18. bölüm / 29
HÜKÜMSÜZ VASİYET17
Bölümler 29Şu an: 17
- 1 Giriş1.618 kelime
- 2 11.418 kelime
- 3 21.663 kelime
- 4 31.377 kelime
- 5 41.562 kelime
- 6 51.744 kelime
- 7 61.865 kelime
- 8 71.216 kelime
- 9 82.273 kelime
- 10 91.152 kelime
- 11 101.297 kelime
- 12 111.259 kelime
- 13 121.134 kelime
- 14 131.193 kelime
- 15 Yalnızlık (14)1.077 kelime
- 16 151.064 kelime
- 17 161.021 kelime
- 18 171.011 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 181.050 kelime
- 20 19730 kelime
- 21 20460 kelime
- 22 211.165 kelime
- 23 221.274 kelime
- 24 231.184 kelime
- 25 241.032 kelime
- 26 251.036 kelime
- 27 261.163 kelime
- 28 271.255 kelime
- 29 FİNAL1.184 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Psikoloğun odasına girince ilk önce selamlaştık ve ikinci panik atağımı anlattım. Panik atağın ne olduğunu ve o an nasıl kontrol altına alabileceğimi anlattı. Sonrası sohbet gibi ilerledi. "Kimsin, nerelisin, kaç kardeşsin, hangi okulda okudun, yaşın kaç, evli misin?" gibi korkutmayan konular konuştuk. Yabancı biriyle sohbet etmek iyi gelmişti. Panik ataktan utanmamam gerektiğini belirtti. Toplumdan kaçmamam ve hayatımı kısıtlamamam önemliymiş. Kendimi sıkar ve hastalığım için bir şeyler feda edersem daha zor iyileşirmişim. Birinci seansımız sona ererken teşekkür edip odadan çıktım. Beni bekleyen Mert’in yanına gidip sarıldım.
"Nasıl geçti bebeğim?"
Ağzımı büzüştürdüm:
"Sohbet gibiydi," dedim.
Mert gülümseyip yanaklarımı öptü ve el ele tutuşup hastaneden çıktık. Haftada bir gelmem yeterliydi. Mert ile karavana binip bir sürücü kursunun önünde durduk. Arabadan inmeden önce beni durdurdu ve şalımın dışına taşan saç tutamlarını geri itti:
"Güzelliğin dışarıya taşmış."
Şu an eriyip yok olabilirdim, çok romantikti. Yüzünü sevdim ve onu öptüm. Karavandan inip işlerimi hallettim ve gerekli evrakları hazırladım. Şu an çalışmadığım için ücreti Mert ödemişti. İşlerimiz bitince tekrar nehir kenarına döndük. Beraber mutfağa girdik ve yemek hazırladıktan sonra masaya oturduk. Uzun zamandır ertelediğimiz konuları masaya yatırdık.
"Aşkım, para kazanmamız gerekiyor. Senin kenarda biraz paran var ama ileride onlar da bitecek."
"Evet canım, ben de uzun zamandır bunu düşünüyordum ama daha önemli bir konu daha var."
Kaşlarım çatıldı. Paradan daha önemli konu neydi?
"Ailen... Onları hiç görmeye gitmedik."
Yüzüm düştü ve bolca su içtim. Cevap vermek istemiyordum.
"Bu söylediklerim sinirini bozacak ama ilişkimiz için açıkça konuşacağım. Bir konu işine gelmediği zaman ya susuyorsun ya da hırçınlaşıyorsun."
Kızmak için ağzımı açacağım esnada elini havaya kaldırıp beni durdurdu:
"Dinle, kocan olarak iyiliğini istiyorum. Bu seni kısıtlamak veya zorlamak değildir. İnsanlar seninle aynı fikirde olmayabilir, onları dinlerken sinirlenmemelisin."
"Tamam,"
dedim. Onun hiçbir kusuru yoktu ki... Ama benim vardı işte. Mert elini uzatıp parmağıyla kaşımın ortasındaki çizgiye dokundu:
"Hemen olumsuz şeyler düşünme. Senin hırçınlığını seviyorum, her halinle çekicisin. Sen benim nirvanamsın, bir üstün yok, tamam mı?"
Gülümsedim ve elini tuttum. O harika bir eşti, iyi ki evlenmişiz.
Beraber el ele yürüdük ve yağmur yağdı. Tekrar hasta olmayı istemesek bile yağmur altında dans ettik. Dans ederken birbirimizi döndürüyor, komik hareketler yapıp gülüyorduk. Ayağımın kayması ve Mert’in beni tutması ise çok romantikti. Önce düşme korkusu ile çarpan kalp ve beline dolanan kollar ile güven hissi... Bu sefer kalbim heyecanla atıyordu. Uzunca bakıştık. İnsanların çoğu ilişkisinde bu dinamiği yakalayamıyordu ama biz yapmıştık. Doğrulup kollarımı boynuna sardım ve öpüştük. Şalımı açıp boynumu öptü. Gıdıklanıp geri çekildim, beni tekrardan kendine çekti. Gülerek kafamı yukarıya kaldırdım. Mert’in irkilip beni kendine daha çok çekmesiyle ona baktım:
"Aşkım ne yapıyorsun?"
Eliyle sus işareti yapıp bir yeri işaret etti. Dönüp baktığımda kocaman bir ayı görmeyi beklemiyordum. Korkuyla Mert’e yapıştım ve fısıldayarak,
"Kaçalım,"
dedim. Ayı bizi henüz fark etmemişti. Mert’le el ele tutuşup ses çıkarmamaya çalışarak uzaklaştık ve biraz uzaklaştıktan sonra koştuk. Karavanın yanına gelir gelmez hemen eşyalarımızı toplayıp ıslak kıyafetlerimizi değiştirdik ve oradan topukladık.
