6. bölüm · HÜKÜMSÜZ VASİYET

5

Hazal Yaman

O günlerde içimde garip bir büyüme, olgunlaşma çabası vardı; ablalarımı sık sık arıyor, koptuğumuz yerden aileme tutunmaya çalışıyordum. Hatta bir gün, hayatımda ilk kez babama sarılma cesareti gösterdim. Sadece bir kez yapabildim bunu... Ben kollarımla dolandığımda, o taş kalpli adamın göğsünde sanki minik bir yaşam belirtisi canlandı, mutlu olduğunu hissettim. Hep gözüne girmeye çalışıyor, ellerimle ona en güzel meyve tabaklarını hazırlıyordum ama o yine de her fırsatta küçük kız kardeşimi göklere çıkarıyordu. İlginçtir, içimde en ufak bir kıskançlık yoktu; aksine mutlu oluyordum. Benim çocukken tadamadığım o baba şefkatini, hiç olmazsa kardeşim kana kana tadacaktı.
Ali ile ise çok mutluydum. Hasta olduğum zaman ona yazardım ve ne yapmam gerektiğini sorardım.
"Sıcak bir şeyler iç, yemek yemek için kendini zorla, kalın giyin,"
falan derdi. Türkçe’yi de öğrenmişti; o çok zekiydi, bu kadar kısa sürede bunu yapmak bir yetenektir. Her gün en güzel eşarbımı takar, fotoğraf çekip atardım; ona şiirler ve güzel şeyler yazardım. Her şeyi ona sorar, fikirlerini önemserdim. O her şeyi biliyor gibi geliyordu. Ali benim idolümdü; bazen kalbimi çok kırıyordu ama bir şekilde yine barışıyorduk. Hem onun sayesinde özlemini çektiğim evime dönmüştüm; babam ve annemle zaman geçiriyordum.
Evde ise o eski, bildik gürültüler devam ediyordu. Babam küçücük incir çekirdeğini doldurmayacak meseleleri devleştirip annemle kavga çıkarıyor, annem de amansız küslüklerinden birine giriyordu. Fakat annemin bu sitemleri öyle bir boyuttaydı ki, günlerce babama yemek yapmaz, yüzüne bakmaz, evde sürekli onun gıybetini yapardı. Babama hak verecek olsam annemden soğuyordum, anneme hak verecek olsam babamdan... Bir süre sonra birilerine hak vermeyi tamamen bıraktım. Fakat bu süreçte Ali’yi ve onun kurallarını tanıdıkça, içten içe erkeklerin dünyasını daha haklı bulmaya başlamıştım. Bir kadın gibi, bir genç kız gibi duygusal düşünmeyi çoktan bırakmıştım çünkü Ali’ye ne nazım geçiyordu artık ne de tribim. Benim bu ilişkide küsmeye zerre hakkım yoktu; o lüks sadece Ali’ye aitti. Ne zaman kendi fikrimi savunmaya kalksam, tokat gibi o cümle çarpıyordu yüzüme:
"Sen ileride çok kötü bir eş olacaksın."
Bu itham ödümü koparıyordu. Ben, benimle evlenecek adamın kendini dünyanın en şanslı insanı hissetmesini hayal ederken, Ali bana kendimi bir hiç gibi hissettiriyor, hep daha fazlasını, daha çok itaati talep ediyordu. Kendimi öyle eksik, öyle kusurlu görüyordum ki iyi bir insan olduğuma dair inancımı bile yavaş yavaş kaybetmiştim. Tek amacım, elimden gelenin fazlasını yapıp Ali'ye layık, onun şanına yaraşır bir eş olabilmekti; çünkü sadece bir ay sonra beni ailemden istemeye gelecekti. Tempomu artırdım; mutfağa kapanıp çeşit çeşit ağır yemekler yapmayı öğreniyor, evlilikle ilgili psikoloji kitapları okuyor, evi köşe bucak temizliyordum. Sırf onun ailesi geldiğinde ne kadar hamarat ve temiz bir kız olduğumu görsün diye kendimi paralıyordum.
