Bölümler 20Şu an: Tatlı sarhoşluk
- 1 Karşılama315 kelime
- 2 İstenmeyen misafir351 kelime
- 3 Kafes520 kelime
- 4 Doktor Hanım719 kelime
- 5 Kedi Yavrusu568 kelime
- 6 Sen Benimsin1.073 kelime
- 7 Kapıdaki polis1.249 kelime
- 8 Cesur kız1.280 kelime
- 9 Benim kadınım1.205 kelime
- 10 Aşık mısın?1.112 kelime
- 11 Ortak nokta1.660 kelime
- 12 Bırakmam peşini1.279 kelime
- 13 Benden kaçamazsın1.520 kelime
- 14 Özleştik Doktor Hanım2.064 kelime
- 15 İtiraf(seviyorum)1.850 kelime
- 16 Teselliyi başkasında arama2.449 kelime
- 17 Gece'ye deli olmak ❤️2.547 kelime
- 18 Melek🤍🤍2.947 kelime
- 19 Tatlı sarhoşluk2.848 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 Zorlu Seçim2.110 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Saat çoktan ikiyi vurmuştu.
Fırat'la şirketteki meseleleri toparlayıp eve döndüğümüzde, gecenin ağırlığı malikanenin taş duvarlarına bile sinmişti. Kapıdaki korumalar sessizce açtı kapıyı. Arabadan indik. Hiç konuşmadık. O kendi odasına yöneldi, ben kendi odama.
Merdivenleri çıkarken ayaklarım değil, aklım yürüyordu. Son günlerde olduğu gibi yine tek bir isim vardı aklımda: Gece.
Bugün olanlar... Onu zorladığım o seçim... İçimde bir yerde durmadan kanayan bir yer açmıştı. Onu üzdükçe, kendimi daha çok yaralıyordum. Onu inciterek kendimi cezalandırmanın bu garip, bu hastalıklı döngüsü... Düşünceler uğuldayıp sönerken, bir de baktım ki ayaklarım beni çoktan onun kapısının önüne getirmiş.
Durdum.
İçeriden ses gelmiyordu. Kapı kapalıydı ama o kapının ardında olduğunu bilmek bile yetiyordu. Gözlerim deli gibi o köy kahvesi gözlerini arıyor, burnum onun hep vanilya kokan saçlarının hayalini kuruyordu. Elim, istemsizce kapı koluna gitti. Sıktım. Soğuktu.
Ama giremedim.
Hala bana öfkeli olduğunu biliyordum. O öfkenin haklılığını da. Kendimi içeri girmek için zorlasam da, parmaklarım kolu bıraktı. Geri çekildim.
Ceketimin iç cebinden sigara paketini çıkardım. Bir dal alıp terasa attım kendimi.
Terasın o ağır cam kapısını araladığımda, yüzüme çarpan serin rüzgar değildi sadece. Rüzgarla birlikte gelen o koku... Her yanımı saran, ciğerlerime dolan o tanıdık koku. Gecenin kokusu.
Oradaydı.
Dalgalı saçlarını omuzlarına salmış, üzerinde beyaz saten bir pijama takımıyla koltuğa gömülmüştü. Önünde, dibi görünmüş birkaç şarap şişesi. Elinde yarım kalmış bir kadeh. Ve tüm sarhoş ihtişamıyla, tüm kırılgan güzelliğiyle tam karşımdaydı. Yanakları kızarmış, gözleri buğulu... Sarhoşluğu, dudaklarının kıyısındaki o titrek çizgiden okunuyordu.
Boğazımdan tek bir kelime döküldü, istemsizce:
"Gece!!"
Sesimi duyduğunda irkildi. Sanki duymaması gereken bir ses, görmemesi gereken bir hayalet görmüş gibi şaşkınlıkla bakındı. Adını bir kez daha fısıldadım. Ama bu sefer de ne cevap verdi, ne de bana döndü. Bakışlarını şarap kadehinin içinde gezdirdi ve kendi kendine mırıldanmaya başladı, sesi rüzgara karışıyordu:
"Kafamın içinde de rahat yok .Her yerde onun sesini duyuyorum..."
"Gece !!"
