22. bölüm / 26
BIRAK BOYALAR KONUŞSUN21. BÖLÜM : "RESSAM OLMAK"
Bölümler 26Şu an: 21. BÖLÜM : "RESSAM OLMAK"
- 1 BIRAK BOYALAR KONUŞSUN655 kelime
- 2 1. BÖLÜM : "KANDAN RESM"1.320 kelime
- 3 2. BÖLÜM : "YANLIŞ ANLAŞILMA"1.316 kelime
- 4 3. BÖLÜM : "RESSAM'IN HİKAYESİ"1.335 kelime
- 5 4. BÖLÜM : "ESRA'NIN ACILARI"1.649 kelime
- 6 5. BÖLÜM : "KORKUNÇ KABUS"1.802 kelime
- 7 6. BÖLÜM : "KEYİFLİ KAHVALTI"1.234 kelime
- 8 7. BÖLÜM : "İLK DERS"1.804 kelime
- 9 8. BÖLÜM : "AYVAYI YEDİK"1.629 kelime
- 10 9. BÖLÜM : "ARDINDAKİ GERÇEK"1.422 kelime
- 11 10. BÖLÜM : " AKŞAM YEMEĞİ"1.461 kelime
- 12 11. BÖLÜM : "AKRABA İSTİLASI"2.334 kelime
- 13 12. BÖLÜM : "GEÇMİŞTEN MİSAFİR"1.879 kelime
- 14 13. BÖLÜM : "KÜÇÜK HATALAR"1.193 kelime
- 15 14. BÖLÜM : "DERT ORTAĞI"1.363 kelime
- 16 15. BÖLÜM : "PARTİ ZAMANI"2.627 kelime
- 17 16. BÖLÜM : "SEN ANLAT"1.332 kelime
- 18 17. BÖLÜM : "SÖZ VER"2.243 kelime
- 19 18. BÖLÜM : "SARHOŞLUK MESELESİ"2.685 kelime
- 20 19. BÖLÜM : "SENİ SEVMİYORUM"2.257 kelime
- 21 20. BÖLÜM : "SARI BELA"1.920 kelime
- 22 21. BÖLÜM : "RESSAM OLMAK"2.337 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 22. BÖLÜM : "KÖTÜ TABLO"1.560 kelime
- 24 23. BÖLÜM : "EMANET KALPLER"2.307 kelime
- 25 24. BÖLÜM : "BEKLENMEDİK KARARLAR"2.964 kelime
- 26 25. BÖLÜM : "KARARLI İDDİA" (SEZON FİNALİ)2.632 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhaba arkadaşlarrrrr. Yeni bölüm emrinize amade. Okuyup oy ve yorumlarınızı bana çok görmezseniz sevinirim. Keyifli okumalar dilerim.
Seviliyorsunuz...
---
21. BÖLÜM
"RESSAM OLMAK"
Ece'yle birbirimizden ayrıldığımızda ikimiz de elbiselerimizi düzelttik, sonra ise kol kola girerek bizim genç ressamları takip etmeye koyulduk.
"Esar da fena değilmiş he." dedi Ece iki dudağının arasında. Bunu duyduğumda kıkırdadım.
"Aman Akın'cığın duymasın. Ona ihanet ettiğini düşünür maazallah." diye fısıldadığımda hemen araya girdi.
"Ben kendim için demiyorum ki, kız. Senin için diyorum." dedi kulağıma doğru fısıltıyla. Söylediklerini duyar duymaz gözlerimi devirdim.
"O taraklarda bezim yok benim." diye kestirip attığımda yine durmadı.
"Bana erkek gerekmez deyip sana gösterdiğim fotoğraflara da bakmıyorsun. Bari en azından gerçeğine göz ucuyla da olsa bir bak." Kelimelerini bitirir bitirmez beni dürttü. "Hem sevgilisi de yokmuş."
