12. BÖLÜM : "GEÇMİŞTEN MİSAFİR"

Vaveyla Yazarı: Melek Z

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 12. BÖLÜM : "GEÇMİŞTEN MİSAFİR"

Merhabalar tekrar görüştük. Hemen yeni bölüme geçelim çünkü çok heyecanlııııı. Bölümü okurken de oy verip yorum yapmayı sakın unutmayınnn.

Seviliyorsunuz :)

---

12. BÖLÜM
"GEÇMİŞTEN MİSAFİR"

(09.09.2019)

Her kalp içinde bir çocuk barındırırdı. O çocuk kalbini ısıtır ve ona zarar gelmesin diye tüm kötülüklerden korurdu onu. Ya da korumaya çalışırdı kendince. Sonuçta küçücük bir çocuk ne kadar güçlü olabilirdi ki? Bu dünyadaki kötülükler bir çocuğun karşı koyabileceği kadar zayıf olsaydı, belki. Ama onları ezip geçecek kadar güçlü maalesef ki. Lakin burada suç çocukların güçsüz olması değdi. Ortada bir suç da yoktu, suçlu vardı. Ve o suçlu kesinlikle çocuklar değildi. Onlara güzel bir dünya sunamayan yetişkinlerdi suçlu olan.

Sorun da bu ya zaten. Çocukların bu kötülüklere karşı koyamaması ve büyüklerin onlar için, bizler için güzel bir dünya kuramaması. Oysa öyle olsaydı dünya daha güzel bir yer olurdu. Etrafımız daha rengarenk olurdu mesela. Çünkü çocuklar bizim renklerimizdi. Hiçbir şeyin anlamı yok diye bir köşede kısılıp ağlayan insanlar da olmazdı. Onun yerine hiçbir şeyin anlamı olmadığı için içinden geldiği gibi hayatını yaşayan, coşkuyla eğlenen yetişkinler olurdu. Çünkü çocuklar için bu dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktu. Yalnızca eğlenmek vardı. Dünyamızda şiddet olmazdı, terkediliş, kalp kırıklığı, savaşlar, nefretler olmazdı. Çünkü çocuklar yalnızca sevmeyi bilirdi. Mümkünse bir de sevilmeyi isterlerdi.

Bir çocuk bir çocuğu asla terk etmezdi. Ondan gitmez, bile isteye kalbini kırmazdı. Ve çocuklar hiçbir zaman ölmezdi.

Elimdeki Küçük Prens kitabının son sayfasını okuyup kapağı usul usul kapattım ve başımı kaldırıp yorgun gözlerle etrafa baktım. Bu kitabı artık beşinci kez okuyuşumdu ve yine doymamıştım bu hikayeye. Çok kitap okurdum aslında ama bu kitabın yeri bende ayrıydı. Çünkü Küçük Prens bana çocuk beni hatırlatıyordu. Ne kadar da ihtiyacım vardı aslında onun gibi dünyanın gerçekliklerini öğrenmeye.

Ders zili çaldığında gözlüğümü düzelttim ve çantamı omzuma takarak okula doğru ilerledim. Bu yıl lisedeki son yılımdı ve bir yandan okuldan ayrılacağım için üzülüyordu. Bir yandan da mezun olacağım için seviniyordum. Neden mi?

"Pışt, inek." İşte bu yüzden.

Ben ilerlemek istedikçe ayaklarım bana inat duruyordu. Derin bir nefes alarak gözlerimi kapattım.

"Hey, sana diyoruz! Sağır mısın nesin ya?" dedi tekrardan aynı ince ses.

"Boş ver onu. Okumaktan beyni sulanmıştır şu ineğin." Ve ardından gülüşme sesleri.

Kelimeleri duyar duymaz gözlerimi açtım. Bana böyle hitap etmeleri sinirimi bozuyordu. Başımı çevirip omzumun üzerinden onlara baktım. Bu nedenle de gözlüğüm yine gözümden kaydı. Tekrar elimi kaldırıp parmağımla gözlüğü yerine iteklediğimde hala bana gülüyorlardı. Ama her zamanki gibi sustum ve onlara ilişmemek için hızlı adımlarla okula yaklaştım.

Liseye geçtiğimden beri hep bu veletlerin akran zorbalığına uğradığım için liseden nefret ediyordum. Kendimi savunmayı bir türlü beceremiyordum ve onlar da her zaman üste çıkmanın bir yolunu buluyorlardı. Bu dört yıl içinde ise her yıl onlar yüzünden mutlaka bir defa disipline gidiyor, farklı cezalar alıyordum. Hatta bir keresinde bir hafta boyunca uzaklaştırma almış, hiçbir derse girememiştim. Bu benim için o kadar zor bir şeydi ki anlatamam. Sınav zamanı benim kağıtlarımı değiştirdikleri gün ise benim için her şey bitmişti. Heyecanla o sınavdan yüz almayı beklerken kırk aldığımı öğrenmiştim. Lanet bir gündü.

