4. BÖLÜM : "ESRA'NIN ACILARI"

Vaveyla Yazarı: Melek Z

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 4. BÖLÜM : "ESRA'NIN ACILARI"

Merhabalarrrrr. Nasılsınız canlarımmmm? Bu gün yine yeni bölümle sizlerin karşınızdayım. Arkanıza yaslanıp kendinizi bana bırakın ve yeni bölümü okumaya koyulun. ayrıca okumak için karanlık bir odayı seçerseniz iyi olur, bu bölüm duygusal bir bölüm oldu çünkü.

Neyse sizi tutmayayım bölümü hemen okumak istersiniz. O halde hepinize keyifli okumalarrrrrr...

Oy verip yorum yapmayı da unutmayın ha :D

---

4. BÖLÜM
"ESRA'NIN ACILARI"

"Umarım tez zamanda buradan giderim." diye mırıldandım kapıyı açarken kendi kendime. Valizimle birlikte odaya girdim ve kapıyı kilitledim. Odaya yüzümü çevirdiğimde küçük ama tatlı bir odayla karşılaştım. Duvarlar gözlerim gibi yeşil boya ile kaplıydı. Odadan sokağa açılan küçük tatlı bir pencere tüm ihtişamı ile karşımdaydı. Pencereden sarkan beyaz güzel tül perde beni kendine cezbetmişti. Kapının karşısında tek kişilik bir yatak ve yanında da kahverengi bir komodin vardı. Komodinin üzerindeki sarı gece lambası odaya güzel bir hava katıyordu. Kapının yanında kahverengi bir giysi dolabı ve dolaptan biraz uzakta güzel beyaz bir kitaplık vardı. İçinde tanımadığım yazarlar olsa da sevdiğim yazarlar ve sevdiğim kitaplar da gözüme çarpmıştı. Odanın diğer köşesinde küçük, beyaz, tatlı bir çalışma masası bile mevcuttu.

Bu oda...bu oda hayal ettiğimden de güzeldi. Açıkçası ben Esar'ın bana böyle bir oda vereceğini tahmin etmemiştim. Fakat tahminlerimde yanılmıştım, ilk kez... Ama son kez olur umarım.

Valizimi yatağın üstüne koyup eşyalarımı yerleştirmek için kapağı açma niyetindeyim ama telefonumun çalma sesiyle duraksadım. Telefonumu elime aldığımda ekranda 'Pofidiğim' yazısını gördüm. Onu telefonuma böyle kaydettim diye bana her zaman kızıp atarlanıyordu ama ne yapayım, o benim pofidiğimdi ve hep öyle kalacaktı. Daha fazla çalmadan aramayı açtım ve kulağıma götürdüm.

"Alo, abla, nasılsın?" dedi karşı taraftan gelen ince ses.

"İyiyim, ablacım, sen nasılsın?" diye sordum ben de aynı edayla.

"İyiyim ben de. Ee vardın mı eve?"

"Evet, vardım eve. Birazdan eşyalarımı yerleştireceğim."

"Oo bakıyorum da hemen alışmışsın evine?" dedi imayla. Anlamayarak kaşlarımı çattım.

"Evime mi?"

"Evet, eniştemle senin evin." derken kendini tutamayıp kahkaha attı. Yaptığı imasını anladım ve yüzümdeki sinirli ifadeyle konuşmaya başladım.

"Ne eniştesi ya? Ondan olsa olsa anca erişte olur erişte. Ayrıca ablaya böyle imalar yapmak çok ayıp. Duymayayım."

"Hı hı," dedi tekrar imayla. "Erişte ama ne erişte. Sıcak sıcak, yedin mi içini yakan, biraz ekşi aynı zamanda da tatlı. Tam bir lezzet abidesi. Ha yoksa tadına baktın mı?" Söyledikleri karşısında gözlerim kocaman açılırken dehşete düşmüş gibiydim.

"Melisss!" diye sinirle çıkmıştım ona. "Dua et şu an yanında değilim. Yoksa seni parça parça yapardım babam bile tanımazdı seni benim elimden!"

