28. bölüm · HÜKÜMSÜZ VASİYET
27
Mert ve ben... Bu ne halimizdi böyle? İkimiz de darmadağındık. Ayaklarımın birinde çorap varken diğeri çıplaktı. Mert’in gözaltları ise uykusuzluktan mosmor kesilmişti.
"Ingeeeee!"
diye ağlayan bebeğimi bir yandan emziriyor, diğer yandan da öbür bebeğin altını değiştirmeye çalışan Mert’e bakıyordum.
"Bebeğim,"
dedi Mert aniden kafasını kaldırıp.
"Bunlardan birini çöpe atmaya ne dersin?"
Şaşkınlıkla ona baktım. Eliyle emzirmekte olduğum bebeği işaret etti.
"Şu erkek olanı atalım bence, onu zaten hiç sevmedim."
Öfkeden kaşlarım çatılırken, Mert önündeki bebeğin bezini alelacele kapatıp onu neşeyle havaya zıplattı.
"Birtanem benim, güzel kızım..."
"Mert, bu da senin oğlun!"
diye avazım çıktığı kadar bağırdım.
Mert omuzlarını silkip kızımızı kucağına alarak odadan uzaklaştı. Şaka yaptığını bile söylemeye tenezzül etmeyen, tuhaf bir adamdı...
Kafamdaki şiddetli, zonklayıcı bir ağrıyla gözlerimi açtım. Görüşüm netleştikçe koluma bağlı serum ve hastanenin o soğuk, beyaz tavanı ilişti gözüme. Dudaklarımdan dökülen ilk kelimeler, rüyanın etkisiyle,
"O senin oğlun..."
oldu.
"Bebeğim?"
Sesindeki o derin merak ve endişeyle üzerime eğilen Mert’e baktım.
"İyi misin?"
diye sordu.
Kaşlarımı sımsıkı çattım. Rüyanın etkisi hâlâ üzerimdeydi; oğluma nasıl öyle davranabilirdi bu pis adam?
"O senin oğlun!"
dedim sinirle.
Mert onu rahatça görebileceğim şekilde bana doğru biraz daha yaklaştı. Şaşkınlıktan kaşları iyice havalanmıştı.
"Oğul mu?"
diye sordu. Sonra dayanamayıp hafifçe güldü, eğilip alnımdan şefkatle öptü ve elimi sıkıca tuttu.
"Ben kız çocuk istiyorum ama..."
Tüm o gördüklerimin aslında bilincimin bana oynadığı bir rüya olduğunu yavaş yavaş kavrıyordum. Mert’in bilinçaltımda bile kız çocuğu ne kadar çok sevdiğini görmek trajikomik bir aydınlanmaydı benim için. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Tam o anda Ali’nin beni kaçırmaya çalıştığı, o pis elleriyle ağzımı, burnumu kapattığı o dehşet anları zihnime bir balyoz gibi indi. Gözlerimden yaşlar sicim gibi akmaya başladı.
"Mert... Ali...?"
diyebildim korkuyla titreyen bir sesle.
Mert hemen saçlarımı okşayarak beni teskin etmeye çalıştı.
"Merak etme bebeğim, her şey geçti. Onu polisler götürdü."
Evde tam olarak ne yaşandığına dair hiçbir fikrim yoktu ama iliklerime kadar korkmuştum. Derin bir nefes almaya çalışırken, bedenimin hâlâ o boğulma anındaki gibi zangır zangır titrediğini fark ettim.
"Çok korktum,"
dedim gözyaşlarımın arasından.
"Şşşt... Hayır, hayır korkma. Kocan yanında,"
dedi Mert. Güven veren, sıcacık sesiyle içimdeki yangını söndürmek ister gibi kollarını bedenime sardı; kafasını göğüs kafesime yaslayıp kalbimin atışlarını dinledi.
"Ya içeriden çıkarsa?"
diye fısıldadım endişeyle.
Mert kafasını kaldırıp bakışlarını doğrudan gözlerime sabitledi. Ses tonu buz gibi ve kararlıydı:
"Merak etme, o Türk vatandaşı değil. Üstelik artık tescilli bir suçlu."
"Amerika’ya mı gönderilecek?"
dedim burnumu çekerek.
