12. bölüm / 26
BIRAK BOYALAR KONUŞSUN11. BÖLÜM : "AKRABA İSTİLASI"
Bölümler 26Şu an: 11. BÖLÜM : "AKRABA İSTİLASI"
- 1 BIRAK BOYALAR KONUŞSUN655 kelime
- 2 1. BÖLÜM : "KANDAN RESM"1.320 kelime
- 3 2. BÖLÜM : "YANLIŞ ANLAŞILMA"1.316 kelime
- 4 3. BÖLÜM : "RESSAM'IN HİKAYESİ"1.335 kelime
- 5 4. BÖLÜM : "ESRA'NIN ACILARI"1.649 kelime
- 6 5. BÖLÜM : "KORKUNÇ KABUS"1.802 kelime
- 7 6. BÖLÜM : "KEYİFLİ KAHVALTI"1.234 kelime
- 8 7. BÖLÜM : "İLK DERS"1.804 kelime
- 9 8. BÖLÜM : "AYVAYI YEDİK"1.629 kelime
- 10 9. BÖLÜM : "ARDINDAKİ GERÇEK"1.422 kelime
- 11 10. BÖLÜM : " AKŞAM YEMEĞİ"1.461 kelime
- 12 11. BÖLÜM : "AKRABA İSTİLASI"2.334 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 12. BÖLÜM : "GEÇMİŞTEN MİSAFİR"1.879 kelime
- 14 13. BÖLÜM : "KÜÇÜK HATALAR"1.193 kelime
- 15 14. BÖLÜM : "DERT ORTAĞI"1.363 kelime
- 16 15. BÖLÜM : "PARTİ ZAMANI"2.627 kelime
- 17 16. BÖLÜM : "SEN ANLAT"1.332 kelime
- 18 17. BÖLÜM : "SÖZ VER"2.243 kelime
- 19 18. BÖLÜM : "SARHOŞLUK MESELESİ"2.685 kelime
- 20 19. BÖLÜM : "SENİ SEVMİYORUM"2.257 kelime
- 21 20. BÖLÜM : "SARI BELA"1.920 kelime
- 22 21. BÖLÜM : "RESSAM OLMAK"2.337 kelime
- 23 22. BÖLÜM : "KÖTÜ TABLO"1.560 kelime
- 24 23. BÖLÜM : "EMANET KALPLER"2.307 kelime
- 25 24. BÖLÜM : "BEKLENMEDİK KARARLAR"2.964 kelime
- 26 25. BÖLÜM : "KARARLI İDDİA" (SEZON FİNALİ)2.632 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhaba arkadaşlar uzun süre sonra tekrar buradayım. Sizi o kadar çok özledim ki, sizinle tekrar burada buluşmak daha ilk günkü gibi beni heyecanlandırıyor. Neyse vaktinizi çok almadan sizi yeni bölümle baş başa bırakayım. Oy vermeyi ve yorum yapmayı sakın unutmayın, canlarım.
Seviliyorsunuz :)
---
11. BÖLÜM
"AKRABA İSTİLASI"
Çocukluğumdan beri hep kalabalık ve sıcak aile ortamına sahip olmayı dilerdim. Öyle ki kalabalık aileleri, bir sürü akrabaları olan insanları da hep kıskanırdım. Çünkü kalabalık ortamları seviyor, onlardan doyasıya keyif alıyordum. Belki de bu o kadar da sıcak bir ailede büyümediğimden ileri geliyordu, bilmiyorum. Kendimi bildim bileli hep o kalabalık ailenin hayalini kurdum. Tavana bakarak içinde kaybolduğum düşlerde gelecekte kuracağım ailenin kalabalık olacağını düşünürdüm. Şimdi de öyle düşler kuruyorum bazen. Başımı her yastığa koyduğumda, gökyüzüne her bakışımda, ebeveynlerinin etrafında koşuşturan her çocuk gördüğümde tekrar tekrar bu düş bataklığının içine batıyorum. Değişen bir şey yok.