Söyledikleri karşısında bıkkınlıkla ona baktım. Gözleri kurnazca karşımızdaki adamları işaret ediyordu. Pes ederek gözlerimi onlara çevirdim. Durdular ve biz de onlarla beraber durduk. Derneğin başkanı ve başkan yardımcılarıyla selamlaşıp sohbete daldılar. Bizim onları takip ettiğimiz belli olmasın diye altı yedi metre ötede durup masadaki atıştırmalıklarla ilgilenmeye başladık. Ama ben bu sırada gizli gizli Esar'a bakıyordum. 23 yaşındaydı. Oldukça genç olmasına rağmen olgunlaşmış bir yetişkin gibi davranıyordu. Akın dernek başkanı Lütfi beyle sohbet ederken o buralı değil gibiydi. Dalgın ve bir o kadar da buraya zorla getirilmişti sanki. Ellerini siyah takım elbisesinin ceplerine koymuş ve bakışlarını yere dikmişti. Buradan bakınca yüzü tam görünmüyordu. Sadece yandan bir kısmını görebiliyordum.
Sonra yüzünü kaldırdı. Etrafına bakınırken birden durdu ve kalın kaşlarının altında gizlenen siyaha benzer koyu kahverengi gözlerini bizim tarafa çevirdiğinde göz göze geldik.
Gözlerindeki karanlığı o zaman gördüm. Ama garip bir şekilde, ürkütücü derecede güzeldi. Hayatımda hiç bu kadar anlamlı bakan birini görmemiştim. Sanki çok şey yaşamış gibiydi. Tüm acıları çekmiş ama yine de dimdik ayakta duran biri. Bakışları korkutucu olabilirdi, hatta bazı insanlar bu bakışlardan korkabilirdi ama bir yandan da gizemliydi. Sanki beni çöz diye bağırıyordu. Ama kimsenin yanına yaklaşmasına izin vermiyordu. Kendi halinde bir duvar örmüş ve o duvarların içinde yaşamışa benziyordu. Duvarların dışında derin bir bataklık vardı. Sanki sadece kendini korumak için bir alan yaratmıştı, ya da yanımda olan kurtulur, olmayan ise boğulur demek ister gibiydi. O birkaç saniyelik bakış bana onun hakkında çok şey anlattı aslında. Hani dedim ya kendine bir duvar örmüş diye. Sanki yaklaşsam duvara çarpacağım, uzak kalsam ben batacağım. Bu düşünceler tüylerimi ürpertti ve birkaç saniyelik göz kavuşmamızı sonlandırmak için bakışlarımı kaçırdım. Ama onun gördüğüm son bakışı anladığımı anlamış bakışıydı.
Yüzümü Ece'ye çevirdiğimde ne zaman tuttuğumu bilmediğim nefesimi salıverdim. Bu halimi gören Ece heyecanlı bir şekilde gülümseyerek konuşmaya başladı.
"E nasıldı?"
"Garip." diyebildim sadece dudaklarımın arasında.
"Nasıl garip?" Sesi artık meraklı çıkıyordu.
"Bilmem, öyle işte." diyerek kestirip attım. Ece tekrar bir şeyler söyleyecekken dernek başkanının bir duyuru yapmasıyla etraftaki uğultuların yükselmesi bir oldu.
"Evet, sayın konuklar. Bugünkü sergimizde Türkiye Cumhuriyetinin yetenekli ressamlarından olan Akın Özün ve Esar Yiğit Karahan'ı sizlere taktim etmekten onur duyarım." Sekreterinin ona uzattığı mikrofon yardımıyla söylediği sözler kalabalığın büyük ilgisini çekmiş olacak ki, herkesin dikkati artık bu iki adamdaydı. Herkes, özellikle de genç kızlar bu iki ressamın etrafını sararken bakışlarım tekrar Esar'a kaydı. Hayranlarının ona yiyecekmiş gibi bakması onun her an tetikte olmasını sağlıyordu. Kaşlarını daha fazla çatmış, hayranlarından kaçıyordu.
"Esar bey, sizin çok büyük hayranınızım."
"Resimlerinize bayılıyorum, Esar bey?"
"Çok çekicisiniz."
"Bana da resim yapmayı öğretir misiniz?"
"Sevgiliniz yok diye duymuştum. Doğru mu?"
Etraftaki insanların baskısına dayanamayarak bir şekilde aradan sıvıştı ve tek eliyle gömleğinin ilk düğmesini açarak çıkışa doğru ilerledi. Hayranlarını öylece bırakıp gitti mi yani? Arkasından birkaç tane hayranı onu takip etmeye başladı ama o kapıdaki korumasına bir şeyler söyleyerek kızların onu takip etmesini engelledi.
