8. bölüm · HÜKÜMSÜZ VASİYET

7

Hazal Yaman

Oruç ayına girmiştik. Artık kimseye sevgi gösteremiyordum; annesini sürekli öpen, kardeşine durmadan sarılan o kız bunu yapamıyordu artık. Ama birinin bana sarılmasını o kadar çok isterdim ki... Anne, neden bana hiç sarılmadın? Ben çok yalnızım...
Oruçlarımı eksiksiz tutuyor, her gün huşu içinde beş sayfa Kur'an okuyordum; hatta farz namazlarımın yanına sünnetleri de eklemeyi başarmıştım. Ali telefon ekranından ruhumu her çiğnediğinde, kalbimi her kırdığında seccademe kapanıyor, Rahim olan Allah’a gözyaşlarımla sığınıyordum.
Bir gece, sahur sonrası sabah namazı için alarm kurmayı unutmuştum. Tam o esnada rüyamda derinden gelen, yankılı bir kadın sesinin,
"Gafur bizim evde!"
dediğini işiterek irkilip uyandım. Şok içinde abdestimi alıp namazımı eda ettim. Selam verdikten sonra hemen bu kelimenin anlamına baktım; Allah’ın o muazzam isimlerinden biriydi: "Kullarının günahlarını çokça bağışlayan, onların ayıplarını, kusurlarını merhametiyle örten ve gizleyen..."
Göğsüme çöken o ağır yükün bu isimle hafiflediğini hissettim, şükür ve mutluluk gözyaşlarıyla yastığa başımı koyup yeniden uykuya daldım.
Bu defa bambaşka, gri bir rüya gördüm. Eski, kasvetli bir köprünün altındaydım; altımda köhne bir kanepe vardı. Yanımda Ali’nin annesi oturuyordu, tam karşımızda ise hırçın, dalgalı bir deniz uzanıyordu. Gökyüzü öyle karanlıktı ki, o boğucu kasveti hem kendi ruhumda hem de önümdeki o hırçın dalgalarda iliklerime kadar hissettim. Ali’nin annesi bana şefkatle sarılmış, beni teselli etmeye çalışıyordu; ikimiz de sessizce denizi seyrediyorduk. Benim gözlerim ise hayattan elini eteğini çekmiş gibi bomboş, yorgun bakıyordu dünyaya. Derken Ali belirdi yanımızda. Annesinin dizinin dibine çöküp İngilizce bir şeyler anlatarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Annesi ikimizi de göğsüne bastırıp sarıldı. o an içimde hiçbir duygu yoktu; kadının omuzumdaki kolunu yavaşça indirip ayağa kalktım ve arkama bile bakmadan o köprü altından, o fırtınalı denizden yürüyerek uzaklaştım.
Gözlerimi açar açmaz içimdeki hisle bu rüyayı Ali’ye yazdım. Aldığım cevap yine şaşırtmadı; rüyayı tamamen kendi lehine çevirip onu ne kadar çok üzdüğümü, zor günlerinde yanında durup ona destek olmayan zalim bir kadın olduğumu iddia ederek beni suçladı. Yataktan doğrulup aynanın karşısına geçtim. Karşımda duran siluete acıyarak baktım; eriyip bitmiştim, gözlerimin etrafı her gece ağlamaktan bembeyaz kabuklar bağlamıştı. Ali’ye birkaç fotoğraf çekip attım.
"Çok zayıfladın, kilo al,"
yazdı.
"Tamam,"
dedim. Ali aslında çok kilo almış ve göbek yapmıştı ama onu üzmemek için bunu açıkça hiç söylememiştim. İftar ve sahur saatlerinde çok yemek yiyordum. Bazen kusuyordum ama kilo alabilmek için kustuktan sonra tekrar sofraya oturup yemek yiyordum. Ramazan ayı boyunca tam sekiz kilo aldım; her gün patlayana kadar yemek yiyordum. Annem bana kızıyordu:
"Vücut sistemini bozacaksın, sonra istesen de zayıflayamazsın."
"Anne hızlı kilo almalıyım, düğüne az kaldı,"
diyordum.
