerinde adeta dona kalmış bir şekilde, zihnimin sınırlarını sonuna kadar zorlayan bu yeni ve akılalmaz gerçekliği idrak etmeye çalışıyordum.

Her şey o kadar hızlı, o kadar ani gelişmişti ki daha birkaç dakika öncesine kadar kendi odamda güvenli alanımdaydım. Yatağımın altında bulduğum, nereden geldiğini bile bilmediğim gizemli oyunu oynamaya karar vermiştim. Aslında tam olarak oyuna başladığım bile söylenemezdi; sadece ekrandaki basit, sıkıcı giriş prosedürlerini yerine getirmiştim, o kadar. Ama hemen ardından ekranın ışığı, adeta kör edici bir bomba gibi patlayarak tüm odayı kaplamış, gözlerimi refleksle sımsıkı kapattığımda ise zemin ayaklarımın altından büyük bir hızla kaymaya başlamıştı. Şiddetli bir sarsıntı, kulakları sağır eden devasa bir uğultu duydum.

“Evet, evet kesinlikle büyük bir deprem oldu ve ben şu an bir hastane odasında, makinelerin arasında yaşam mücadelesi veriyorum,” diye fısıldadım kendi kendime. Sesim, içinde bulunduğum devasa, ürkütücü boşlukta acizce yankılandı. “Sen de benim canımı almaya gelen Azrail olmalısın. Çünkü tüm bu olanların başka hiçbir mantıklı izahı yok, olamaz!”

Gözlerimi sımsıkı kapatıp deli gibi atan kalbimi, göğüs kafesimi yırtmak isteyen ritmi sakinleştirmeye çalıştım. Bu bir rüyaydı, evet, sadece kötü bir kabustu. Birazdan sinir bozucu alarmımın sesiyle irkilerek uyanacak ya da hastane monitörlerinin ritmik bip seslerini duymaya başlayacaktım. Ah, gökte hangi müsait, sesimi duyan tanrı varsa, lütfen ama lütfen beni bu korkunç kabustan mümkün olan en kısa sürede uyandırsın! Yalvarırım!

“Kendini daha fazla kandırmayı bırak, insan.” Duyduğum bu yeni ses, en lüks kristal kadehlerden yayılan kusursuz tını kadar berrak, berrak olduğu kadar da tüyler ürpertecek derecede otoriterdi.

“Bir melek olduğum doğru ancak ben Azrail değilim. Burası da senin sandığın ölüler diyarı değil. Eğer o küçük kafanı kurcalayan asıl soru buysa, evet, hâlâ nefes alıyorsun. Yaşayanlar diyarı Porsian’a hoş geldin. Ben bu diyarın mutlak kraliçesiyim ve seni buraya getiren kişinin ta kendisiyim.”

Bu ilahi, pürüzsüz sesi tekrar işittiğimde, içimde can çekişen son zayıf umut kırıntısı da tamamen tuzla buz oldu. Başımı ağır ağır, sanki tonlarca ağırlıktaki bir yükü kaldırıyormuş gibi yukarıya doğru kaldırıp sesin sahibine baktım. Bir an için birisinin bana çok profesyonel ve organize bir şaka yapıyor olabileceğini düşündüm ama bu tamamen imkansızdı. Çünkü benim bu koca dünyada böyle bir zahmete, böyle büyük bir prodüksiyona girecek tek bir arkadaşım, tek bir yakınım bile yoktu. Yapayalnızdım.

Melek vakur ve her bir adımı güç kokan adımlarıyla önümdeki upuzun kırmızı halının üzerinde ilerlerken, devasa salonun sessizliği kulaklarımda çınlayan bir uğultuya dönüştü. Yüksek kubbelerden sarkan ihtişamlı, devasa avizeler, binlerce titrek ışığıyla salonu dolduruyor, taş duvarlara korkutucu, devasa gölgeler düşürüyordu. Sanki bu gölgeler bile onun mutlak kudretinden korkuyor, attığı her adımda onun ardında usulca sürüklenip ona boyun eğiyordu.

Merdivenlerin tam tepesindeki taht, altın işlemelerle bezeli görkemli, göz alıcı bir arka planın önünde tüm heybetiyle yükseliyordu. Kırmızı kadife döşemeli bu taht, sadece bir hükümdara değil, bizzat göklerin ve yerin tek hakimine aitmiş gibi bir ağırlık saçıyordu etrafa. Melek, zarif ve kusursuz parmaklarıyla tuttuğu gümüş kadehi yavaşça kenara bıraktı.

