1

Vaveyla Yazarı: Hazal Yaman

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 29Şu an: 1

Bavulumu topladım, patronumla konuşup işten ayrıldım. Aslında yaptığım iş çok naifti; çocuklarla oyunlar oynuyor, aileleri gelene kadar onların küçük dünyalarını eğlendiriyordum. Çocuklar da beni çok severdi. Bazen o afacanlar koştururken düşüp kendilerini yaraladıklarında içim ürperir, korkudan işi hemen oracıkta bırakmak isterdim; fakat nasip, bu işi bir korku anında değil, gerçeklerle yüzleşme vaktinde bırakmakmış. Allah, benim o büyük yüzleşmeye hazır olduğumu biliyordu ve kaderimin asıl sınavı işte o an başlıyordu. Zaten ailemden ne kadar kaçabilirdim ki? Onlar benim köklerimdi ve onlarla huzurlu bir şekilde yaşamanın bir yolunu ne yapıp edip bulmalıydım.
Tabii zihnimdeki o plan şahaneydi: Sıcak bir aile, kopmaz bağlar, sarılan eski yaralar... Ama hayat, planladığın gibi akmıyor işte. Allah sana çok daha engebeli ama kestirme bir yol yazmış Dalgacım...
Dalga diye bir isme sahip olmak bile kaderin bir şakası gibiydi zaten, ya neyse!
Ben neyi planlamıştım, hayatım nereye akıyordu? Ailemle koptuğumuz yerden yeniden bağ kurmaya çabalarken, önce bir yabancıdan darbe yemem gerektiğini bilmiyordum; o yabancının adının aşk olduğunu da bilmiyordum... Karşıma çıkacak olan şey, tüm planları altüst eden yepyeni bir hayat ve yeni bir aşktı.
Eve döndüğümde, o eski kalabalıktan geriye yalnızca annem, babam ve küçük kız kardeşim kalmıştı. Erkek kardeşim de abimin yanına sığınmış, orada kendine bir iş bulmuştu. Annem sürekli benim de onların yanına gitmem için baskı yapıyordu; oysa ben, çocukluğum boyunca hasretini çektiğim o huzurlu aile tablosunu kendi ellerimle inşa etmek için kalmakta direniyordum. Evimiz huzurlu muydu? Elbette hayır! Ama en azından o kanayan yaraları iyileştirmeye çalışıyordum.
Gelir gelmez, çok özlediğim o eski bahçemize çıkıp uzun uzun oturdum. Yaprakların tatlı hışırtısı, serin rüzgârın tenimde dans edişi, şalımın rüzgârla dalgalanıp eşarbımın hafifçe dağılması içimdeki bir yerlere dokundu. Güneş, sırf ağaçlar bize gölgelik yapsın diye inatla parıldıyor gibiydi. "Keşke dünyada çok daha fazla ağaç olsa..." diye iç çektim ve o ulu ağaçların altında güneşi ağır ağır uğurladım.
Hava kararıp gökyüzü berraklaştığında, evimizin yıldızları insandan saklamayan, şehirden uzak ve yapaylıktan arınmış o yalnızlığı beni ilk kez mutlu etti. En sonunda sivrisineklerin istilasına uğrayınca, alelacele eve kaçtım.
İçeri girdiğimde gözüm kız kardeşime takıldı; yüzü ifadesizdi, yapayalnız bir çocuktu o. Hiç arkadaşı olmadan, her gün birbirinin etini yiyen, sürekli kavga eden bir anne babanın gölgesinde büyümek ne demek... Onu bu dünyada benden daha iyi anlayacak kimse olamazdı. Bazen içimden acıyla, "Keşke annemle babam boşansalar," diye geçiriyorum; ama sonra gerçeğe dönüyorum: Annem o güçlü, o cesur kararı verebilecek kadın değil...