Okuduğum o kitaplardan birinde,
"Sağlıklı bir ilişkide partnerler düşüncelerini ve sınırlarını şeffafça paylaşmalıdır,"
diyordu. Bir gün Ali, ona birkaç dakika geç cevap verdim diye yine o bildik triplerinden birine girdi. Ben de kitapta okuduklarımı cesaretle uygulamak istedim ve içimdekileri ilk kez dürüstçe döktüm:
"Ali, benim de bu evde kendime ait bir hayatım var! Bazen sadece yemeğimi yiyor, bazen de ailemle vakit geçiriyorum, sürekli telefona bakamam."
Telefonu masaya koyup bekledim. Uzun bir sessizliğin ardından ekranda beliren tek bir cümle ruhumu darmadağın etti:
"Kötü bir eş olacaksın."
Bu soğuk kehanet beni kalbimden vurdu. Sinirle o kitapları çöpe fırlattım, gece boyunca hıçkıra hıçkıra ağlayarak uykuya daldım.
Sabah gözlerimi açtığımda telefonumda upuzun bir paragraf duruyordu. Ali, ben uykunun kollarındayken beni tek bir mesajla terk edip gitmişti... O an kalbimin göğüs kafesimi yırtacak kadar hızlı çarptığını hissettim, ciğerlerime hava girmiyordu, nefes alamıyordum! Saatlerce deliler gibi ağladım. Aynanın karşısına geçip kendi yansımama nefretle baktım:
"Beni sevdiğim adamdan kopardın, seni asla affetmeyeceğim!"
diye bağırdım yansımaya. Kalbim öyle bir sıkışıyordu ki, bozulan bir saat gibi duracaktı sanki. Annem odadaki gürültüye koşup neyim olduğunu sorarak bana sarılmak istediğinde,
"Ali bitti... Ali gitti!"
diye haykırarak ağladım. İşte o an annemin yüzünde beliren o kontrolsüz, o vahşi mutluluğu gördüm. Sevinçten gözlerinin içi parlıyordu. Can havliyle onu üzerimden ittim; benim canım burada cayır cayır yanarken bir anne nasıl evladının yıkımına sevinebilirdi? Göğsümdeki o yangın büyüdü, odadaki eşyaları fırlatmaya, etrafı yakıp yıkmaya başladım. Bedenim zangır zangır titriyordu, en sonunda dizlerimin bağı çözüldü ve yere yığıldım. Kulaklarım uğulduyordu, kalbimin o güm güm vuran sesinden dünyayla bağım tamamen kopmuştu. Annemin başımda dudaklarını kıpırdatarak bir şeyler söylediğini görüyordum ama tek bir kelime bile duymuyordum.
Gözlerimi yeniden açtığımda, odamda değil, tepemde yanıp sönen projektörlerin altında, bir ambulansın içindeydim. Etrafımda tanımadığım yabancı yüzler vardı; saniyeler sonra dünya yeniden karardı. Benim için denklem çok basitti: Eğer Ali hayatımdan çıkıp giderse kalbim durur, nefesim kesilir ve oracıkta ölürdüm. Hastanede gözlerimi açtığımda doktor beni bir sürü cihaza bağladı, testler yaptı. Kalbimin tehlikeli sınırlarda çarptığını ama nörolojik hiçbir hasar olmadığını, her şeyin akut stresten kaynaklandığını söyledi. Bana acilen bir psikoloğa görünmemi tembihledi ama benim bir terapiste değil, sadece Ali’ye ihtiyacım vardı. Titreyen ellerimle telefonu kaptım ama Ali beni her yerden çoktan engellemişti. Duvara çarpmış gibi hissettim. Vakit kaybetmeden Ali' nin annesine; arka arkaya, gözyaşlarıyla yıkanmış upuzun çaresizlik mesajları döşedim. Kadın beni teselli etmeye çalıştı,
"Sakin ol kızım, ben Ali’yle konuşup bu işi çözeceğim,"
dedi.
Eve döndüğümüzde odama kapanıp ağlamaya devam ettim. Annem başımda dikilmiş, o her zamanki sitemkâr sesiyle,
"Ağlamaktan göz pınarların kuruyacak, kör olacaksın!"
diye söyleniyordu. Küçük kız kardeşim dayanamayıp anneme çıkıştı:
"Resmen bu duruma sevindin sen!"
diyerek gelip bana sıkıca sarıldı. Başını göğsüme yasladığında ürperdi:
"Abla... Kalbin çok hızlı atıyor, duracak gibi,"
diye fısıldadı. Zaman algımı tamamen yitirmiştim, kaç gün kaç gece ağladım bilmiyorum ama en sonunda o beklenen bildirim sesi odayı inletti. Mesaj Ali’dendi. Fakat sevinç çığlığım boğazımda kaldı:
"Anneme nasıl mesaj atma cüretini gösterirsin sen?! Eve gelince ağlayan bir kız kardeş ve perişan olmuş bir anne buldum senin yüzünden!"