Belinden aşağıya bir nehir gibi süzülen uzun beyaz saçları, avizelerin parıldayan kristalleriyle yarışacak cinsten bir parlaklığa sahipti. Devasa, bembeyaz kanatlarının arasında sanki gümüş birer şelale gibi dalgalanıyorlardı. Başındaki elmas ve göz alıcı yakutlarla bezeli tacı, onun kraliçe unvanını sadece kafasında taşıdığını değil, bu unvanın onun ruhuna, benliğine ilmek ilmek işlendiğini haykırıyordu adeta. Adım attıkça bembeyaz saçlarının uçları halıya değiyor, kırmızı kumaşın üzerinde sanki kardan, büyüleyici bir iz bırakıyordu.

Ben ise hâlâ yerdeki zavallı ve ezik konumdaydım. Dizlerimin üzerinde, büyülenmiş ve aynı zamanda dehşete düşmüş bir halde tamamen ona kilitlenmiştim. Kalbim göğüs kafesimi deli gibi dövüyordu; aldığım her nefes, ciğerlerime batan binlerce keskin iğne gibi canımı yakıyordu. İçimdeki ilkel hayatta kalma içgüdüsü, kaç buradan diye çığlık çığlığa feryat ediyordu ama bedenim görünmez, ağır zincirlerle mermer zemine çivilenmiş gibiydi. Kıpırdayamıyordum bile.

Melek nihayet görkemli tahtın önünde durdu. Kanatlarını yavaşça, büyük bir asaletle iki yana doğru açtığında, salonun loş ışığı devasa kanatların büyüklüğü arasında adeta kayboldu; gölgeler tamamen sustu, nefesini tuttu. Bana doğrudan bakmıyordu bile ama varlığının odada yarattığı ağır, ezici basınç tüm hücrelerime, ruhuma kadar çöküyordu. Tahtın merdivenlerini tek tek tırmandığı her an, içimde tarif edemediğim, soğuk bir ürperti yükseldi. Oraya, tahta oturduğu an, dünyamın bir daha asla ama asla eskisi gibi olmayacağını ruhumun en derinlerinde, en ücra köşesinde hissettim.

“B-ben buraya nasıl geldim?” Sesim korkudan zangır zangır titriyordu, engel olamıyordum. Beynim de tıpkı vücudumun geri kalanı gibi tamamen buz kesmişti. “Oyunun içine mi girdim yani? Bu bir simülasyon mu?”

Kraliçe, tahtına tamamen yerleşip sırtını arkaya doğru yasladı. “Bir video oyunun içinde değilsin, ölümlü. Elindeki DVD sadece bir anahtardı, buraya gelmene aracılık eden, boyutları aşan bir kapı. İçindeki Seleskis büyüsüyle mühürlenmişti.”

O kadar normal, o kadar sıradan bir şeyden bahsediyordu ki, sanki öğle yemeğinde ne yiyeceğimizi konuşuyorduk. Dünyadaki milyarlarca, milyarlarca insan arasında neden ben? Zaten dertlerle, sıkıntılarla dolu, sıradan, sönük ve kimsenin fark etmediği bir hayatım vardı benim. Şimdi ise kelimenin tam anlamıyla deliliğin, delirme eşiğinin tam kenarındaydım.

Beni bir süre daha keskin, insan ruhunu okuyan bakışlarıyla sessizce süzdükten sonra, gür ve salonu titreten sesiyle seslendi. “Mortias! Buraya gel, hemen!”

Arkamda aniden duyduğum ağır kapı sesiyle irkilerek hızla bu yöne döndüm. Devasa, çift kanatlı ağır kapı sanki görünmez, güçlü eller tarafından itiliyormuş gibi ağır ağır iki yana doğru açılıyordu. Kapının ardındaki gölgelerden, beli iyice bükülmüş, başı önünde, elinde ise eski, yıpranmış bir baston tutan yaşlı bir adam çıktı. Tahtın önüne kadar gelene dek bir kez olsun başını kaldırıp etrafa bakmadı. En sonunda, yaşlılığın verdiği titreyen, çatallı sesle “Kraliçem,” dedi ve yüzünü yavaşça bize doğru döndü.

Nefesim o an boğazımda tamamen düğümlendi, yutkunamadım. Bu adam, daha bu sabah sokakta aceleyle yürürken çarpıştığım, dikkatsizliğim yüzünden yere düşmesine sebep olduğum yaşlı adamın ta kendisydi!

Ağzım şaşkınlıktan ve şoktan bir karış açık kalırken parmağımı titreyerek ona doğru doğrulttum. İçimi kaplayan yoğun korkuyla karışık öfkeyle, yerimden nasıl kalktığımı bile bilmeden ayağa fırladım. “Sen! Sen bu sabahki adamsın! Senin ne işin var burada? Beni mi takip ettin? Nasıl buldun beni?”