Annem bizi terk ettiğinde daha on yaşındaydım. Ne o yaşımda, ne de şimdi onun bizi neden terk ettiğini tam olarak anlayamadım. Bir insan neden ailesini terk ederdi? Bunu gerektirecek mazeret neydi de bizi bırakıp gitme zahmetinde bulunmuştu? Onun o duygusuzluğu bizi yarım bırakmış, ailemizi zehirlemişti. Hoş, zaten o varken de yarımdık ya biz. Terk etmesi bizim kalbimizi kırmaktan başka bir işe yaramadı. O varken de yarımdık biz, o yokken de.
Lakin ben asla ailemi ve ailem dediğim insanları terk etmem. İstesem de yapamam bunu. Ben annem değilim çünkü, hiçbir zaman da olmadım ve olmayacağım. Ne geçmişte, ne şimdi, ne de gelecekte.
Yüzümdeki gülümseme ile Esar'ın bana Sultan diye tanıttığı kadına bakıyordum. Onun tatlı simasının ardından bu Ruhsuzluk abidesinin dediğine göre son aile bükücü yatıyordu ve ben akşam yemeğine gelmekle bunu ortaya çıkarmıştım.
"Merhaba." dedim kadına karşı. Yüzüm yüzüne bakarken "Adım Esra." diyerek az önce bana sorduğu soruya cevap verdim.
"Ayy adın da pek güzelmiş maşallah." Kelimelerini sıralarken cunyer Melahat teyzenin saldırısına uğradığımı hissettim.
"Evet, öyledir benim güzel kızım." diyerek Melahat teyze yanıma geldi ve elini bir anne şefkatiyle sırtıma koydu. Bu sıcaklık karşısında gözlerim yanmaya başlarken kendimi dizginlemeye çalıştım.
Ağlamak yok Esra.
Ağlamak yok.
Biz salona girmeden önce masa arkasında oturan bir erkek ve bir kadın biz içeri girer girmez ayağa kalkmış Sultan ablanın arkasından bize bakıyorlardı. Başımla gülümseyerek onlara selam verdiğimde onlar da selamımı aynı şekilde aldılar.
"E hadi ayakta durmaya mı geldiniz oturun masaya." dedi yaşlı kadın ve bizi koca yemek masasına yönlendirdi. Yemek masasına ilerlediğimizde burada çeşit çeşit yemeklerin olduğunu gördüm. Hatta sadece yemeklerle de yetinmemişlerdi, salatalar, meyve suları ve başka şeyler de vardı bu masanın üzerinde.
Bu resmen tanışma yemeği değil, düğün yemeğine dönüşmüş. Hayırdır, benden habersiz evlendin mi bu abide yığınıyla?
Ne saçmalıyorsun, iç ses? Evlensem haberin olurdu.
Ha evleneceksin yani onunla?
Ben öyle bir şey söylemedim.
Herkes artık sandalyelerde otururken Esar'la hala el ele tuttuğumuzu fark ettim. İçeride olduğumuz müddetçe elimi hiç bırakmamış, sıkıca tutmuştu. İkimiz birlikte masaya doğru ilerlediğimizde ise yine elimi bırakmıyor, beni beraberinde götürüyordu. En sonunda oturacağım sandalyeyi çekmek için elimi bıraktı ve sandalyeyi tuttu. Ben oturduğumda o da sağ yanımdaki sandalyeyi çekerek yanıma oturdu. Esar'ın yanında, yani masanın baş köşesinde Melahat teyze, benim karşımda Sultan abla ve onun yanında tatlı bir kadın oturuyordu. Sağ yanım ise boş kalmıştı ama buraya tabaklar yerleştirilmişti. Anlaşılan bir akraba daha gelecekti. Hadi hayırlısı.
"Ee kızım nasılsın?" dedi masanın diğer ucunda, diğer baş köşesinde oturan adam. Saçına az da olsa ak düşmüş, yüzü birazcık kırışmıştı. Giydiği takım elbise iyi bir işte çalıştığının göstergesiydi. 40- 45 yaşlarında görünen bu adam yaşı ilerlemesine rağmen hala yakışıklı görünüyordu. Gri gözleri ise onu daha da çekici hale getiriyordu. Kadınlardan hangisinin kocası olduğunu bilmiyorum ama bu yakışıklıyı kaptığına göre şanslı kadın olduğu kesindi.
