3. bölüm · KIRIK KALBİN HARİTASI
KANIN RENGİ UMUTTU
"Kavuşamadan ayrılan kişiler ruhen bir olan kişilerdir birbirlerini göremeseler bile."
2 hafta sonra
Ayaz Kılıçhan
Koskoca iki hafta olmuştu onsuz iki hafta. Yine iki haftadır yaptığım gibi falezin yanına gidecektim. Beynim her ne kadar onun öldüğüne emin olsada kalbimdeki his bunu reddeder niyelikteydi. Bütün kalbimle yaşadığını hissediyordum ama bana herkes onun öldüğünü söylüyordu. Ölmedi gelecek o dedikçe deli olduğumu düşünüyorlardı. Ama biliyordum o beni bırakıp gitmezdi gidecek olsa bile veda etmeden gitmezdi .
İnsan yanında gördüğü kişiyi bir kaç dakika sonra kaybedeceğini bilmiyordu. Belki de en acı buydu öleceğini bildiğin kişinin ne zaman öleceğini bilmemek .
İlk günler vaktimi hastanede geçirmiştim. Ancak doktorlar daha fazla gözetim altında kalmam ve tam iyileşmeden hastaneden ayrılmamamı söylemişti. Ve ben sadece bir buçuk gün onu aramadan durabilmiştim o da uyuduğum içindi. Ben bu dünyaya anne ve baba sevgisi görmeden yaşamak için gelmiştim. Şimdi ise hiç sahip olmadığım aile sevgisini bulduğum kişi yoktu elimden kayıp gitmişti.
Kalbim acıyor göğüs kafesime bir ağrı saplanıyordu. Artık hiç bir şey hissedemiyordum. Onsuzluğa alışamazdım belki ama acıya alışmıştım. Bazen bir saniye olsa bile gülüşünü gördüğümde yaşama sevincim artırdı. Ama artık ne yaşama sevincim kalmıştı ne da hayata tutunma amacım. Nefeslerim beni terk ediyordu ve keşke kalbimin atışları da beni terk etse diyordum ama en ufak bir umut kırıntısı bunu düşünmeme engel oluyordu.
Ölmediğine inanıyordum ama iki haftadır onsuz olmak ümitlerimin kırılma noktasına ulaşmasına neden olmuştu. En büyük acı birini kaybetmek derlerdi yanılmışlar. Asıl en büyük acı yaşadığını düşündüğün birinin hiçbir şekilde yaşadığını öğrenememekti.
Ellerim kafamda bir ileri bir geri ilerlediğinde ortamdan soyutlanmış bir şekilde hareket ediyordum. Bugün yine falezlere gidecek ve onu arayacaktım iki haftadır yaptığım gibi. Ancak artık sabrım tükeniyordu o yüzden ek olarak Baran'ı da ziyaret edecektim. Evinde yoktu kaç gündür ulaşamıyordum. Sanki yer yarılmıştı da içine girmişti.
Bu bir haftada Trabzon'da bakmadığım yer kalmamıştı her yeri delik deşik etmiştim. Artık bu acıya dayanamadığını fark etmeye başlamıştım. Ağlamak istiyordum ama onu bulmak için çabalamak daha da rahatlamamı sağlıyordu. Ağlarsam belki elimden kayıp daha da uzaklaşacaktı.
Yanıma gelen adamım Kaan ne yapacağımızı sorduğunda yine aynı cevabı aldı arabayı hazırlamasını söylemiştim. Yine aynı cevap yine aynı yol… Hızlıca üstüme bir kaban alıp dışarı çıktı. Yüzüme vuran soğuk rüzgar ile üşümüştüm ama kalbim daha soğuktu. Bunu umursamadan hızlıca arabaya binince ezbere bildiğim o yolda gitmeye başladık. Kafam hiç bir şey almıyordu. Kafamda farklı düşünceler vardı. Ancak radyoda duyduğum şarkı ile sesi biraz daha yükselttim.
" Yüksek dağlara doğri , haykirsam sevduğumi
Belki dağlar anlardi , nasil özleduğumi…"
Arkada devam eden şarkıyı mırıldandığımı bir kaç dakika sonra anlamıştım . Bu şarkı tam olarak bizi yansıtıyordu bunu fark etmiştim. 10 dakika sonra falezlere vardığımızda şarkı da bizimle eş zamanlı olarak bitmişti.
Bu sefer falezlerin aşağısına inmeyi planlıyordum. Arabadan inip olayın yaşandığı yere ilerledim. Her bir adımımda o gün yüzümde canlanırken hâla yerde olan kan izlerine baktım. Sevdiğimin kanı benim kanıma karışıp gitmişti. Yağmaya başlayan yağmur ile bu silik izler giderek yok oldu . Belki şarkı da da dediği gibi dağlar bizi anlamıştı ve bulutlar da bize ağlıyordu .
Bunları kısa süre kenara bırakıp yine ufak bir ses duymaya çalıştım. Zülal diye seslendim 2 - 3 saniye bir ses duymak için beklediğimde her zamanki gibi yine hiçbir şey yoktu. Yine içimdeki umut biraz olsun tükenmişti ama en rahat inebileceğim kayaya bakmaya başladım.
