4. bölüm · HÜKÜMSÜZ VASİYET

3

Hazal Yaman

Sonunda bekleyiş bitmiş ve işten çıkmıştım. İş yerinden çıkarken yolun karşı tarafında beni beklediğini gördüm. Yanına gidip selam verdim ve yürümeye başladık. Telefondan çeviri yaparak bana söyleyeceklerini gösteriyordu. Çok heyecanlıydım, yutkunamıyordum bile; kalbim küt küt atıyor ve karnımda kelebekler uçuyordu. Yanında kendimi huzurlu ve mutlu hissediyordum. Bana sevdiğim şarkıları sordu. "Pek şarkı dinlemiyorum, sadece bazen yürürken veya bir şeyler karalarken öylesine açıyorum," dedim. Birkaç şarkı önerdi ve Spotify'dan birbirimizi eşleştirdik; böylece o Amerika'dayken aynı şarkıyı aynı anda dinleyecektik. Bana neleri sevdiğimi sordu.
"Piyano dinlemeyi severim ve çello çalmayı öğrenmek isterim,"
dedim. Bir şeyler yazdığımı ama bunu sadece hobi olarak yaptığımı da belirttim. O kendini anlattı, ben de kendimi... Farklı bir hayatı vardı. Reklam şirketinde çalıştığını ve anne babasının ayrı olduğunu söyledi. Türkiye’ye ilk kez geldiğini, ailesinin ise bu ülkeye geri dönmek istediğini ekledi. Beraber yolda yürürken içecek almayı teklif ettim ve bir markete girdik. O kola aldı, ben de limonlu soda. Aynı anda parayı uzattık. Türkçe bilmediği için marketçiyle ben konuştum ve
"Ödemeyi benden almazsan bir daha buradan hiçbir şey almayacağım,"
dedim. Adam benim paramı alınca Ali şaşırdı ve adamla ne konuştuğumu sordu. Durumu anlatınca çok zekice olduğunu söyledi ve güldü.
"Çok gizemli görünüyorsun ve seni deli gibi merak ediyorum."
Ekrandaki bu çeviri cümlesini okuduğumda ondan gerçekten çok etkilenmiştim; ta ki o iğrenç hareketi yapıp yola tükürene kadar... Tamam, kabul ediyorum, ben de bir müşterinin kahvesine tükürmüştüm ama o bunu sonuna kadar hak etmişti! Sokak ortasında yere tüküren insanlar ise ömrüm boyunca hep midemi bulandırmıştı. İçimdeki o ani soğumayı bastırmaya çalışarak çantama uzandım, kafamı dağıtmak için bir sigara yakacaktım ama çakmak ortalıkta yoktu. Çantamın içini talan ederken çıkan her eşyayı teker teker Ali'nin avcuna bıraktım. Sonunda çakmağı zar zor bulduğumda, ikimiz de bu dipsiz kuyuya dönen çantamın dağınıklığına kahkahalarla gülüyorduk. Ali elindeki ıvır zıvırlara bakıp,
"Burada adeta başka bir dünya var,"
diye takıldı bana. Ona da bir sigara uzattım; normalde içmediğini ama bana eşlik edeceğini söyledi. Sigaram bitince izmaritimi yere attım, eğilip yerden aldı. Çevreyi kirlettiğim için beni azarlayacak sandım ve korkarak,
"Ne yapıyorsun?"
dedim.
"Sana ait her şeyi saklamak istiyorum,"
dedi. Yere tüküren bir adama göre fazla romantik değil mi? O an fark etmedim ama bu beni çok etkilemişti; tükürmek değil tabii ki, çöpümü bile saklamak istemesi...
Saat gece yarısını çoktan devirdiğinde nihayet vedalaşıp yollarımızı ayırdık. Arkasından bakarken fark ettim; boş soda şişemi de o sigara izmaritini de hâlâ elinde sımsıkı tutuyordu. Saklayacağını söylerken şaka yapıyor sanmıştım ama adam kelimenin tam anlamıyla her şeye derin anlamlar yükleyen iflah olmaz bir romantikti. Eve girer girmez hemen ona yaz dım, geç saatlere kadar ekran başında pinekledik. Ertesi gün saçlarını sıfıra vuracaklar ve o büyük saç ekimi operasyonu yapılacaktı; akşamında ise ilk resmi yemeğimize çıkacaktık. Mesajlarında keloğlan gibi görüneceği için çok utandığını yazıp duruyordu ama benim için dış görünüşün zerre önemi yoktu, ben sadece içindeki o adamı tanımak istiyordum. Belki de Ali, çocukluğumdan beri ruhuma ördüğüm o aşılmaz, devasa duvarları yıkacak ve bir erkeğe yeniden güvenmemi sağlayacaktı... Kafamda bu pembe hayallerle huzurlu bir uykuya daldım.
