12. bölüm / 29
HÜKÜMSÜZ VASİYET11
Bölümler 29Şu an: 11
- 1 Giriş1.618 kelime
- 2 11.418 kelime
- 3 21.663 kelime
- 4 31.377 kelime
- 5 41.562 kelime
- 6 51.744 kelime
- 7 61.865 kelime
- 8 71.216 kelime
- 9 82.273 kelime
- 10 91.152 kelime
- 11 101.297 kelime
- 12 111.259 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 121.134 kelime
- 14 131.193 kelime
- 15 Yalnızlık (14)1.077 kelime
- 16 151.064 kelime
- 17 161.021 kelime
- 18 171.011 kelime
- 19 181.050 kelime
- 20 19730 kelime
- 21 20460 kelime
- 22 211.165 kelime
- 23 221.274 kelime
- 24 231.184 kelime
- 25 241.032 kelime
- 26 251.036 kelime
- 27 261.163 kelime
- 28 271.255 kelime
- 29 FİNAL1.184 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İyi bir insan olduğunu zannedersin ve kötü insanlardan nefret edersin ama hiçbir zaman dönüp de "Ben ne kadar da doğruyum," demezsin.
Mert ile anlaşmıştık ama annesi vefat ettiği için bu konuyu ailem ile daha geç bir tarihte paylaşacaktık. Onunla evlenecektim ve mirastan hiçbir para almayacak, kendi birikimiyle bir karavan alacaktı. Ait olduğumuz yeri bulunca Mert hayalindeki kafeyi açacaktı, ben ise sınava hazırlanacaktım. Tıp okumak zor olacaktı ve bu yüzden birbirimizi belki hiç göremeyecektik. Hayallerimiz güzeldi ve asla birbirimize engel olmayacaktık. Bence gerçek bir evlilik böyle olmalı; yürüdüğün yolda yoldaş bulmalı. O yoldan vazgeçip başkasının yolunu yürümek gerçek bir aşk da evlilik de değildir.
Mert'in annesinin ölümünün üstünden iki ay geçtikten sonra babamla konuşmuştuk. Mert hem yetim hem de öksüz olduğu için babam küçük bir düğün istemişti ama buna izin vermedim. Ailesi ölmüşken asla düğün yapmazdım. Babam sürekli olay çıkarıyor ve
"Düğün istiyorum!"
diyordu. Ben evlenecektim ama her şeye babam karar veriyordu.
Bir gün ablam Gizem'e yaptığı şeyi yapmaya yeltendi ve elini kaldırdı ama elini havada yakaladım:
"Evladın olarak sana zor zamanda bakmak görevim, sana saygı duymak zorundayım ama baba olmak sana bunları yapma hakkı vermez! Eğer elin bana kalkarsa ya seni şikâyet ederim ya da buralardan çekip giderim!"
Tepkime sinirlenen babam yalandan sinir krizi geçirdi ve etrafı döktü ama bana dokunma cesareti gösteremedi. O ablamı dövmüştü; annem gençken onu ezmiş ve belki de dövmüştü. Asla kendime bu saygısızlığı yaptırmayacaktım. Eğer hak ettiysem eyvallah ama hiç kimse bunu hak etmez zaten.
Dediğimi yaptırmıştım ama babamın gönlü kalmasın diye bir söz de vermiştim. Birkaç yıl sonra büyük bir kutlama yapacak ve gelinlik giyecektim. Tabii o gün geldiğinde bunu yapar mıydım, hiç sanmıyordum ama o an babamı susturmanın tek yolu buydu. Şimdi sadece resmi bir kurumda evlenecektim. Babam bunları kabul etmeliydi. Kızları sade insanlardı, kızları abartıyı sevmezdi. Gösteriş ve riya bize göre değildi ama babam bizim aksimize gösterişi sever ve etrafa hava atardı. İnsanlar hep onu över ve
"Eğlenceli bir insan,"
derdi ama ne yazık ki kendi evinde terör estiren bir insandı. Annemin anlattığına göre babamın babası da öyle bir insanmış ve hatta daha kötü...
Bir gün psikiyatrist olursam erkek kardeşimi, Gizem'i ve babamı kliniğe yatırıp ilaç tedavisi yapardım herhalde. Onlar kaos seviyordu, yanlarındaki insanlara mutsuzluk saçmaya bayılıyorlardı. Onlar hakkında böyle düşünmek kolaydı; sanki kendim mükemmelmişim gibi herkesin kusurları gözümde kocamandı.
