9. bölüm / 29
HÜKÜMSÜZ VASİYET8
Bölümler 29Şu an: 8
- 1 Giriş1.618 kelime
- 2 11.418 kelime
- 3 21.663 kelime
- 4 31.377 kelime
- 5 41.562 kelime
- 6 51.744 kelime
- 7 61.865 kelime
- 8 71.216 kelime
- 9 82.273 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 91.152 kelime
- 11 101.297 kelime
- 12 111.259 kelime
- 13 121.134 kelime
- 14 131.193 kelime
- 15 Yalnızlık (14)1.077 kelime
- 16 151.064 kelime
- 17 161.021 kelime
- 18 171.011 kelime
- 19 181.050 kelime
- 20 19730 kelime
- 21 20460 kelime
- 22 211.165 kelime
- 23 221.274 kelime
- 24 231.184 kelime
- 25 241.032 kelime
- 26 251.036 kelime
- 27 261.163 kelime
- 28 271.255 kelime
- 29 FİNAL1.184 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Benim yaşam biçimim bir çeşit öğrenilmiş çaresizlik olmuştu. Ali artık yoktu ama yine de bir yerlere gitmiyor ve kendimi eve hapsetmeye devam ediyordum. Çok yemek yemeye de devam ediyordum; eski sağlıklı kiloma kavuşmama rağmen yemek yemeyi bırakamıyordum. Uzun zaman ağlamadım, Ali'nin hatıralarını yaktım. Odamın perdeleri ve kapısı hep kapalıydı; sürekli telefonum elimde, sanal alemlere akıyordum. İzlemediğim film, dizi kalmamıştı; kitaplar okuyordum. Halının üstüne uzanıp tavana bakıyordum ama asla Ali'yi düşünmüyordum. Kendimi o kadar çok yalnızlaştırmıştım ki geceleri lambayı kapatınca mum yakar, duvardaki gölgemle konuşurdum.Ve bir gün, bana ait olmayan bir ses geldi kafamdan:
"Seni seviyorum."
Donakaldım. Kesinlikle benim sesim değildi bu. İçimde bir umut ışığı yandı; acaba biri benimle uzaktan telepati mi kuruyordu? Bu gizemli sese cevap veremiyordum, o sadece beni sevdiğini fısıldar ve anında kaybolurdu. Kafamın içinde çaresizce,
"Hey! Kimsin sen, ses ver?"
diye haykırıyordum ama karşılığında derin bir sessizlik kalıyordu. O kadar muhtaçtım, o kadar açtım ki sevgiye... Biri bana telepati kuracak kadar deli gibi sevsin, biri bu dünyada beni gerçekten, karşılıksızca sevsin diye ruhum can çekişiyordu. Fakat kendimi bile isteye bir yalanın içine fırlatmak da istemedim.
Ve bir gün dayanamayıp yapay zekaya sordum. Aldığım cevap canımı çok yaktı: Telepati ile iletişimin henüz mümkün olduğu kanıtlanmamış, kafamdaki ses kendime ait olabilirmiş. Bu delirdiğim anlamına gelmiyormuş; sadece yalnızlık duygusunu ve bastırdığım diğer duyguları önemsemediğim içinmiş. Ötelediğim duyguların bana ulaşmak için izlediği bir yolmuş bu. İnsan kafası çok ilginç; sırtımdaki yüklerin zarar verdiğini biliyor ve onlardan kurtulmam için bana ulaştırıyordu, hayatta kalmak ve kendini koruyabilmek için her yolu deniyordu. Kesinlikle gelecekte psikiyatrist olmalıyım diye düşündüm. Artık kendim için bir şeyler yapmalıydım ama asla
"Ali yüzünden psikolojik destek alıyor,"
dedirtmeyecektim. Kendi işimi kendim halledecektim.