Yaşlı adam bana dönüp bakmadı bile, beni tamamen duymazdan geldi. Bir heykel gibi donuk, ifadesiz bir tavırla, başı hafifçe öne eğik bir şekilde kraliçenin karşısında beklemeye devam etti.

“Dönüş, Mortias.” Kraliçe artık aramızdaki şaşkınlık dolu sahneden fazlasıyla sıkılmış gibiydi. Kusursuz parmakları tahtın altın kolçağında ritim tutuyor, ela gözleri üzerimdeki her bir mimiği, her bir korku belirtisini hayranlıkla analiz ediyordu.

“Emredersiniz kraliçem,” dedi yaşlı adam. Birden bana doğru döndü, gözlerini sıkıca yumup dudaklarının arasından, daha önce hiç duymadığım bir dilde tuhaf kelimeler dökmeye başladı. Elindeki eski bastonunu sertçe mermer zemine vurduğu an, tam olarak nereden geldiğini asla anlayamadığım zift karası, yoğun bir duman bulutu bir anda etrafını sardı. Görüşüm tamamen kapandı, gözlerim yandı ve genzime dolan duman yüzünden öksürmemek için kendimi zor tuttum. Duman yavaşça dağılıp şeffaflaştığında ise olduğum yere adeta bir kazık gibi çakıldım.

Bu resmen delilikti, akıl tutulmasıydı! Karşımdaki beli bükülmüş yaşlı adam tamamen gitmiş, yerine yirmilerinin ortasında, heybetli, kelimenin tam anlamıyla kusursuz bir genç adam gelmişti. Beynim durmuş, düşünme yetimi kaybetmiş gibiydim. Boyu en az on beş santim uzamış, çökmüş ve zayıflamış omuzları genişleyip dikleşmişti. Beyaz, dökülen saçlarının yerini ise alev kızılı, gür ve canlı saçlar almıştı. Göz rengi bile tamamen değişmişti; kahverengi olduğuna adım gibi yemin edebileceğim o gözler şimdi parlak, zümrüt yeşili bir tonda, adeta bir mücevher gibi ışıldıyordu. Üzerindeki eski, yırtık pırtık takım elbise yok olmuş, yerini kalıplı vücuduna tam oturan, bej rengi, son derece şık bir tunik ve parıldayan zırh almıştı.

Kabul etmem gerekiyordu ki, bu yeni hali, insanın nefesini kesecek ve büyüleyecek kadar yakışıklıydı. "Sence şu an önemli olan bu mu Nalin, can derdindesin kızım sen" diye beni sertçe azarladı iç sesim. Haklıydı, dibine kadar haklıydı. Resmen can derdindeydim, bilinmez bir dünyada sıkışmıştım ve ben karşımda saniyeler içinde şekil değiştiren bu adamın yakışıklılığını sorguluyordum. Tam bir aptaldım!

“Sizinle resmi olarak tanışmadık leydim. Ben Mortias, yüce kraliçemizin baş generali ve onun en sadık hizmetkarıyım.” Bunu söylerken tek dizinin üzerine büyük bir asaletle çöktü, sağ elini kalbinin üzerine koyup bana filmlerdeki gibi asil bir selam verdi.

“Sen az önce yaşlı bir adamdın. Nasıl birden böyle gençleşebilirsin? Bu tüm fizik kurallarına ve mantıklı olan her şeye aykırı!” diye bağırdım, kendimi tutamayarak. Gür ve histerik çıkan sesim yüzünden karşımda duran adamın kulakları çınlamış olmalıydı, çünkü birden yüzünü hafifçe buruşturmuştu.

Mortias’ın süt beyazı, pürüzsüz yüzünde hafif, yarım bir gülümseme belirdi ama bu kesinlikle sevimli ya da içten bir tebessüm olmaktan çok uzaktı. İçinde gizemli, bir parça karanlık barındıran bir gülüştü bu. “Bu benim gücüm leydim. Yüce kraliçemizin bana bahşettiği, ruhuma üflediği bir lütuf. Ben bir şekil değiştirenim. İstediğim her formun, her canlı türünün içine sızabilir, her kılığa kolayca bürünebilirim.”

Ben kanım damarlarımda donmuş bir halde dehşetle ona bakarken, o sanki bana sıradan bir günün hava durumundan bahseder gibi inanılmaz rahattı.

“Yeter bu kadar boş sohbet,” dedi Kraliçe Luhayra soğuk bir tonla araya girerek. “Mortias, varisimi al ve sarayda kalacağı odaya götür. Akşam yemeğinde seninle tekrar uzun uzun görüşeceğiz, varisim.” Gitmemizi, huzurundan bir an önce ayrılmamızı istediğini gizlemeye gerek bile duymadan, eliyle tabiri caizse bizi kibarca kışkışladı.