Uzun koridor boyunca ilerlediğim sırada kolumdan biri tuttu ve beni kendine doğru çevirdi. Gözlüğüm kayıp yere düştüğünde ise kırılan cam sesleri eşliğinde kolumdaki elin sahibine baktım. Bu az önceki kızlardı. Benden ne istiyorlardı?

"Az önce sana seslendik neden cevap vermedin? Okumaktan beynin sulanmış galiba senin, salak." Gözleri hiddetle üzerimde oynuyor, kolumu daha çok sıkıyordu.

"Beyin zaten sulu bir organ, kurursa işte o zaman ölürsün." dedim karşılında. Ardından kolumu kurtarıp sınıfa gitmek istediğimde buna izin vermedi ve beni kendine çekti.

"Sen benimle dalga mı geçiyorsun?" Ses tonu ürkütücüydü, korktum. Bu sırada gözlerim etrafa takıldı. Herkesin gözü üzerimizdeydi. Bir an olsun bile ayırmıyorlardı bakışlarını bizden. "Peki." dedi geri çekilerek sonra elini arkadaki kıza uzattı. Onun pis işlerini yapanlardan biriydi sadece. Onun için sadece bir piyondu ama o bunun farkında değildi.

Kız karşımdaki kendini beğenmiş mıymıntının eline para sıkıştırınca elindeki paraları yüzümün önünde salladı. "Bunları görüyor musun?" dedi. Ben hala ona bakarken o paraları yüzüme fırlattı. "Hemen onları yerden topla ve bana kantinden iki tost iki de kola kap gel." Sonra dönüp benden uzaklaştılar. Ama bir şey onu durdurdu ve tekrardan bana baktı. "Bu arada tostların içinde kaşar olmasın."

"Yapmayacağım." dedim onun üstünlük taslayan sesine karşılık cılız sesimle. "Senin uşağın değilim ben." Bunları söylerken öyle titriyordu ki sesim, soğuk bir kış gecesinde donarak ölmek üzereymişim gibi hissediyordum. Ama ona sürekli boyun eğmekten bıkmıştım. Eğer kendimi koruyabilme gibi bir şansım varsa onu kaçırmak istemiyordum.

"Ne dedin?" diye hiddetlenerek yanıma yaklaştı hızlı adımlarla. O yaklaştıkça ben küçüldüm, o yaklaştıkça ben yerin dibine girip ortadan kaybolmak istedim.

"Duy-duydun işte." Bu okulda ona karşı çıkan çok az insan vardı. Onlardan biri de Ece'ydi. Çocukluk arkadaşım. Her koşulda benim yanımda olan arkadaşım. Tek dostum. Bu yüzden onu hep kıskanırdım. Benim sahip olamadığım cesarete sahip olduğu için. Benim gibi korkak olmadığı için. Şimdi burada olsaydı bir dakika düşünmez beni hemen korurdu. O benim sahip olamadığım annem gibiydi çünkü.

"Demek gitmeyeceksin?" Sorusu karşında titreyerek başımı salladım. "Ne cüretle bana karşı gelirsin?" diyerek elini kaldırdı. Korku içinde ellerimle yüzümü kapatırken bir tokat yiyip yere yığılacağımdan o kadar emindim ki. Lakin bir şey olmadı. Ne tokat, ne de yere yığılmak. Onun yerine kalabalıktan şaşkınlık nidaları yükseldi.

Ellerimi çekip olan bitene baktığımda karşımda bir erkeğin kızın havadaki tokadını tuttuğunu gördüm. Ben de onlar gibi şaşkınlıkla bana arkası dönük çocuğa baktığımda kalın sesi yankılandı kulaklarımda.

"Ondan uzak dur, Dilan, işine bak." Sonra kızın elini sertçe itekledi ve ellerini cebine koyup onların gitmesini bekledi. Bunu yaparken hiç acelesi yok gibiydi.

"Yeni gelen, benim kim olduğumu biliyor musun sen?"

"İlgilenmiyorum." dedi umursamaz ses tonuyla omuzlarını silkerek. onun bu tavrı bende hem daha fazla şaşkınlık, hem de daha fazla hayranlık uyandırmıştı.

"Sen bittin!"