Bir gece Ali'yle yine kavga ettik. Ona tepki vermiyordum ama yine de laflarıyla beni eziyordu, onun karşısında küçücük oluyordum.
"Neden camide namaz kılıyorsun, evin yok mu? Orada ya bir erkekle karşılaşsan?!"
dedi.
"Ali, bugün Kadir Gecesi'ydi, gitmek istedim,"
dedim.
"Senin zihniyetinden korkuyorum; korkunç bir eş ve anne olacaksın,"
dedi.
"Ali, beni sevdiğinden emin misin?"
"Emin değilim."
"Ayrılmak istiyor musun?"
"Pişman olmaktan korkuyorum Dalga. Bak, bekleyelim; eğer vizeler sonuç vermezse ayrılalım."
"Ama Ali, bu bana haksızlık, evliliğimiz vizeye mi kaldı?"
Vizeler sonuçlanmazsa mücadele etmekten vazgeçecekti; sevgimi kazanmış ve iyi bir evliliğimiz olacağına beni inandırmıştı, şimdi ise çok kötü davranıyordu.
Namaz kılacağımı söyleyip konuşmayı orada kestim. Seccademi yere serdiğim an hıçkırıklarım odayı doldurdu; namazın üzerinde zangır zangır, tir tir titriyordum, göğsüme basılan o ağırlıktan nefes alamıyordum artık! Başımı secdeye koyup feryat ettim:
"Allah'ım... Kalpleri birbirine ısındıran, yön veren yalnızca sensin. Eğer bu adamı sevmemi sen istediysen, bu acıda elbette bir bildiğin vardır... Ama canım çok acıyor Allah'ım, nefes alamıyorum, dayanamıyorum artık!"
Gözyaşlarım seccadeyi ıslatırken, ömrüm boyunca hiç bu kadar yoğun, bu kadar can havliyle ağlamadığımı anladım. Sabaha kadar o seccadenin üzerinde gözyaşı döktüm, sabah namazını kıldıktan sonra bitap bir halde uykuya daldım. Birkaç saat sonra sabah güneşinin ışıklarıyla gözlerimi açtığımda, içimde tarif edilemez, devasa bir durgunluk vardı. Kalbimi yokladım; bomboştu. Ali’ye dair içimdeki o yangın sönmüş, geriye tek bir kül kırıntısı bile kalmamıştı; ona karşı tamamen hissizdim. Saat farkından dolayı onun uyanmasına daha çok vardı. Annem odama girip şişmiş göz kapaklarıma baktı acıyla:
"Dalga, yine gözlerin davul gibi olmuş kızım. Yalvarırım ayrıl artık şu heriften,"
dedi sitemle. Dönüp annemin gözlerinin içine baktım:
"Ayrılmalı mıyım anne?"
"Tabii ki ayrıl! Adam sana ne yaparsa yapsın arkasından kul köle gibi yalvarıyorsun; çocuk seni böyle gördükçe kendinde bir keramet, sende bir kusur var zannediyor!"
İlk kez annemi gerçekten duyduğumu fark ettim; ilk kez Ali'yi savunmadan, gerçekten onu anlamaya çalışarak dinliyordum.
"Ayrılacağım anne,"
deyip ağlamaya başladım.
"Ağlama,"
diyerek gelip bana sarıldı, kız kardeşim de gelip sarıldı. Biraz durup ağladım ve sonra telefonu elime aldım.
"Sen uyurken bunu yapmak istemezdim ama ilk kez sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum. Allah bana bir güç verdi ve bu gücü kaybetmekten korkuyorum. Beni sevdiğin sürece mücadele edeceğim demiştim ama artık beni sevmiyorsun..."
diye başlayan çok uzun bir mesaj yazdım. Onu suçlamadan ve kötü tek bir sözcük söylemeden mesajı bitirdim. Kalbim çok rahattı ama gözyaşlarım durmuyordu; sanki üstüme bir mucize inmiş gibiydi çünkü Dalga normalde o adama aşkından ölürdü.