Ailemle kaldığım süreçte bol bol kitap okudum ve kız kardeşime sürekli sarıldım. Annemi sürekli öper ve onunla dertleşirdim ama babama güler yüzlü olmak dışında yaklaşamazdım; sanki ona sarılmaya çalışsam beni itecek gibi geliyordu. Ve bir gün abim aradı,
"Yanıma gel, zaten orada okulu da bitiremedin, evde oturup koca bekleyecek halin yok,"
dedi. Annem ise
"Kızım git, burada hayatın güzel değil. Bu şehirde tuttuğun ev ve bulduğun iş de malum. Baban ayağımıza çorap bile almıyor. Git abinin yanına, iki kardeş birbirinize destek olun, ayaklarının üstünde dur,"
dedi. İstemeye istemeye annemi dinledim ve başka bir şehre gittim; aşkı burada tanıdım diyeceğim şehir, İstanbul. Abim orada özel bir şirkette mühendisti ve erkek kardeşim güzel bir işi var gibi eve gelir giderdi ama ben biliyordum, o pis işlerin adamıydı. Onu yok sayar ve muhatap olmazdım, bu kadar kötü bir insanla mücadele etmenin yolu sadece bu gibi geliyordu. Kardeşimden uzak durur, konuştuğunda cevap vermezdim. Hayat hep bir şeyler öğretiyor ama bazen kötü şeyler öğretiyor; bir insanı yok saymak zorundasın ve yaşadığın hayat seni buna mecbur bırakıyor. Güçlü olmak zorundasın hep; hayat bir abiye, bir kocaya veya bir babaya güvenerek yaşamaman gerektiğini düşe kalka öğretiyor ve eğer anlamazsan gerçekleri yüzüne haykırıyor.
Zaten ablalarım ekonomik özgürlüğünü almadan evlendi de ne oldu ki? Ablalarım aşk evliliği yapsa da sorunlar yaşıyor, eşleri tarafından darbe yiyiyorlardı. Akşama kadar evi temizle, bebek bak, yemek yap, elbiseleri katla ve her akşam güler yüzle kapıyı aç ama yine de eşin ve ailesi tarafından sömürül! Emek harcamana rağmen para kazanan adam, hiçbir emeğin yok gibi davranıp verdiği üç kuruşu burnundan getirsin... Bunları gördükçe iyi bir evliliğe inancım tam anlamıyla bitti. Bırak parayı, bir erkekten sevgi bile beklenmeyecek kanaatindeyim ama öyle değil işte; erkekler için de hayat zor.
Abim böyle bir aileye sahip olduğu için evlenmeme kararı almıştı. Erkek kardeşim ise iyi yetiştirilmemiş çoğu genç gibi kötü bir insan olarak en güçlü olacağını zannetmişti. Zaten o da kendini fazla saklayamamış, abime yakalanmıştı. Abim neredeyse onu döverek komaya sokacaktı...
Tabiiki erkek kardeşimden bu beklenirdi, o buydu. Yer altına çekilecekti; gençleri zehirleyecek ve belki katil olacaktı. Herkesin yüreğine korku salan bir canavar olma yolunda dörtnala gidecekti.
~~~~~~~~~~~~~~~~~
Ailemin ardımda bıraktığım o dinmeyen kargaşası ve henüz benim bile keşfetmediğim, içimde sessizce büyüyen o iyiyle kötünün savaşı...
Abimin evi minikti, evde fazla kalmaz, hep çalışırdı. Temiz ve düzenliydi; Para konusunda milimetrik hesaplar yapar, en ufak bir şeyde kazıklandığımı fark ederse beni acımasızca rencide etmekten çekinmezdi. Anlayacağınız, artık aşırı titiz ve kuralları olan bir erkekle aynı çatıyı paylaşacaktım. Neyse ki bu koca şehirde tamamen yalnız sayılmazdım; evlenen ablalarımın yuvaları da buradaydı.
Abim, İstanbul’daki ilk günlerimde bana şehri biraz gezdirdikten sonra büyük ablamın evine götürdü. Küçük ablama, bir adama kaçıp gittiği için hâlâ çok öfkeliydi; bu yüzden onunla görüşmemi kesin bir dille yasaklamıştı. Büyük ablam Gizem’in dünyalar tatlısı bir bebeği olmuştu. Onu kucağıma aldığım an sanki kendi doğurduğum oğlummuş gibi içim titredi; öyle masum, öyle minicikti ki... Ablam güler yüzlü davranıyordu ve yemekler hazırlamıştı, bir sürü hazırlık yapmıştı. Beraber oturup sohbet ettik; bebeği melek gibiydi, göğsüme her yasladığımda teyze olmanın, dünyaya bir anne şefkatiyle bakmanın ne muazzam bir his olduğunu anladım.
İstanbul baştan ayağa büyüleyiciydi; insanları canlı, havası nefes kesiciydi. Denizin o derin maviliği ve dalgaların kıyıya vuran sesi ruhuma uzun zamandır aç kaldığı huzuru fısıldıyordu. Fakat kendimi bu rüyanın büyüsüne kaptırıp rehavete düşemezdim; bir an önce bir iş bulup hayata karışmalıydım.