"Sence peşinden gitmeli miyim?" diye sordum ağzımdan çıkanları kulağım duymadan. Ama artık neden böyle söylediğimi düşünmek için çok geçti. Artık Ece bana kurnaz bakışlarla bakmaya başlamıştı bile. Bu da çoktan hapı yuttum demek.
"Sence bu da soru mu?" diyerek sinsice bana yaklaştı. Kulağımın dibine yaklaştığında korktuğum o soruyu sordum.
"Ne peki?"
"Sen git gerisini ben hallederim." Ne demek istediğini anlamayarak yüzüne baktığımda o bana göz kırpıp çıkışa, daha doğrusu korumaya doğru ilerledi.
Oradaki kalabalık yetmiyormuş gibi bir yenisinin daha eklendiğini gören koruma muhtemelen siyah kaplı gözlüğünün altından gözlerini devirdi. Boyu uzun olmasına rağmen yine de tombik görünen bu adam kollarını iki yana açarak hayran kitlesini durdurmaya çalışıyordu.
"Herkes dağılsın bakayım!" dedi Ece sesini yükselterek. Amacı neydi bu kızın?
"Sana mı soracağız." diye çıkıştı içlerinden bir kız.
"Evet, canım, misafirimi rahatsız etmeden önce bana soracaksın." Sesi her zamanki gibi sert ama sakindi.
"Ne saçmalıyorsun sen?" diye boylandı liseye geçtiğimden beri her fırsatta beni ezmeye çalışan bir numaralı zorbam. Buraya geldiğimizden beri nedense bana sataşmamıştı. Ha doğru, Ece'den hayli korkuyor ama belli etmiyordu. Bu yüzden beni zorbalamak için Ece'nin yokluğunu kolluyordu.
"Doğru duydun. Akın ile Esar'ı ben davet ettim." dedi bir elini göğsünün altına yerleştirip tırnaklarına bakarak. Sonra yüzünü tekrar karşısındaki kıza çevirdi. "Yani misafirlerinle uğraşmayı kesin." Sert yüz ifadesini karşısındaki kalabalığa çevirdi. "Herkes dağılsın." Bu kelimeleri duyan şaşkına dönmüş kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Dilan nefret edercesine Ece'ye olan bakışlarını kıstı ve siyah saçlarını savurup yanından geçti. Etrafa hunharca bakan gözleri beni buldu. Bir an duraksadı ve nefretini kusmak için beni kullanmayı düşündü ama arkasında Ece'nin varlığının tekrar farkına varmış olacak ki yolunu değiştirdi ve yoluna çıkan ilk kızı terslemeye başladı. Bu kız gerçekten değişmeyecek.
Bakışlarım tekrar benim kıza döndüğünde korumayı kapıdan çekmeye çalışıyor gibiydi.
"Ah siz bu sonradan görmüşleri zapt etmek için çok uğraşmışsınızdır." dedi ilgili bir sesle korumaya doğru.
"Evet biraz öyle." diyerek ellerini önünde birleştirdi. "Esar beyin hayranları çok olunca tabi karşısını almak zor oluyor."
"Ay evet, çok zor olmalı bu meslek. Sizin adınıza üzüldüm." Bu sefer de üzgün surat ifadesini takındı. Bu karşı tarafla empati kurduğunu gösteriyordu. Ya da öyle düşünmelerini istiyordu. Sanırım ne yapmak istediğini anladım. Adamı onu anladığına ikna edip onun güvenini kazanmaya çalışıyordu. Sonra da onu zaten kapıdan uzaklaştırmak kolay olacaktı. Zekana hayranım, kızım.
"Eh, zor. Ama seviyorum mesleğimi."
"İsterseniz biraz bu tarafa gelin, size içki ısmarlayayım."
"Görev başındayım, olmaz." diyerek reddetti koruma Ece'nin teklifini. Ama o pes etmedi.
"Bana olan korkularından gelmezler, merak etmeyin siz. Hem bakın onlar sizi nasıl hırpalamış. Birkaç dakika dinlenseniz bir şeycik olmaz."
"Artık gözlerini nasıl korkuttunuzsa, küçük hanım." dedi tüy kadar hafif bir tebessümle. İşte oldu. Balık tuzağa düştü.