"Büyükannemin ikinci çocuğu Lale ablanın kocası Cihan enişte." diye bir fısıltı duydum kulağımın dibinde. Belli ki Esar hala akraba tanıtma görevini yerine getiriyordu. Esar'a başımı salladıktan sonra Cihan beye bakıp sorusunu cevapladım.
"İyiyim efendim. Sizler nasılsınız?"
"Teşekkürler, kızım, bizler de iyiyiz çok şükür." dedi Cihan bey. Sonra konuşmayı uzatmak için bir soru daha yönlendirdi bana. "Ee kimlerdensin?" Bu sorunun ardından donup kaldım. Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Bu sırada ise yayında oturan bakımlı kadın onun elini tuttu ve gülümseyerek konuşmaya başlayarak beni büyük bir dertten kurtardı.
"Cihan'cım, kız daha yeni geldi. İlk dakikadan onu sık boğaz etme istersen." Kelimelerini sıralarken kahverengi uzun ve dalgalı saçlarıyla oynamayı da ihmal etmiyordu. Giydiği uzun sarı elbisesi ise ona daha fazla güzellik katıyordu.
"Tamam, karı'cım, sen nasıl istersen."
Eyvah, 'tamam karı'cım' diyen hanımcı bir erkek! Başımıza taşlar yağacak!
Galiba öyle. Hemen korunaklara gitmeliyiz.
"Başımıza taşlar yağmayacak inşallah." diye fısıldadım Esar'a doğru.
"Nasıl?" dedi anlamayarak. O da benim gibi fısıltıyla konuşuyordu.
"İlk defa hanımcı bir koca görüyorum da." dediğimde göz ucuyla hafifçe ona baktım. Sözlerimi duyar duymaz dudakları aynı çarpık gülümsemenin şeklini aldı.
"O her zaman öyle bir adam oldu Lale ablaya karşı. Sever, sayar, değer verir."
"Zaten olması gereken de bu. Ama birden bire öyle görünce şaşırıyor insan tabi." Konuşmamın ardından derin bir iç çektim Cihan beyle Lale hanıma bakarak.
"Ne o, hoşuna mı gitti?" dedi kulağıma biraz daha yaklaştığı sırada. Boynumda onun nefesini hissettiğimde içimden bir ürperti geçti ama bunu belli etmemeye gayret gösterdim. Yüzümü onun yüzüne çevirdiğimde çok yakınımda olduğunu fark ettim. Ama geri çekilmeden kahverengi gözlerinin içine bakıp, "Hem de çok." dedim. Gözlerime bakarak düşüncelere daldı. Ne düşündü bilmiyorum fakat onu mutlu etmediği kesindi. Gözlerindeki derinlikten bunu anlıyordum.
Aslında ilk buraya geldiğimden bu yana onunla sürekli dip dibe olmak onun gözlerindeki duygusuzluğun ve hüznün harmanlanmış halini daha fazla merak etmeme neden oluyordu. Ondan nefret etmemin yanı sıra, onu merak da etmeye başlıyordum. Esar Yiğit Karahan'ın bu hali bende sadece merak duygusunun kabarmasına yol açıyordu. Başka hiçbir duygu yok. Sadece merak.
"Senin güzel sanatlar bölümünü okuduğunu duyduk, Esra." diye bir ses duyduğumda daldığım düşüncelerimden çıktım ve başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Konuşan Lale ablaydı.
"Evet." dedim kadının koyu mavi gözlerine bakarak. "Doğru duymuşsunuz."
"Nasıl, seviyor musun bölümünü?"
"Evet seviyorum. Resim benim her şeyim"
"Hmm, nasıl tanıştınız peki Esar'la? O pek biriyle aşk ilişkisi kurup aileyle tanıştıracak biri değildir. Onu nasıl büyülediğini merek ettim doğrusu." Bu soru beni ikinci bir şok dalgasının içine sürüklerken acilen bir şeyler uydurmam gerektiğinin de farkındaydım. Esar'la ilk defa yüz yüze gelmiyorduk elbette fakat onun beni hatırlaması beni evden kovması demekti ve beni evden kovması da eğitim hayatımın sonu demekti. Yani üniversiteyi iyi bir şekilde bitirmem ve diplomamı sapasağlam elime almam onun iki dudağının arasına sıkışıp kalmıştı ne yazık ki. Bu yüzden de o evden gidene kadar beni hatırlamamasını sağlamak zorundaydım. Gerçi istese de beni hatırlayamazdı. Çünkü ilk tanışmamızın üzerinden altı yıl kadar uzun bir süre geçmişti. Onunla tanışmak beni bambaşka birine dönüştürdüğü için eski ergen benden hiçbir eser kalmamıştı. Ama yine de dikkatli olmakta fayda vardı.