Ablamın evinden dönünce iş aramaya başladım. Abim şirkette seviyeme uygun pozisyonlar ayarlasa da daha önce yaptığım işi yapıp barista oldum; kahveler, alkolsüz kokteyller ve diğer içecekleri yapıyordum. Abimin iş yerine yakın bir restorandı ve insanlar hem yemek yemeye hem de içeceklerimi tatmaya geliyordu. Mutfaktaki işçi sayısını geçtim, içecek bölümünde bile benimle beraber beş kişi daha içecek yapıyordu. Bu iş çok eğlenceliydi, her gün çalışıyordum ve Hayatımda ilk kez bir yerde bu kadar uzun süre, kovulma korkusu ya da istifa düşüncesi olmadan, istikrarla çalışıyordum. Üstelik gelen müşterilerin içeceklerime övgüler yağdırması içimdeki o kırık özgüveni yavaş yavaş tamir ediyordu.
Sıradan bir gündü. Garson arkadaşlardan biri hafif bir kaza geçirip yaralanınca, ona arkada dinlenmesini söyleyip geçici olarak salonun sorumluluğunu üstlendim. Tam o esnada gözüm kapıya kaydı. Dışarıda esmer, orta boylarda, oldukça yakışıklı bir adam durmuş, meraklı gözlerle içeriye bakıyordu. Ağır adımlarla kapıdan içeri süzüldüğünde onu tam eşikte karşıladım. Yüzüme profesyonel bir tebessüm yerleştirip, "Hoş geldiniz!" dedim. Yüzüme öylece baktı, tek bir kelime bile etmedi. Onun Türkçe bilmediğini, bu topraklara ait olmayan bir yabancı olduğunu henüz nereden bilebilirdim ki? Cevap alamayınca bozuntuya vermedim. Bu kez bakışlarını hemen arkamdaki vitrine, rengârenk pasta dekorlarının sergilendiği o parlak cama çevirdi. Gülümseyerek...
"Bunlar yalnızca dekor,"
dedim kibarca. Ardından boş masalardan birini işaret edip önüne tatlı menüsünü açtım. Hangi dili konuştuğunu, hangi coğrafyadan geldiğini zerre önemsemeden menüdeki görseller üzerinden tatlıları sundum. O da hiç konuşmadan, derin bir sessizlik içinde parmağıyla frambuazlı cheesecake’i işaret etti. Siparişini hazırlarken tabağın kenarına sosla kocaman, sevimli bir güler yüz çizdim ve yanında müessesemizin ikramı olarak sıcacık bir çay servis ettim. Gerçekten tuhaf, bir o kadar da gizemli bir adamdı; önündeki tabağa bakıp belli belirsiz gülümsedi. Öyle yakışıklıydı ki içimden, "Bu adam gerçek olamaz," diye geçirdim. Ancak onu bakışlarımla rahatsız etmek istemediğim için gözlerimi üzerineden çektim ve salonun diğer işlerine odaklandım.
Bütün işleri toparlayıp barın arkasına geri döndüğümde, koltuğa rahatça yayılmış, masasının hemen yanındaki duvara monte edilmiş televizyonu izlediğini gördüm. "Gözleri ne kadar da güzel, ne kadar büyüleyici bir adam..." diye düşünmekten kendimi alamadım. Kısa süre sonra hesabı ödeyip gittiğinde masasını toplamak için adımladım. Masa şaşılacak derecede düzenliydi; hatta çayına katmak için açtığı altı adet boş şeker paketi bile ortalıkta yoktu, hepsini cebine koymuş ya da saklamıştı.
O an kendi kendime, "Öylesine bir adam işte Dalga," diyordum. "Kafeye gelip ayaküstü bir şeyler atıştıran yakışıklı bir yabancı... Muhtemelen bir daha yolunu bile düşürmeyecek buralara." Ben bu düşüncelerle kendimi avuturken, sadece iki gün sonra aynı kapıdan içeri girip beni sevdiğini söyliyeceğini nereden bilebilirdim ki? Bu yabancıyı ilk gördüğüm an büyülenip kalmam ve onu zihnimden bir an bile söküp atamamam, meğer hayatımın asıl ıstırap dolu sayfasının sadece antresiymiş. Zaten kaderin oyunları hep böyle başlamaz mıydı? Mutlu, hevesli, umut dolu ve heyecanlı... Fakat hikayenin sonuna geldiğinde yorgun bir nefes alır ve şöyle dersin: "Bu, bugün olduğum güçlü kadına dönüşebilmem için geçmem gereken amansız bir imtihandı. Geldi, bana acıyı öğreterek görevini tamamladı ve şimdi bir gölge gibi geçip gitti."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

958okunma 115beğeni 17yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18