Yüreğim ağzımda atarken karavanı süren Mert’e baktım ve güldüm. O da güldü:
"Korkudan tepeme tırmanacaktın."
"Asıl sen bir ara korkudan neredeyse beni geride bırakacaktın!"
"Asla öyle bir şey yapmam."
"Elimi bırakmaya çalıştın."
"Hayır."
"Ya inkar etmesene! Zorla yapıştım ve bırakamadın."
"Bebeğim, ben kendimi öldürürüm ama seni asla bırakmam."
Kaşlarım çatılmıştı. İlk kez benimle tartışmaya giriyordu:
"Ben yalan mı söylüyorum?"
"Niyetin yalan söylemek olmayabilir, belki yanlış anladın."
"Belki de..."
Üstüne daha fazla gitmedim ve bu sefer susan taraf ben oldum. Karavanı sürerken yerimden kalkıp Mert’in kucağına oturdum; başımı omzuna yaslayıp uyudum.
Uzun bir yolculuk geçirdik. Arada gözlerimi açıp
"Nereye gidiyoruz?"
dediğimde
"Sürpriz,"
diyordu. Onu öpüp tekrar uyuyordum. Sonunda yolculuk bitince cama baktım. Burası ailemin eviydi. Gözlerim doldu ve Mert’e baktım:
"Öğrenecekler..."
"Topluma karışmalıyız ve hastalığından utanmamalısın."
Kendi koltuğuma geçtim ve arabadan indim. Mert ile el ele tutuştuk. Bahçeye baktım, özlemiştim... Karşıdan bana doğru gelen anneme koştum ve sarıldım:
"Annem, seni çok özledim."
Anemi bol bol öptüm ve eve girdik. Babamın elini öpüp alnıma koydum ve sarıldım. Yağmur da gelip,
"Hoş geldin,"
dedi ve sarıldık. Beraber oturduk ve Yağmur kahve yaptı. Mert babamın yanında bacak bacak üstüne bile atmıyordu. Eskiden sürekli evimize giren çıkan adam tuhaf davranıyordu, utanıyormuydu acaba.
Babam ile biraz sohbet ettiler. Babam Mert’e bahçeye ektiği sebzeleri gösterdi ve beraber at binmeye gittiler. Babama panik atağımı anlatacağına söz verdi; ben cesaret edemiyordum ama Mert anlatırdı. Bense annem ile Yağmur'a anlattım. Psikoloğa gittiğimi söyledimi çok doğal olduğunu ve iyileşmem gerektiğini söylediler. Annem bir arkadaşının psikolojik destek alan kızını örnek gösterdi. Açıkçası aileme anlatmakta korkulacak bir şey yokmuş. Neden bu kadar çok korkmuştum ki?
Mert babamla eve dönünce babam benimle bizzat konuştu:
"Korkma, Mert bana anlattı. Ölüyormuşsun gibi hissettiren bir hastalıkmış. Ölüm ne ki kızım, hepimizi alıp gidecek. Böyle olduğunda derin derin nefes al."
Gülümsedim, gözlerim dolmuştu. Yanına gidip babama sarıldım. Ona sarılmaya o kadar çok hasrettim ki anlatamam. Ondan ayrılıp eski odama gittim ve biraz ağladım. Çok mutluyum. Mert de yanıma gelince teşekkür ettim:
"Bebeğim, teşekkür etme. Sen iyi olunca ben de iyi oluyorum."
"Aşkım buradan gitmeyelim."
Mert’in gözleri kocaman oldu ve hızlıca ayağa kalktı:
"Asla içgüveysi olmam!"
Ona güldüm ve
"Buna gerek yok,"
dedim. Bir iki gün babamlarla kalırdık ve sonra bir kiraya çıkardık. Çalışıp para kazanınca kendi evimiz olurdu ve belki Mert’in hayalindeki kafeyi açardık... Hayallerimizi paylaştık ve Mert teklifimi kabul etti.Beraber Mert’in babasının mezarına da gittik. Mert ağladı ve oradan ayrılmak istemedi. Toprağa sarılıp yanına uzanmıştı. O ağlayınca dayanamadım ve ben de ağladım. Onun canı yanınca benimki de acıyordu. Ayağa kalktı ve sarıldık. İkimiz de salya sümük ağlıyorduk. Hava kararana kadar mezarlık başında kaldık. Mert babası ile dertleşti ve neler yaptığımızı anlattık. Arada gülüyor, arada ağlıyorduk...
Mezarlıktan üstümüz başımız çamurlu bir şekilde dönünce beraber banyoya girdik. İlk kez beraber banyo yapacaktık. Onun kafasını şampuanladım, o da kafasındaki köpüklerden biraz alıp vücuduma sürdü.
"Bunu yapmayı çok sevdim, daha çok beraber yıkanalım,"
diyen Mert’e kafamı olumlu anlamda salladım. Duştan sonra giyindim ve odaya gidip annemlerle sıcak bir şeyler içerek nerelere gittiğimizi anlattık. Onlara yılandan bahsettik; ismi neydi ya? Rıfkı... Rıfkı’yı, ayıyı, komşu karavandaki küçük kutudan yansıyan filmi ve şelaleyi... O kadar çok şey yaşamıştık ki anlatırken biz bile şaşırdık. Biz birbirimize çok iyi gelmiştik. Ailem ile geçen güzel sohbetimizden sonra eski odama gittik ve beraber sarılarak uyuduk.
Bölüm etkileşimi