Yazmıştı. Gururumu çoktan musalla taşına koymuştum; ekrana çaresizce tek bir savunma yazdım:
"Seni kaybetmekten o kadar çok korktum ki buna mecburdum... Çok pişmanım Ali, seni canımdan çok seviyorum."
Saatler süren o yalvarış seansının ardından beni nihayet lütfedip affetti; tek bir şartı vardı: Bir daha ona asla karşı çıkmayacaktım. Ona kutsal kitaplar üzerine sözler verdim, adeta ayaklarına kapandım... Tamamen barıştığımızdan, beni bırakmayacağından emin olduğum an, ciğerlerime giren o hava ilk kez bana yeniden can verdi.
Kendimi bahçeye attım. Göz kapaklarım ağlamaktan davul gibi şişmiş, gözlerimin altı morarmıştı. Ben ağaçların altında otururken etrafıma mahallenin kedileri doluştu. Derken, o ürkek, yaşlı erkek kedi tam karşımda durdu. Yıllardır onu ne zaman sevmek istesem benden kaçan o kedi, bu defa kendisi yanaşıp kafasını şefkatle bacaklarıma sürttü. Eğilip yüzüne baktığımda, büyük ön dişlerinden birinin kırık olduğunu fark ettim. Gözlerimden bir damla yaş süzüldü: "Senin adın bundan sonra Ali olsun," dedim. Ona aslında "tek diş" demek istiyordum ama o, benim Ali’ye en çok ihtiyaç duyduğum, sevgiye en aç olduğum karanlık anda gelip bana o kutsal şefkati vermişti. O benim Ali'm olmuştu; bana çölde can suyu olan sevgiyi veren sığınaktı...
Dışarıda uzunca süre oturmak isterdim ama Ali tekrar küsmesin diye hemen eve girip fotoğraflar çektim ve ona bir sürü mesaj attım. Ona söz verdim:
"Beni sevmediğini söylemediğin sürece bu aşktan asla vazgeçmeyeceğim."
Gerçek aşk buydu; gerçek aşk zorluklara rağmen kalabilmekti.Hiçbir zaman kendime duygularımı itiraf edememiştim. Kırıldım; aşkım, uyurken terk edilmeyi hak edecek bir aşk değildi. Onu benim kadar kimse sevemezdi ama yine de gözünde yetersizdim. Ben mesaj atmadan yazmıyordu bile, kız gibi trip atıyordu ve bana söz hakkı vermiyordu... Bunları kendime söylemeye korkuyordum çünkü bunları kabullenir ve Ali’ye yansıtırsam Ali’m giderdi; onsuz yaşayamam ki! "Sus Dalga, kafandan Ali ile ilgili kötü olan tek bir kelime geçirmeyeceksin! Ne yaparsa yapsın o âşık olduğun adam; her gece ona sarılmayı hayal ederek uyuduğun adam..."Sonunda bir ay geçmişti ve Ali gelecekti. Her gece uyumadan önce Ali’ye yemin ettiriyordum:
"Uyurken seni terk etmeyeceğim, vallah yaz,"
diye mesaj yazardım ve o,
"Vallah seni terk etmeyeceğim,"
deyince uyurdum. O kadar çok zayıflamıştım ki 46 kilo olmuştum, yüzümün rengi gitmişti. Neyse ki bir hafta öncesinden iki ablam da gelmişti. Nişan sürecinde yalnız olmayacağım diye o kadar çok mutluydum ki anlatamazdım... Ablalarımın kocaları gelmemişti; Ali olsa
"Yalnız başına yolculuk yapamazsın,"
derdi ama ablalarım evli olmasına rağmen yalnız gelmişlerdi, onlara gıpta ile baktım. Yeğenlerimle zaman geçiriyordum ve mutluydum, ablalarım ile aram çok iyiydi. Hem sevdiğim ailemle vakit geçirecektim hem de Ali Amerika’dan gelecekti; onu çok özlüyordum. Sonunda o gün gelmişti. Çok heyecanlıydım; sabah erken kalkmış, evi pırıl pırıl yapmıştım. Ablalarımla beraber çeşit çeşit yemekler yapmıştık; sarma, mantı... Türkiye’nin en güzel lezzetlerinin hepsi vardı, masada yer kalmamıştı neredeyse. Giyinmiş, makyaj yapmıştım; o kadar çok heyecanlıydım ki...