"Ne kadar süredir bir biriniz tanıyorsunuz?" diye sorunca Sultan abla benim yerime Esar karşılık verdi hızlı bir şekilde.
"İki buçuk yıl oldu." Bunu söylediği zaman başımı çevirip beni bu durumdan kurtardığı için ona minnet dolu bakışlar attığımda onun da bana baktığını gördüm. Göz göze geldiğimizde ilk bakışlarını kaçıran ben oldum. Bu stresten ve gerilimden ter bastım yeminle. Gören de sevgili rolü yapmıyorum da deccal filminde oynuyorum sanacak.
"Peki, ablamın sorusu yanıtsız kaldı. Nasıl tanıştınız?" Bu soruyu sorarken sesi çok yumuşak çıkmış, yüzünde kocaman gülümseme oluşmuştu. Bana suçluları sorguya çeken bir komiser gibi görünse de aslında çok samimi biriydi ve benimle de yakınlık kurmaya çalışıyordu. Ne de olsa gerçekleri bilmese de onun gözünde kardeşi gibi yakın olduğu adamın kız arkadaşıydım. Doğal olarak buradaki herkes gibi beni tanımak istiyordu.
Buradaki herkes gibi mi?
Herkesten biraz fazla olabilir belki.
Biraz mı?
Ne olsun istiyorsun iç ses?
Sadece sana küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum Esra'cım.
Neymiş o?
Bu kadın yakında yedi sülalemizin tepesinde çullanacak haberin yok.
"İzmir'de tanımaya başladık birbirimizi." dedim bir anda. Düşünmekle vakit kaybetmek istemiyordum, çünkü şüphelene bilirlerdi. Bu yüzden aklıma gelen ilk yalanı da söylemiş oldum. Aslında yalan değildi, gerçekten de İzmir'de tanışmıştık ama Esar bunu bilmiyordu. Şimdi ise benim bildiğim gerçeği ve Esar'ın bildiği yalanı devam ettirmeliydim. "Bir parkta tanıştık." diye devam ettirdim. Bu ikimizin de bildiği bir yalandı. Yalandan tanışma hikayemizi anlatırken göz ucuyla ona baktım. Sessizce durmuş gerçek olmayan tanışma hikayemizi dinliyordu. Dinlerken de gözleri bir Sultan ablaya gidiyor ve tekrardan benim üzerime dönüyordu.
"E sonra?" diye merakla sordu Lale abla. Sultan ablayla ikisi meraklı gözlerle bana baktıklarında aklıma gelen her yalanı inci gibi dizmeye başladım.
"Aslında parkın yanındaki bir markette karşılaştık önce. Ben her zamanki parka resim yapmaya gidiyordum ve hep yanıma atıştırmalık bir şeyler alırım. Markete girdim ve yiyecek reyonlarını teker teker gezmeye başladım. Ama birden biri çarptı bana ve ben de yere düştüm. O düşüşle dizim kanamıştı. Şu an hatırlayınca bile dizim acıyor." Hikayeyi anlatırken çocuk gibi alt dudağımı aşağı doğru sarkıttım.
"Kimdi sana çarpan kişi peki?" diye merakla sordu Sultan abla.
"Bana çarpan kişi," dedim ve elimle yanımda oturan bu Ruhsuzluk abidesini gösterdim. "yanımda oturuyor şu an." dediğimde beni şaşkınlığa uğratacak bir tokat sesi duydum.
"Eşek sıpası seni!" Evet, konuşan Melahat teyzeydi. Herkes gibi o da pür dikkat beni dinliyordu. Ve son söylediklerimi duyunca Esar'ın koluna güzel bir tokat atmıştı. Ben yüzümde yarım bir gülümseme ile onlara bakarken yanımdaki hayırsız konuşmaya başladı.