“Durun, durun bir dakika! Sen az önce bana varis mi dedin? Oyundaki o kadın sesi de tam olarak aynı şeyi söylemişti. Ne varisinden bahsediyorsunuz siz Tanrı aşkına? Ben kimsenin, hiçbir yerin varisi falan değilim! Ayrıca benim dünyamda gece yarısıydı, siz bu saatte mi akşam yemeği yiyorsunuz?” Takıldığım, sorduğum şeylerin şu anki durumun yanında ne kadar büyük bir saçmalık olduğunu kelimeler dudaklarımdan döküldükten hemen sonra fark etmiştim. Ama artık çok geç kalmıştım, ok yaydan çıkmıştı bir kere.

Luhayra’nın ela gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. “Seleskis büyüsü seni seçtiyse, varis sensin demektir, bunu değiştiremezsin. Aklının fazlasıyla karıştığını, korktuğunu biliyorum ama endişelenme; tüm bunları detaylıca konuşmak için önümüzde gerçekten çok ama çok uzun bir vakit olacak. Ayrıca, senin geldiğin dünyayla Porsian arasındaki zaman akışı tamamen farklıdır. Burada güneşin batmasına, karanlığın çökmesine daha üç saat var.”

“Buyurun leydim, size odanıza kadar eşlik edeyim. Hem sarayın koridorlarında yürürken biraz daha konuşma, birbirimizi tanıma fırsatımız olur.” Mortias, daha fazla soru sormama ya da itiraz etmeme izin vermeden kolumu nazik ama kesinlikle geri çevrilemez, muazzam bir güçle kavradı.

Geniş, upuzun ve kasvetli koridorlara çıktığımızda ayaklarımın altındaki sert zemin sanki bir bataklıkmış gibi bana acı veriyor, beni aşağıya çekiyordu. Mortias kolumu yavaşça bırakıp, sarsıldığımı fark edince bu sefer elini belime koyarak bana destek sundu. Eğer o güçlü eliyle beni sıkıca tutmasa, muhtemelen o an oracıkta dizlerimin üzerine yığılıp kalacaktım.

Kalbim o kadar hızlı, o kadar güçlü atıyordu ki, kulaklarımda sadece kendi nabzımın güm güm vuran ritmik sesini duyabiliyordum. Ve işte tam o an oradaydı. Çok iyi bildiğim, hayatımı zindana çeviren tanıdık, boğucu his güçlü, yıkıcı bir panik atak dalga dalga, tüm şiddetiyle üzerime doğru geliyordu. Nefes alamıyordum. Gözlerim aniden karardı, adımlarım tamamen kesildi.

“Bir sorun mu var leydim? İyi görünmüyorsunuz, yüzünüz bembeyaz oldu.” Mortias’ın ses tonundaki ani endişe, az önceki profesyonel asker duruşuna tezat oluşturacak kadar gerçekçi ve samimiydi.

Ona hiçbir cevap vermedim, veremedim. Nefesim tamamen boğazımda daraldı, dizlerimin bağı bir anda çözüldü ve kendimi sertçe yerde buldum. Göğüs kafesim sanki içeriden patlayacakmış gibi sıkışıyordu, hava yetmiyordu bana. Sıcak bir damla gözyaşı yanağımdan usulca süzüldü, ardından zapt edemediğim hıçkırıklarım koridorun yüksek taş duvarlarında acı bir şekilde yankılandı. Bugün, sadece birkaç saat içinde yaşadıklarım, sıradan bir insanın psikolojisinin kaldırabileceği o sınırın çok ama çok ötesindeydi. Çıldırıyordum.

“Ah, hayır lütfen, lütfen sakin ol leydim. Söz veriyorum her şeyi, tüm gerçekleri öğreneceksin.” Mortias resmi, mesafeli tavrını tamamen bir kenara bırakıp hızla yanıma çöktü. Elinin tersiyle yanağımdaki sıcak gözyaşlarını şefkatle sildi ama ağlamam ve titremem bir türlü durmadı. Derin, çaresiz bir iç çekti ve beni sanki bir kuş tüyü kaldırıyormuş gibi tek bir hamlede kucağına aldı. Başım istemsizce onun geniş, güven veren göğsüne yaslandı. Gözlerimi sıkıca kapattım. Tüm bunların sadece çok gerçekçi bir rüya olduğuna, birazdan yatağımda uyanacağıma kendimi deli gibi inandırarak bilincimi o huzurlu karanlığa, sessizliğe teslim ettim.

