20. BÖLÜM : "SARI BELA"

Vaveyla Yazarı: Melek Z

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 20. BÖLÜM : "SARI BELA"

Evet arkadaşlar bir yeni bölümle daha karşınızdayım. Oy ve yorumlarınızı şimdiden büyük bir merakla bekliyorum. Keyifli okumalar dilerim.

Seviliyorsunuz...

---

20. BÖLÜM
"SARI BELA"

(6 Yıl önce)

Hayat bembeyaz bir tablo ve biz de o tabloyu boyayacak olan fırçalarız. Hayatımız bizim eserimizdir. Duygularımız renklerimiz, hareketlerimiz fırça darbeleridir. Kimimiz resim yapma konusunda beceriksiziz bunun farkındayım. Kimimizse resim kabiliyeti olmamasına rağmen gerçekten çabalıyor. İyi bir eser ortaya çıkarmak için belki de zorlu mücadelelerden geçiyor. Kimimiz ağzında gümüş fırça ile doğuyor ve kılını bile kıpırdatmadan, başkalarının yardımıyla ortaya muhteşem bir eser çıkarıyor. Aslında hayat denilen bu tabloda boyaların ve ya fırçaların kalitesi değildir önemli olan. Çünkü elindeki malzemeler ne kadar kaliteli olursa olsun eğer renklerin melodisini hissedemiyorsan kalbinde, asıl hikayeyi göremiyorsun demektir.

Yani demem o ki, insan doğarken masum doğar. Tıpkı bembeyaz, el değmemiş bir tablo gibi. O tablo bizim hayatımızı temsil eder. Bizler o hayatın içinde birer fırça görevi görürüz. Biz nasıl hareket edersek fırça da tabloya o yönde darbe vurur. Ve hissettiklerimiz; aşk, öfke, kin, sevgi, merhamet ve diğerlerini sayamadığım bir sürü duygu. Bunlar fırçalarımıza batırdığımız, yani bizi rengarenk yapan renklerimizdir. Biz fırçalarımızı hangi renge batırırsak beyaz tablomuz da o renge boyanır. İnsan bazen fırçasının ucundaki renklere dikkat etmeli. Çünkü eğer yaratacağı tabloya ait olmayan bir renkle onu boyamaya kalkarsa o eser hepten mahvolur.

Bazen insan tablolarının değer gördüğünü görmek ister, fakat o tablolar mahvolmuş bir eser dahi olsa, bir anlamı yoksa değerini hepten kaybeder.

Kafamdaki son düşüncelerle ellerimde sımsıkı tuttuğum tabloya baktım. O tablo sergideki esas yıldızım olacaktı ve bu tabloyu günün sonunda babama ithaf edecektim.

Paketlemenin son işlerini de hallettikten sonra artık yola çıkmaya hazırdı. Ama tablo boyum kadar olduğundan onu kaldırmakta zorluk çektiğim için içerden babamı çağırdım.

"Baba, bir gelir misin?"

"Efendim, kızım." Seslenmemin hemen ardından bu kelimeleri duyunca bakışlarımı kapıya çevirdim.

"Bu da tamam. Yardım et de kamyonete kadar taşıyalım." dedim gözlerimin içi gülerken.

"Tamam, bir tanem." diyerek yanıma yaklaştı ve tabloyu yasladığım duvardan kaldırmadan önce tepeme bir öpücük kondurdu. "Seninle gurur duyuyorum." dedi ve dikkatlice tabloyu odadan çıkardı. Ama o çıkmadan önce ona söylediklerimi umursamadı.

"Daha bir şey başarmış değilim, baba. Alt tarafı bir sergi."

İşte böyledir benim babam. Ben daha bir şey başarmadan o başarmışım gibi davranırdı. Bu hem iyi hem de kötü bir şeydi. İyi tarafı şu; ne kadar zorluk çıkarsa karşıma korkmazdım hiçbir zaman. Ama kötü tarafı da şuydu; o şeyi başaramadıkça babamı gururlandıramam hissine kapılıyordum. Ve eğer bu sergide başarısız olursam muhtemelen yine öyle hissederim.

"Abla!" Bu sesi duyduğumda babamın arkasından bakmayı kesip odamdan çıktım.

"Efendim, Melis?" dedim sesin geldiği odaya ilerlerken. Kapıyı açtığımda kardeşimin yeni aldığımız pembe elbisenin içinde cebelleştiğini gördüm. Altındaki parlak mavi taytı ve mor kalpli çoraplarıyla bu kız ne yapıyor? diye düşündüm.

"Ne yapıyorsun, ablacım?" dedim gülmemek için kaşlarımı çatarak. Melis bıkmış bir edayla nefesini verdi.