"Ne var büyükanne ya?" diyerek kolunu tuttu. "Acıdı."
"Biraz dikkatli olamaz mıydın? Bak yavrucağımın dizini kanatmışsın." Melahat teyze bunları söylerken Esar yüzünü çevirip bıkkınlıkla bana baktı. Kahverengi gözleri yeşil gözlerimde oyalanırken bir fısıltı döküldü dudaklarından. Öyle ki bu kısık sese kıkırdamama neden oldu.
"Senin anlatacağın hikayenin ben içine, Boncuk." Bu kelimelerin ardından yüzümde kocaman gülümseme ve gözlerimdeki sinsi bakışlarla ona karşılık verdim. Bu bakışlarım ona korku verirken kocaman açılmış gözlerle başını iki tarafa salladı. "Yapamazsın..." diye fısıldadığında ise artık çok geçti.
"Melahat teyze ya," dedim yapay bir çocuksu hüzünle Esar'ın yanında oturan kadına karşı. "senin bu torunun bunu söyledim diye bana kızıyor." Çocuk gibi dudaklarımı aşağı doğru büktüğümde ise salondaki tüm gözler üzerimizdeydi. Kollarımı göğsümde birleştirdiğimde yapay bir sinirle yüzümü buruşturarak yanımdaki adama döndüm. "Bana daha neler yaptın da işte söylemiyorum."
"Hiğ daha başka şeyler de mi yapmış bu hergele sana?!" dedi Melahat teyze ve bu sefer daha sert vurdu koluna. Ardı ardına gelen tokatların sesi kulağımda bir melodi yaratırken ara sıra bunu tekrar edeceğimi söz verdim kendime.
"E kız sonra ne oldu?" Bu sefer merakına yenik düşen Lale ablaydı. Yanında duran Cihan enişte de pür dikkat bizi izliyordu.
"Sonra," diyerek kaldığım yerden anlatmaya başladım. Bu sırada da Melahat teyze Esar'ı tokatlamayı bırakmıştı. "başımı kaldırdığımda onu gördüm. Yanında Akın da vardı. Beni gördüğünde sadece özür dileyip gittiler. Nasılsın diye sormadı bile ve ben de o halimle parka gittim. Resim malzemelerimi kurup resim yapmaya başladım. O ve arkadaşı Akın da oraya geleceklermiş meğer. Tam karşımda piknik için olan küçük sandalyelere oturdular. Esar beni gördü de yine umurunda olmadım."
"Ah yavrucuğum, pansuman falan yapmadın mı?" diyerek Melahat teyze sözümü kesti. Ses tonunda bir anne şefkatinin sıcaklığı hissedilebilirdi. Babaannemin ses tonu da Melis'le bana karşı hep böyleydi. Anne şefkatini ben annemden değil babaannemden öğrenmiştim. Belki de en acısı da buydu. Bunu annenden değil de başkalarında öğrenmek.
"Eve gidince babam pansuman yapmıştı."
"Aile evinde mi kalıyordun?" dedi kelimelerimin ardından Sultan abla.
"Evet," diyerek başımı salladım olumlu bir şekilde. "Babam ve kız kardeşimle İzmir'de yaşıyoruz."
"Peki annen?" Sustum. Gözlerimi kaçırdım. O kadının hala annem olarak anılması çocuk benin kalbinden bir şeyleri söküp atıyordu sanki. Bu anın geleceğini biliyordum aslında. Bunu kabul ederken her şeyin farkındaydım. Eskileri deşeceklerinin, defalarca olmasına rağmen yine annemin beni terk edişiyle yüzleşeceğimi, bunun nedenini tekrar hatırlamak zorunda olacağımı. Aslında kızmıyorum onlara. Sonuçta bilemezlerdi. Terk edildiğimi, bir başıma bırakıldığımı, annem tarafından hiç sevilmediğimi. Bir çocuk annesi tarafından sevilmediğinde eksik kalırmış. Benim babam ve kardeşim her daim yanımda olmasına rağmen hep bunun eksikliğini hissettim. Kardeşime bunu hissettirmemeye çalışsam da eminim ki o da benim gibi gece başını her yastığa koyduğunda bunun eksikliğiyle ağlıyordur. Ben bunu ne kadar engellemeye çalışsam da.