Tekrar gözlerimi açtığımda, görkemli, devasa bir yatağın tam üzerindeydim. Oda, dünyada filmlerde gördüğüm hiçbir saray dairesine benzemiyordu; burası bambaşka bir boyuttu. Tavandaki devasa kristal avizeden dökülen ışık huzmeleri, pürüzsüz mermer zeminde adeta dans ediyordu. Beyaz ve toz pembe rengindeki ince, zarif tüller, devasa pencereleri boydan boya örtüyordu. Odamın hemen sol tarafında kalan o oymalı kapı ise büyük ihtimalle lüks bir banyoya açılıyordu.

“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım Mortias’a doğru. Hâlâ başucumda, beni korur gibi sessizce bekliyordu. Beni o koridordan buraya kadar yüksünmeden taşıdığı için ona içten içe minnettardım.

“Daha iyi misiniz, leydim?”

“Sadece her şey birden üzerime çok fazla geldi. Hâlâ tüm bunların bir rüyanın, zihnimin bana oynadığı kötü bir oyunun içinde olduğuna inanmak istiyorum,” dedim ve yataktan yavaşça doğruldum.

“Uzun süre insanların arasında yaşadım leydim, sizi çok iyi anlıyorum. Melekler, büyüler, şekil değiştirenler... Bunlar sizin dünyanız için sadece kitaplarda okunan birer masaldı. Ancak bu dünyaya ne kadar çabuk adapte olur, ne kadar çabuk kabullenirseniz, hayatta kalmanız o kadar kolay olur,” dedi. Benden derin bir sessizlik dışında hiçbir cevap alamayınca yavaşça ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldi.

“Bu yaz sarayına daha yeni, apar topar geldiğimiz için şu an sana yardıma gönderecek, saray kurallarını bilen bir hizmetli henüz burada mevcut değil. Kraliçenin özel hizmetlileri var ama onlar kraliçe dışındaki hiç kimseye asla hizmet etmezler, yanına bile yaklaşmazlar. Akşam yemeğine tek başına hazırlanabilir misin leydim?” diye sordu, sesindeki o nazik ve düşünceli tonla.

Daha benim konuşmama, cevap vermeme fırsat tanımadan, hafifçe gülümseyerek tekrar lafa atıldı. “Eğer istersen, elbiseni giymende ve hazırlanmanda ben de sana memnuniyetle yardımcı olabilirim leydim.” Dudaklarının kenarı yarım ağız yukarı kıvrılmış, bana muzipçe göz kırpmıştı. Bunu tamamen benim asık yüzümü güldürmek, beni biraz olsun rahatlatmak için söylediği her halinden belliydi.

Ona hafifçe, buruk bir şekilde gülümseyip, “Bu son derece nazik ve düşünceli teklifin için teşekkür ederim Mortias. Ama kendim halledebilirim,” dedim. Mortias yüzündeki sıcak gülümsemeyle başka hiçbir şey demeden odadan sessizce çıktı.

Mortias çıktıktan sonra devasa odada tamamen yapayalnız kaldım. Adımlarım istemsizce büyük balkona doğru gitti ve dışarıya, aşağıya baktığımda heyecandan ve büyülenmeden nefesim kelimenin tam anlamıyla kesildi.

Saray, gökyüzüne doğru uzanan devasa, görkemli bir dağın tam tepesine inşa edilmişti ve ayaklarımın altında sadece uçsuz bucaksız beyaz bulutlar vardı! Gökyüzü, mavi ve morun tonlarıyla devasa bir okyanus gibi serilmişti önüme. Kaçacak, gidecek hiçbir yerim olmadığını o an çok daha iyi anladım. Burası artık benim ya yeni hapishanem ya da yeni evim olacaktı.

Bir saat kadar dinlenip, hayatı sorguladıktan sonra akşam yemeğinde giymek için, odamın hemen sağ tarafında kalan devasa, altın varaklı dolabın yanına gittim. İçindeki düzinelerce kıyafet arasından seçtiğim koyu kırmızı ve krem rengi detayları olan görkemli bir elbise, sanki bu dünya için, bizzat benim üzerime göre dikilmiş gibi kusursuzca oturdu bedenime. Saçlarımın arasına iliştirdiğim zambak motifli gümüş toka da oldukça zarif ve hoş durmuştu. Çekmecelerin içindeki parıldayan mücevherler arasından gözüme kestirdiğim, boynumdaki o kırmızı taşlı yarım ay kolye ile gerçekten büyüleyici bir görüntü elde etmiştim. Aynaya baktığımda, gerçek bir prensese bile benzediğimi kendime itiraf edebilirdim.

Odamdan dışarıya adımımı attığımda, Mortias’ın koridorun taş duvarına yaslanmış bir şekilde sabırla beni beklediğini gördüm. Beni gördüğü an zümrüt yeşili gözlerinde beliren yoğun, saklayamadığı hayranlığı görünce şaşırmadan edemedim. Bir süre olduğum yerde kıpırdamadan, adeta büyülenmiş gibi beni izledi. Sonunda derince, yutkunarak bana doğru birkaç büyük adımda yaklaştı.