Üstümde şık, mavi bir elbiseyle restorandan içeri girdim ve oradaydı. Sandalyemi çekti ve oturdum; harika bir restoran seçmişti. Garson gelince ördek istedim, masamıza kocaman kızarmış bir ördek geldi. Ördek etini severim. Beraber güzel güzel yemek yerken aniden bir kemancı geldi ve herkes dans etmeye başladı. Biz de dansa kalktık. Dans ederken her hareketimde Ali bana ters ters baktı. Neden büyülenmiş gibi yüzümü izlemiyordu? Yüzüm düşerken ondan ayrılmak istedim ama belimi sıkıca tuttu; gözlerine baktım. Birden gözleri kocaman olmaya başladı, belimdeki elleri büyüdü ve beni sıktı. Tırnakları uzamış, elbisemi aşıp derimi kesiyordu. Ağzı kocaman açılıyor ve kulak tırmalayan bir ses çıkarıyordu:
"Aaaaaaa, Ali canavar oldu!"
Ali'nin sesi alarm gibi olmaya başlayınca gözlerimi açtım. Yatakta doğrulup kendime bir tokat attım:
"Bu ne lan?"
Rüyalarımın saçmalık seviyesine kendi kendime gülerken, yastığa geri gömüldüm. Derin bir nefes aldım; bu akşam nihayet o büyük buluşma gerçekleşecekti. Şansıma günlerden hafta sonuydu, yani bugün iş yoktu. Zaman kaybetmeden yataktan fırlayıp akşam için şık bir kombin hazırlamalıydım; ama zihnime kazınan o kabustan sonra kesin olan tek bir şey vardı: Kesinlikle mavi giymek yoktu!
Bu şahane hafta sonu tatilini tamamen kendime ayırıp bir bakım günü ilan ettim. İlk durağım kuaför oldu, saçlarıma derinlemesine bir bakım yaptırdım. Dışarıdan bakanlar bilmez ama tesettürlü kadınlar da saçlarına en az herkes kadar özen gösterir. Hatta ben her çeşit bitkisel yağı bizzat dener, kullanırım. Sonuçta gün boyu kafamda eşarp var, saç köklerim havasız kalıyor ve onlarla ekstra ilgilenmek zorunda kalıyorum. Saçlarımdan sonra sıra ellerime geldi; tabii ki şu abartılı, sivri ve upuzun tırnaklardan yaptırmadım. Sadece temiz, düzgün ve asil duran genel bir manikür işlemiydi benimkisi. Ardından cildime canlandırıcı maskeler yaptırıp o yorucu haftanın stresini güzel bir masajla üstümden attım. Kendimi şımarttığım ufak bir alışveriş turunun ardından nihayet eve döndüm ve o gizemli akşam için aynanın karşısına geçip heyecanla hazırlanmaya başladım.

Anlaştığımız yerde Ali’yi beklerken bir an gelmeyecek zannettim. Beni çok bekletti ve onu aradım. Telefon çalarken elinde kırmızı bir gülle geldiğini gördüm. Kafasında dikişler vardı ve saçını sıfıra vurmuşlardı; pek ilgi çekici görünmüyordu. Şu "Konuşan Tom" diye bir oyun var ya, işte o Tom’a benzemiş ama yine de çok tatlıydı. Çiçeğimi aldım ve yan yana yürüdük. Ona kafasının acıyıp acımadığını sordum, kafasıyla ilgili bazı sorular işte...
Şık bir restorana geçip siparişlerimizi verdik. Garson masadan ayrılırken aklımdan birden o kabusumdaki devasa kızarmış ördek sahnesi geçti. Kendi kendime "Tövbe estağfurullah!" diye mırıldandım. Ali şaşkınlıkla ekrana yazdı:
"Bir sorun mu var?"
Dayanamayıp ona dün gece gördüğüm o canavarlı rüyayı anlattım, karşılıklı epey güldük. Bu neşeli başlangıcın ardından yemek boyunca daha ciddi konulara girdik. Kaç kardeş olduğumu, ailemin memleketini ve abimin yanına neden taşındığımı, evdeki o derin yaralara hiç değinmeden, sadece yüzeysel detaylarla anlattım. Geçmişimin gölgelerini bir yabancıya hemen açacak değildim ya...