"Fermuarı takılmış da, ablacım. Bir yardım edebilir misin diyecektim." Sırıtışla dediği bu kelimeler karşısında bir aptallık edip kahkahamı tutamamıştım ne yazık ki.

"Ya ne gülüyorsun? Komik bir şey mi var?" diye bağırdığında bunların başıma geleceğini biliyordum. Daha on iki yaşında olmasına rağmen çok hırçın ve asabi kızdı. Kendisine Sarı bela lakabını takmıştım ama o, buna bile sinir oluyordu.

"Ya o tayta o elbise olmuş mu hiç?" dedim kahkahalarımın arasında. Gülüşlerimin arasında asık bir surat ifadesiyle benim gülmemi kesmemi beklediğini gördüm ve hemen sustum.

"Taytı çıkaracağız herhalde. O kadar da mal değiliz, abla. Ayrıca sen modadan ne anlarsın ki?"

"Öyle mi, sarı bela?" diyerek yanına yaklaştım ve onu gıdıklayama başladım. Şansıma Melis bir dokunuşa bile gıdıklanan biriydi. Bu yüzden onu pes ettirmem daha olasılıklı hale gelmişti. Tahmin ettiğim gibi kahkahalarının arasında bana yapmamamı söylese de ben durmadım.

"Tamam, abla." diyerek beni durdurdu. "Tamam senin moda anlayışın her kesinkinden üstün." Söyledikleri beni tatmin etmiş olacak ki onu gıdıklamayı durdurdum ve yüzümdeki zafer gülümsemesiyle şöyle dedim.

"Hah şöyle, yola gel." Keyfim yerine gelerek kıyafet dolabına doğru ilerledim. "Şimdi üzerine doğru düzgün bir şey bulalım." diyerek dolabı açtım ve içine bakındım.

"Bunu giysem olmaz mı? Fırfırlı eteğini çok seviyorum ben bu elbisenin." Dudaklarını aşağı doğru sarkıtarak yanıma geldi. O ne kadar çok bu elbiseyi giymek istese de, bu elbisenin oraya uygun olmayacağını biliyorum. Ve maalesef okuldan çocuklar da orada olacaktı. Eğer bunu giyerse onun da başına benim yaşadığım zorbalıklar gelebilirdi. Bu yüzden önlem almakta fayda var.

"Bak, canım," dedim elimi yüzüne koyarken. "Orada sosyeteler olacak ve onlar bizim gibi değiller. Bu yüzden şık ve sade giyinmemiz lazım. Anlıyorsun, değil mi?"

"Hayır, anlamıyorum. Hem okuldan arkadaşlarım da orada olacak."

İşte bu yüzden ya diyemedim. Onun yerine dolaptan o çok sevdiği askılı mor elbiseyi çıkardım. "Bak bu çok güzel, bunu giyersin." dedim önünde elbiseyi sallayarak.

"Tamam, bu da olur." dedi keyifsizce. Ona kıyamadığımdan alnına bir öpücük kondurdum ve sessizce odadan çıktım.

Aslında bana göre çocuklar tam anlamıyla kötü değillerdi. Hatta hiç değillerdi. İnsan dediğin bu dünyaya masum gelir. Ama onu kirleten yetiştirildiği ortamdır. Bir çocuk asla doğruyu ve ya yanlışı bilip de gelmez bu dünyaya. Ona rehberlik edenler çocuğa bunları öğretmek zorundadır. Eğer bir çocuk zorbaysa ve kötülükler yapıyorsa bunun sebebi ilgisizliktir. Masumken ebeveynlerinden ilgi görmeyen çocuklar büyüyünce kötülükleriyle ilgi odağı olmak ister. Sevgisiz çocuk öfkelenir ve öfkenin de hiçbir zaman iyi bir tarafı olmadı. Çocuk ailesine duyduğu öfkeyi dışarı vurmak için kendine masum kurbanlar arar. Çünkü masumiyetin sevgiye layık olmadığını çoktan öğrenmiştir.

Melis daha çok küçüktü, bunları anlayamazdı. Ve belki de anlamaması daha iyiydi. Masum kalması onu da, beni de mutlu ederdi.

Odama girmek üzereyken babamın sesini duymamla durdum. "Hadi çabuk hazırlanın, geç kalacağız." Bunu söylediğinde cebimden telefonu çıkartıp saate baktım. Olamaz! Saat 12.45'ti ve sergi 14.00'te açılacaktı.

"E ama Ece gelmedi, baba." Akşam bana erkenden geleceğini söylemişti ama ben tablolarla uğraşmaktan onu aramayı unutmuştum.

"Onlar komple oraya gelecekler, bir tanem. Fahri amcanla aşağıdayken telefonda konuştuk." diye açıklamada bulundu babam. "Hadi çabuk hazırlan." dedi ve çabucak odasına girdi. Kafa karışıklığı içinde telefonda Ece'nin ismini ararken odama girdim ve makyaj masama oturdum. Telefon iki kez çaldığında açıldı.