Hayatımı mahveden birini sevmek gibi huylarım yoktur. Ve asla da böyle bir huyum olmayacak. İlk önce hayatımın gelip içine etsin sonra da benim onu sevmemi beklesin. Yok ya! Ben kimseyi böyle bir onurla taçlandıramayacağım, kimse kusura bakmasın.

"E ona göre böyle konuşuyorum ablacım. Sen yanımda yoksun diye. Yoksa ben senin yanında böyle konuşabilir miyim? Anamı babamı ağlatırsın valla." tekrardan kahkaha attı ama onun bu sözlerine aldırmadan konuşmaya başladım. Babamı özlemiştim şimdiden. Acaba o neler yapıyordur. Çok özlüyor mudur beni?

"Melis..."

"Abla?"

"Babam nasıl Melis, iyi mi?" Bu soruyu bekler gibi derin bir nefes aldı Melis.

"Evet, abla, iyi."

"Yanında değil, değil mi? Eğer olsaydı şimdiye çoktan telefonu elinden almış, bana kızım demişti." dedim hüzünlü bir şekilde.

"Evet." dedi Melis. "Bir işi varmış onu halletmeye gitti ama seni arayacağını söyledi. Yani merak etme arayacak seni."

"Tamam." dedim pes eder gibi.

"Ha, abla, beni başka biri arıyor kapatmam lazım şimdi."

"Tamam görüşürüz sonra. Babama selam söylersin, merak etmesin, iyiyim dersin."

"Tamam görüşürüz. Benden de enişteye selam söylersin." dediğinde tekrar kızmıştım ona.

"Melisss!" ayağımı yere sert bir şekilde çarptım.

"Tamam tamam. Erişteye söylersin o zaman selamı, bay bay."

Telefonu kapatıp sert bir şekilde yatağa fırlattım. Delirecektim. O beni delirtmeyi seviyordu ve her defasında başarıyordu da.

"Enişteymiş. Hah." diye kendi kendime söylenip duruyordum odanın içinde dolanırken.

Bir yandan Melis'in söyledikleri, bir yandan babam için duyduğum endişe. Babam bize söylemese de hep kötü oldu. Bize ne kadar iyi olduğunu söylese de hep hissettim ben kötü olduğunu. Ama hiçbir zaman ona belli etmedim bildiğimi, hissettiğimi. Şimdi de hissediyorum o duyguyu. Babamın kötü olduğunu ama nedenini bilmiyorum. Babam her gece annemden farklı olarak biz uyuduktan sonra odaya gizlice girer, saçlarımızı okşar ve bizi uyandırmamak için yanağımıza hafif bir öpücük kondurup çıkardı. Tabi, ben her gece uyumuş numarası yapardım. Onun benim saçlarımı okşayışını hissedeyim diye, onun beni sevdiğini hissedeyim diye. Her gün gündüzleri mutlu gözükürken gözümüze, bazı geceler onu ağlarken yakalamıştım. Canı yandığı halde bize asla belli etmezdi ve bizi hep güldürmeye çalışırdı. Bu hayatta sadece bizim için yaşar, can güvenliğimizi korurdu benim babam. Benim babam hep bizi sevdi, korudu, annemden farklı olarak tabi. Babalar kızlarının ilk aşkı ve kahramanıdır derler. O da benim ilk ve en büyük aşık olduğum kahramanımdı. Her zaman böyleydi ve böyle olacaktı.

Sıkıntı ve sinirle yatağa yaklaştım ve valizin kapağını açtım. Kapağı açtığım anda gözüme en üstte duran günlüğüm çarptı. Kaç dakika oldu bilmiyorum ama öylece durdum ve günlüğe tepki vermeksizin baka kaldım. En sonunda günlükle bakışmamızda pes eden ben, kazanan günlük oldu. İçim acıyarak siyah ciltli günlüğü elime aldım. Üstünde beyaz kalemle " Esra' nın acıları " yazıyordu.

"Esra'nın acıları."