O da bana kendi dünyasını açtı. Dört kardeşlermiş; bir kız, iki de erkek kardeşi varmış. Erkek kardeşleri babasının yaşadığı şehirde kalırken, Ali kendi anne ve babasının yıllar önce boşandığını anlattı. Bu yüzden kendisi annesi ve kız kardeşiyle birlikte Chicago’da yaşıyormuş. Tam o esnada telefonuna sert bir cümle yazıp ekranı bana uzattı:
"Çok kıskanç biriyimdir, ileride belki bu özelliğimi biraz abartılı bulabilirsin."
Amerika’da doğup büyümüş bir adam ne kadar kıskanç olabilirdi ki? Kime göre, neye göre diye geçirdim içimden. Ardından çantasından şık bir kalem ve boş bir defter çıkarıp bana uzattı,
"Belki bir gün beni yazarsın burada,"
dedi.
Yemek bittikten sonra kapalı mekandan çıkıp kendimizi dışarıya attık. İstanbul üzerine ince bir yağmur perdesi indirmişti, ıslak kaldırımlarda ağır adımlarla yürürken Ali durdu ve hızlıca bir şeyler yazdı:
"Benimle konuşurken çok rahatsın, daha önce hayatında biri oldu mu?"
İlk buluşmada bu tarz geçmiş sorgulamalarına girilmesini biraz yersiz bulsam da bozuntuya vermeyip yanıtladım:
"Hayır, hiç sevgilim olmadı. Sadece üniversitedeyken birinden hoşlanmıştım, flört gibi bir şeydi."
Madem o soruyordu, sıra bendeydi. Onun tam dört yıl süren ciddi bir ilişkisi olmuştu; yani geçmişi bu kadar kalabalıkken beni kıskanmaya pek hakkı yoktu bence. Fakat Ali durmuyor, soruların dozunu artırıyordu:
"Onun elini tuttun mu peki?"
Yüzümün anında düştüğünü, neşemin kaçtığını hissettim ve sessizliğe gömüldüm. Tepkimi görünce geri adım attı, konuyu kapatacağını söyleyip yeniden gülümsememi rica etti.
"Sana asıl hediyem arabada,"
diyerek yürüyüşü hızlandırdı. Başımı tamam anlamında sallayıp peşine takıldım.
Arabanın bagajını açıp bana taşınabilir boyutta minik bir piyano kutusu uzattı. Üzerine özenle yazılmış Türkçe bir not iliştirmişti:
"Piyano dinlemeyi sevdiğini biliyorum. Benim için çalmayı öğrenmeni istiyorum; parmaklarından dökülecek ilk parçayı dünyada ilk ben duymalıyım."
Gözlerim doldu, teşekkür ederek kutuyu kucağıma aldım. Aslında bana çello almak istediğini ama enstrüman dükkanında çellonun devasa boyutunu görünce taşımamın imkansız olacağını düşünüp vazgeçtiğini yazdı.
Onunla sadece sohbet etmiş ve sevdiğim şeylerden bahsetmiştim; gidip piyano alması, kendi kalemiyle beraber defter hediye etmesi çok ince bir davranıştı. Telefonuna,
"Yarın Amerika’ya geri döneceğim,"
yazdı ve
"İletişimi sakın kesmeyelim,"
dedi. Üzüldüm ama yine de
"Kalplerimiz bir arada olacak, üzülmek yok,"
yazdım. Yağmur bizi çok ıslatmıştı, ben zaten yağmuru severdim, o da şikayetçi gibi değildi. Telefonuna,
"Eğer evlenirsek yağmur altında dans ederiz,"
yazdı. Yaaa, çok tatlıydı... Gülümseyerek,
"Very sweet,"
dedim. Sonra gülü piyano kutusunun içine sakladım; abime henüz söylemeye hazır değildim ve vedalaşıp ayrıldık. Ben yürürken arkamdan beni izliyordu. Arada dönüp baktığımda geri geri, ters ters yürüdüğünü görüyordum. Gülümsedim ve kendi kendime,
"Her şey güzel olacak," dedim.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Bugün uzun uzun düşündüm... Acaba yazdıklarım sizlerin beğenisini kazanıyor mu? Hikayenin gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz, beklentilerinizi karşılayabiliyor muyum? Belki de her şey çok daha eğlenceli ve komik olmalı, ne dersiniz? Lütfen bu konudaki fikirlerinizle bana ışık olun. Hepinizi çok seviyorum!😽😽