Aslında bir nebze de bu yüzden affedemiyorum onu içimde. Canımdan çok sevdiğim kardeşimin gözyaşlarına bahis olduğu için. Ona bir anne lazımken anne yerine bana sarıldığı için. Ben hiç olmazsa annenin ne demek olduğu anlamışken o hiç anlayamadığı için. Bir anneye ihtiyaç duyarken her zaman bana koştuğu için. Kardeşime ablalık yerine annelik yaptığım için onu hiçbir zaman affetmeyecektim.
Gözlerim yanıma kaydı, Esar'a. Bana bakmıyor, bunun yerine karşıdaki duvara bakmayı tercih ediyordu. Gözleri düşünceliydi. Dün geceyi hatırlamış olmalıydı. Onun kucağında anne diye ağladığım geceyi. Sahi o an ne hissetmişti? Ne düşünmüştü benim hakkımda? Bana acıyor muydu? Acımasın. Benim kimsenin acımasına ihtiyacım yoktu çünkü. Üzülüyor muydu bana? Üzülmesin. Benim kimsenin üzüntüsüne de ihtiyacım yoktu.
Karşıya, Sultan ablaya baktım kalbim bin parçaya bölünürken. Bu duygu ne zaman geçecekti? Hep sürecek miydi böyle? İnsanlar bana annen nerede diye sorduklarında hep içimde böyle burukluk mu hissedecektim?
"An- annem yok benim." diyebildim zorlukla.
"Ben balkona çıkıp biraz sigara içeceğim." dedi sert sesiyle Esar. Sonra hızla masadan kalkıp gözden kayboldu. Beni bu masada acılarımla beraber bırakıp gitti. Ne bekliyordum ki? Elimden tutup bana destek vermesini mi? Çok beklerim o zaman.
Salonda ölüm sessizliği vardı. Sanki tanışma yemeğinde değil cenazede gibiydik. Ensemden bir ürperti geçtiğinde tüm bedenim titredi. fakat buna aldırmadım.
Sultan abla, "Öldü mü yoksa?" dediğinde yanmaya başlayan hüzünlü gözlerimle ona baktım. Ama baş köşede oturan Melahat teyze eliyle onun eline dokunarak onu susturup fısıltıyla bir şeyler söylediği için susmak zorunda kaldı.
Her kes suskunluğuna devam ederken ise bu sessizliği bozan bir kapı zili oldu. Lale abla bir şey demeden kalkıp kapıyı açmak için salondan ayrıldığında ikinci kez daha çaldığını duyduk zilin. Yaklaşık bir dakika sonra odaya söylenerek biri girdiğinde ve ortaya çökmüş bu cenaze sessizliğini bozduğunda gözlerimi yorgun bir şekilde kaldırıp gelen kişiye baktım. Kapıda durup bana bakan bu genç adamı gördüğümde ise ben de onunla beraber şaşkınlık içinde gözlerimi açtım.
Hayır, o bu Ruhsuzluk abidesinin akrabası olamazdı(!) Lütfen yalan deyin!
---
Evetttt yine bir bölümün daha sonuna geldik. bu bölüm diğerlerine nazaran daha uzundu bu yüzden hem kahkahalar attığımız, hem de içimizin burkulduğu bir bölüm oldu. sonu da efso bitti yani. Sizi biraz daha düşünmeye sevk edecek bir sondu.
Neyse çok konuşmadan sorulara geçelim.
1. Bölümü nasıl buldunuz?
2. En çok sevdiğiniz replik hangisi oldu?
3. Esar'ın ailesini nasıl buldunuz?
4. Sonda gelen gizemli misafir sizce kimdi?
5. Esra'nın anlattığı tanışma hikayesini nasıl buldunuz? jkdvjkdkf
Soruları mutlaka cevaplayın bak. Aylardır bu anı bekliyorum. kjenkcjdkjs Şimdiyse görüşmek üzere kendinize çok iyi bakın. Hoşça kalın...
Bölüm etkileşimi