Bu benim annem gittikten sonra yazmaya başladığım acılarımın defteriydi. Oldu olası bu defteri her gördüğümde gözyaşlarına boğulur, nefes alamıyormuşum gibi hissederdim. Şimdi olduğu gibi...

Gözlerim dolmaya başladığında ellerimde titreyen günlükle birlikte yatağa oturdum. Aslında buna oturmak diyemezdik. Çökmek diye bilirdik ancak, çökmek. Elimdeki günlükle birlikte yatağa çöktüm. Zor da olsa ilk sayfasını açtım.

"20.11.2012" tarihiyle karşılaştığımda gözyaşlarım daha fazla dökülmeye başladı. Bu tarih daha dün gibi aklıma kazılıydı. O kadın bu tarihi çok güzel bir şekilde benim aklıma kazımıştı.

Ellerim bir bir sayfalarda, gözlerim bir bir satırlarda dolaştı. Her satırını defalarca aklıma kazımak için okumuş ve her defasında da gözyaşları dökmüştüm. Allah kahretsin ki çok duygusal bir yapıya sahiptim. Defalarca okuduğum sahneleri tekrar tekrar okuduğumda tekrar tekrar gözyaşı döküyordum. Ve sonra kırmızı ve şişmiş gözlerle etrafta dolaşmak zorunda kalıyordum.

Sevgili günlük yazıyordu o sayfanın başında.

Bu gün annemle babam tekrar kavga etti. Ama bu kavga her zamankilerden değildi. Bu kavga daha büyük, daha sert ve daha kırıcıydı. Ben bile bu yaşımda ne olduğunu anlamış, kız kardeşim duymasın diye onu apartmanın bodrum katına kilitlemiştim. O orda o kadar çok korkmuştu ki, kendimi asla affedemiyorum. Belki daha sonra da asla affedemeyeceğim.

Tekrar eve girdiğimde kapının dibinde görünmeyecek şekilde onları dinledim... ve... ve onların yanında... başka bir erkek de vardı. Ama çıplak bir şekilde duruyordu onların karşısında...

Daha fazla kendime hakim olmayarak hıçkırıklara boğulduğumda defteri kapatıp yatağa fırlattım ve dizlerimi kendime çekip alnımı dizlerime yasladım.

Bir yanım onu asla affedemeyecek bir kadınken, diğer yanım anne özlemi çeken bir çocuktu. Ve o mahlukatın özlemini çekiyorum diye kendimden nefret ediyorum her defasında. Zaten duyguların en acısı da bu değil midir? Asla affetmeyeceğiniz kişinin özlemini çekmek bu dünyada kendinize yediremediniz ve en acı çektiğiniz duygudur.

Ben o halde yatağın üstünde ağlarken birden kapı tıklandı. Bir kaç saniyenin ardından ayaklarımı yataktan indirip gözyaşlarımı sildim. Ben hayatım boyunca ağladığımı asla gizletmezdim. Çünkü ağlamak güçsüzlükten değil, aksine güçlülükten gelirdi. Ama yine de ona bu şekilde gözleri şiş ve yaşlı görünmek istemiyordum.

Ayağa kalktım ve gardırobun üzerindeki boy aynasına yakınlaştım. Gözlerim kızarıktı, saçlarım ise biraz dağınık. Gözyaşlarımı tekrar silip kendimi toparlamaya çalışarak saçlarımı hızlı bir şekilde düzeltip kapıya yöneldim. Kilidi çevirip kapıyı açtığımda yine o umursamaz tavrıyla iki eli cebinde karşımda durduğunu gördüm. Beni gördüğünde mimiğinin bile kıpırdamadığına yemin edebilirdim. Bunu nasıl yapıyordu? Yoksa sahiden duygusuz biri miydi? Bunun cevabını vermek için onu biraz daha tanımam gerekiyordu sanırım.

"Nasıl? Yerleşe bildin mi yeni odana?", gözlerinde ve tınısında ilginin "i" si bile yoktu.

