23. BÖLÜM : "EMANET KALPLER"

Vaveyla Yazarı: Melek Z

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 23. BÖLÜM : "EMANET KALPLER"

Merhaba arkadaşlar. Bu gün yine yeni bölümle karşınızdayım. Umarım bölümü severek okursunuz. İyi okumalar dilerim. Oy verip yorum yapmayı da sakın unutmayın.

Seviliyorsunuz...

---

23. BÖLÜM
"EMANET KALPLER"

(Nazım Algül'ün anlatımıyla)

Arabamı adliyenin önünde park ettiğimde telefona baktım. Saat 08.43'ü gösteriyordu. Erken gelmemin verdiği rahatlıkla arabadan yavaşça indim ve binaya doğru ilerledim. Kapının önündeki asık suratlı jandarmalara başımla selam verdikten sonra binaya giriş yaptım. Bu gün birkaç saat aralıkla iki duruşmam vardı. Kolumdaki saate baktım tekrardan. Bu gün için tek dileğim işimin erken bitmesi ve çabucak eve dönmekti. Kızıma bu gün için söz vermiştim. Onu sinemaya götürecektim.

Odama girdim ve çantayı koltuğa koydum. Bu sırada ise masaya göz ucuyla bakmayı ihmal etmedim. Yine bir sürü dosya birikmiş beni bekliyordu. Sıkıntıyla masanın başına geçtim. Bakalım bu gün beni hangi canilikler bekliyordu.

Duruşma zamanına kadar en azından birkaç dosya incelemek için ilk dosyanın kapağını açtım. Yine bir cinayet daha. Miras için kardeşini öldürmüştü bir adam . Ne kadar da içler acısı. Para için kardeş öldürmek mi? Maalesef otuz yıllık meslek hayatım boyunca her yıl en az iki tane bu olayla karşılaştım ve böyle giderse karşılaşmaya da devam edeceğim. Hatta sadece ben de değil, hepimiz. Hepimiz bu tür haberler görüyor, bazılarımızsa bunları yaşıyorduk. İnsanoğlu kalbindeki bu pislikleri temizlemeden dünya hiçbir zaman iyi bir yer olmayacak.

Vakit dolana kadar birkaç dosya daha inceledim ve dolaptan cübbemi alıp giydiğim gibi mahkeme salonuna doğru ilerledim. İlk duruşmam bir dolandırıcılık olayı üzerineydi. Sahte bir vakıf kurulmuş ve yetimlere yardım adı altında insanlardan para koparmaya çalışmışlardı. Fakat polisler Gürcistan sınırını geçmeden önce bizim bu dolandırıcıları birini yaralarken bulmuşlardı.

"Savcı." diye seslendiğini duydum birinin. Salon kapısı beş altı metre ötemde kalırken arkamı döndüm. Saçlarına ak düşmüş, göbeği benimkinden büyük olan orta boylu, siyah takım elbise giymiş yaşlı adam bana yaklaştı. Arkasında da iki tane daha adam vardı. Kısa bir süreliğine onlara bakıp gözlerimi karşımdaki adama çevirdim.

"Buyurun." dediğimde adam tam karşımda dikildi.

"Savcı, ben Vedat Kançıran. Gürhan Kançıran'ın dedesiyim." Küstahça karşımda yeni çıkmış sakalını kaşıdıktan sonra elini bana uzattı.

Uzattı eli es geçerek, "Hani şu bıçakla adam öldürme davasındaki Gürhan'ın dedesi mi?" diye sordum emin olmak için. Bu gün baktığım davalardan biriydi.

"Evet." dedi gururla torunun yaptığı matah bir şeymiş gibi. Bir anlık bu tavrına karşı yüzümü buruştursam da duruşmaya geç kaldığım için lafı daha fazla uzatma gereği duymadan eski halime döndüm.

"Ne istemiştiniz?"