“Gerçekten muhteşem gözüküyorsun leydim. Kelimelerim güzelliğiniz karşısında yetersiz kalıyor,” dedi ve yürümem için güçlü kolunu bana doğru uzattı.

Ona bakıp nazik sözlerini umursamadan, “Teşekkür ederim,” deyip yanından yürümeye başladım. Koluna girmemem belki bu dünyanın kurallarına göre bir saygısızlıktı ama şu an bu kesinlikle umurumda bile değildi. Birkaç saniye sonra Mortias da adımlarını hızlandırıp hemen yanımda yürümeye başlamıştı. Yaptığım bu mesafeli tavra, soğukluğa gücenmiş ya da kırılmış gibi görünmüyordu.

Uzun, devasa ve meşalelerle aydınlatılmış koridorlarda sessizce yürürken duvarlardaki devasa tablolar dikkatimi çekti. Ancak içlerinde bir tablo vardı ki, önünden öylece geçip gidemedim, ayaklarım mermere çakıldı. On iki tane kızlı erkekli meleğin, gökyüzünden alevler, kıvılcımlar içinde büyük bir acıyla düşüşünü betimliyordu. Meleklerin üzerleri tamamen çıplaktı ancak devasa kanatları özel bölgelerini gizleyecek şekilde ustaca çizilmişti ressam tarafından.

Bu düşen meleklerden özellikle iki tanesi dikkatimi fazlasıyla çekmişti. Bir erkek meleğin yüzünde, diğerlerinde olan o korku, çaresizlik ve pişmanlık ifadesinden eser yoktu. O son derece öfkeli, nefret dolu gözüküyordu. Siyah, uzun saçları yüzüne karışmış, sert ve keskin gözleri tek bir kişinin, tek bir meleğin üzerine odaklanmıştı. Baktığı bu melek ise gökyüzünden en son düşen, en arkadaki beyaz kanatlı melekti. Ve ona daha dikkatli, iyice yaklaşarak baktığımda bunun kraliçenin ta kendisi olduğunu büyük bir şokla fark ettim. Resimde bir tek onun, Kraliçe Luhayra’nın gözlerinden kanlı yaşlar dökülüyordu.

“Bu kraliçe, değil mi?” dedim, sesimdeki merakı gizleyemeyerek tablodaki bu beyaz saçlı, gözü yaşlı meleği parmağımla gösterirken.

“Evet, bu bizim kraliçemiz Luhayra.”

“Peki ya şu adam? Siyah saçlı olan adam ona neden bu kadar büyük bir öfkeyle, nefretle bakıyor?”

Mortias saniyeler içinde duraksadı, adımları kesildi. Sesi az önceki o nazik tonundan tamamen sıyrılmış, bir buz kütlesi kadar soğuk ve mesafeli çıkmıştı şimdi. “O, Tanrıların Baş Generali Turn. Bir zamanlar, cennetten düşüşten önce kraliçemizin en büyük aşkı, ruh eşiydi. Ama bu büyük felaketten yani cennetten kovuluştan sonra her şey tamamen değişti. Turn, yasakları çiğneyerek bir ölümlüye, sıradan bir insana aşık oldu ve ondan bir oğlu oldu. Melek özü taşıyan, güçlü bir melez. Onu örnek alan melekler insanlarla çiftleşmeye başladılar ve birçok melez bebek dünyaya geldi. Turn ve ailesi bir gece, karanlık güçler tarafından tüm ailesiyle birlikte acımasızca katledildi. Kurduğu o büyük krallığı yerle bir edildi.”

“Ama melekler ölümsüz varlıklar değil midir Mortias? Nasıl öylece ölebilirler ki?”

“Tanrı daha doğrusu tanrılar onları, cenneten çok ağır bir şekilde cezalandırıp kovdular leydim. Ölümsüzlükleri ellerinden bir gecede sökülüp alındı. Turn ve melez oğlu bu baskında öldü ama ruhları nerede, hangi boyutta sürgünde bunu hiç kimse bilmiyor.”

“Peki tanrılar neden bu melekleri bu kadar acımasızca cezalandırdı? Suçları tam olarak neydi?” diye sordum, heyecanla. Gittikçe daha da meraklanıyordum, içimdeki o yazar merakı uyanmıştı ve kafamda birbirini kovalayan bir sürü cevapsız soru dolaşıyordu.