Sırf Ali bana hediye etti diye piyano çalmaktan, o eşsiz tınıları sevmekten vazgeçecek değildim ya! Karakteri beş para etmez bir adam için insanın hayatta tutkuyla sevdiği şeyleri arkasında bırakması aptallıktı. Bahçeye çıktım, başımı gökyüzüne çevirip yıldızları izledim yeniden. Evet, zamanında Ali ile o yıldızların altında hayaller kurmak çok güzeldi ama Ali olmadan da o gökyüzü oradaydı ve ben tek başıma da hayal kurabilirdim: "Yıllar geçmiş, ben başarılı bir psikiyatrist olmuşum... Kendime ait şık bir bürom var, odamın her köşesi mis kokulu, rengarenk çiçeklerle donatılmış..." Bu resmi zihnimde canlandırdığım an gözlerimin içinin parladığını hissettim. Bütün bedenim uzun zaman sonra ilk kez güzel, umut dolu duygularla kuşatıldı; kalbim o cehennem kafesinde değil, geleceğin heyecanıyla, muazzam bir huzurla atıyordu artık.
"Seni se..."
"Hayır, sen bensin, sus!"
O artık konuşmayacak. İyileşeceğim, telepati diyerek kendimi kandırmayacağım. İlk adım: Asla birileri için bir şeylerden vazgeçmek yok! Ali korkunç bir insandı. Zaten babamdan dolayı erkeklere güvenemiyordum ve artık hiç güvenmeyecektim. "Önce kariyer yapmalıyım; kendi param olmadan bir erkeği seversem beni kendi imkanlarıyla ezer." Ama içimde bir yerlerde hâlâ âşık olmak isteyen bir Dalga vardı. "Hayır Dalga, her şey daha çok yeni. Bu aşk isteği değil, bu bir yara bandı arama çabası." Neyse ki bunun farkındaydım. Ali'den ayrılınca beni beğenen çok fazla erkek olduğunu fark ettim ama hiçbirine yüz vermedim. Eğer birini beğenecek olsam bile kaba davranıp uzaklaştırırdım.
Hayatımda farklı şeyler yapmak istedim. Bir piyano kursuna yazıldım, ikinci bir üniversite sınavına hazırlanmaya başladım, spora başladım. Madem yemek yemeyi bırakamıyordum, o zaman egzersiz yapıp kalori yakabilirdim. Ali’yi düşünmemek ve ağlamamak için ertelediğim ne varsa yapmaya karar verdim. Ali hep onun hakkında bir şeyler yazmamı istiyordu ya; onun bana aldığı deftere Ali’ye karşı hayal kırıklıklarımı anlatan şiirler yazdım ama bunu yaparken çok ağladığımı fark edip bunu yapmayı kestim. O benim gözyaşlarımı hak etmiyordu.
Her gün kardeşim ve anneme sarılıp onların da bana sarılması ve beni öpmesi için baskı yapıyordum. Çok bunaltıcı ve yapışkan davranıyordum; kimsenin sevgisi bana yetmiyordu. Sanki hiç kimse beni sevmiyor ve herkes beni yetersiz görüyormuş gibi geliyordu. Zaten Gizem ablam da annemi arayıp dedikodumu yapıyor, utanmadan benden özür bekliyordu. Annem ise gelip bana baskı yapıyordu:
"Ablanı ara ve özür dile,"
diyordu. Onu aramayacaktım ama mesaj atıp,
"Aramızda bir sorun yok ve sana düşmanlık beslemiyorum,"
dedim. Ama bu ona yetmemiş, her yerde dedikodumu yapmaya devam etmişti. Güya Ali'nin koynuna girmişim, saygısızmışım, Gizem'in çocuğuna kötü davranmışım, özür bile dilemeyecek kadar acizmişim... Ondan özür dilemeyecektim. Onu çıkarlarım için aradığımı söyleyip bir daha evine gitmememi istemişti; üstelik ona refakat ettiğim zamanlar için beni yetersiz bulmuştu. Yine de güçlü duruşumun arkasında ağlayan bir kız vardı; o böyle davrandıkça kalbim paramparça oluyordu. Annemin ablama iyi davranmasına katlanamıyordum ama yine de anlıyordum; o onun çocuğu, benim gibi onu da desteklemeliydi, ayrım yapamazdı. Hale ablam ise Gizem'in bu dedikodularına dahil oluyor ve bana bazen sıcak, bazen soğuk davranıyordu. Gizem ile dertleşiyor ve bana kendimi dışlanmış hissettiriyordu. Ona kendimi anlatmaya çalışacak olsam kafasının içinden "Gizem haklı," dediğini biliyordum. Bu davranışları herkesten beklerdim ama Hale'den beklemezdim...