Mert ile nikahımızı kıymış, mor bir karavan almıştık. Ona söylemiştim,
"Benden gerçek bir eş gibi davranmamı bekleme,"
diye ve kabul etmişti. Ev arkadaşı gibi yaşayan bir çift olacaktık.
Bavulumu toplamıştım ve Mert kapının önünde beni bekliyordu, karavanımızı da getirmişti. Abim zaten çoktan İstanbul'a gitmişti. Yağmur, annem ve babama sarıldım:
"Sizi görmek için tekrar geleceğiz."
Annem ağlıyordu. Kötü bir eşti, belki hayalimdeki gibi bir anne değildi ama kesinlikle elinden geleni yapıyordu. Bildiği şekilde seviyordu bizleri. Gözlerim dolmuştu; beni kovmuştu ama yine de onu çok seviyordum. Zaten arsızdım ben, hep kovulurdum. Gizem de "Bir daha evime gelme," demişti ama yine de Mert'le beraber oraya gidip evleneceğimizi bizzat söylemiştim. Kendime yaptığım saygısızlıkların ardı arkası gelmiyordu ki... "Ama onlar ailem," deyip kendimi avutuyordum işte. Mert, annemin beni kovduğunu biliyordu ama Gizem'i bilmiyordu. Ona hiçbir şeyimi anlatmıyordum; Ali'ye anlattım da ne oldu! Erkeklere asla güvenmiyordum.
Mert elimi tuttı ve beni karavana bindirdi. İkimiz de ön koltuklara geçmiştik. Mert arabayı çalıştırırken ve sürerken elimi bırakmamıştı. Aslında çok tatlı ve romantik bir insandı ama Ali de romantikti; çöpümü bile saklardı... Sürekli ikisini kıyaslıyordum ve Mert'in, Ali gibi bir canavara dönüşeceği günü korkuyla bekliyordum. Geceleri uyurken bile yatak odamı kilitliyordum. O da Ali gibi beni kandırarak birliktelik yaşamaya çabalayabilir, beni esiri yapabilirdi. Belki bir çocuk yapmayı planlayıp beni ev kadını yapardı. Acılarımla yüzleşmiştim ama beynimdeki kendini koruyabilme içgüdüsü her zaman aktifti.
Mert her zaman karavanımızı ağaçlık alanlara çeker, açık havada ders çalışmamı sağlardı. Hiç pes etmiyordum. Her gece masa başında uyuyakalıyordum ve Mert beni kucağında içeriye taşıyordu. Beni yatağıma bırakır bırakmaz uyanıyor ve onu kovuyordum. Aynı yerde yaşıyorduk ama Mert'i görmüyordum. Tıpkı erkek kardeşimi yok saydığım gibi Mert'i de yok sayıyordum; o görünmez olmuştu. Oysaki Mert, kardeşim gibi kötü bir insan değildi, Ali gibi de değildi. Onu tanımak da istemiştim ama kendimi çok fazla kontrol altına alıp katı davranmak konusunda baskı yapıyordum.
Mert çok sessizdi. Her zaman gittiğimiz ormanlarda kuşlara yem yemeleri için küçük yuvalar yapar, ağaçlara asardı. Ormana çukur kazar, taşlar dizer ve içine su doldururdu. O bunları yaparken kendimi onu izlemekten alamazdım. Karavan hayatı ise hayal edildiği gibi kolay değildi. Elektrik için sürekli bir yerlerde arabayı durdurup aküyü dolduruyorduk. Tuvalet ve banyo sularının gittiği depoları boşaltırdık. Ormanların en güzel yerleri genelde engebeli olduğu için fazla gidemezdik ama merak ettiğimiz yerlere muhakkak yürürdük. Şelale ve göl görünce hemen oraya koşar, yüzerdik, piknik yapardık. Genelde az insan olan yerlerde dururduk ki daha rahat gezebileyim.
Mert'le evli olduğum için onun yanında saçım açık gezinirdim. Beraber yüzer ve birbirimize su sıçratırdık, şakalar yapar gülerdik. O anı atlattıktan sonra kendime kızar, tekrar soğuk davranırdım. Mert bu durum için bir şey demiyordu, bana söz vermişti; birbirimize karışmayan ve birbirini kontrol altına almayan çiftler olacaktık. Nasıl oluyordu da her zaman kibar ve güler yüzlü davranıyordu? Başkası olsa çoktan vazgeçer ve onu mutlu edecek bir kadın seçerdi ama o benden vazgeçmiyordu.