"Onlar örtleğin tekiyse ben ne yapayım canım." Ece kendini överek şirinlik yapmaya başladıysa bu iş gerçekten tamamdır.
"Madem öyle, bana bir içki ısmarlayabilirsiniz. Ama görevim gereği bu kapıdan ayrılamam." Hayır, olacak. Ece başaracak.
"Peki o halde, ben içkinizi getireyim. Ne tür içersiniz?"
"Hiç fark etmez. Yeter ki alkolsüz olsun." Söylediklerini bitirdikten sonra Ece içkilerin olduğu masaya gitti. Koruma için alkolsüz içki doldurduğu sırada bana hazır olmam için işaret verdi. Başlıyoruz.
Ece tekrar korumanın yanına döndüğü sırada ben de çaktırmadan kapıya doğru ilerledim. Kız elindeki içkiyi korumaya uzatırken koruma hafifçe ona doğru döndü ve kapıyı göremeyeceği bir açı oluştu. Ben de onun arkasında olduğum için kapıdan geçsem bile beni görmeyecekti. Gözlerim ciğer görmüş kedi gibi parlarken minik adımlarla belli etmeden kapıya doğru ilerliyordum. Tabi dikkatli olmak lazımdı. Ufak bir ses çıkarsa hemen fark eder ve beni kapıdan uzaklaştırabilirdi. Bu yüzden dikkatli olmalıydım. Ece onun dikkatini dağıtırken ecel terleriyle de olsa o kapıdan geçmeyi başarmıştım.
Sanki hırsızlık operasyonu mübarek.
Yani bir ressam için bu kadar çılgınlığa gerek var mıydı, ben bile bilmiyorum, iç ses.
Eh ne yapalım bizimki de böyle salak.
Dalga geçme ya, iç ses.
Ben dalga geçmiyorum ki olanı söylüyorum. Hem düşünsene koruma seni görüyormuş. Ne gülerim ama.
Evet ya, hatta beni kovalıyormuş falan.
Harbi ya, ne gülerim bak.
"Hey sen!" diye gür bir ses yükseldi arkamdan. Bu sanki şeyin sesiydi... Korumanın.
Al, iç ses, sana da eğlence çıkar şimdi ne dersin?
Ha ha ha, ay dur bir güleyim sonra, kız.
Allah'ım kimlerin eline kalıyorum ya.
Hey, o benim sözüm. Benim sözümü bana karşı kullanma.
Tamam, yemedik sözlerini, iç ses, rahat rahat kullan.
Korumanın sesini duyduğum an topukları nalladım ve kaçmaya başladım. Şu an şunu yaptığına inanamıyordum. Melis'e bir anne gibi koşuşturmayın diye tavsiye verirken şimdi ben koşturuyorum. Nedir bu çektiğim çile ya. Hem o adamdan bana ne ki? Neden onun için bu riske girdim? Bende akıl yok madem, Ece nereye bakıyordu Allah aşkına. Hay yani ikimiz de bu kadar salaksak grubumuza üçüncü ve en önemlisi de akıllı, böyle salak salak şeyler yapmaktan bizi vazgeçiren birini eklemek şart oldu.
Yüksek topuklularla koştuğum için ayağım aniden tökezledi. Düştüğüm sırada ise birinin beni kolumdan tutması an meselesi oldu. Arkamdan gelen korumanın ayak sesleri kesilirken ben beni tutan adamla göz göze geldim. O çatık kaşlar, koyu kahverengi gözler. Esar. Bu Esar'dı. Aman tanrım, ben Esar'ın kollarına mı düştüm? Rezilliğin dibi, Esra! Önüne baksan olmuyor mu kızım? Ne diye adama çarpıyorsun?
"Hanımefendi, lütfen içeri geri dönün." diye arkamdan yükselen korumanın sesini duydum. Dönüp ona doğru baktığımda arkasında Ece'yi de görmüştüm. Bana planı işe yaramadığı için özür dilermişçesine bakıyordu. Bu sırada koruma beni götürmek için harekete geçti fakat bir ses duymasıyla olduğu yerde kaldı.
"Gerek yok, Bekir, sen gidebilirsin. Bu kız benimle kalacak." Bekir denen adam önce tereddüt etti, sonra ise arkasını dönüp gitti. Giderken de Ece'ye ters ters bakmayı da ihmal etmedi. İkisi de gittikten sonra Esar anca o zaman kolumu bıraktı.