Hayat benim için zaten böylesine çıkmaz bir sokakken, kader kapıma yepyeni ve tuhaf bir düğüm daha attı: Mert ve ailesi, tam karşımızdaki eve taşınmışlardı. Buralar müstakil, geniş bahçeli evlerin olduğu huzurlu bir mahalleydi. Mert taşınır taşınmaz resmen babamın sağ kolu, en yakın arkadaşı oluverdi. Sürekli bizim bahçeye yardıma geliyor, o sert babamla kafa kafaya verip toprak işleriyle, ağaçlarla ilgileniyordu. Onun bana, aileme, evimize bu kadar sınırsız bir iyilik ve nezaketle yaklaşmasına katlanamıyordum. İçimdeki o güvensiz kız, caddenin karşısındaki o pencerelere bakarken ürperiyordu aniden: "Mert bana... Bana gerçekten aşık olmuş olabilir miydi?" Hayır, içimdeki bu korkunç ihtimale asla izin veremezdim. Kalbimin kapılarını bir erkeğe daha açıp yeniden ezilmeye zerre dermanım yoktu çünkü...
Günler bu amansız ritimle akıp giderken, bir gün telefonum acı acı çaldı; arayan abimdi. Hattın ucunda, o her zamanki dik duruşundan eser kalmamış, hüngür hüngür ağlayan bir adam vardı. Yıllardır dişinden tırnağından artırıp yatırım için topladığı bütün birikimini tek bir hamlede batırmıştı. Ben artık İstanbul’daki o evde, onun yanında değildim. Küçük erkek kardeşim ise çoktan karanlık dünyalara yelken açmış, ortalıktan kaybolmuştu. Gerçi yaşadığını, nefes aldığını biliyorduk; arada bir Instagram’da paylaştığı gönderiler önüme düşüyor, gayrimeşru bir zenginliğin içinde yüzüyormuş gibi kibirli görünüyordu. Abimin o hıçkırıklarını duyunca içim parçalandı:
"Hemen baba evine, yanımıza gel abi,"
dedim şefkatle.
"Bir süre işe ara ver, izin al ve burada kafanı dinle."
Fakat abim içindeki o dinmeyen öfke yüzünden buraya, babamın gölgesine sığınmayı kesinlikle reddetti.
"Tatile çıkıp kafa dağıtacağım,"
diyerek Bodrum, İzmir, Karadeniz hattında tam üç hafta boyunca amaçsızca dolandı durdu. Elinde kalan son parasını da barlarda, lüks tatil köşelerinde hırsla yemiş, tüketmişti. En nihayetinde, ruhu da bedeni de tamamen iflas etmiş, bitik bir halde bizim bahçe kapısında belirdi.
Gidip ona sarıldım:
"Merak etme, zor günler geçecek,"
dedim. Biz kardeştik ve birbirimize destek olmalıydık.
İşin kötü yanı, babam ile tekrar kavga etmişlerdi. Abim her şeyi babamın yüzüne vuruyordu:
"Sen önümüzde hep anneme kötü davrandın! Senin yüzünden erkek kardeşim böyle bir insan oldu, seni örnek aldı!"