"Torunum hapse girmeyecek." Emirle söyledi bu kelimeler sinirime dokunsa da sakin bir şekilde cevap vermeye çalıştım. İşim gereği hep sakin kalmak zorunda kalmaktan nefret ederdim.

"Buna ben değil, hakim karar verir. Şimdi müsaadenizle duruşmaya geç kalacağım." diyerek duruşma salonuna gitmek için ilerlemek istedim. Lakin birinin kolumdan tutmasıyla olduğum yerde kalakaldım.

"Sen karar vereceksin." dedi Vedat bey kolumu sıkarak. Sinirle kolumu onun elinden alırken bu isteğini kolay kolay kabul etmeyeceğimi o da gözlerimden anlamıştı.

"Siz beni tehdit mi ediyorsunuz? Bu suça girer. Torununuzla aynı kaderi yaşamak istemezsiniz, öyle değil mi?" Söylediklerim benden kısa olan Vedat Kançıran'ın yüzünde alaycı bir gülümseme oluşturdu.

"Bu benim tehdit etmemiş halim, savcı. Eğer tehdit etseydim bu sadece tehdit olmazdı, emin ol." Elini beline atarak kemerine sakladığı silahı ceketini çekip göstererek benden uzaklaştı. Asabi bakan gözlerimle onu tararken arkamı döndüm ve salonun kapısına doğru yürüdüm. Bir savcı olarak birkaç defa bu tehditlere maruz kalmıştım. Bu yüzden bunların sadece tehdit olmadığını anladığım anlarla çoğu kez karşılaşmıştım. Bu durumlarda kızlarımı korumam zor olmuştu ve annemin yanına göndermiştim. Polis arkadaşlarım da tehditleri ortadan kaldırmış ve ben de çocuklarıma kavuşmuştum. Bu süreçler onlar için de zorlayıcıydı, benim de.

Salona girdiğimde hakim de benimle aynı anda girdi. Sakin bir şekilde kapıda bekleyip onun geçmesine izin verdim ve içeri girerken az önceki adamlara son bir kez baktım. Hakimin sağ taraftaki masama oturup elimdeki dosyaları masaya koydum. Başlıyorduk.

🖌️🎨🖌️

İki duruşmam da bittikten sonra odama geri döndüm. Koltuğa kendimi attığımda başımı ellerimin arasına aldım şakaklarımı ovalamak için. Son duruşma beni bitirmişti. Bu bir cinayet davasıydı. Bir bıçaklanma olayı. İzmir'deki sayılı aşiretlerden Kançıran'ların oğlu kafası güzelken bir genci bıçaklayarak öldürmüştü. Ve dedesi gelip beni tehdit etmişti. Olacak iş değil! Ama ben yine de bu tehditlere boyun eğmeyerek gereken neyse onu yapmıştım. Çünkü adalet bunu gerektirirdi.

Burada daha fazla oyalanmadan çantamı aldım ve binadan çıkış yaptım. Arabama yaklaşırken yanımdan siyah bir jeep geçti fakat ben umursamadım. Kapıyı açtığımda ise patlama sesleri duymamla arabanın arkasına geçmem bir oldu. Jeep'deki adamlar her kimse bana ateş ediyordu. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başladı. Sonra birden sabahki konuşmalar aklıma geldi. Vedat Kançıran. Bu ondan başkası olamazdı. Kapıdaki jandarmalar ateş edip onları durdurmayı denediler. Nihayet silah sesleri bittiğinde arabamın kırılmış canımdan içeriye bir taş atıldı. Koca arabanın uzaklaştığını görünce hemen delik deşik olmuş arabamın kapısını açtım ve taşa baktım. Çevresine beyaz bir kağıt sarılıydı. Taşı elime alıp kağıdı ondan koparırcasına çıkardığımda elim titriyordu. Neredeyse ölmemden kaynaklı bir gerginlikle kağıda baktığımda içinde bir şey yazıldığını gördüm. Okumaya başladığımda ise bu beni bozguna uğratan son şey oldu.