"Neden geldin?" dedi kollarını düzelterek. Yüzüme bakmıyordu.
"Ben... şey... Merak ettim sizi. Siz kötüleşip gidince..." diye açıklamada bulununca, "Anladım." diyerek sözümü kesti.
"Peki beni neden göndermediniz?" Merakıma yenik düşüp sorduğum soru karşısında yüzüme baktı.
"Çünkü merak ettim." dedi kısa bir şekilde. Anlamamıştım. Benim neyimi merak etmişti ki?
"Neyi?"
"Neden burada olduğunu." dedi eliyle mekanı göstererek. Gözlerimin içine bakıp benden bir cevap bekledi.
"Eserlerim burada sergileniyor." dedim sorusuna karşılık olarak.
"Ressam mı olmak istiyorsun?" Sözlerinde ya da gözlerinde alay yoktu. Gerçek niyetimi anlamaya çalışıyor gibiydi.
"Evet."
"O kadar basit değil." dediğinde kaşlarımı çattım.
"Neden?" diye sordum ve ardından açıklama gereği duydum. "Siz ki on sekiz yaşınızda ünlendiniz. Benim de 17 yaşım var. Yetenekliyim de. Yani olabilir bence."
"Hm, demek yeteneklisin?" Bunları söyledikten sonra etrafa bakınmaya başladı.
"Evet. Yoksa neden beni buraya kabul etsinler ki?" Söylediklerimde haklıydım. Ama o bunu dinlemeden bakışlarını bir noktaya dikti. Kelimelerimi bitirdikten sonra da işaret parmağıyla orayı işaret etti.
"O zaman söyle bana, bu eser sana ne anlatmak istiyor?"
Gösterdiği yöne doğru baktım. Duvarda kocaman bir tablo asılıydı. Arka planda genelde koyu tonlar kullanılmıştı. Bu bir gece manzarası resmiydi. Karanlığa gizlenmek isteyen ağaç dalları ayın parlak ışıkları karşısında kamuflajını koruyamıyor ve ortaya çıkıyordu. Ağaçların arasından kocaman bir nehir akıyor ve ay da kendi yansımasını oradan izliyordu. Bununla kalmamış nehrin kıyısında, kayalıkların arasında minik çiçekler açmıştı. Bunlardan bazıları ezilmiş, bazıları yonulmuş, bazılarıysa dimdikti. Ayın parlak ışığı sadece ağaçları aydınlatmıyor, aynı zamanda kayalıklarda açmış çiçekleri de aydınlatıyordu.
"Sadece bir manzara resmi." dedim ona dönerek. Burada bir anlam yoktu. Öylesine yapılmış bir resimdi.
"Tahmin ettiğim gibi." dedi yüzünü tablodan ayırıp bana dönerek. Boylarımız arasında deveyle cüce kadar fark olduğu için bana yukarıdan aşağı bakıyordu. Tabi 1.95 boyum olsa 1.65 boyundaki yer cücesine ben de öyle bakardım. "Basit düşünüyorsun." Ses tonu beni kınarcasına çıkmıştı. Ama burada düşünmeli ne var anlamıyorum. Her şeyin bir anlamı var diye bir kural yoktu. Bazen bir şeyler basittir ve altında mana aramamak lazımdı.
"Bazı şeyler sadece basittir."
"Hayır. Her şeyin bir anlamı vardır. Basit şeylerin bile."
"Ne yapmam gerek peki?"
"Bir ressam gibi düşünmen lazım."
Sözleri nedense beni gıcık etmişti. Beş yaşımdan beri resimle uğraşıyorum. Sence bir ressam gibi düşünmemem mümkün mü? "Nasıl düşünüyormuşsunuz? Merak ettim açıkçası." dedim yarı alaycı bir tavırla. Bu tavrımı görünce gözlerini kıstı ve kendisi anlatmak yerine benim açıklamamı tercih etti.
"Kolay bir soruyla başlayalım." diyerek ilk sorusunu sordu. "Resim senin için ne demek."