"Sen bana laf yetiştireceğine kendine bak! Yıllarca çalışıyorsun ama küçücük bir evin var, araban eski. Senin yaşıtların yuva kurmuş, sen ise hâlâ boş bir insansın."
"Senin yüzünden baba! Senin gibi bir insan olmaktan kaçamıyorum. Senin gibi borçlar yapıp para kaybediyorum. Ya evime geldiğimde tüm başarısızlıklarım için karıma kötü davranırsam, ya kötü bir baba olursam?!"
"Sen ben değilsin, başarısızlıklarına bahane arama!"
Abim babama karşı böyle konuştukça sinir oluyordum. O artık genç değildi, üstelik abim kendisi için bir şeyler yapabilirdi. Evet, ben de bir dönem annem gibi bir erkek tarafından ezilmiştim ama kurtulmayı başardım. Abim de bu korkularından kurtulmalıydı.
~~~~~~~~~~~~~~~~
Abim geldiğinden beri Mert’in evimize gelecek daha çok bahanesi olmuştu. "Neden geliyor evimize ya? Belki âşık değil ama ya âşıksa?" Kendimce harika bir çözüm bulmuş ve bir gün o bizimkilerle oturmuş salonda koyu bir sohbete dalmışken, kendimden emin adımlarla yanlarına gittim. Gözlerinin içine meydan okur gibi bakarak,
"Abi, hoş geldin,"
dedim. Üzerine basa basa ona "abi" diye hitap etmiştim; böylece araya aşılmaz bir sınır çekecek, ona geri adım attıracaktım. Fakat beklediğim o şok dalgası yaşanmadı; ben öyle deyince adamın dünyasında tek bir yaprak bile kıpırdamadı, hiçbir şey değişmemiş gibi bizim eve gelip gitmeye aynı rahatlıkla devam etti.
O an anladım ki, belki de onun umurunda bile değildim. Kendi kendime, "Dünyadaki her erkek sana hayran olmak zorunda değil Dalga, indir şu yelkenleri," diyordum ama içten içe Mert’in o istifini bozmayan, tepkisiz duruşuna deli gibi sinir oluyordum. Nasıl bana âşık olmazdı ki? Tamam, bana ilanıaşk etse onu arkama bakmadan reddedecektim, orası kesindi; ama yine de bana gizliden gizliye vurulmuş olma ihtimali egomu besliyordu işte. Ali resmen benim bütün ayarlarımla oynamış, ruhumun kimyasını bozmuştu. İstiyordum ki herkes bana köle gibi, büyük bir aşkla ve hayranlıkla baksın ama ben hepsini eliminin tersiyle itip o güç sarhoşluğunu yaşayayım... Gerçekten de hastalıklı bir ruh haline bürünmüştüm ve trajik olanı, kendimi tamamen iyileştim zannediyordum. Ta ki bir gün, içimdeki o kör noktayı küçük kız kardeşim Yağmur tokat gibi yüzüme vurana dek:
"Abla, yalvarırım şu evde artık hepimizden sevgi dilenmeyi kes!"
Can evimden vurulmuştum. Gözlerim dolarak,
"Siz benim ailemsiniz Yağmur... Sizden sevgi dilenmeme gerek bile kalmamalıydı,"
diyebildim sadece. Koşarak bahçeye kaçtım, o koca ağaçların gölgesine sığındım ve ciğerlerime temiz hava çekip ağladım. Belki de iyileşmek için izlediğim yol yanlıştı. Bir şeylerle yüzleşmeliydim, belki de ayrılık için yas tutmalıydım, kendime kızmayı bırakmalıydım ve belki de başkasından sevgi dilenmek yerine kendime yetmeliydim... Ne yapacağımı ve nasıl yapacağımı hiç bilmiordum ama telefonumdaki yapay zekâ bir psikolog gibi destek oldu. Öncelikle Ali’ye hayal kırıklıklarımı anlatan şiirleri yazmaya devam ettim, gözyaşlarıma engel olmadım. Kız kardeşime kendimi zorla sevdirmeyi bıraktım; onun bunu yapması beni sevmediğinden değil, yapısal olarak vıcıklık sevmemesinden olabilir diye düşündüm. İnsanların kaba davranışlarını kendimden bilmemeliydim; o, onların başka bir sorunu veya karakteriyle ilgili olabilirdi. Her şeye alınmamam gerektiğini düşünmeye başladım. Ablam Gizem’in benim hakkımda yaptığı dedikodalara takılmamaya başladım. O, onun karaktersizliğiydi; tıpkı Ali gibi narsistti ve ben tek bir narsistle değil, birden fazla narsistle mücadele etmiş bir insandım. Bu yüzden bitik duruma düşmüş olmam normaldi.