Bir şelalenin yanında durmuştuk ve iki ay boyunca orada kaldık. Mert hiç gitmek istemiyordu buradan ama ben istiyordum. Orada yüzmek, şakalaşmak, yemek yemek, yıldızları izlemek, balık avlamak çok güzeldi ama ben burada yapamazdım. Burada kontrolü kaybediyor, Mert ile yakınlaşıyordum. Bir gün beni öpmesine bile izin verdim. Hayır, bunu yapamazdım; güvenemezsin, onunla gerçek bir yuva kuramazdım. Her şeyin çok güzel olması mümkün değildi. Eğer kendimi Mert'in kollarına bırakırsam beni mahvederdi.İlk kez ikimiz de farklı bir şey istiyorduk. Kalıp kalmamak konusu hakkında kavga etmek yerine taş, kağıt, makas oynadık. Kararsız kalınca bundan sonra bunu yapacaktık; böylece kimse fedakarlık yapmadan karar alacaktı.
"Taş, kağıt, makas!"
Ben taş yaptım ve Mert'ten de taş geldi. Her defasında aynısını yapıyorduk:
İki makas,
İki kağıt,
İki taş,
İki taş...
"Hey Mert, bu böyle olmaz!"
"Biraz daha deneyelim ve üç sayıdan ziyade bir sayı yapalım."
"Tamam."
İki denemenin sonunda Mert kazanmıştı ve bir ay daha burada kalmaya hak kazanmıştı. O kadar çok mutlu oldu ki kıyafetleri ile suya atladı ve yüzdü. Onu gülümseyerek izledim.
MERT
Hayat burada çok güzeldi, sonunda aradığım yeri bulmuştum. Burada insanlar yoktu ve Dalgamla güzel vakit geçiriyordum. Yüzü gülüyordu, benimle şakalaşıyor ve iyi davranıyordu. Uzun zaman yüzüme bile bakmadı; kapısını kilitliyordu, konuşmuyordu. Konuşmaya çalıştığımda "Ders çalışıyorum," derdi. Onu anlıyor ve üstüne gitmiyordum. Ali denen şerefsiz onu mahvetmişti. Bazen kendi kendime Ali'ye küfrediyordum. Aklıma Dalga'nın eski gülen gözleri geldikçe üzülüyordum ve koşuya çıkıyordum. Ali'ye olan öfkemi nereden ve nasıl çıkaracağımı bilmiyordum.
Dalgayı izlemeye doyamıyordum; o çok güzel ve çekici bir kadındı. Onu öptüğüm zaman neredeyse kalbim duracaktı. O dünyanın en güzel kadınıydı. Ona sarılarak uyuyabileceğim günleri dört gözle bekliyordum. Belki öyle bir gün hiçbir zaman olmayacaktı ama asla umut etmekten vazgeçmeyecektim. Yağmurlu havaları çok severdim ve yağmur yağınca Dalgayla dışarı çıkmak isterdim ama her yağmur yağdığında ağlıyordu. O ağlayınca ısrar etmekten vazgeçip hemen iki tane sıcak çikolata yapardım. Yanına oturup onunla beraber camdan yağmuru seyrederdim. Yağmurlu havalar, bizim için müzik dinleme ve sıcak çikolata içme günü olmaya başladı.
Ve bugün ise burada daha fazla kalacağımızı garantiledim. Çok mutluydum, karnımda kelebekler uçuyordu. Onu çözmüştüm; öfkelenince daha çok taş yapıyordu ve bunu fark ettiğim anda kağıt yaptım. Çok zekiyim ya! Bu kızı tavlayacak hiçbir fırsatı kaçırmazdım. Evet, yaralıydı ve asla güvenmiyordu ama güvenini kazanacaktım. Bir gün onunla yağmurun altında saatlerce dans edecek ve öpüşecektik... Dalga ile yapmak istediğim çok şey vardı. Hiçbirini unutmamak için yazmam gerekiyordu ama zaten istesem de unutamazdım; her hayalim zihnime kazınmıştı ve uyumadan önce bunları düşünüyordum. Annem ile babamı kaybetmenin acısı bile artık daha az canımı yakıyordu.
Bölüm etkileşimi