"Yerleşiyorum." dedim sesim titrerken. Hiçbir cevap vermedi. Tam bir ruhsuz gibi duruyordu karşımda. Gözlerimin içine bakıyor ve hiçbir duygu belirtisi göstermiyordu, ya da göstermemeye çalışıyordu. O böyle karşımda durdukça annemi hatırlıyordum. Lanet olsun ki, annemi hatırlıyordum. O kadını hatırlıyordum ve özlüyordum. Annem de böyle bakardı bana. Böyle ruhsuz gibi...duygusuz gibi...

Küçük çocuklar hep annesine sarılmak isterdi. Onu koklamak ve hiç bırakmamak. Ben de küçük bir çocuk olarak anneme sarılmak istedim ve sarıldım da. Ben anneme sarıldım o an. Ya da anneme benzediği için annem sandığım kişiye. Düşünmeden bilinçsizce sarıldım ona. Başımı göğsüne yasladım sanki annemin göğsüne yaslar gibi. Kolları sarmadı belki beni, hatta hiç cebinden çıkmadı elleri. İtmedi de beni, geri çekmedi ama onun yerinde annem de olsa aynı şeyi yapardı. İşte tam da bu yüzden anneme benziyordu o. Ruhsuzluğuyla, duygusuzluğuyla, sevgisizliğiyle. Anneme benziyordu o, hem de çok benziyordu.

Zihnim oyunlar oynadı sanki bana o an. Sanki her şey bir illüzyonmuş gibi hissediyordum.

"Anne." diyordu zihnimdeki çocuk. "Anne, beni bırakma!"

Ama o dinlemiyordu. Gidiyordu düşünmeden. Beni bırakıp gidiyordu.

"Anne, beni neden sevmiyorsun?" diyordu o çocuk tekrardan.

"Sevmem için bir sebep var mı?" diyordu karşımda bir ruhsuz gibi durup.

"Çocuğunum senin. Anneler çocuklarını sever. Peki sen niye sevmiyorsun beni, anne?"

"Bu bir sebep değil ki." diyordu ve tekrardan gidiyordu benden. Duygusuz ve ruhsuz bir canavar gibi gidiyordu arkasını dönüp ve asla bakmıyordu bu tarafa.

Kalbim acıyordu anne hasretiyle. Canım yanıyor anne şefkatsizliğiyle. Sevilmedim hiçbir zaman, önemsenmedim, ilgi görmedim bir anne tarafından. Hep gözardı edildim, hep annem için en kolay vazgeçilen oldum. Sevmedi beni hiçbir zaman. Bir kere bile gelip saçlarımı okşamadı. Beni öpmedi, koklamadı. Bu yüzden hep söyledim kendi kendime.

Bir annenin yaraladığını bir başkası iyileştiremezdi.

İyileşmezdi belki. Hep yaralı olarak kalırdı orada. Kabuk bağlardı belki zamanla ama ne olursa olsun illaki bir yol bulup kopardı o kabuk ve tekrardan kanardı o yara.

Ben Esra. Her zaman güçlü olmaya çalışmış ama her defasında yaralanmış yaralı bir Algül. Ve tekrar bu yaralı halimle ona sarılı halde sizin karşınızdayım. Çok aptalca belki ama evet. Öyle.

---

Ve bölüm bitti. kalbimiz azacık kırıldı ama canımız sağolsun. Esra benim üzümlü kekim =( Kalbi birazcık kırılmış ama olsun biz sararız kırıklıklarını değil mi.

Öyleyse çok geçmeden sorularımı sizlere soruyorum. hazır mısınızzzzzzz?

1. Melis karakteri hakkında ne düşünüyorsunuz?

2. Erişte güzel mi erişte?

3. "Esra'nın acıları" hakındaki düşünceleriniz nelerdir?

4. Sizin kalbinize en çok dokunan alıntı hangisi? (Bu soru tüm bölümleri içinde barındırır)

Ve geldik en önemli soruya.

5. BBK okumayı sevdiniz mi?

Sorularım bu kadardı arkadaşlar. Umarım hepsini bıkmadan, usanmadan cevaplarsınız. Yorumlarınızı aşırı merak ediyorum. Gelecek bölümlerde görüşmek üzere hoşçakalınnnnn...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.