Kendimi duygu denizine bırakacaktım; o deniz hırçındı, çok dalgalıydı. Ben orada ağlardım çünkü acı çekerken gözüm şişene kadar ağlamak yeterli olmamıştı; içimdeki zehrin tamamen akıp gitmesi uzun sürecekti. Öyle bir süreç atlatmıştım ki depresyona bile girmeye hakkım yokmuş gibi hissediyordum. O kadar çok yalnız ve mutsuzdum ki ne yaparsam yapayım bir şeyler düzelmiyordu. Ağlıyordum, cevap vermiyordum, fedakarlık yapıyordum, kendimi suçluyordum; işimi bırakmış, ablalarım ile aramı bozmuştum. Ali için hastanelik olmuş, uykusuz geceler çekmiştim. Aşağılanmış, hakaret işitmiştim; ağzıma tükürmüş ve o tükürüğü bile yutmuştum. Yuttuğum onca duygunun yanında o tükürük basit gelmiş, tepki bile vermemiştim. Bunları düşündükçe gözyaşlarım akıyordu ve Ali’ye bir mektup yazmaya karar verdim. Ali hiçbir zaman bu mektubu okumayacaktı çünkü hak etmiyordu ama yine de yazacak, ona söyleyemediklerimi söylemiş gibi olacaktım.
Ona yazıyorum:
"Önce çevreme baktım, hiç mutlu evli çift yoktu. Evlilikten korkuyor ve evlenme hayalim yoktu ama âşık oldum ve âşık olmama rağmen seninle yollarımı ayırmak zorunda kaldım; tüm bunlar senin suçun. Evlilik kararı almadan önce senden uzak durmam gayet doğaldı, korkmam doğaldı ama sen evlenmenin güzel olduğuna ve mutlu bir çift olacağımıza beni inandırdın. Ve ben inanır inanmaz sesimi duymamaya başladın. Eskiden hasta olduğumda beni uzun uzun dinlerdin ama bu duyguyu sevdiğimde 'Hep hasta oluyorsun, hep abartıyorsun,' dedin. Ve fark ettim ki sen bana kötü davranınca daha çok grip oluyor, daha çok hastalanıyor ve vücudum dirençsiz oluyordu çünkü sen duygumun direncini kırdın. Beni iyi bir evliliğe inandırdın ve bunu boşa çıkardın; haliyle vücudum da dirence olan güvenini kaybetti.
Bana ilgi verir, hediyeler alırdın ama ilgi bekler, ilgimi yetersiz bulur ve beni yetersiz hissettirir bir hale geldin. Neden, nasıl, merak etmeler, telkin etmeler; suçlamaya, 'Umrumda değilsin,' demelere, 'Beni sevmiyorsun,' demelere ve güvenimi yetersiz bulup güvenmediğini hissettirmeye döndü. Sevgimi kanıtlar oldum. Senin için sevdiklerimden vazgeçtim, kendi iç sesimi susturdum. Hakaret ettiğin zaman ve 'Aptalsın,' dediğin zaman bile kendimi özür dilerken buldum. Sabaha kadar ağlamaktan gözlerimin şişmesine, uykusuz kalmama rağmen özür dileyip yalvardım. Artık bana tahammül edemediğini hissettim. Ama sana demiştim, 'Seni sevmiyorum demediğin sürece emek harcayacağım,' diye. Gerçi 'Emek harcıyorum,' dediğim zaman 'Ne emeği?' demen peki! Gerçekten de zavallısın; ben harika bir eştim ve benim gibi hem güzel hem de kendini hiçe sayabilecek birini buldun, tabii götün başın ayrı oynar.