" Ay yok , ben iyice delirdim"
Yanına yaklaşıp omzuna dokunduğumda , korkudan yerinden sıçradı o sırada masada bulunan birkaç boş şarap şişesi yere düştü. Kapanmak üzere Zar zor açık tuttuğu gözleri ile bana baktı. Sinirli ama aynı anda sarhoşluğun verdiği sersemlikle konuşmaya başladı.
" Böyle sessizce gelinir aklımı aldın ?"
" Sessiz mi? Kızım kaç defa seslendim sana , duymadın ki"
Tek eli ile saçının kaşıyarak, kızarmış yanakları ile küçük çocuklar gibi dudağını aşağı bükerek
" Onu gerçekten duydum mu ya , " bana bakıp sırıtarak, işaret parmağını kafasına götürüp
" Hıh , ben de nerden geliyor diyorum bu ses "
Yanına yaklaşarak , koltuğun yanına onun dizlerinin önüne yere çömeldim . Şişeleri göstererek.
" Hepsini sen mi içtin bunların?"
" Benden başka kimse varmı burda , tabiki ben içtim , ne kadar saçma bir soru "
" Niye içtin ki bu kadar"
Biden durup bana baktı , gözleri dolmaya başladı. Dudağını büzüştürerek kelimeleri Zar zor seçip konuştu.
" Ona üzüldüm çünkü? " Şaşkın ve anlamak istermiscesine
" Kime ? "
" Meteye , Şahin kızını öldürmüşler.., çok üzücü . Çok canı yanıyordu. "
Elimi soğukatan üşümüş yanaklarına götürüp okşadım.
" Gözleri falan doldu , sonra o gidince ben de ağladım . Ne kadar acı çekmiş "
" Biliyorum güzelim , biz yanındayız onun"
Birden hiç beklemediğim anda boynuma atladı. Sıkı sıkı sarıldı.
" Onu yalnız bırakma "
Ben de aynı şekilde ona sıkı sıkı sarıldım. Kafamı saçlarına gömüp kokusunu ciğerlerime çektim elimi saçlarına götürüp okşamaya başladığım anda kendini geri çekti. Kaşlarını çatmış suratı asık bir şekilde .
"Sen de hemen fırsat kolla bana sarılmak için "
" Nee !! kızım sen sarıldın ya bana ,"
" Ben sarılınca senin de sarılman mı gerekiyor "
Bu halini görünce, nedensizce gülmeye başladım. Bu durum fazla sürmedi . Yanağımda hissettiğim sıcaklık tüm vücudumu ele geçirmişti bile , bir dokunuşun bile beni ne hallere sokuyor be kızım .
Sağ elini yanağıma koymuş açmakta zorluk çektiği büyük kahve gözleri, yüzünde hafif bir sırıtış ile bana bakıyordu.
" Çok güzel gülüyorsun"
Bu sözler aylıkken ondan duayamayacağım , sözleridi.
" Kızım erkek adama Güzel gülüyorsun denir mi? "
Yüzümde bulunan elini geri çektiğinide, yüzmdeki o sıcaklığı da yavaşça götürü kendisiyle , yumruk yaptığı eliyle omzuna vurdu
" Ayı... Tam bir Ayısın Şahin "
" O zaman bu ayı seni artık odasına götürsün "
Ayağa kalktım. Kucağıma almak için ona doğru hareket ettiğimde kendini geri çekti .
" Hayır , gelmek istemiyorum. " Masada yarım kalmış bir şekilde duran şarap bardağına uzanıp aldı.
" Bitmedi henüz şarabım "
İçmek için ağzına götürdüğünde
" bu kadar yeter"
diyerek elinden aldığım bardağı masaya bıraktım, hiç beklemediği bir anda onu kucağıma aldım. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu. Ellerini kol kaslarıma götürdü. Her iki kaşını havaya kaldırdı. Sırıtarak. Kolumu mıncıklamaya başladı.
" Uvvvvv, Hıh ... hep gerçek mi diye dokunmak istemiştim. "
" Neler düşünüyormuşsun sen öyle" o sırada odasına doğru gitmek için terastan ayrıldık .