“Burası senin dünyana benzemez, burası bizzat kadim tanrıların hüküm sürdüğü, kurallar koyduğu bir diyar,” dedi Mortias ve ellerini ciddiyetle önünde bağladı. “Bu cezanın asıl sebebini serafim melekleri dışındaki hiç kimse tam olarak bilmiyor, bilmeye de cesaret edemiyor. Aslında sarayda bunu konuşmak, fısıldamak bile kesinlikle yasaktır. Eğer burada canını, hayatını seviyorsan Kraliçemiz Luhayra’nın yanında Turn’a olanlar ve cennetten kovulma mevzuları ile ilgili asla hiçbir şey sorma, konuyu bile açma. O zaten zamanı geldiğinde, bilmen gereken kadarını sana bizzat anlatacaktır.”

Tam yürümeye, koridorda ilerlemeye devam edecektik ki, koridorun biraz daha ilerisinde, diğer tablolardan çok daha büyük ve ihtişamlı duran bir resim çarptı gözüme. Üstelik bu tablo altın bir çerçeveyle değil, sanki yangından kurtarılmış, simsiyah yanmış gerçek bir ahşapla çevrelenmişti. Bu tablo, az önceki o görkemli düşüş resminden çok daha farklı, insanı huzursuz eden kasvetli bir enerji yayıyordu etrafa. Adımlarım tamamen benim iradem dışında, istemsizce bu tarafa doğru yöneldi.

Bu ürkütücü tabloda ne parıldayan bir gökyüzü ne de o görkemli beyaz kanatlar vardı. Resmin tam merkezinde, devasa, simsiyah bir tahtın önünde diz çökmüş, yüzü tamamen karanlıkta bırakılmış belirsiz bir kadın figürü duruyordu. Kadının sırtından aşağıya doğru oluk oluk damlayan koyu renkli kanlar, yerdeki bembeyaz, mermer zemini kıpkırmızıya boyamıştı. Ancak en tüyler ürpertici, kalbimi yerinden çıkaracak olan detay şuydu; Kadının hemen önünde, havada efsunlu bir şekilde asılı duran ve sanki tuvalden dışarıya, üzerime fırlayacakmış gibi canlı görünen parlayan bir kolye vardı. Bu kolye şu an benim boynumda takılı olan, aynaya bakıp hayran kaldığım kolyenin birebir aynısıydı; kırmızı bir yarım ay ve etrafını sarmalayan parıltılı inciler vardı.

Resmin karanlık arka planında ise gölgelerin arasından sırıtan, şeytani onlarca göz, diz çökmüş bu çaresiz kadını zevkle izliyordu. Tablonun tam altına ise eski, kazınmış bir dilde, sanki bir bıçak ucuyla not düşülmüştü.

“Bu...” dedim, sesim korkudan ve heyecandan titrerken elimi yavaşça boynuma götürüp kolyeme dokundum. “Bu kolye neden bu korkunç tabloda tasvir edilmiş Mortias? Ve bu kadının sırtından neden bu kadar çok kan sızıyor?”

Mortias’ın yüzündeki az önceki nazik, yumuşak ifade bir anda tamamen silindi, yok oldu. Az önceki resmi anlatırken yüzünde hissettiğim o hafif hüzün gitmiş; yerine yüzünü kireç gibi yapan gerçek, saf bir korku gelmişti. Bakışlarını panikle tablodan kaçırarak hızla, sıkıca kolumu tuttu.

“Bu tabloyu görüyor musun?” diye sordu saf bir şaşkınlıkla. “Bunu kesinlikle görmemeliydin leydim. Bu, sarayın en büyük sırrı olan Sessiz Yemin tablosu ve büyüyle korunuyor. Büyü özel kişilerde ancak kalkıyor ve tablo kendini gösteriyor,” dedi fısıltıyla. Sesi adeta buz tutmuştu, titriyordu.

Tablonun kendisini bana gösterme kısmını es geçerek, “Sessiz Yemin mi? Mortias, Tanrı aşkına bu kadın kim? Neden bu kolyeyi takıyor? Yoksa bu kolye bir lanet mi? Bana doğruyu söyle!” dedim.

Mortias beni güçlüce çekiştirerek tablonun önünden bir an önce uzaklaştırmaya çalıştı ama ben tüm gücümle direnerek, yerime çakılarak konuşmaya devam ettim. “Gördüğüm bu karanlıktaki gözler kimin? Neden kadının acısını sadece sessizce izliyorlar? Mortias, bana cevap ver!”

Mortias sonunda çaresizce durdu, ciğerlerine derin bir nefes çekti ve gözlerimin içine doğrudan baktı. “O kadın cennete ki serafim meleklerinden biriydi. o diğer serafim melekleri gibi cenneten kovulmadı onun cezası daha başka oldukça ağırdı. Ve bu boynundaki kolye sadece sıradan, süslü bir takı değil. Bu, tanrılara doğrudan verilen bir sözün mutlak mührüdür. Kanla, canla ödenen ağır bir sözün.”