"Evet. Kadın tacizcisi bir şerefsizin bu ülkede yeri yok. Hiç korkma; hem ben hem de devletin memurları seni sonuna kadar koruyacak."
Kendimi nihayet güvende ve daha iyi hissederken odanın kapısı yavaşça açıldı ve içeriye doktor girdi.
"Geçmiş olsun Dalga Hanım, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?"
Başımı olumlu anlamda sallarken doktor konuşmasına devam etti:
"Oksijen azlığı ve ani korku birleşince bünyeniz dayanamamış ve bayılmışsınız. Ama neyseki zamanında müdahale edilip oksijen desteği verilmiş. Şu an siz de bebeğiniz de gayet sağlıklısınız."
Duyduğum kelimeler zihnimde yankılanırken şok içinde gözlerimi açtım. Başımı hızla Mert’e çevirdim. İkimiz de taş kesilmiş gibi birbirimize bakarken doktor çoktan odadan çıkmıştı bile. Elim gayriihtiyari karnıma doğru giderken Mert adeta donduğu o şoktan sıyrıldı ve hızla kapıya koşup doktora seslendi. Doktor şaşkın bir tebessümle yeniden odaya girdiğinde, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan atışları arasında sordum:
"Ben... Hamile miyim?"
Doktorun yüzündeki tebessüm daha da büyüdü.
"Evet Dalga Hanım, hem de tam iki haftalık. Biliyorsunuz sanmıştım. Merak etmeyin, bebek gayet iyi tutunmuş ama siz yine de müsait bir zamanda bir kadın doğuma görünün."
Mutluluktan ve şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemeyerek gülümsedim, doktora teşekkür ettim. Kafamı çevirip Mert’e baktığımda, onun adeta dünyası durmuş gibi hipnotize olmuş bir halde bana baktığını gördüm. Uzanıp kolunu hafifçe dürttüm.
"Oğluma kötü davranırsan seni gerçekten öldürürüm Mert!"
Mert irkilerek,
"Ne?!"
dedi.
Ve tam o anda, içindeki o devasa şok dalgası yerini çılgınca bir coşkuya bıraktı. Gözleri parladı, yüzündeki şaşkınlık kocaman, çocuksu bir neşeye dönüştü.
"Baba oluyorum... İnanamıyorum, baba oluyorum!"
diye adeta odanın içinde bağırdı. Hızla yanıma yatağın kenarına çöküp beni kollarının arasına aldı, kırılacak bir cam eşyaymışım gibi hem sıkıca hem de muazzam bir şefkatle sarıldı.
"Ya inşallah senin gibi dünyalar güzeli bir kız olur!"
Onun bu saf, durdurulamaz heyecanı içimdeki tüm kötü anıları silip süpürmüştü ama inatla hâlâ
"kızım"
demesi sinirimi bozmaya yetiyordu. Benden yavaşça ayrıldığında yüzümü iki avcunun içine aldı.
"Seni çok seviyorum Dalga, çok seviyorum..."
dedi ve dudaklarıma derin, tutkulu bir öpücük kondurdu.
Tam ben de ona karşılık vermek için dudaklarımı kıpırdatmıştım ki Mert aynı hızla geri çekildi. Öpücüğüm havada kalırken kaşlarımı çattım. Çoktan eline telefonunu almış, ekranda deliler gibi gezinmeye başlamıştı bile.
"Hemen herkese baba olacağımı duyurmalıyım!"
dedi, ağzı kulaklarındaydı.
Uzanıp kolundan sıkıca tuttum. Gözlerinin içine bakarak,
"Hastanede bulunma sebebimizi sakın anlatma kimseye,"
dedim sert bir dille.
Ali’nin adını duymak bile yüzünün anında öfkeyle kasılmasına yetti. Ciddileşerek olumlu anlamda kafasını salladı. Mert hemen babamı aramak için numarayı tuşlayıp odanın içinde heyecanla volta atmaya başlarken, ben de yüzümde engel olamadığım bir tebessümle onu izledim. İnanılmazdı ama resmen anne ve baba oluyorduk.
Tam o sırada bakışlarım baş ucumdaki komodinin üzerinde duran telefonuma kaydı. Cihazı elime aldığımda ekranı kaplayan cevapsız çağrıları gördüm. Hale ablam beni defalarca aramıştı. Parmaklarım hafifçe titreyerek onun numarasının üstüne dokundum ve aramayı başlattım.