" Ohoooo bu daha ne ki"
Dediğinde duraksadım. Ona baktığımda o da bana anlamsız bir şekilde sarhoşluğun verdiği etkiyle kapanmaya yakın gözlerle bakıyordu. Fırsatçı biri değilimdir. tamamen meraktan sordum
" Başka ne düşünüyorsun benim hakkımda "
Uzun uzun baktı bana, tam bir şey söyleyecekken durdu. Sonra alakasız bir şekilde .
" Baya bir yükseldik , Hıh.... senin boyun kaçtı?"
Şu an bulunduğumuz halden, onun o sarhoş tatlılığından her ne kadar memnun olsam da daha fazla yormamak için onu usulca kucağımda aşağıdaki odasına götürdüm.
Odaya giden o kısacık koridor boyunca bir sürü saçma, bir o kadar da sevimli soruyla yolumu kesti. İşaret parmağını burnumun ucuna kadar getirip gözlerini kısarak baktı:
"Kim bilir kaç kadını böyle kollarında taşıdın. Seniii çapkınnn seni."
O konuştukça ben gülümsedim. Ben gülümsedikçe o daha çok konuştu. Zaman dursun istedim. O hep böyle gülsün, o kahkahası hiç sönmesin istedim. Ama çoktan odasının kapısına varmıştık.
Yavaşça yatağa bıraktım onu. Üzerini örttüm. Alnına düşen dağınık saçlarını, uykusunu bölmemeye çalışır gibi narince kulağının arkasına sıkıştırdım. İşte o an, gözlerinin kenarından iki damla yaş süzülüverdi.
"Ben isteyerek yapmadım... Kazaydı," diye fısıldadı, uykuyla uyanıklık arasında bir yerden.
Ne demek istediğini anlamıştım. Eğilip gözyaşlarını sildim, alnına sessiz bir buse kondurdum. Derin bir uykuya dalışını son bir kez izledikten sonra usulca odama çekildim.
Günün bütün yorgunluğunu üzerimden atmak için duşa girdim. Saçlarımı kurutup banyodan çıktığımda ise kapının eşiğinde donup kaldım.
Yatağımın sol tarafına bir kedi yavrusu gibi kıvrılmış olan Gece vardı.
Hiç ses etmedim. Şikayet etmedim. Yatağın sağ tarafına sessizce geçtim ve hayatımın en huzurlu uykusuna, onu seyrederek daldım
Sabahın ilk ışıkları, tül perdelerin aralığından süzülerek Şahin'in odasını usul usul aydınlatıyordu.
Oda da tek ses vardı; iki ayrı nefesten doğan tek bir ritim.
Yatağın iki ucuna savrulmuş gibi duran ama ortasında birbirine düğümlenmiş iki beden. Şahin'in bir eli Gece'nin başının altında, ezberlediği bir yer gibi duruyordu; diğer eli ise belini sarmış, uykuda bile bırakmaya kıyamamış gibi. Gece ise Şahin'in göğsüne sığınmış, iki koluyla ona sımsıkı tutunmuştu.
Gözlerine vuran inatçı ışıkla yavaş yavaş uyanan Gece, önce göz kapaklarını araladı. Bulanık bir rüya ile uyanıklık arasında gidip gelen zihni, yanındaki sıcaklığı anlamlandıramadı. Sonra gözleri tamamen açıldı. Karşısında, uykuda dalgın ve dağınık halde uyuyan Şahin'i görünce, gözbebekleri şaşkınlıkla büyüdü. Bir saniyelik sessizlik, ardından gelen idrak...
Gece attığı çığlıkla yatağın en soluna fırladı. Eline geçirdiği yastığı göğsüne siper etmiş, Şahin'e doğru tutuyordu.
"Ağğğğ! Senin ne işin var benim odamda!"
Çığlıkla yerinden sıçrayan Şahin, dirseklerinin üzerine doğruldu. Uykusu tam açılmamış gözlerle, sabahın sekizinde başında bağıran bu küçük felakete baktı.
"Kızım sabah sabah ne diye bağırıyorsun başımda?"
Gece sinirden kıpkırmızı olmuş, başını hafifçe yana yatırmış, yastığın ardından sadece gözleri görünecek şekilde bakıyordu.