Yanlış yaptın. Senin de çocukların var, unutma.

Bu kelimeler aklımda birkaç kez yankılandı. Aklıma kendi gözümden bile sakındığım kızlarım geldi. Esra ve Melis. Onların saçının teline bile zarar gelse dünyanı yakardım ve kimse bana karşı gelmeye cüret edemezdi. Ama şimdi onlarla tehdit ediliyordum. Fakat bu sefer yanına göndereceğim bir annem bile yoktu.

"Nazım bey, iyi misiniz?" dedi kapıdaki bana yaklaşan jandarmalardan biri.

"Evet, evet, iyiyim." dedim karşılığında daha okuduklarımın etkisinden çıkamazken.

"Sizin için yapabileceğimiz bir şey var mı?" dedi bir diğeri.

"Yok, teşekkür ederim." diyerek başımı salladım.

"Tamamdır. Arkadaşlar aracın peşinden koştular. Yakalayacaklardır, kuşkunuz olmasın." Jandarmanın sesi beni rahatlatmak istercesine çıksa da yine sertliğini koruyordu.

"Teşekkürler." dedim tekrardan ve arabamı orada bırakıp taksi bulmak için caddeye çıktım. Elimdeki buruşuk kağıtta yazanlar beynimi kurcalıyordu.

Taksiye binerken nefesimin daraldığını hissettim ve sinsi bir yılan gibi boynuma dolanmış kravatımı ellerimle genişlettim. Kızlarım benim her şeyimdi ve ben onlarsız yaşayamazdım, dağılırdım. Onlara bir şey olacak korkusu kalbimin derinliklerini kemirirken telefonumu elime aldım. Bir numara çevirdikten sonra telefonu kulağıma dayadım. Telefon ilk çalışta açıldı.

"Efendim, Nazım." diyen yumuşak sesli adamı duydum.

"Fahri," dedim endişeyle. Benim en yakınım ve can yoldaşımdı. Onun polis olması bu gibi durumlarda çok işime yarıyordu. Çoğu zaman ise birbirimizin işlerini hallediyorduk. Ama bu sadece dost olduğumuzdan kaynaklanmıyordu, ikimiz de adalet bekçileri olduğumuz için kaynaklanıyordu. "Bu gün adliye çıkışı bana ateş ettiler." Söylediklerim karşısında Fahri'nin yumuşak sesi sinirli bir sese dönüştü.

"Şerefsizler!" diye haykırdıktan sonra bana yönelik konuşmaya başladı. "Bir şey yaptılar mı sana? İyi misin, kardeşim?"

"İyiyim, Fahri." dedim boğazım düğümlenirken. "Sen beni boş ver. Kızlarım tehlikede olabilir." Söylemesi hiç kolay olmasa da defalarca bu kelimeleri söylemek zorunda kalmıştım. Lakin hiçbiri bu kadar ağır olmamıştı.

"Nasıl?" Anlamıştı, detayları istiyordu.

"Bana beni öldürmek için değil, bana uyarı yapmak için ateş ettiler." Eğer öldürmek isteseydiler çoktan ölmüştüm. "Sonda bir mesaj bıraktılar. Mesajda..." Yutkundum. Söylemekte zorlandım. Bu ihtimal aklıma geldikçe delirecek gibi oldum.

"Mesajda ne, Nazım?" Arabanın canımı açtım. Burası fazla sıcak olmaya başlamıştı.

"Kızlarımın hayatlarıyla tehdit ettiler işte beni, Fahri." Sesim sakinlikten uzaklaşıyordu.

"Kim yapar peki bunu? Bir malumatın var mı?"

"Aslında biliyorum kimin yaptığını."

"Kim?"

"Bak bunlar öncekiler gibi değiller." dedim yerimde kıpırdanarak. "Çok tehlikeli adamlar."