"Kızım neredesin sen? Hani gelecektin?" diye ikazlarda bulundum.

"Aşkım, oraya varınca sana her şeyi anlatacağım. Ama şimdi sana seçtiğimiz o mavi elbiseyi giyiyorsun ve güzelce makyajını yapıp geliyorsun. Tamam mı? Sürprizler karşısında her daim güzel görünmelisin " Gözlerim onun kelimeleri eşliğinde kıyafet dolabıma kaydı.

"Ne sürprizi?"

"Oraya varınca anlatırım."

"Tamam." dedim ve telefonu kapatıp ayağa kalktım. "Hadi bakalım."

🖌️🎨🖌️

Arabadan indiğimizde serginin yapılacağı binanın önünde durduk. O kadar heyecanlıydım ki elim ayağım zangır zangır titriyordu. Okulumuz bu yıl GENÇ YETENEKLER derneğine üye olmuştu ve yetenek gereken etkinliklerde yetenekli öğrencileri sergilere götürüyorlardı. Ben de resim konusunda okulun en yeteneklilerinden biri olduğum için resim dalındaydım. Bu gün ise genç yaştaki yetenekleri bir araya getirip onların eserlerini sergilemek için bir etkinlik düzenlenmişti. Amatörden profesyonele kadar hepsini bir araya toplamış ve onları iki kategoriye ayırmışlardı. Amatör hobi ve profesyonel meslek kategorileri. Ece ve ben profesyonel meslek kategorisine katılmak istedik. Çünkü biz buna sadece hobi gibi bakmıyoruz, bu bizim yaşama amacımız.

Resim yapmaya daha beş yaşındayken başlamıştım. Annem gittikten sonra ise o benim hayatım haline geldi. Dört elle sarıldım ona hiç bırakmamak üzere. Geçen yıl ise Ece'yle ben birbirimize söz verdik. Güzel sanatlar fakültesini okuyacağız diye. Ece benden bir yaş küçük olduğu için o üniversiteye başlayınca ben çoktan ikinci sınıfa geçmiş olacağım ama yine de birbirimizle olan bağı hiç koparmayacağız.

Melis'in elini tutup babamın koluna girdik ve üçümüz birlikte binaya doğru ilerlemeye başladık. İçeri girdiğimizde şık giyinmiş yetkililer bizi karşıladı. Yetkililere isimlerimizi söyledikten sonra serginin yapıldığı salona geçiş yaptık. Salon olağanüstüydü. İçeriden gül kokusunun gelmesiyle birlikte tüm okulun çocuklarının eserleri için yetecek kadar alan da olduğunu gördüm. Koca zarafetin ve şıklığın simgesi olan sarı beyaz bu salonda bir sağ tarafta bir de sol tarafta olmak üzere iki uzun masa vardı. Salonun bir ucundan diğerine uzanan bu masada ise sosyetelere has atıştırmalıklar ve şampanyalar vardı. Tam karşımızda bir sahne yer alıyordu ve derneğin başkanları burada konuşmalar yapacaklardı. Sahnenin sağındaki boşlukta ise bir piyano, bir çello ve bir keman yer alıyordu ki bunlar da müzisyenlere aitti. Salonun ortası boştu ve sağ tarafta amatör hobi, sol tarafta ise profesyonel meslek grubuna ait olanların eserleri yer almaktaydı. Yukarıda ise sırayla dizilmiş kocaman üç tane avize vardı.

Ortamı iyice inceledikten sonra sol taraftan Ece'nin bize yaklaştığını gördüm. Gri saten elbisesiyle oldukça zarif görünüyordu.

"Aşkım." dedi Ece uzun elbisesinin eteğini tutarak bize yaklaştığı sırada. Melis'in elini hala tutarken diğer elimle ona sarıldım.

"Canım." diyerek cevap verdim. Benden ayrıldığında beni baştan aşağı incelemeye başladı. Mavi kısa elbisem dizime kadardı ve askılarında, omzumun üzerinde orta boylu kurdeleler vardı. Eteği biraz kabarıktı ama sırtımın ortasına kadar açık olan sırtı elbiseye daha da güzellik katmıştı. Elbisemle uyumlu olsun diye yaptığım mavi göz makyajı ise gözlerimin rengini daha da ortaya çıkarmıştı.

"Olmuş senden kız." diyerek kolumu cimcikledi. Bu onun dilinde maşallah nazar değmesin demekti.

"Teşekkür ederim." dediğim sırda ise Melis'in sesi aramıza girdi.