"Sen iyice zıvanadan çıktın! Ne işin var benim yatağımda!"
Şahin, yatağın yanındaki komidinin üzerine bıraktığı telefona uzandı. Ekrana baktı. Saat daha sekizdi. Telefonu tekrar bırakıp, uykulu bir tembellikle Gece'ye döndü.
"Saat daha erken. Hadi yat, uyu güzelim." dedi ve kafasını tekrar yastığa gömmeye yeltendi.
Gece'nin sabrı o an taştı. Elindeki yastığı tüm gücüyle Şahin'in kafasına fırlattı.
"Hala uyumaya devam ediyor! Ne işin var diyorum yatağımda!"
Şahin yüzüne gelen yastığı ağır ağır kaldırıp kenara koydu.
"Gece..."
"Bir de utanmadan hala burada... Sanki sana değil de duvara konuşuyorum!"
Şahin'in dudaklarında uykulu, yorgun ama muzip bir gülümseme belirdi.
"Burası benim odam, Gece."
Bu cümleyle Gece'nin nefesi kesildi. Duraksadı. Bakışları odanın içinde gezindi. Perdeler, dolap, duvarın rengi... Burası onun odası değildi. Şahin'in odasındaydı. Ve onun yatağında.
O an yer yarılsa da içine girsem diye geçirdi içinden. Yavaşça Şahin'e döndüğünde, onun kendisine bakıp sırıttığını gördü. Başını aşağı yukarı sallıyordu, keyfi yerindeydi.
"Ne... ne işim var senin odanda benim?" dedi, sesi bu sefer çığlık değil, fısıltı kadar kısık çıkmıştı.
"Bilmem!"
"Ne demek bilmem! Sen getirmedin mi beni buraya!"
Şahin'in yüzündeki sırıtış daha da genişledi. Yataktan doğruldu ve Gece'ye doğru yaklaştı. Aradaki mesafe kapandıkça odadaki hava ağırlaşıyordu.
"Kendin geldin. Hatırlamıyor musun?"
"B-b... Ben en son terasta olduğumu hatırlıyorum."
Biraz daha yaklaştı. Şeytani bir gülümsemeyle tam gözlerinin içine baktı.
"Dün gece yaşanan hiçbir şeyi hatırlamıyor musun?"
Gece'nin kalbi deli gibi atmaya başlamıştı. Dün geceye dair zihninde koca bir boşluk vardı. Tereddütle, kekeleyerek sordu:
"N-ne oldu ki dün gece? Bir şey olmadı, yalan söylüyorsun. Olsa hatırlardım."
Şahin yavaşça kulağına eğildi. O kadar yakındı ki Gece, kalbinın sesini duyacağından korkuyordu.
Fısıltıyla, dudakları neredeyse tenine değecek kadar yakın...
"Çok şey oldu."
Gece onu var gücüyle geriye doğru itti. Yataktan kalkıp hızla uzaklaştı. Onun bu telaşlı, utangaç hali Şahin'i fazlasıyla eğlendiriyordu. Gece, yerdeki diğer yastığı kapıp Şahin'in suratına geçirdiği gibi, kapıyı çarpıp odadan çıktı ve doğruca kendi odasına koştu.
Arkasında bıraktığı odada, sabah ışığı hala aynı yerde duruyor, Şahin ise yastığın altında gülümsemeye devam ediyordu. Fakat bu gülümseme telefonuna gelen mesaj ile hızla yok oldu.
"Akşam saat 12 de her zamanki yerde"
Odama vardığımda kapıyı hızla arkamdan kapattım.
Sırtımı tahta kapıya yaslayıp kaldım öyle. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Söyledikleri kulaklarımda tekrar ve tekrar yankılanıyordu.
Çok şey oldu.
"Ne olmuş olabilir ki? Bir şey olmadı ya... Oldu mu? Saçmalama. Gece olsaydı hatırlardın. Of!"
Kendi kendime fısıldıyordum. İki elimle yanaklarımı yavaşça tokatlamaya başladım. Kendime gelmek için. O cümleyi kafamın içinden silmek için.