"Kim lan kim?" Onun sert sesine karşı her şeyi söyledim.

"Bu gün davalarına baktığım Kançıran ailesi." Elimi yumruk yaptım. "İzmir'deki birkaç aşiretten en büyüğü. Vedat Kançıran'ın torunu bir suç işlemişti ve ben de onu hapse attırdım."

"Yapman gerekeni yapmışsın." dedi her zamanki gibi arkamda durarak.

"Ama o öyle demiyor." dedim burnumdan soluyarak. "Benim torunumu hapse atmayacaksın deyip mahkeme öncesi tehdit etmişti beni." Olanlar aklıma geldiğinde sinirle gözlerimi kapattım.

"Sen de boyun eğmedin tabi." diyerek beni tanıdığını belli etti.

"Eğmedim." Melis'in ve Esra'nın annelerinden aldıkları yeşil gözleri aklıma geldi. Onların baba deyişi, güvenle bana sarılışları. Öyle güven ki, bir daha kimsede böyle bulamayacakları bir şey. "Ama şimdi kızlarım söz konusu. Fahri, ben kızlarımın saçının teline zarar gelsin istemem." Endişeyle söylediklerimi o da anlıyordu. Çünkü o da bir kız babasıydı. Kız babaları birbirlerini anlardı.

"Biliyorum, anlıyorum. Ece de benim her şeyim." dedi kızı aklına gelmiş gibi iç çekerek.

"Ne yapacağım ben Fahri? Bir fikir ver." Bu sefer onun fikrine her zamankinden çok ihtiyacım vardı.

"Tamam. Sen sakinleş, ben de bunları bir araştırayım." Bana güven vermek için söylediği kelimeler yüreğime oturdu. Durum bu haldeyken nasıl sakinleşebilirdim? Kızıma bu gün için sinema sözü vermiştim. Nasıl tutacaktım sözümü şimdi?

"Peki." demekle yetindim sadece. "Bana Esar Yiğit Karahan'ın da numarasını bulabilir misin?" dedim, son anda aklıma gelmişti.

"Olur, bulurum." Anında onaylaması beni bir nebze olsun rahatlatmıştı.

"Haber edersin bana." dedim ve telefonu kapattım. Açık pencereden dışarıyı seyretmeye daldığımda evimin yakınlarına geldiğimi anladım. Fakat biraz yürümek istediğimden taksiyi durdurdum ve arabadan inip ödemeyi yaptıktan sonra yürümeye başladım.

Bu günlerde havalar bir sıcak bir soğuk yaptığı için epey bir zorlanıyordu insan. Bu gün ise soğuk bir eylül günüydü. Fakat paltonu giymemiştim. Ama olsun, üşümeyi severdim. Bunu düşününce yüzümde bir sırıtış oluştu. Esra aklıma gelmişti. Üşümeyi hiç sevmezdi. Bu durumda bile kat kat giyebileceğine adım kadar emindim. Melis ne kadar bana çekse de, Esra da bir o kadar annesine çekmişti. Fakat bunu ona hiçbir zaman söyleyemedim. Çünkü o bunu asla kabullenmezdi.