Ali uyanıp mesajı görene kadar sürekli mesajımı tekrar ve tekrar okudum; bu hayatımın dönüm noktasıydı resmen.
"Allah'ım şükürler olsun,"
dedim. Sonunda mesaj mavi tik oldu. En ironik olanı da Ali’yi terk ederken üzerimde onun kazağı vardı, hâlâ kokusunu alıyordum. Mesajı görünce bana yalvarmadı ve bir çözüm aramadı.
"Senin yüzünden evliliğimiz bitti,"
dedi; beni hâlâ suçluyordu.
"Beni sevmediğini söyledin."
"Öyle söylemedim, emin değilim dedim."
"Ali, imam nikahını şimdi bitir ve fotoğraflarımı sil. Ben senin annenle konuşacağım, sen de babamı ararsın artık."
"Babana kendin söyleyemez misin?"
"Bunu son sözüm olarak kabul et ve babamı ara, senden bir açıklamayı hak ediyor."
"Tamam."
Tek bir adım bile geri atmadım. Annesine ayrıldığımızı haber veren bir mesaj yazdım, galerideki bütün fotoğraflarımızı tek tek yok ettim, ve ekrana
"Hadi, boşa beni,"
yazdım:
"Dalga, benden ayrılınca sakın o melankolik depresyonlarına girme tamam mı?"
Küstahlığına son kez katlandım:
"Sana hadi dedim Ali, uzatma!"
Mesajım birkaç saniye mavi tik olarak kaldı ve ardından o kilit kelime ekranı titretti:
"Boşol."
İçimdeki o ağır demir kelepçelerin gürültüyle kırıldığını hissettim. Ekran bir kez daha aydınlandı:
"Boşol."
Göğsüm genişledi, ciğerlerime ilk kez buz gibi, saf bir hava doldu. Ve son kez yazdı:
"Boşol..."
Artık tamamen bitmişti; artık hiç kimse bana bir köle gibi, bir aptalmışım gibi davranamayacaktı! Özgürdüm... İçimden bir nehir gibi şükürler akıyordu: "İyi ki o resmi nikah masasına oturmamışız, iyi ki o adam gerçek canavar yüzünü ben Amerika'ya gitmeden, henüz Türkiye'deyken gösterdi..." diyerek arkası kesilmeyen binlerce "iyi ki"yi kalbime kazıdım. Çok şükür yarabbim, çok şükür...
Akşam olmuş, iftar yemeği hazırlanmıştı. Hiçbir şey yiyemiyordum, bir yudum su bile boğazımdan geçmiyordu. İçimden, "Allah belanı versin Ali," diyordum. Babam,
"Yemeğini neden yemiyorsun?"
dedi. Gözyaşlarımı zor tutuyordum; sofradan kalkıp odama gittim. Biraz ağladım ve herkes yemeğini yedikten sonra odaya geri döndüm.
"Baba, biz Ali’yle ayrılıyoruz,"
dedim.
"Neden?"
Gözyaşlarımı tutamadım:
"Beni sevmiyor."
"Ağlama kızım, oraya gidip çocuk sahibi olsaydın daha kötü olurdu,"
dedi. Babam bana sarılmak istiyor gibiydi ama yapmadı.
"Ağlama, babanın rızkı helalmiş ki kurtuldun,"
dedi. Ali babamı aradı ve konuştular; her şey tamamen bitmişti artık. Ali’nin numarasını engelledim. Ona o kadar çok sinirliydim ki hemen birini bulup evlenmek istiyordum. "Depresyona girme diyor bir de gerizekalı!"
Artık özgürdüm ama bu süreçte kolum kanadım kırılmıştı, kendimi eve kapatmıştım. Camiye gitmemi bile sorun eden bir manyaktı o. O kadar çok küçültülmüştüm ki bir daha kendimi nasıl toparlarım bilmiyorum. Tekrar ağlamaya başladım:
"Allah'ım teşekkürler, seni çok seviyorum."
En çok da kendime kızıyordum, bunları bana yapmasına izin verdiğim için kendimden nefret ediyordum. O kadar çok kör olmuşken gözümün bir anda açılması apaçık bir mucize olmalıydı.