"Abla, kızların yanına gidebilir miyim?" Eliyle gösterdiği yere çevirdim bakışlarımı. Kızların onu çağırdığını görünce de elimi bıraktım ve izin verdim. "Tabi, ablacım. Ama çok uzaklaşmayın, bir de eserlere çok fazla yaklaşmayın. Ortalıklarda da koşturmak yok. Anlaştık mı? Sakin sakin gezin."

"Tamam, abla." Melis arkadaşlarının yanına gittikten sonra Ece koluma girip yüzünü babama tutarak konuşmaya başladı.

"Nazım amca, senin bu anne kılıklı kızını çalabilir miyim acaba?"

"Tabi, siz keyfinize bakın." Eliyle ileriyi işaret ettikten sonra tekrar bize döndü. "Ben velilerin yanında olacağım." Başımızı salladık.

Babam gittikten sonra Ece beni kolumdan çekiştirerek kalabalıktan uzaklaştırdı. Yüzündeki gülümsemeye bir anlam veremeyerek bir açıklama yapmasını bekledim.

"Sana bu gün işim çıktı dedim ya?" diyerek fısıldadı bana doğru. Heyecandan yerinde duramıyordu.

"Evet. Hatta bir sürprizden de bahsetmiştin." Hala bir açıklama yapmamıştı. Bu da suratımın asılmasına sebep oldu.

"Bil bakalım ne oldu?" dediğinde gözlerimi devirdim.

"Ne oldu? Aşkından ölüp bittiğin çocuk sana mı yazdı?" Kollarımı göğsümde birleştirip ona kulak kesildim.

"Evet." dedi ellerini birbirine çarpıp yavaşça alkışlayarak. "Akın mesajlarıma cevap verdi."

"Sonunda." diye isyan ettim ama son kelimeleri idrak edince dona kaldım. "Bekle, ne? Akın mı yazdı? Hani şu takıntılı olduğun ressam?"

"Evet." dediğinde ona sarıldım sevinçle.

"Ne yazdı?" Bu sefer ben de heyecanlanmıştım. Çünkü Ece iki haftadır bunun için uğraşıyordu.

"Geçen sergi hakkında yazmıştım ona. Daha doğrusu iki haftadır her gün yazıyorum. Dün akşam nihayet cevap verdi. Aslında son ana kadar belli değildi geleceği, çünkü biliyorsun Esar'ı ikna etmek kolay değildir." Bilmez miyim? "Hele ki 2 Mayıs günü asla hiçbir programı olmaz, olanları da iptal eder. Bilinmeyen sebeplerden dolayı her yıl bu 2 Mayıs günü bir haftalığına ortadan kaybolur. Gerçi 30 Kasım'da da öyle ama onu saymıyorum çünkü o gün ailesini bir trafik kazasında kaybetmişti. Neyse işte bu gün de 2 Mayıs ya, gelmeyecek diye düşünmüştüm ama Akın onu ikna etmeği başarmış. Yani geliyorlar." İkimiz el ele verip sevinçten ciyaklamaya başladık. Başarmıştık. Daha doğrusu başarmıştı. Bizi birilerinin gerçekten görebileceği ihtimalini oldurmuştu. Onunla gerçekten gurur duyuyordum.

"Seninle gurur duyuyorum." dediğim anda beş metre ötemizde olan kapı aniden açıldı ve içeri iki smokinli adam girdi. Ece benim kitlenip o tarafa baktığımı görünce merakına yenik düşüp o da baktı. Fakat adamlar bizi umursamadan ilerideki kalabalığa doğru ilerlediler. Ece'yle ikimiz tekrar göz göze geldiğimizde, "Akın." diye fısıldadı. Ardından ben de, "Esar." dediğimde mutluluktan yine birbirimize sarıldık.

---

Veee bölümün sonu. Biliyorum, biliyorum. Yine en heyecanlı yerinde bitirdim ama olsun. Yine elime sağlık. Eline sağlık desenize kızz!

Neyseeee. Okuduğunuz üzere bu bölüm Esar ve Esra'nın ilk karşılaştıkları dönemi anlatıyor ve gelecek bölüm de bu hikayenin devamını okuyacaksınız. Bu bölüm pek bir şey yok ama esas olaylar gelecek bölümde. Bu yüzden çok heyecanlıyım acaba okuyunca neler hissedeceksiniz diye. Bu yüzdennnnn sorulara geçiyoruzzzzzzz. (Soruları cevaplamaz iseniz korkun bendennnnnn!)

1. Bölüm nasıldı?

2. Esra'nın monologları hakkında neler düşünüyorsunuz?

3. Sizce Esar'ın 2 Mayıs günü ortadan kaybolmasının sebebi ne?

4. Gelecek bölümle ilgili teorileriniz var mı?

Soruların hepsini teker teker cevapladığınıza göre ben kaçar. Hoşça kalın, sağlıcakla kalın.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.