Bu kelimelerin ardından çocuk Sude'ye bir adım yaklaşıp kulağına eğildi. Kıza ne dediyse o an hiddetlenerek arkasını dönüp gitti. İsmini bilmediğim kurtarıcım ise etrafımıza toplanan öğrencilere dağılmalarını emrederek bana döndü. O an mavi gözleri ile göz göze geldik. az öncekinin aksine ilgisiz bakışları bana dönünce ilgiye boğulmuştu. Benim hala korkudan ellerim titrerken o gözleriyle beni baştan aşağı inceliyor ve beni tanımak istiyor gibiydi.

"İyi misin?" diye kelimeler döküldü dudaklarının arasından dakikalar sonra. Titrek halimle kafamı sallarım. Dakikalar korkumun yok olmasına yardımcı oluyordu. Bu da gittikçe rahatlamama sebebiyet veriyordu. Ve ancak o zaman gözlüğümün yere düşüp parçalarına ayrıldığını hatırladım. Gözlerimi yere indirip gözlüğümü aramaya başladığımda o da benimle aynı şeyi yaptı. Ve onu bulduğumda ikimiz de aynı anda yere eğildik ama o an kafalarımız sertçe birbirine çarptı ve ikimiz de acıyla inlemeye başladık.

"Ay!" diyerek kafamı ovuşturduğum sırada o gülmeye başladı, hatta kahkahalar atmaya başladı. Ben elim kafamda hayretler içinde ona bakarken o tekrardan yere eğildi ve bu sefer gözlüğümü almayı başardı. Tek dizi yerde, sırtında gri çantası bana kırılmış gözlüğümü uzatıyor, yeşil gözlerimin içine bakıyordu. Dışardan bakılırsa çok komik bir kare gibi görünebilirdi bu an ama bana o an için sadece iyi hissettirmişti.

"Almayacak mısın?" dediğinde daldığım gözlerinden hızlıca ayırdım gözlerimi ve utanarak onun elinden gözlüğümü aldım. Ayağa kalktığında hala bana baktığını hissediyordum ama ben kızarmış yanaklarımla omzumdan düşmek üzere olan çantamı yerine itekleyip askılarından sıkıca tutuyordum.

"Bu arada ben bu yıl nakil oldum okula bu nedenle arkadaşım yok." Kelimelerini bitirir bitirmez elini bana doğru uzattı. "Ben Meriç, Meriç Aytekin."

Uzun kirpiklerimin altında saklanan yeşil gözlerimi indirdiğim yerden elini çevirdim. Birkaç saniye oralarda oyalandıktan sonra gözlerine tırmandı gözlerim. Ve ben de elimi uzattım ona. "Ben de Esra, Esra Ela Algül." Ellerimiz sıkıştı böylelikle.

"Esra..." dedi derin ve kalın bir ses tonuyla. "Nedense çok iyi anlaşacağımızla alakadar güzel bir his var içimde." Ellerimiz ayrıldı. Onun kelimeleri karşısında nefesim kesilirken o gitmek için hazırlandı. "Neyse, sonra görüşürüz, küçük." dedi ve yanımdan geçerek sınıfına doğru gitti. Ben ise Meriç'in az önce söylediklerini kafamda tartarak o koridorda dakikalar geçirdim.

(03.09.2025)

"Meriç?!" dedim şaşkınlık içinde salona az önce giren adama bakarak. Adam kaşlarını çatarak bana döndü. Bakışlarında sanki beni ilk defa görüyormuş gibi bir hal vardı. Tabi lisedeki halim bile şu anki beni görse tanıyamazdı.

"Tanışıyor muyuz?" dedi bana dönerek. Kendimi toparlayıp sandalyeyi çekerek ayağa kalktım. Yavaş yavaş ona yaklaşırken bana karşı olan yabancı bakışlarla baştan aşağı beni süzüyordu. Yanına ulaştığımda ise salondaki herkes bize anlamaz bakışlar atıyor, ne diyeceğimi dört gözle merak ediyorlardı. Bense ellerimi göğsümde kavuşturarak onu şaşırtacak bir şey dedim.

"Nedense çok iyi anlaşacağımızla alakadar güzel bir his vardı içimde." Bu sefer gözlerindeki bakışlar değişti. Fakat tripli bir şekilde kelimelerime devam ettim. "Ama sen beni unutarak tüm güzel hislerimi çöpe attın." Kelimelerimi duyanlar hiçbir şey anlamayarak kendi aralarında fısıldaşıyorlardı fakat Meriç şaşkınlık içinde beni izlemeye devam ediyordu.

Bu çocuk biz ayrıldıktan sonra aptallaşmış mı? Yoksa bana mı öyle geliyor?

Evet, biz bir aradayken daha akıllıydı bu.

