10. bölüm · HÜKÜMSÜZ VASİYET
9
Elime kalın bir defter almış, Ali’nin bana reva gördüğü o acımasızlıkları satır satır, bir bir yazıyordum. Her cümlenin sonuna geldiğimde kendime aynı soruyu saplıyordum: Ben tüm bu işkencelere neden katlandım? Ne yazarsam yazayım, bütün yollar dönüp dolaşıp anneme çıkıyordu. Eğer vaktinde babam ona o cehennemi yaşatırken gururunu çiğnetmeyip onu boşasaydı, ben de hayatıma giren o narsist adamı ilk hatasında hayatımdan defetmeyi bilir, ondan ışık hızıyla uzaklaşırdım. Fakat bizim evde kural belliydi: Babam anneme diş geçirir, hıncını ondan alır; annem de gelip o öfkeyi bizim üzerimizden kusardı. Kimin gücü kime yeterse onu ezmeli mantığı, bir veba gibi daha çocukken işlenmişti iliklerimize.
İlk başta annemi çok suçladım, gidip yüzüne bile söyledim:
"Sen kendine değer vermiyorsun ve bu yüzden kızların her zaman kendini ezdirecek, her zaman kendilerini değersiz görecekler."
"Ben bunları sizin için yaptım,"
cevabını kabul etmiyordum, biz artık bebek değildik.
"Peki neden şimdi katlanıyorsun? Hepimiz büyüdük ve bunu anlayacak yaştayız."
"Eğer ayrılırsak bana mı bakacaksınız? Sen hâlâ babanın evindesin, abin ise kuruş kuruş verdiği paraları burnumuzdan getiriyor, diğer kızlarımın kocaları da bana bakmaz."
Kısacası diyordu ki, "Ben kendime bakacak kadar güçlü değilim, başkalarına muhtaç yaşamaya alıştım ve konforumu bırakamam." Konforunuz batsın!
"Anne, hayatım altüst olur diye korkma; hem belki altı üstünden daha iyidir."
"Kes sesini Dalga! Sen kendin için bir şey yapacaksan yap ama bana karışma!"
Haklıydı; başkasının yüklerini onlar yerine değiştiremezsin. Bu onların kaderidir ve kendileri bir şeyi değiştirmeyi arzulamıyorlardı, onlar böyle yaşamaya alışmışlardı. Eğer annem için bir şeyleri değiştirmeye çalışırsam o değişmezdi ve ben sadece yıpranırdım. Annemi olduğu gibi kabul ettim ve gidip ders çalıştım; zengin olacak ve kendim gibi biriyle evlenecektim. Saatlerce ders çalıştım ve kitapların başında uyuyakaldım.
"Hey uykucu, uyan."
Mert’in sesi miydi o? Gözlerimi açıp Mert’e baktım.
"Odamda ne işin var?"
"Dalga, burası senin odan değil."
Etrafıma baktım, mutfaktaki masada uyumuştum ve önümde test kitaplarım vardı. Mutfaktaki masada saatlerce ders çalışmıştım. Tezgâhta duran yemek tencerelerine baktım; annem gelip yemek bile yapmıştı ama derse o kadar çok odaklanmıştım ki çevremi duymamıştım. Etrafımı inceledikten sonra Mert’e döndüm:
"Ne işin var burada?!"
"Abini görmeye geldim ama evde yok."
"Evde yoksa sen de defolup gidebilirsin mesela."
"Bana bak Yağmur, sen çok kaba olmaya başladın."
Kaşlarım çatıldı; benim ismim Yağmur değildi, Yağmur benim kardeşimdi. Ona bir şey demeyip testimi çözmeye devam ettim. Kapı sesini duyunca ayağa kalktım ve camdan evine giden Mert’e baktım. Salak şey... Derin bir nefes alıp eşyalarımı topladım ve odama gittim. Test kitaplarımı teker teker yerine dizerken düşündüm: "Ona abi dedim diye mi bunu yaptı? Belki de ismimi kardeşiminkiyle karıştıracak kadar değer vermiyor, bana âşık değil gibi. Zaten âşık da olmasın..."
Neyse ya, sinirlenmek yok. Gidip ehliyet kursuna yazılacak, ileride psikiyatri doktoru olup kendi arabamı alınca kendi seviyemde biriyle evleneceğim. Daha hayatımda bir şeyler değişmemişken bile kafamda nasıl biriyle evleneceğimi, nasıl biri olacağımı belirlemiştim; artık net bir insandım.
Günler böyle geçip giderken Mert’in babası vefat etmişti ve annesi hastalanıp yataklara düşmüştü. Tek çocuktu ve hayatın tüm yükü üstüne kalmıştı. Ona çok üzüldüm ve gidip konuşmaya karar verdim. Bahçesinin kapısına gidince onunla beraber bahçede oturan bir kız gördüm ve onlara görünmeden geri döndüm. Böyle biri olmasaydım yanına başka kızların yaklaşmasına izin vermezdi belki; moralim çok bozulmuştu. Artık ders çalışmak istemiyordum, içimde bir savaş vardı: "Kendi paranı kazanmadan evlenme! Mert’i seviyor olabilirsin... Mert ile evlenirsem ve Ali gibi 'çalışma' derse ne yapacağım? Mert belki bana âşık bile değil, ya sadece egomu tatmin ediyorsam, ya sadece beni sevmediği için onu düşünmeye başladıysam?.." Kafamdaki soruların ardı arkası kesilmiyorken açıp bir dizi izleyeye başladım. Artık her gün bir şeyler izliyordum ve dersi de aşkı da gelecek kaygılarını da düşünmüyordum.