Birden o aklıma geldi. Yasemin. Soyadının hakkını veriyordu gerçekten. Kader gibi bir kadındı. Hayatımızdan geldi ve geçti. Onu tanıdığımda daha on altı yaşındaydı ve ben de üniversiteye yeni girmiştim. Oturduğumuz mahalle aynıydı. Yasemin'i ilk tanıdığım zamanlar çok sevecen biriydi. Çok konuşur, kimseye boyun eğmezdi. Asiydi biraz, tıpkı Esra gibi. Ben onun asiliğini sevmiştim. Aslında kendisine bu kadar çok benzeyen birini, evladını neden sevemedi bir türlü anlamadım. Ne Melis, ne Esra onun umurunda bile olmadı. İnsan kendinden bir parçayı nasıl sevmez? Bana atlatsaydı belki anlardım. Her duygusunu benimle paylaşan, bana aşık gözlerle bakan o kadın ilk göz ağrımızın doğumundan sonra sustu. Sanki biri dilini kesmiş gibiydi. Bu yüzden ne hissettiğini hiçbir zaman bilemedim. Çok denedim eskisi gibi olmak için, ama beni aldatması artık bir daha eskisi gibi olamayacağımızı anlamama çok yardımcı oldu. Ondan boşandım ve kızlarımla birlikte yeni bir hayata atıldım. Onu bir daha görmemek üzere. Kızlarıma annelerini anlatmadım, zaten onlar da bunu istemediler. Melis onun neden gittiğini anlayamayacak kadar küçüktü. Bana annesinin neden gittiğini sorguladığında ona sadece bu kelimeleri söyleye biliyordum.

"Bazı insanlar ebeveyn olmayı gerçekten beceremez."

Evimin önüne geldiğimde düşüncelerimden kurtulmak için kapıyı açtım. Tek dileğim kızıma sarılmak ve tüm bu kötü günü def etmekti.

🖌️🎨🖌️

Ertesi sabah bir telefon sesine uyanmıştım. Sonra da komodinin üzerindeki telefonu aldım ve ekranda Fahrinin ismini görünce umutla onu kulağıma götürdüm.

"Bir haber var mı?" dedim telaşla.

"Var." Fahri'nin umutlu sesini işittiğimde yatakta oturur pozisyona geçtim.

"Nedir?" Sesime umudun yavaş yavaş işlendiğini hissettim.

"Çanakkale, Balıkesir, Manisa, Uşak, Denizli, Aydın ve Muğla; buralara kadar eli uzanabiliyor." dediğinde yüzüm düştü. Arkadaşlarımdan biri Manisa'da kalıyordu. Kızımı oraya gönderemezdim. "Diğer bölgelere ulaşması biraz zaman alır. Ama ona kadar savcıyı tehdit etmekten hapse atarız."

"Şimdi sen bana kızımı uzaklara göndermemi mi istiyorsun?" dedim onun da bunu ima ettiğini anlayarak.

"En makul seçenek bu." diyerek açıklama yaptı. "Burada olursa onu korumak daha zor olur. Yaşadığın yeri öğrenirlerse..." dediğinde sözünü kestim.

"Anladım," Yutkundum, boğazıma dikenler battı. "İstanbul nasıl bir seçenek? Hem Esra da orada." diye bir öneride bulundum. Birbirlerini koruma konusunda becerikli oldukları için gözüm arkada kalmazdı. Vaktiyken ikisini de dövüş derslerine göndermiştim.

"Evet, iyi bir seçenek gibi görünüyor." dedi beni onaylayarak.

"Sen Esar Yiğit Karahan'ın numarasını bulabildin mi?" diyerek konuyu değiştirdim.

"Evet evet, atarım sana."

"Tamam, bekliyorum." Telefonu kapattım ve mesajı beklemeye başladım. Örtüğü üstümden kaldırdığım gibi ayaklarımı yataktan sarkıttım ve dirseklerimi dizlerime yaslayarak basımı ellerimin arasına aldım. Dünden beri feci şekilde başım ağrıyordu. Telefona bile bakmamak gelirken içimden mesaj sesiyle hemen telefona gömüldüm. Fahri bana Esar'ın numarasını atmıştı. Hiç beklemeden numarayı çevirip telefonu kulağıma götürdüm. Kızımı oraya gönderdikten beri onunla konuşma fırsatını şimdi yakalayabiliyordum. Telefon üç kez çaldığında karşı taraftan birinin sesini duydum.

"Alo?" Sesi eskisinden daha gürleşmişti. Onun sesini duymak o sergi gününü getirmişti aklıma. Kızımın gözünden döktüğü her bir damla için ona çok kızgındım.