O an gelmiş, araba bahçenin girişinde durmuştu. Camdan onu izlerken karnımda kelebekler uçuyordu... Siyah bir takım giymişti; elinde kocaman bir gül buketi ile çikolata vardı. Heyecandan yerimde duramıyordum, hemen kapının yanına gittim. Kapı çalınca açtım, ikimiz de çok heyecanlıydık. Ali içeriye girdi ve annesi ile göz göze geldik.
"Maşallah güzelime," deyip yüzümü sevdi. Onun annesine minnettardım; Ali ile ayrılınca aramızı o düzeltmişti. Herkes içeriye girip oturdu, başta hiç ses yoktu. Servis yapmak için gidip geldiğimde Ali gözlerini benden alamıyordu. Önce yemek yedik ve tanıştık.
Sonra kahve yaptım; herkese sütlü, şekerli Türk kahvesi yaptım ama Ali’ye kaşık kaşık tuz dolu Türk kahvesi hazırladım. Süte hassasiyeti olduğunu bildiğim için onun kahvesine süt koymadım. Kahvelerle içeri gittim, Ali’nin kahvesini verip yanına geçtim. Herkes fotoğrafımızı çekiyor, videolar açıyordu. Kahve fincanı bitene kadar Ali’nin tepesinde
"Bitir"
diye direttim. Annesi bile bizim tarafa geçmişti resmen:
"Bitir, bitir, bitir..."
Ali kahvemi öksüre tıksıra içti ve büyük bir bardak su istedi... Herkese
"Fotoğrafları paylaşmayın,"
dedi ve ben de öyle yapmaları için ailemi uyardım; kimse beni görsün istemiyordu.
Kahve faslının ardından asıl büyük mevzuya, düğün konusuna geçildi. Babam ortaya kendi şartlarını sunduğunda, Ali’nin annesi gayet yapıcı davranıp
"Siz ne derseniz kabulümüzdür,"
diyerek babamı onore etti. Ali ise her zamanki gibi hoşnutsuz bir tavırla kem küm etmeye başladı ama annesinin ağırlığı karşısında o da boyun eğip tamam demek zorunda kaldı. Babam salonları dolduracak gösterişli bir düğün hayali kuruyordu fakat ne Ali ne de ben böyle bir tantanayı istemiyorduk. Üstelik Amerika vizesi işlemleri için resmi nikah süreçleri zaten yeterince çetrefilli olacaktı. Uzun istişarelerin ardından, yarın için küçük bir aile arasında dini nikah kıyılmasına ve nişan yüzüklerinin takılmasına karar verildi. Sonrasında resmi işlemler için konsolosluk yollarına düşecektik. Türkiye’de resmi bir bağ olmadan babamın beni elin adamına emanet etmeye niyeti yoktu ve neyse ki herkes bu kararda mutabık kaldı. Babam Ali’yi ilk andan beri çok sevmiş, kanı kaynamıştı; aniden ikimizin ortasına girip kollarını omuzlarımıza doladı ve Ali’ye samimiyetle sarılarak poz verdi.Tam evde bayram havası esiyor, flaşlar ardı ardına patlıyordu ki büyük ablam Gizem’in hıçkırık sesini duydum. Gözyaşları içinde, arkasına bile bakmadan aniden salonu terk etti. Annem de endişeyle hemen onun peşinden koştu. İçime bir kurt düşmüştü, arkalarından gidip ne olduğunu sormak istedim ama gidemedim; salondaki kalabalık etrafımızı sarmış, herkes bizimle tebrik fotoğrafları çekilmek için bizi çekiştiriyordu. Mutluluğumun tam ortasına, ablamın o gözyaşları simsiyah bir gölge gibi düşmüştü...