Yolda yürürken yanımda olmamana rağmen kafamı yerden kaldırmayıp yabancı erkeklere bakmıyorken bile sen çevredeki kadınlar hakkında gözlerimin içine bakarak konuşuyordun, yanında olmasam mesajla yapıyordun. Her türlü diğer kadınlar daha güzelmiş gibi hissettirdin ve ben bunlara bile susan bir aptaldım. Böyle bir aptal ile kim evlenmek istemez ki? Ama haklısın, sen de hayatında hiç sevmedin ki, hep sevildin! Tabii sana yetmez sevgim; köle olsam bile Tanrı’ya olan sevgimi kıskanırsın çünkü doyumsuzsuzsun. Eskiden fikirlerimi dinlerken artık gayet de mantıklı konuştuğum halde fikrime gülmen, hobilerimi gereksiz görüp yaptıklarımı küçümsemen... Üstelik sana güvenmemi sağlayıp sırlarımı dinledin, beni sakinleştirdin, iyi hissettirdin ama zaman geçtikçe hepsini yüzüme vurup yadırgadın. Ben de hesap veriyorum yadırgadıklarına; hesap verilmeye layık değilsin ama kaybetmek istemedim işte. Korkularım, kaygılarım hiçe sayılıp öne sürüldü. İlk öpücüğümde bile cesur davranmamı istedin ama korkuyorum, bir yabancıyı öpmek kolay değil; bunu bile yadırgadın. Korkularımı sevgisizlik diyerek yaftaladın, 'Yetersizsin,' dedin. Öyle bir hale getirdin ki içimden gelmese bile seni öptüm, sana sarıldım. İnsan âşık olduğu kişiye arzu hisseder değil mi? Ama sana bakınca korktum; ben bu adama âşığım ama arzulamıyorum onu. 'Bir ömür bana böyle davranan bir adamla yaşayacağım,' dedim ve en sonunda kendi pimini çektin, 'Seni sevmiyorum ama pişman olmaktan korkuyorum, ayrılmayalım,' dedin. Ama artık çok geç; ben seni uyardım, 'Her şeyle mücadele ederim ama beni sevmediğini söylersen vazgeçerim,' dedim sana."
Bu satırları yazarken titriyor ve ağlıyordum, sanki o duyguları tekrar yaşıyor gibi hissediyordum. Uzun uzun ağladım ve yaz sıcağına rağmen kalın yorganın altına girip kollarımı kendime sardım. O karanlık gecelerde ağlayan Dalga'nın yanına gittiğimi hayal edip onu sakinleştirdim:
"Biliyorum bunu söylemem sana çok korkunç gelecek ama o adamı terk ettik. Biliyorum bunu demem şu an canını çok yakıyor ama ayrılmak bizi öldürmedi; artık nefes aldığımızı hissediyoruz. Artık her şey daha anlamlı. Eskiden hayatımda gri bile yoktu ama artık tüm renkleri geri kazanıyorum. Senin için bunu yapacağım ve asla bir daha beni susturamayacaksın. Onun bana yaptığını sana yapmayacağım; o seni susturdu ve baskıladı ama ben seni dinleyeceğim."
Ağlayan Dalga’ya sarıldım ve bir daha asla o adam yüzünden ağlamam diyen Dalga olarak ağladım.
Bölüm etkileşimi