Dıt... dıt... dıt...
Mert bir yandan heyecanla babamla konuşuyor, odanın içinde adımlarını hızlandırıyordu. Ona bakarken içimdeki o sıcak mutluluk dalgasını hissettim.
"Alo?"
Hale ablamın sesi nihayet kulağıma iliştiğinde, gözlerimi Mert’in o neşeli figüründen yavaşça çekip odadaki boş bir noktaya kilitledim. Sesimi olabildiğince nötr ve sakin tutmaya çalışarak cevap verdim:
"Alo, merhaba abla..."
"Canım, seni defalarca aradım, neden açmadın? Bir sorun mu var?"
dedi Hale ablam, sesindeki endişeyi gizlemeyerek.
"Hayır, bir sorun yok,"
dedim, sesime çöken o tatlı yorgunlukla karışık bir huzurla.
"Hamile olduğumu öğrendim abla. Şimdi hastanedeyiz, heyecandan telefona bakmak aklıma bile gelmedi."
Hale ablamın az önceki endişeli sesi anında yerini saf bir neşeye bıraktı.
"İnanmıyorum! Tebrik ederim canım benim, çok sevindim!"
Ona teşekkür ettikten sonra, hattın ucuna kurşun gibi ağır, tuhaf bir sessizlik çöktü. İkimiz de az önce attığım o uzun, çıplak mesajın farkındaydık. Bu gergin sessizliği ilk bozan yine Hale ablam oldu.
"Mesajını okuyunca gerçekten çok üzüldüm Dalga,"
dedi. Sesi sanki benden gizli ağlamış gibi kırık, pürüzlü çıkıyordu. Duraksadı, derin bir nefes alıp devam etti:
"Tabii ki seni çok seviyorum. Ama o dönem o adam seni sürekli üzüyordu ve sen inatla onu savunuyordun. Üstelik artık bizimle oturup kalkmamaya, hiçbir etkinliğimize katılmamaya başlamıştın... Sen o evde acı çekip ağladıkça bizim de içimiz parçalanıyordu."
"Bak abla,"
dedim, sesimdeki kararlılığı koruyarak.
"O dönem etrafımdaki kimse umurumda değildi belki, evet. Ama en çok sana kırıldım. Sana herkesten çok değer veriyordum ama sen o zor günlerde kardeşlerinin arasında taraf tuttun."
"Hayır canım, inan taraf tutmadım,"
diye savunmaya geçti hafifçe.
"Ben de Gizem de artık evliydik ve o evde birer misafir gibiydik. Senin de nişan telaşın vardı; o kadar heyecanlı, o kadar kendi dünyandaydın ki bazen bizi görmüyordun bile."
Göğsümdeki o eski sızıyı hissederken,
"Ben sizden yaşça küçüğüm abla,"
dedim usulca.
"Hatalar yapsam, kendimi kapatsam bile bana sırt çevirmek yerine elimden tutabilir, bana yol gösterebilirdiniz."
Telefonun diğer ucundan derin bir iç çekiş sesi geldi. Sonunda gardını indirdi ablam.
"Haklısın canım... Biz o dönem yeterince olgun bir davranış sergileyemedik. Kalbini böyle derinden kırdığım için gerçekten çok üzgünüm. Umarım zamanı geldiğinde, kalbindeki o kırıklıklar tamamen geçer."
"Umarım,"
dedim sadece. Çünkü affetmek bir anda olan bir şey değildi, zamana ihtiyacım vardı.
"Seni ve Mert’i tekrardan canıgönülden tebrik ediyorum. Şimdi kapatmam lazım, yol hazırlığı... Seni seviyorum."
"Ben de seni seviyorum."
"Hoşça kal canım."
"Hoşça kal..."
Telefonu kapatıp göğsüme doğru bastırdığımda, üzerimden dev bir yükün kalktığını, daha iyi hissettiğimi fark ettim. Evet, belki kalbimdeki o derin kırıklar tek bir telefon konuşmasıyla şıp diye geçmemişti; ama bu yüzleşme, ruhumun çok daha çabuk iyileşmesini sağlayacaktı. Artık önüme bakabilirdim.