Günler böyle akıp giderken annem kapımı sertçe çarparak açtı, bavulumu indirip içine elbiselerimi doldurdu. Yere uzanmış tavanı izler vaziyetteyken yerimden sıçramış, annemin elinden eşyalarımı almaya çalışıyordum.
"Anne ne yapıyorsun?"
"Aptal abin tekrar bizi terk ediyor, sen de onunla defolup gideceksin!"
"Anne, kızını mı kovuyorsun?"
"Burada kalıp günden güne ölmeni izlememi mi istiyorsun? Defolup gidin, hiçbirinizin bana faydası yok!"
Gözlerim doldu ve bir şey demeden evden çıkıp yolda yürümeye başladım. Ali’nin bana yaptıklarını atlatmam zordu; destek olsalar ve yanımda olsalar olmuyor muydu? Ali’ye çok âşıktım ve o beni sevmedi, kötü davrandı... Her şeyi tekrar tekrar düşünüyordum; ablalarım, Yağmur’un "sevgi dilenme" demesi ve annemin beni kovması... Hiçbir yere sığamıyordum. İstanbul’a gitmek istemiyordum; ben o şehirde Ali ile tanışmıştım, aynı yolları yürüyemem. Güneş her üstüme doğunca "aşk şehri" diye uyandığım şehre, "hayal kırıklıkları şehri" diyerek uyanacaktım. Belki bavulumu alıp başka yere giderim, İstanbul’a gitmem ve erkek kardeşim gibi dağılıp giderim. İyi ki dini duygum yüksek ki onun dağıldığı gibi dağılamıyorum.
Bir marketin önünde durdum ve sigara almak için içeri girdim. Keşke bu illeti de bırakabilsem, her şey yetmiyormuş gibi bir de kendimi zehirliyordum. Markete girince Mert’i gördüm. Elimi havaya kaldırarak,
"Selamün aleyküm,"
dedim. Gözlerini kısarak bana baktı ve önüne döndü. Elime yılan jelibonlarından bir tane alıp sırtına vurdum:
"Allah'ın selamını alsana ayı!"
Dönüp bana baktı, kaşlarım çatıktı.
"Aleyküm selam, ne alacaksan al, kalabalık yapma."
"Sana ne lan, babanın marketi mi?"
Bir yandan önündeki arabayı doldururken diğer yandan bana laf yetiştiriyordu:
"Sen var ya, sen bir canavarsın."
Gözlerim kocaman açılırken,
"Ne?!"
dedim. Kulağını eliyle kapatıp,
"Bir cırlama ya,"
dedi. Şok olmuştum resmen:
"Mert, bu sen değilsin."
"Doğru. İyi bir insanken daha rahat kötü davranıyordun. Pardon Dalga, pardon efendimiz!"
Çocuk resmen sinir patlaması geçiriyordu, hiç uğraşamazdım. Gözlerimi devirip bir sigara ve çakmak aldım. Keşke müzik dinleyebilsem ama telefonum da evdeydi. Tekrar Mert’in yanına gittim:
"Telefonunu ve kulaklığını bir saat kadar kullanabilir miyim?"
Dönüp bana baktı, kocaman gülümsedim. Çatık kaşları düzelirken,
"Tamam,"
deyip cebinden çıkarıp verdi. O esnada ellerimiz birbirine çarparken içim bir tuhaf oldu; Ali beni öperken bile bu kadar güzel bir enerji almamıştım. Elim öylece kalırken gözlerine kilitlendim. "Aptal mısın Dalga!" dedim kendime ve telefonu alıp hızlıca çıktım.
"Dalga, Dalga, Dalga..."
Arkamdan sesleyen Mert’e baktım.
"Şifremi biliyor musun?"
"Pardon ya, şifren ne?"
"Dalga."
"Efendim?"
"Şifrem şey... Dalga."
"Neden?"
"Ne neden?"
"Şifren neden Dalga, şifrem Dalga dedin?"
"Hatırlamaya çalışıyordum,"
deyip güldü. O gülerken yüzünü inceledim; göz altları morarmıştı ve köşeleri kabuk tutmuştu. Bunun sebebini yaşayan bir insan olarak çok iyi biliyordum...
"Babanı... Babanı çok özlüyorsun değil mi?"
diye sordum sesimi incelterek.
"Tabii ki,"
dedi kısık bir sesle.
Kelimeler dudaklarından dökülürken gözlerini hafifçe kıstı; besbelli yaşların firar etmemesi, gururunun kırılmaması için amansız bir mücadele veriyordu. Yanımda çocuk gibi ağlamaktan çekiniyordu, bunu hissettiğim an onu köşeye sıkıştıracak zor sorular sormaktan vazgeçtim.
"İleride ormanlık bir yürüyüş yolu var, oraya çok insan gidiyor,"
dedim.
"Öyle mi? Sen de mi oraya gidiyorsun?"
"Evet, belki daha fazla insan olursa daha az yalnız hissederim."
"Neden yalnız hissediyorsun? Annenle baban hayatta."
"Orada olacağım, istersen birazdan gel, dertleşiriz."
"Tamam, görüşürüz."
"Görüşürüz."
Yürümeye devam ederken içim burkuldu; ne kadar üzücü bir andı... Karşıma geçmiş, bencilce acı çeken bana "Annenle baban hayatta," diyerek asıl felaketin ne olduğunu fısıldıyordu adeta. Yürümeye devam ederken, tekrar şifreyi sormayı unuttuğumu fark ettim ama bu sefer sormaya yüzüm yoktu. Kulaklıkları takıp düğmesine basınca Mert’in müzik listesi çalmaya başladı; zaten müzik seçmezdim.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Var olduğunuzdan emin olamıyorum ama bilmenizi isterim ki kitabım okununca çok mutlu oluyorum, umarım güzel ilerliyorumdur🙂😊