En uygun kayayı bulduğumda oraya doğru ilerledim. Arkamdaki Kaan'a beni tutmasını söyleyerek belime bir halat bağladım. Bir ucunu Kaan'a uzattığımda Kaan garip garip baksada cevap verdi
" Ya bak Ayaz böyle olmaz abi gel dediğim gibi tanıdık arama kurtarma ekibine haber verelim . Bak bir şey olacak sana kendine zarar vereceksin bırak ekiplere haber verelim .Hem bizim bulamadığımızı onlar belki bulurlar."
Derin bir nefes aldığımda Kaan'a uzattığım ipin ucunu alıp sağlam bir yere bağlamaya çalışıyordum.
"Bak Kaan benim için olan telaşını anlıyorum . Ancak daha kavuşamadan birini daha kaybedemem. O yüzden elimden ne geliyorsa yapmam gerekiyor . Arama kurtarma ekibinin bulabileceğini mi sanıyorsun? Bulsalar bile kaç gün sürecek? Ben böyle içimi rahatlatıyorum ama eğer bugün de bulamazsak tamam haber verelim."
Bu sefer derin bir nefes veren oydu "Ha şöyle abi birazcık dediğime gel."
Kaan'a zoraki bir şekilde gülümseyip sırtını sıvazladıktan sonra kayalardan aşağı inmeye başladım . Her adımımda ayağım biraz daha kayıyor bir kaç taş kayadan ayrılıp denize düşüyordu. Ama aldırış etmeden kayaları zor da olsa tek tek inmeye başladım.
Bir süre sonra denizle bitişik olan kayalara ayak bastığımda berrak denize baktım yine hiç bir şey gözükmüyordu. Belki o zaman yapmamam gereken bir şey yapmaya karar verdim. Artık böyle boş gelip boş dönmek istemiyordum. Ani bir kararla denize atladığımda derinlere doğru yüzmeye başladım.
Ne kadar yüzdüğümü artık kestiremiyordum. Nefesim kalmamıştı yüzeye çıktığımda kayanın köşesine oturdum bir süre öyle kaldım yanlız kalmaya ihtiyacım vardı.
Biraz sonra Trabzon'dan bir çığlık yükseliyordu, bu kez adı Ayaz'dı, sesi barut gibi yakıyordu.
1 saat sonra
Yalnız kalmak istediğimde biraz kendimden geçmiştim ve Kaan beni kurtarmıştı her zaman olduğu gibi. Nasıl kurtardığını soramamıştım. Beni kurtardıktan sonra tanıdığım bir arama kurtarma ekibine ulaşmıştı polisin haberi olmayacaktı. Çünkü Zülal'in babası bu haberin polise gitmesini istememişti.
Hepimiz biliyorduk ki polis yakalasa bile bir şey yapamayacaktı . O yüzden kendi ellerimizle bulmayı tercih ediyorduk. Şimdi ise üstümü değiştirmiş evden çıkmış Baran'ın evine gidiyordum. Yarım saat sonra araba durunca adeta koşar adımlarla evin kapısına doğru ilerledim.
Kapıyı kırarcasına tıklatmıştım ama bir ses gelmiyordu. Artık sessizlikten nefret etmiştim. Artık sevdiğim kadının sesini duyana kadar sessizlik en büyük düşmanımdı. Kapı tekrar tıklatmama rağmen açılmamıştı. Artık sıkılmıştım bu sefer de tahta kapıyı kırmıştım.
Belimden silahımı çıkarıp içeri daldım. Arkamdan Kaan ve diğer adamlarım gelirken Baran'ın olduğunu tahmin ettiğim odasına çıktım Baran'la düşman olmadan önce aynı evde yaşıyorduk. Ama bu düşman olduktan sonra çıktığı evdi. O yüzden pek bilmiyordum. Ancak Baran'ı tanıdığım kadarıyla ona göre hareket ediyordum.
Adamlarım etrafa dağılırken evde yanlız olduğumuzu anlamıştım. Odayı detaylıca aradığımda hiç bir şey bulamamıştım. Tam çıkacakken yatağın köşesinde gördüğüm şey ile oraya doğru gittim.
Bu bir resimdi resimin arkasında bir tarih yazıyordu bu Zülal'in benden gittiği tarihti. Resimin ön yüzünü çevirince bir mezar gördüm. Bu mezar daha yeni gibi duruyordu çünkü etrafında taşlar yoktu ve toprak yaş duruyordu. Tahtanın üzerinde yazan isime bakma cesaretini kendimde bulurken gözlerim tahtanın üzerinde yazan isme kaydı.
Gördüğüm isim ile kalbim dururken ellerim titremeye başlamıştı. Elimdeki resim yere düşerken bende yere çöktüm. Artık bu sessizliğin içinde tek ses benim Zülal için haykırışlarımdı. O Tahtanın üzerinde Zülal Göktuna yazıyordu. Ben sevdiğim kadına daha kavuşamadan koruyamamıştım.