Doğruca banyoya gittim. Suyu olabildiğince sıcak açtım. Buhar aynayı, camı, düşüncelerimi kaplayana kadar altında kaldım. Tenimden akan su sanki geceyi de söküp atacakmış gibi. Ama atmadı.
Aşağı indiğimde ev uyanmıştı.
Fırat hariç herkes masadaydı. Çay dumanı, kızarmış ekmeğin kokusu, kaşık sesleri. Sıradan bir pazar kahvaltısı gibi duran, hiç de sıradan olmayan bir masa.
Beni görünce ilk bırakan Şahin oldu. Elindeki çatalı tabağının kenarına usulca bıraktı. Yüzünde o bildiğim, ezberlediğim şeytani gülümseme. Bilen birinin gülümsemesi. Beni gören, benden fazlasını gören birinin.
Göz göze gelmemeye çalıştım. Olmadı. Bakışları ensemde, omzumda, boynumda geziniyordu. Adımlarım küçüldü.
Hiçbir şey demeden, sessizce Mete'nin yanındaki boş sandalyeye yöneldim. Tam çekecekken ayağa kalktı. Bir hamlede yanı başındaki diğer boş sandalyeyi çekti. Sandalyenin ayakları parkeye sürtünürken çıkan ses evin içinde yankılandı.
"Senin yerin burası," dedi.
Sesi alçak ama emir gibiydi. Sanki o yeri geceden beri benim için ayırmış gibi.
Tam cevap verecekken, tam o boğazıma dizilen kelimelerden biri çıkacakken, salona Fırat girdi. Saçı başı dağınık, gözleri uykudan kısık, üzerinde buruşuk bir tişörtle. Geceden, bizden, masadaki o gerilimden tamamen habersiz.
Esneyerek Şahin'in çektiği sandalyeye kendini bıraktı.
"Günaydın herkese... Sağ ol Şahin'im, gerek yoktu sandalyemi çekmene."
O an zaman durdu.
Hepimiz Fırat'a kilitlendik. Özellikle de Şahin.
Şahin'in yüzündeki o gülümseme bir anda silindi. Çenesi kasıldı. Burnundan soluyordu artık. Yumruklarını sıkmaktan parmak eklemleri bembeyaz olmuştu ama tek kelime etmedi.
Sadece bakışlarını Fırat'tan ayırıp bana çevirdi.Hiçbir şey demeden kendi yerine, masanın en başına geçti.
Ben derin bir nefes aldım. Ve hızlıca gidip Mete'nin yanına oturdum.
Kimse konuşmuyordu. Sadece çatal sesleri, porselen tabaklara vuran bıçakların cılız tınısı, çay bardaklarının buğusu... Herkes kendi kahvaltısına gömülmüştü.
Sessizliği karşımda oturan Ali bozdu.
Ali: "Altay nasıl oldu? Gece."
O soruyla birlikte kan beynime sıçradı.
Kendime geldim sanki. Dün sabah... Şahin'le ettiğimiz kavga. Sesi hala kulağımdaydı. Beni kardeşimin canıyla tehdit edişi. O an yüzüm düştü. Mideme oturan korku, yerini tekrar o bildik öfkeye bıraktı. Şahin'e karşı içimde küllenmeye yüz tutmuş ne varsa yeniden alevlendi.
Ona döndüğümde, o da bana bakıyordu zaten.
Gözlerimi kaçırıp Ali'ye döndüm.
Gece: "Yaraları tam iyileşsin diye uyutuyorum. Daha iyi şimdi."
Cümlem bitmemişti ki, masanın diğer ucundan Fırat'ın sesi geldi.
Fırat: "Altay demişken... Gece, sen Karan'ı nereden tanıyorsun?"
İrkilmeden edemedim. İstem dışı bakışlarım Şahin'i buldu. Elindeki çatalı öyle sıkıyordu ki, az daha sıksa ortadan ikiye ayrılacaktı. Parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti.
Gece: "Tanımıyorum... Şehitlikte karşılaştık. Hepsi bu. Durumu nasıl oldu?"
Sorumu bitirmemle birlikte, elindeki çatalı tabağına öyle sert vurdu ki irkildim. Metal ses, bütün salonda yankılandı. Herkes bir anlığına durdu. Sonra gözlerini, o simsiyah, dipsiz gözlerini doğrudan bana dikti.