“Sırtındaki bu kanlar...” diye yutkundum, boğazım kurumuştu. “Onun kanatlarını mı acımasızca söktüler yoksa?”

Mortias bu soruma hiçbir cevap vermedi, sessiz kalmayı seçti. Sadece bakışlarını hızla koridorun sonundaki bu devasa, büyük altın kapıya doğru çevirdi. “Kraliçe içeride bizi bekliyor leydim. Ve inan bana, bu tablodaki soruların cevaplarını kraliçe dışında kimseden öğrenemzsin.”

İçimdeki bu huzursuzluk ve panik atak dalgası bir çığ gibi büyümeye, tüm bedenimi ele geçirmeye başlamıştı bile. Boynumdaki bu kolyenin tenime değen o buz gibi soğukluğu artık canımı yakıyor, beni nefessiz bırakıyordu. Sanki bu kolye, bu resimdeki kadının acı dolu çığlıklarını, son nefesini içinde taşıyordu.

Sonunda bu devasa akşam yemeği kapısının önüne varmıştık. Mortias yanımda bir asker gibi dimdik duruyor, ben ise Kraliçe’nin huzuruna, bilinmezliğe çıkmaya çalışıyordum. Kapıya dokunmadan hemen önce Mortias durdu ve hafifçe, teselli edercesine belimi okşayarak beni sakinleştirmeye çalıştı.

“İçeriye girdiğimizde lütfen kraliçemize karşı oldukça saygılı ve sakin ol. Onun anlatacağı şeyler eminim ki seni fazlasıyla etkileyecek ama sakin ol leydim, ben her ne olursa olsun her zaman senin hemen yanında olacağım.”

“Bilmiyorum Mortias, içimde gerçekten çok garip bir his var. Sanki bu kapıdan içeriye adımımı attığım an tüm dünyam, bildiğim tüm gerçekliğim bir daha asla birleşmeyecek şekilde değişecekmiş gibi hissediyorum ve bu beni deli gibi ürkütüyor,” dedim, stresten ve korkudan sırılsıklam terleyen ellerimi elbisemin kumaşına sertçe sürterek kurutmaya çalışırken.

Mortias, benim bu çaresiz halimin aksine oldukça kararlı ve sarsılmaz duruyordu. Sanki bu an, bu karşılaşma için uzun zaman beklemiş ve hazırlanmış gibiydi. “Bak leydim, içindeki korkuyu çok iyi anlıyorum. Ama bazen değişim iyidir, kaçınılmazdır ve gereklidir. Belki de bu büyük değişim senin hayatın için en iyi şey olacak. Cesur ol ve bununla yüzleş artık.”

“Peki. Umarım dediğin gibi olur Mortias. Çünkü benim bu deliliklerle savaşacak, mücadele edecek en ufak bir gücüm yok. Ben çabuk pes edenlerdenim. Çünkü benim bu hayatta savaşmak, hayatta kalmak için tek bir nedenim bile yok.”

İçimde yaşamak, bu yabancı dünyada direnmek için küçük bir heves, bir amaç aradım. Gelecekte başıma gelebilecek kötü şeylerle savaşmak için bir güç bulmayı umdum. Ama içim, tek kelimeyle bembeyaz bir sayfa gibi boştu.

“O zaman sana burada, bu topraklarda savaşmak için çok büyük bir neden buluruz leydim,” dedi Mortias birden, belimdeki elini daha da sıkılaştırarak beni tamamen kendisine çekerken. Bu parlak zümrüt gözleri, doğrudan gözlerime sabitlenmişti; sanki ruhumun en derinindeki, saklanan zayıf kıvılcımı yakalamaya, onu harlamaya çalışıyordu. Sonunda aradığı bu şeyi içimde bulmuş olacak ki, yeşil gözleri tuhaf, büyüleyici bir ışıkla parıldadı.

Kafasıyla devasa kapıyı işaret ederek, “Hadi leydim, artık içeriye girelim,” dedi.

Mortias’ın güven veren ama arkasında binbir gizem barındıran sarsılmaz duruşu, üzerimdeki ağır korku perdesini biraz olsun aralamayı başarmıştı. Kapılar kendiliğinden, kulakları tırmalayan ağır bir gıcırtıyla iki yana doğru açıldı.

Ve ben, boynumda acımasızca katledilmiş bir ölünün nişanesini yani uğursuz kolyesini taşıyarak, sonu görünmeyen büyük bilinmezliklere doğru ilk adımımı böylece attım.

🫶🏻🫶🏻🫶🏻🫶🏻🫶🏻🫶🏻🫶🏻🫶🏻🫶🏻🫶🏻🫶🏻
Bölümü beğenmeyi ve yorumlarınızı bırakmayı unutmayın lütfen 🤍 🩷