"Merhaba, Esar." Sesimden ufak bir nefret sezdim. Muhtemelen o da hissetmişti. Bu yüzden sesini sertleştirmek gereğinde bulunmuştu.

"Kimsiniz ve beni nerden tanıyorsunuz?" dedi sert bir şekilde.

"Ben Esra Ela Algül'ün babasıyım. Nazım Algül." Gururla söylediğim kelimelerin arasında yutkunduğunu hissettim.

"Beni sabahın köründe aramanızın sebebi nedir?" Sorusunu cevaplandırmak için söze koyuldum.

"Lafı dolandırmayacağım." dedim ve olanları kısa bir şekilde anlatmaya başladım. "Geçmişte kızıma yaptıkların için senden nefret ediyorum." Saçının tek bir teline bile kıyamadığım kızımın günlerce ağlamasına neden olmuştu. Bence ondan nefret etmekte hakkım vardı. "Esra zaten eğitimi için ısrar etmese onu senin yanına asla göndermezdim de, neyse." Bir şey söylemesini beklemiyordum ama susmasına da şaşırmıştım. Daha fazla sessiz bir ortam oluşmasına izin vermeden konuya kaldığım yerden devam ettim.

"Ama mecbur kalmasam seni aramazdım." Sözlerimi sanki biri zorla ağzımdan çıkarıyormuş gibiydi.

"Mevzu nedir, Nazım bey?" Sakince söylediği kelimelere karşı baskın sesimle açıklama yaptım.

"Başım belada. Ne diye sorma." dedim hiçbir şey sormasın diye. "Sadece kızım Melis'in acilen buradan uzaklaştırmam gerektiğini bil. Onu birkaç günlüğüne ablasının yanına göndermek istiyorum."

"Tabi, ne yapmam gerekirse." diyerek kabul etti.

"Koruyabilir misin onları?" diye sordum ona pek güvenmesem de. Ama karşılığında aldığım cevap beni şaşırtmıştı.

"Hayatımda yaptığım en iyi şey korumak." Sesindeki o derinliği kalbimde hissetmiştim adeta. Ve bu ona güvenmemi sağlamıştı nedense.

"O zaman onlar sana emanet." Kızlarım artık ona emanetti. Tabi bir süreliğine. "Eğer ki kızlarımın gözünden aktığı tek bir damla yaşa daha sebebiyet verirsen hayatını mahvederim bilmiş ol." diyerek göz dağı vermeyi de ihmal etmemiştim. "Onlara benim gibi bakamazsın, biliyorum. Çünkü babaların evlatlarına olan sevgisi herkesten daha büyüktür." Kalbimdeki o sevgiyi asla tarif edemezdim. Çünkü bu tarif edilemezdi, yaşanırdı.

"Hiç kuşkunuz olmasın." Son söyledikleri rahat bir nefes almamı sağlamıştı. Telefonu kapatıp kenara koydum, sonra ise giyinip kızımı uyandırmak için odadan çıktım. Ona gideceğini anlatmam lazımdı.

---

Bölüm bitti. Artık birliğiniz üzere gelecek bölümlerde Melis de bizimle olacak. O kadar heyecanlıyım ki, çok güzel neşeli ve eğlenceli bölümlerin bizi beklediğini eminlikle söyleyebilirim size. Bu yüzden bir an önce sorulara geçelim istiyorum ki yeni bölümleri yazmaya başlayayım.

1. Bölüm nasıldı?

2. Kızların bu durumda bulunduğu konusunda ne düşünüyorsunuz?

3. Esar'ın Nazım'la konuşurken susmasının nedeni neydi sizce? Olayı hatırladığından mı, yoksa hiçbir fikri olmadığından mı?

4. Yeni bölüm için heyecanlı mısınız?

E o zaman bana müsaade. Hoşça kalın, sağlıcakla kalın.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.