Şahin: "Çok mu merak ettin? İstersen ziyaretine de gideriz."
Boğazım düğümlendi ama geri adım atmadım.
Gece: "Babası evi bastı. Ben daha fazla olay çıkmasın diye... Hem diyelim ki merak ettim, bundan sana ne?"
Çene kasları gerildi. Yumruklarını sıkmaktan bembeyaz olmuştu artık. Göz göze geldiğimiz her saniye, aramızdaki hava biraz daha ağırlaşıyordu.
Şahin: "Gider hastaneye, kafasına sıkar, bir daha merak etmemeni sağlarım. Nasıl fikir?"
Aynı anda Fırat, çatalındaki peyniri umursamazca ağzına attı. Ağzı dolu dolu konuşuyordu.
Fırat: "Mantıklı. Kökten çözüm."
Hayretler içinde ikisine bakakaldım. Biri cinayeti kahvaltı sohbeti gibi anlatıyor, diğeri onaylıyordu.
Gece: "Bunlar hep böyle mi?"
Mete başıyla onayladı.
Mete: "Çoğu zaman."
Daha fazla uzatmamak için konuyu kapattım. Yoksa yemin olsun, gerçekten gider kafasına sıkardı. hepsi manyaktı bunların.
Ama içimdeki huzursuzluk kapanmıyordu.
Gece: "Peki Altay uyandığında ne olacak?"
Şahin gözlerini benden ayırmadan, çayından bir yudum aldı. Sesi sakindi ama o sakinliğin altında fırtına vardı.
Şahin: "Düşünüyorum."
İşte o sakinlik beni delirtiyordu.
Gece: "Sen düşün diye kalmıyorum ben burada."
Lafım bitince, Fırat yine o muzip, ortalığı karıştıran gülümsemesiyle atıldı.
Fırat: "Ne diye kalıyorsun? Sen de mi aşıksın yoksa?"
Bir anda masa karıştı. Ağzında yemek olan Mete öksürmeye başladı. Ali bıyık altından sırıtmaya başlamıştı. Ve Şahin... Şahin tek kelime etmeden, bir cevap bekler gibi, sadece bana bakıyordu.
Ben ise kalbim göğsümü döverken konuyu değiştirmeye çalıştım.
Gece: " Uyandığında konuşur ikna ederim onu , yurt dışına gider bir daha da karşınıza çıkmaz "
Mete: " o kadar kolay değil o, Altay'ın bu işi tek başına yaptığını düşünüyorum. Altay sadece olayın görünen kısmı "
Gece: " Nasıl yani?"
Ali: " yanisi işin içinde başkaları da var , tek değil, Karan sadece onu bilmemizi istedi."
Gece: " Altay'ın böyle bir şeye nasıl bulaştığını anlamıyorum" Daha fazla konuşmamıştık.
Kahvaltı bitmiş, ev dağılmıştı. Şahin ile Fırat çalışma odasına kapanmış, Mete ile Ali dışarıdaki işler için çıkmıştı. Ben Altay'ı kontrol ettikten sonra odama çekildim. Bütün gün, günün bitmesini beklemekle Altay uyandığında ne olacağını düşünmek arasında sıkışıp kaldım.
Hava kararmış, saat çoktan akşamı devirip on biri bulmuştu. İçimdeki huzursuzluk dinmek bilmiyordu. Beni kemiren o his... Artık daha fazla içimde tutamazdım. Şahin'le konuşmaya karar verdim.
Merdivenleri inip çalışma odasına yöneldim. Kapısı aralıktı. İçeri baktım, boştu. Orada değilse odasındadır diye düşünüp yukarı çıktım.
Kapıyı çalmadan... Bodoslama girdim içeri.
Gömleğinin düğmelerini ilikliyordu. Hazırlanmıştı. Bir yere gideceği her halinden belliydi.
"Konuşmamız lazım Şahin."
Bana döndü. Düğmelerini iliklemeye devam ederken, sesi her zamanki gibi keskindi.
"Dinliyorum."
Bakışlarımı ellerinden ayırmaya çalışıp yüzüne diktim. O bakışlarımın nereye kaydığının farkındaydı, biliyordum.