"Esra?" diye bildi az sonra. Nihayet beni hatırlamıştı. "Senin ne işin var burada?" İçinden başka şeyler söylemek gelse de hala şaşkınlığını üstünden atamadığı belliydi.

"Siz tanışıyor musunuz?" diye araya girdi Lale abla. Meriç kafasını salladı olumlu bir şekilde. Gözlerim hala ayakta bizi izleyen Lale ablaya kaydı.

Meriç'in, "Evet, anne." diyen sesini duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Lale abla Meriç'in annesi mi?

Şaşkınlık içinde kocaman olmuş gözlerle yüzümü tekrar Meriç'e çevirdiğinde farkında olmadan fısıltıyla konuştum.

"Lale abla senin annen mi, Meriç?" elini turuncu saçlarına geçirdi ve başını salladı. Sonra Lale ablaya dönerek konuşmasını devam ettirdi.

"Biz bu gördüğün güzel hanımefendiyle lise son sınıfta tanışmıştık." Gözlerini Lale abladan ayırıp birkaç saniye üzerimde gezdirdikten sonra bakışlarını kaçırdı. Bense pozisyonumu bozmadan araya girdim.

"Evet, ama senin bu oğlun üniversiteyi benim sayemde kazandıktan sonra buharlaşıp ortadan yok oldu, Lale ablacığım." dediğimde kaşlarını çattı kadın.

"Nasıl yani ortadan yok oldu?"

"Bas bayağı yok oldu. Mesajlarıma geri dönmüyor, aramalarıma cevap veriyordu. Bir hafta sonra da numarasını değiştirince komple kaybettim izini. Yani anlayacağın bu hergeleyi bulabilene aşk olsun." Konuşurken ona ne kadar çok kırıldığım sesimin hafif titremelerinden anlaşılıyordu. Bu kadar çok güvendiğim insanın beni bilmediğim bir neden yüzünden bir anda terk etmesi beni hepten kırmıştı. Bu hayatımda ikinci terk edilişti. Oysa ilkine rağmen ona inanmayı seçmiştim.

"Esra, bunları sonra kendi aramızda konuşup halletsek, büyüklerimizi de bu meseleyle meşgul etmesek?" dedi Meriç yavaş bir ses tonuyla yalvarır gibi. Sesinin gür çıkmamasına gayret ediyordu. Sinirle nefesimi soludum. Bunca yıl sonra karşılaşmışız ve onun bana söylediği bu mu? Sonra konuşuruz? Cevap vermeye hazırlanıyordum ki Lale abla benden önce davrandı.

"Hayır, şimdi konuşulacak!" Sonra o da kollarını göğsünde birleştirerek benim yanımda, oğlunun karşısında durdu.

"Bu mesele seni ilgilendirmiyor, anne. Bu bizim aramızdaki bir mesele." diyerek annesini bu meseleden caydırmaya çalışıyordu kendince. Ama Lale abla fikrinden dönecek gibi değildi.

Esaslı kadınmış he.

Evet de, sadece birkaç saattir tanıdığı bir kız için neden oğlunu karşısına alsın ki?

Bu fikir beni epey bir düşünmeye sevk etmişti. Beni sadece birkaç saattir tanıyordu ama buna rağmen benim yanımda durmayı tercih etmişti. Bu hayatta benim annem bile benim yanımda böyle durmazken o kendi öz evladına karşı benim yanımda nasıl durabilirdi? Kendimi bununla beraber bir sürü cevabı olmayan soru kalabalığının içinde buldum. Lakin içeriden gelen ses tüm düşüncelerimi dağıtmış beni o tarafa bakmaya sevk etmişti.

"Boncuk?"

---

Hihihihihih bölüm bitti ve aşırı iyiydi. gizemli misafirin kim olduğunu öğrendik ama yine ortaya bir gizem daha girdi. Ayrıca Esra'nın eskiden okulun eziği olabildiğine inanabiliyor musunuz? gerçekten onun nasıl değiştiğini öğrenmek güzel olurdu. bu yüzden bilmem kaçıncı bölümde bu konuya da değineceğiz.

Şimdi gelelim sorularaaaaaaa

1. Bölümü nasıl buldunuz?

2. Meriç hakkında düşünceleriniz neler?

3. Meriç ile Esra'nın tanışma hikayesine ne diyorsunuz?

4. Sizce Esar bu duruma nasıl tepki verecek?

Evet sorular bu kadardı canlarım. Hepsini teker teker cevaplarsanız beni çok mutlu edersiniz. Şimdilik hoşça kalın, kendinize iyi bakın. Gelecek bölümlerde görüşürüz.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.