"Acılarımı aktarmak demek." dedim. On yaşımdan beri yaptığım gibi. "Duygularımı ifade edebilmek demek. En çok da kendimi anlayabilmek demek." Bunca yıl boyunca bir çok kimlik karmaşası yaşamıştım. Anne miyim? Abla mıyım? Arkadaş mıyım? Evlat mıyım? Bu düşünceler içinde boğulurken bazen kendimi anlamayı unutuyordum. Bu yüzden resim bana kendimi anlayabilmemin en iyi yoluydu.
"Anlayabilmek mi? Anlatabilmek mi?" Sorusu karşısında duraksadım. Gözlerimin derinine baktı sırada gözlerimi kaçırdım ve kısık sesle cevap verdim.
"Her ikisi de."
"Peki ressam olmak ne demek?" Bu sefer ikinci sorusunu yöneltmişti bana.
"Aynı şey." dedim açıklamada bile bulunmadan.
"Değil." Yine inkar etti söylediklerimi. Bu adamın benimle derdi neydi? İki dakika sohbet ettik gıcık olmaya başladım şimdiden ya.
"Nasıl değil?"
"Ressam olmak sadece duygularını kağıda aktarmak değildir." diye açıklarken bana gösterdiği tablonun yanına doğru yürümeye başladı. Ben de onu takip ederek her kelimesini dinlemeye çalıştım. "Aynı zamanda hissetmektir. Yalnızca kendininkini değil, başkalarının hikayelerini de kalbinde hissetmek ve bunları sadece kağıda aktarmak değil, topluma da aktarmayı becerebilmektir." Durdu, durdum. Son söyledikleri kaşlarımı çatmama neden oldu.
"Sanat, toplum için değildir." dedim her zamanki fikrimi savunarak. "Sanat, sanatçı içindir."
"Sanat, duyguları olan ve sanattan anlayan toplum içindir." dedi kelimelerimi bitirir bitirmez gözlerini gözlerime çevirerek. Gözlerimin derinine baktı yine. Ama yine gözlerimi kaçırdım. Oldum olası bu tür bakışmalardan rahatsız olurdum.
"O zaman sen anlat." diye dikkatini dağıtmaya çalıştım. "Nedir bu resmin altındaki mana?" Rahatsız olduğumu anlamış olacak ki bir şey demedi. Sadece isteğimi yerine getirdi.
"Ağaçlar korkularımızı, yani bir nevi gerçekleri temsil ediyor." diyerek uzun uzun anlatmaya koyuldu. "Biz ne kadar onları saklamaya çalışsak da, onlar bir şekilde gün yüzüne çıkmayı başarıyor. Akan nehir zamanı temsil ediyor. Ayın yansıması da gerçekleri aydınlatan ışığın aslında zaman olduğunu gösterir. Kayalıklarda açan çiçekler insanların zor durumlarla karşılaştıklarında nasıl tepki verdiklerini anlatır. Kimisi dimdik ayakta kalmayı becerir, kimisi yıpranır, kimisiyse bazı kayıplar verir fakat buna rağmen yaşamını sürdürür. Ama eksik bir şekilde. Yaprakları dökülmüş çiçekler bunu anlatır bize. Eksikliği."
"Etkileyici." dedim söyledikleri karşısında büyülenmiş gibi. Onun bu kadar basit bir şeyden bu anlamları çıkaran zekasına hayran kalmamak mümkün değildi. Şimdi onun neden bu kadar erken yaşta isminin meşhur ressamların adları arasında anıldığını daha iyi anladım.
---
Ayyy sonunda bölüm bitti nihayet. Siz belki fark etmiyorsunuz ama ben bu bölümü bir haftadır bitirmeye uğraşıyorum. Ama sonunda bitti. O kadar içimi ısıtan bir bölüm oldu ki. Esar'ı bu bölümde daha çok sevmeye başladım. Hele Ece... Bu kız beni her bölüm daha da şaşırtıyor. Neyse sizi çok fazla lafa tutmadan bir an önce sorularımıza geçelim çünkü cevaplarınız için aşırı heyecanlıyım.
1. Bölüm nasıldı?
2. En sevdiğiniz sahne hangisi oldu.
3. Sanat konusunda Esra'ya mı hak veriyorsunuz, yoksa Esar'a mı?
4. Bu bölümde karakterlerin en çok neyini beğendiniz?
Bu kadardı, canlarım. Gelecek bölümlerde görüşmek üzere hoşça kalın, sağlıcakla kalın.
Bölüm etkileşimi