"Ben onunla konuşur, Başak kim var bu işin arkasında öğrenirim. Sen de onu yurt dışına gönderir, güvenliğini sağlarsın. Ben de anlaşma gereği burada kalırım."
Gömleğini giymeyi bitirdi. Başını kaldırıp bana baktı. Bir adım, bir adım daha... Aramızdaki mesafeyi kapattı. O kadar yakındı ki, nefesini hissedebiliyordum.
"Seni burada bırakıp gideceğini düşünmüyorum."
"Sandığın kadar bir yakınlığımız yok. Araya çok zaman girdi. Hem ikna ederim ben onu."
Bir an durdu. Gözlerimin içine bakarak tarttı söylediklerimi. Sonra geri çekildi.
"Peki. Senin dediğin gibi olsun. Ama şimdi çıkmam lazım. İşim var."
Hızla kapıya yöneldi. Sanki bir yere yetişmesi gerekiyormuş gibi aceleciydi.
Arkasından seslendim.
"Saat on ikiye gelmek üzere. Ne işin var ki bu saatte?"
Tam dönmeyecek şekilde, sadece omzunun üzerinden baktı bana.
"Şirket işleri." dedi ve çıktı gitti.
Yalandı.
İçimden bir ses bunun kocaman bir yalan olduğunu haykırıyordu. Ve aynı ses, peşimden gitmem için ısrar ediyordu. Susturamadım o sesi. Dinledim.
Hemen arkasından aşağı indim. Bahçeye çıktığında korumalardan biri arabasını getirmişti bile. Tam binecekken telefonu çaldı. Arabadan uzaklaşıp konuşmaya başladı.
İşte fırsattı.
Korumalar görmeden usulca yaklaştım, arka kapıyı sessizce açıp kendimi koltukların arasına bıraktım. Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu.
Birkaç dakika sonra kapının açılma sesini duydum. Şahin arabaya bindi. Motor çalıştı ve malikâneden ayrıldık.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bayağı bir yol almıştık. Şehrin ışıkları geride kalmış, yollar daralmıştı. Sonra araba keskin bir dönüşle ormanlık bir yola saptı. Toprak yolun sarsıntısı içimi daha da bulandırıyordu.
Birkaç dakika sonra araba durdu.Şahin indi.
Yavaşça kafamı kaldırıp camdan baktım. Etraf zifiri karanlıktı. Ağaçlarla kaplı bir ormanın ortasında, kocaman, terk edilmiş bir depo duruyordu. Deponun etrafında birkaç adam, ellerinde sigaralarıyla bekliyordu. Şahin ise hiç tereddüt etmeden depoya doğru yürüyordu. Ben de... Ben de arka kapıyı yavaşça açıp indim.
Deli gibi korkuyordum. Ellerim titriyor, dişlerim birbirine vuruyordu ama artık geri dönüş yoktu. Kimse beni fark etmeden deponun arkasına doğru süzüldüm. Arka tarafta koruma yoktu, bu biraz olsun rahatlatmıştı.
Etrafında dolanırken paslı küçük bir kapı fark ettim. İçeri girmeden önce etrafı kolaçan ettim. Kimse yoktu. Derin bir nefes alıp içeri süzüldüm.
İçeri girmemle Şahin ve bir adamın konuşmalarını duymam bir oldu. Büyük su depolarından birinin arkasına saklanıp kulak kesildim. Sesler net değildi, uğultulu geliyordu ama Şahin'in öfkesi çok netti.
"Böyle bir şey asla olmayacak!" diye kükrüyordu.
Biraz daha duymak için, fark ettirmeden bir adım daha yaklaştım.
İşte o an...
Ensemde hissettiğim o soğuk metal.
Bütün kanım dondu. Nefesim kesildi.
Ve o an, buraya gelmekle hayatımın en büyük hatasını yaptığımı gerçekten anladım.
(Uzun bir bölüm oldu , beğeni ve yorumları unutmayalım 🤍🤍, umarım beğenirsiniz keyifli okumalar)
Gecenin, sarhoşkenki hallerini umarım iyi yansıtabilmişimdir.
Bölüm etkileşimi
